Cevaplar.Org

DERS: 23 10.SÖZ 7.HAKİKAT (HAŞİR BAHSİ)

Kuran-ı Kerim’in dört esası vardır. Bunlar; Tevhid-Nübüvvet-Haşir, Adalet ve İbadet’tir. Haşir bahsi, Kuran-ı Kerimin dört esasından birisidir.


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2016-03-22 10:58:22

Kuran-ı Kerim'in dört esası vardır. Bunlar; Tevhid-Nübüvvet-Haşir, Adalet ve İbadet'tir. Haşir bahsi, Kuran-ı Kerimin dört esasından birisidir.

''Haşir'' İslam ulemasının, kelamcıların ve filozofların özellikle İbn-i Sina'nın içinden çıkamadığı bir hakikattır. Bediüzzaman Hazretleri bu bahsi, herkesin anlayacağı bir hakikat haline getirmiştir. Onuncu Söz'ün "Hatimesinde şöyle bahsedilir; "İbn-i Sina gibi bir dâhî-yi hikmet, اَلْحَشْرُ لَيْسَ عَلَى مَقَايِيسَ عَقْلِيَّةٍ demiş. "İman ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez" diye hükmetmiştir. Hem bütün ulema-i İslâm: "Haşir, bir mes'ele-i nakliyedir, delil-i nakildir. Akıl ile ona gidilmez" diye müttefikan hükmetmiş oldukları buradan anlaşılıyor." (Sözler,103)

Konuya girmeden önce bu Haşir Risalesi ile ilgili bir ön malumat vermek istiyorum. 1924'den sonra, Âlem-i İslam içerisinde çok sistemli bir şekilde ahireti inkâr çalışmaları başlatıldı. Öyle bir zaman geldi ki, öldükten sonra dirilme ile ilgili insanların ciddi problemleri başladı. Ve maalesef inkâr cehaletten değil, ilimden geliyordu. Mısır'da başlamak suretiyle öldükten sonra dirilmeyi akli ve mantıki izahlarla kendilerine göre reddedecek eserler yazmağa başladılar. Ülkemizde de bu işin başını Abdullah Cevdet adında bir zat çekti. Kendisi, öldükten sonra dirilmenin olmadığına dair bir eser yazıp, Türkiye'nin her tarafında Milli Eğitim kanalıyla yayarak, eserler yazarak, konferanslar, seminerler düzenlemeğe başladı.

İşte tam o vakitte 1926'da, Üstad Bediüzzaman Hazretleri de Eğirdir gölünün kenarına gittiğinde "Bismillahirrahmanirrahim''diyor, Rum süresinden .فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ayet-i kerimesini bir rivayete göre kırk, bir rivayette beş yüz defa okuyor. Sonra Şamlı Hafız Tevfik ismindeki ağabeyimiz vasıtasıyla Haşir risalesini yazıyor ve bu eseri neşrettikten sonra İstanbul'a gönderiyor ve matbaa neşrine muvaffak oluyor.

İşte Üstadımızın Abdullah Cevdet gibi insanların haşri inkâr eden o faaliyetlerine karşı Cenab-ı Hakk'ın ihsan ve ikram ettiği şu risaleyi yazdırıp, İstanbul'dan neşretmeye ve matbaalarda bastırmaya gönderdikten sonra şöyle bir gelişme oluyor. Abdullah Cevdet'e diyorlar; "Bediüzzaman Said Nursi öldükten sonra ile ilgili bir eser yazmış, filan matbaada basılıyor." O da gidiyor, daha kitap haline gelmemiş, nüsha hükmündeki o eseri inceliyor ve daha sonra kendi kitabının neşrinden vazgeçiyor. Diyorlar ki; "Efendim, niye bu eseri neşretmekten vazgeçtin?" Diyor ki: ''Benim haşrin inkârına dair bütün fikirlerimi, bu Zat (Üstadımızı kastederek) yazdığı eserinde çürütüyor ve beni adeta yerden yere vuruyor, daha ilerisini söyleyeyim. Bediüzzaman elimden, kolumdan tutup sanki bana adeta haşir meydanın gezdirdi, gösterdi, ben O'nun bu eserini çürütecek hiçbir eserin piyasada olduğunu zannetmiyorum.''der.

Üstad Hazretleri, 'Haşir Risalesi'nin on iki hakikatının ayrıntılı olarak hem tarif eder, hem savunur. ''Her bir hakikat, üç şeyi birden isbat ediyor; hem Vâcib-ül Vücud'un vücudunu, hem esma ve sıfâtını, sonra haşri onlara bina edip isbat ediyor. En muannid münkirden tâ en hâlis bir mü'mine kadar herkes her "Hakikat"tan hissesini alabilir. Çünki "Hakikat"larda mevcudata, âsâra nazarı çeviriyor.

Der ki: Bunlarda muntazam ef'al var, muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyle ise bir fâili var. İntizam ve mizan ile o fâil iş gördüğü için, hakîm ve âdil olmak lâzım gelir. Madem hakîmdir, abes işleri yapmaz. Madem adaletle iş görüyor, hukukları zayi' etmez. Öyle ise bir mecma-i ekber, bir mahkeme-i kübra olacak.'' (Barla Lahikası 318-319 )

Okuyacağımız yer, Onuncu Söz'ün Yedinci Hakikatıdır. Bu hakikatta tohum, çekirdek ve hafıza gibi varlıkların ortaya koyduğu bir "saklama ve koruma'' fiilinden hareketle, Cenab-ı Hakk'ın Hafiz ve Rakib isimlerinin ahirete işareti konusu ele alınacaktır.

"Bâb-ı Hıfz ve Hafîziyet olup, ism-i Hafîz ve Rakib'in cilvesidir."

 Hıfz ve Hafîziyet; Her şeyin hakkını koruyup muhafaza etmek manasında kullanılır. Rakib ise: Daima görüp kontrol eden, gözeten, yarattıklarından bir an bile gafil olmayan demektir. Yani Cenab-ı Hakk'ın Rakib ve Hafiz isminden ahiretin isbatı yapılacaktır.

 "Hiç mümkün müdür ki: Gökte, yerde, karada, denizde; yaş kuru, küçük büyük, âdi âlî herşeyi kemal-i intizam ve mizan içinde muhafaza edip, bir türlü muhasebe içinde neticelerini eleyen bir hafîziyet;"

Cenab-ı Allah; gökte, yerde, karada, denizde olan bütün tohumları muhafaza altına almıştır. Gökte kuş yumurtalarını muhafaza eden; yerde böcek yumurtalarını; karada nebatat tohumlarını; denizde balık yumurtalarını kemal-i intizam ve mizan içinde muhafaza eden, bir türlü muhasebe içinde neticelerini eleyen bir hafiziyetin olduğu, aşikare görülüyor.

"Evet, aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki: Meselâ bal arısını pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesailini insanın mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının programını derceden ve insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hâfızasında tarih-i hayatını taallukatıyla beraber yazan, ancak ve ancak her şeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabb-ül Âlemîn'e mahsus bir hâtemdir''. (Mesnevi, 2.Lem'a,12)

Büyük bir rahmetle, bir lütuf ile, bir hikmetle hıfzeden Sani-i Hakim'in hafiziyetine layık mıdır ki, ahirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a'malimizi hıfzetmesin, ihmal etmesin?

''Hem Yirmialtıncı Söz olan Risale-i Kader'de "İman-ı Bilkader" rüknünü isbat eden bütün deliller; dolayısıyla haşre ve neşr-i suhufa ve mizan-ı ekberdeki muvazene-i amale delalet ederler. Çünkü her şeyin mukadderatını gözümüz önünde nizam ve mizan levhalarında kaydetmek ve her zîhayatın sergüzeşt-i hayatiyelerini kuvve-i hâfızalarında ve çekirdeklerinde ve sair elvah-ı misaliyede yazmak ve her zîruhun hususan insanların defter-i a'mallerini elvah-ı mahfuzada tesbit etmek ve geçirmek; elbette öyle muhit bir kader ve hakîmane bir takdir ve müdakkikane bir kayıd ve hafîzane bir kitabet; ancak mahkeme-i kübrada umumî bir muhakeme neticesinde daimî bir mükâfat ve mücazat için olabilir.

Yoksa o ihatalı ve inceden ince olan kayıd ve muhafaza; bütün bütün manasız, faidesiz kalır, hikmete ve hakikate münafî olur. Hem haşir gelmezse; kader kalemiyle yazılan bu kitab-ı kâinatın bütün muhakkak manaları bozulur ki, hiçbir cihet-i imkânı olamaz ve o ihtimal, bu kâinatın vücudunu inkâr gibi bir muhal, belki bir hezeyan olur.'' (Şualar,9.Şua,186)

"İnsan gibi büyük bir fıtratta,

hilafet-i kübra gibi bir rütbede,

emanet-i kübra gibi büyük vazifesi olan beşerin, rububiyet-i âmmeye temas eden amelleri ve fiilleri muhafaza edilmesin!

muhasebe eleğinden geçirilmesin! Adalet terazisinde tartılmasın! Şayeste ceza ve mükâfat çekmesin! Hâyır, aslâ!.."

Bakınız; kâinatın sultanı olan, halifesi olan ve en büyük emanetle teçhiz edilmiş olan insana Cenab-ı Hak, insanoğluna vermiş olduğu bu kadar nimetleri iptal edip, ehl-i küfrün söylemini haklı çıkarır mı?

Zira insan amelleri rububiyet-i ammeye taalluk eder. Yani, "İnsana bu kadar kıymet ve ehemmiyet verilmesi nereden ve neye binaendir? Ve Allah'ın yanında mevkii nedir ki onun için kıyameti koparıyor... İnsanın pek yüksek bir kıymeti olmasaydı, semavat ve arz onun istifadesine muti' ve musahhar olmazdı. Ve keza insan ehemmiyetsiz olsaydı, mahlûkat onun için halk edilmezdi. Eğer insan ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olsa idi, o vakit insan mahlûkat için halk olunacaktı''(İ.İcaz, Seb'a Semavat, 205)

Başka bir yerde insanın kıymeti, ağaç-meyve misali ile belirtilir.

''Hiç mümkün müdür ki: Hakîm, Alîm bir zât, bir ağacı gayet ehemmiyetle tedbir ve tasvir edip ve gayet derecede hikmetle idare ve terbiye ettiği halde; o ağacın gayesi, faidesi olan meyvelerine bakmayıp ehemmiyet vermesin; hırsız ellere, boş yerlere dağılsın, zayi olsun! Elbette bakmamak, ehemmiyet vermemek olamaz'' (Mektubat,20.Mektup 2.Makam 5. Kelime 254)

Gerek İşaratü'l İcaz'daki insanın kıymeti, ona bütün mahlûkatın hizmetini gösterilmesi ve gerek Mektubat'taki ağaç-meyve örneği dikkate alındığında bu paha biçilmez canlı varlığın her azası bir mucize-i kudrettir. Bu mükemmel eserin ahiret olmaması ile ne büyük bir israfa yol açacağı akla gelmez mi?

Mesela her insana bir çift el vermiş ve bu ellere binler vazife takılmıştır. İnsanlar yeme içmekten yazı yazmağa, çalışmaktan elbise giymeye kadar bütün işlerini bu bir çift el ile yapmaktadırlar.

Aynı şekilde insan, bir tek dil ile her çeşit tadı alabilmekte ve yemeklerin muhtelif sıcaklıklarını ölçebilmektedir. Her bir iş nevi için ayrı bir el ve her bir tat ve sıcaklık için ayrı bir dil icab etseydi, insanların yanlarında arabalarla el ve dil taşımaları lazım gelecekti. Bir insanın vücuduna fazla bir aza bulunmayacağı gibi noksan bir hususa rastlamak ta mümkün olmayacaktır.

Eğer ahiret olmasa, bir tek dilinde binler hikmet ve israfsızlık delilleri bulunan insan tamamıyla israf edilmiş olacaktır. İşte bu bütün düğümlerin çözülmesi ancak ahiretin var olması ile mümkündür.(Mehmed Kırkıncı, Nükteler)

"Evet, şu kâinatı idare eden zât, her şeyi nizam ve mizan içinde muhafaza ediyor. Nizam ve mizan ise; ilim ile hikmet ve irade ile kudretin tezahürüdür."

Evet, her şeyde bir intizam ve mizan vardır. Afakî delil dediğimiz kâinata bakın, etrafınıza bakın bu intizamı görürsünüz. İsterseniz enfüsi delil dediğimiz kendimize bakalım, kendimizi okuyalım; bize verilen aza ve cihâzatlarımızın ölçülü, düzgün bir şekilde olduğunu görürüz bu da bize, bizi yaratan Allah'ın kudretini ve hikmetini ve nizam ve mizanla iş yaptığını gösteriyor.

Bakınız nasıl bir hikmet (!) sadece insana nazar edelim ''Onuncu Sözün Üçüncü Hakikat'ında'' şöyle deniliyor. ''Evet, görünüyor ki; şu âlemde tasarruf eden zat, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona burhan mı istersin? Her şeyde maslahat ve faidelere riayet etmesidir. Görmüyor musun ki: İnsan bütün aza, kemikler ve damarlarda, hatta bedenin hüceyratından, her yerinde, her cüz'ünde faydalar ve hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki; nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor''.(10.Söz 3.Hakikat,72)

Üstadımızın bu sözünü bugünkü fen bilimleri de tasdik ediyor. Bakınız İşaratül -İ'caz' da şöyle belirtiliyor:"Fenn-i Menafi'-ül A'za'nın şerh ve beyan ettiği vecihle, insanın cisminde, her birisi bir menfaat için takriben ikiyüz küsur kemik vardır. Ve her birisi bir faide için altı bin damar vardır. Ve hüceyrata hizmet eden yirmidört bin mesame ve pencere vardır. O hüceyratta cazibe, dafia, mümsike, musavvire, müvellide namıyla her birisi bir maslahat için beş kuvvet çalışıyor. Âlem-i asgar böyle olsa, insan-ı ekber ondan geri kalır mı? Ruha nisbeten ehemmiyetsiz olan cesed bu derece israftan uzak bulunsa, ne suretle cevher-i ruhla âsârında, emellerinde, efkârında ve maneviyatında israf olur. Çünki saadet-i ebediye olmasa, bütün maneviyat kurur.

O hakikatlar, israf memleketine kaçarlar. Acaba dünya kadar kıymetli olan bir cevhere mâlik olmakla, hem daima onun zarfını ve gılafını muhafaza ettikten sonra, o cevheri birdenbire yere vurup kırmak ihtimali var mıdır, hangi akıl kabul eder''?(İşarat-ül İ'caz, Delail-i Haşr, 58 )

Çok mükemmel, pahalı ve antika bir sehpayı, sobaya odun gibi atıp yakmak akıllık mıdır? Binaenaleyh her azamız milyonlar değerinde ve intizamla yapılmış olan insanların toprağa atılıp hiç diriltilmemek üzere bırakılması mantıklı olabilir mi?

"Çünkü görüyoruz her masnu' vücudunda, gayet muntazam ve mevzun yaratılıyor. Hem hayatı müddetince değiştirdiği suretler dahi, birer intizamlı olduğu halde, heyet-i mecmuası da bir intizam tahtındadır.

Zira görüyoruz ki; vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu âlem-i şehadetten göçüp giden her şeyin, Hafiz-i Zülcelâl birçok suretlerini elvah-ı mahfuza hükmünde olan hâfızalarda ve bir türlü misalîâyinelerde hıfzedip, ekser tarihçe-i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor. Zahir ve bâtın âyinelerde ibka ediyor.

Meselâ: Beşerin hâfızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu, kanun-u hafîziyetin azamet-i ihatasını gösteriyor."

''Her bir şey için iki suret ve şekil vardır: Biri: Maddiyedir ki, âdeta bir gömlek gibi, her şeyin vücuduna göre kaderin takdiriyle biçilmiş şu görünen suretlerdir. Diğeri: Makuledir ki, bir şeyin yaşadığı bir ömürde mürur-u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî suretlerin içtimaından tasavvur edilen bir suret-i vehmiyedir.'' (Mesnevi, Lasiyyemalar,34)

Evet, insan vücudunda her gün hücrelerin değişmesi ve senede tamamen suretlerinin değişmesi de bir intizam dâhilindedir. Bakınız, kâinat'ta açık bir şekilde hafiziyet hükmediyor. Hayat sahibi olan her şeyin suretleri, görmüş olduğu vazifeleri, çekirdeklerinde ve tohumlarında saklıdır. Bunun en büyük örneği insanın hafızasıdır. İnsanın hafızası pek çok kütüphaneyi barındırabilecek bir seviyededir. İnsana böyle muazzam muhafaza, saklama özelliğini veren Allah elbette insanın yapmış olduğu fiilerini de muhafaza altına alır.

Üstadımız Şualar'da; Hafiziyetin geniş tecellisine şöyle işaret ediyor. ''Madem biz gözümüzle görüyoruz: Öyle ihatalı ve azametli bir hafiziyet hükmeder ki, zihayat her şeyin ve her hadisenin çok suretlerini ve gördüğü fıtri vazifesinin defterini esma-i ilahiyeye karşı lisan-ı hal ile tesbihatına dair sahife-i a'malini misali levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında ve levh-i mahfuzun numunecikleri olan kuva-yı hafızalarında ve bilhassa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütüphanesi olan kuvve-i hafızasında ve sair maddi ve manevi inikâs ayinelerinde kaydeder, yazdırır; zabdeterek muhafaza altına alır'' deniyor. (11.Şua 7.Mesele, 210)

 

Demek hafiziyet kanunu küçük-büyük her şeyi ihata ediyor. Ağacı meyvenin içine, çekirdeğin içine meyveyi, tohumun içinde de çiçeği derc eden Kudret-i Ezeliye, elbette insan tohumunu içinde insanın bütün sergüzeşt-i hayatını muhafıza eder.(!)

" Evet, en büyük bir ağacın ruh programını bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip, muhafaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz; vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder denilir mi?" (Sözler, 10.Söz, 9.Hakikat, 90 )

"Görmüyor musun ki: Koca baharın hep çiçekli, meyveli bütün mevcudatı ve bunların kendilerine göre bütün sahaif-i a'mali ve teşkilâtının kanunları ve suretlerinin timsalleri; mahdud bir miktar tohumcuklar içlerinde yazarak, muhafaza ediliyor. İkinci bir baharda, onlara göre bir muhasebe içinde sahife-i amellerini neşredip, kemal-i intizam ve hikmet ile koca diğer bir bahar âlemini meydana getirmekle; hafîziyetin ne derece kuvvetli ihata ile cereyan ettiğini gösteriyor."

Cenab-ı Allah, bahar mevsiminde yaratmış olduğu bir meyvenin çekirdeğine, tekrar gelecek baharda meydana gelecek olan meyvenin tarihçesini kaydetmiştir. Kış mevsiminde ölen o meyve çekirdeğinde saklı olan programı tekrar onu gelecek baharda halk edecektir. Bunları muhafaza eden Allah, elbette bizim yaptığımız amellerimizi de muhafaza edecektir. Bunlar bize neyi gösteriyor? Hafîziyetin ne derece kuvvetli ihata ile cereyan ettiğini gösteriyor.

Üstadımız 17.Lem'a da bu hususu geniş tafsilatıyla şöyle belirtiyor. "Ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhalif tohumların cinsleri birbirinden ayrı, nevileri birbirinden başka olan çiçek ve ağaç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı karanlıkta ve karanlık ve basit ve camid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra mizansız ve eşyayı farketmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula. Sonra senevî haşrin meydanı olan bahar mevsiminde gel, bak! İsrafil-vari melek-i ra'd; baharda nefh-i sur nev'inden yağmura bağırması, yer altında defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki, o nihayet derece karışık ve karışmış ve birbirine benzeyen o tohumcuklar, ism-i Hafîz'in tecellisi altında kemal-i imtisal ile hatasız olarak Fâtır-ı Hakîm'den gelen evamir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket ediyorlar ki; onların o hareketlerinde bir şuur, bir basiret, bir kasd, bir irade, bir ilim, bir kemal, bir hikmet parladığı görünüyor''der... (Lem'alar, 15. Nota, 154)

Bir kunduracıya gitsek 'ekmek var mı? desek, adam bize sinirlenir, belki de aklımızdan şüphe eder. Bir fırıncıdan ayakkabı istesek, o da aynı şüpheler altında kalır, bizi kovar. Biz toprağa bir çekirdek veriyoruz, toprak bize kökü ile, dalı ile, yaprağı ile, çiçeği ile ve meyveleri ile bir ağaç veriyor. Hatta ne çeşit tohum atsan hiç şaşırmadan verir. Şuursuz toprak bunu nasıl yapabilir.? Demek ki ism-i Hafiz'in cilvesi ile sakladığı şeyi aynen veya mislen verecektir. Bila-teşbih Üstad'ımız; ''İnsanlar öldükten sonra, ruhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor. Fakat insanın cesedinden bir çekirdek, bir tohum hükmünde olacak "acb-üz zeneb" tabir edilen küçük bir cüz'ü bâki kalıp Cenab-ı Hak, onun üstünde cesed-i insanîyi haşirde halkeder, onun ruhunu ona gönderir.'' (Sözler, 32. Söz, 2.Mevkıf,664 )

Hz. Üstad, ''Kur'anın feyziyle, çekirdek ve çiçekte tevhid için iki mi'rac-ı marifet keşfederek tabiiyyunları boğan aynı yerde âb-ı hayat bulmuş ve çekirdekten hakikata ve nur-u marifete yetişmiş'' (Şualar, 2.Şua, 33 )

Yeri gelmişken burada bir suale yer vermek isterim;

Sual: Eğer dense: Neden en çok misalleri çiçekten ve çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?

Elcevab: Çünki onlar hem mu'cizat-ı kudretin en antikaları, en hârikaları, en nazeninleridirler. Hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalalet ve ehl-i felsefe, onlardaki kalem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler. (Sözler, 10.Söz , 10.Hakikat, 95 )

"Acaba geçici, âdi, bekasız, ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhafaza edilirse; âlem-i gaybda, âlem-i âhirette, âlem-i ervahta rububiyet-i âmmede mühim semere veren beşerin amelleri hıfz içinde gözetilmek suretiyle, ehemmiyetle zabtedilmemesi kabil midir? Hâyır ve aslâ!"

Bir çekirdeği kırıp atsanız, çürür, toprak olur, başka bir bitkilere intikal eder. Çekirdeği yaksanız ısı olur, enerjiye dönüşür ve geride kül kalır ki, bu da bir nevi gübredir. Çekirdeği yeseniz, besindir ve çekirdeği toprağa dikseniz, bir bitki olacaktır. Demek ki, çekirdeği lüzumsuz hale getirmek mümkün değildir.

İşte "bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyet cilvesi bir hüccet-i katıadır ki; ebedî tesiri ve azîm ehemmiyeti bulunan emanet-i kübra hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef'al ve âsâr ve akvalleri ve hasenat ve seyyiatları, kemal-i dikkatle muhafaza edilir ve muhasebesi görülecek.

Âyâ bu insan zanneder mi ki, başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan, ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek. (Mesnevi, Zühre, 173)

Zira insan başka varlıklar gibi olamaz. Bunun her hareket kabiliyeti, diğer varlıklardan daha geniştir. Dolayısıyla insan yaptıklarında mesuldür. Bunun için iyiliklerin mükâfatını ve kötülüklerin cezasını görecektir.

"Evet, şu hafîziyetin bu surette tecellisinden anlaşılıyor ki: Şu mevcudatın Mâliki, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük bir ihtimamı var. Hem hâkimiyet vazifesinde nihayet derecede dikkat eder. Hem rububiyet-i saltanatında gayet ihtimamı gözetir. O derece ki, en küçük bir hâdiseyi, en ufak bir hizmeti yazar, yazdırır. Mülkünde cereyan eden her şeyin suretini müteaddid şeylerde hıfzeder."

Nitekim beşeri hayatımızda da böyle oluyor. Bir örnek verecek olursa: Sürücüler araçları ile seyir halinde iken yolda da trafik levhaları, yol işaretleri, trafik ışıkları, hatta gelişen teknoloji ile Mobese denilen denilen cihazlar sunulmuştur. Şimdi bu saydıklarımızdan ''Mobese'' cihazlarını ele alalım. Nedir bu mobese cihazları? Sürücülerin hız yapımını, trafik ışıklarının kurallara uygun kullanımı, meydana gelebilecek karışıklığı gidermek için değil mi? Mesela bir sürücü, kırmızı ışıkta durmadığı zaman, o Mobese cihazı onu çeker, kaydeder.Daha sonra bunu, trafik sorumluları kaydedilen adamın evine postalar.Bu olaydan çıkaracağımız ders nedir?

İşte bir nevi İsm-i Hafizin tecellisini gösteren mobese cihazı, bunu başarır ve yaparsa, hâşâ Allah niçin yapmasın (!)

"Yüz tane koyunu olan bir adam, bunları başıboş bırakmayıp bir çoban tutmak suretiyle onları hem başkalarının tarlasına girmekten men ediyor ve hem de hırsız ellerden ve kurtlardan muhafaza ediyor. İnsanlar değil koyunlarını, tavuklarını dahi başıboş bırakmıyorlar. Tavukların başıboş olmayacağını bilen bir insan, nasıl olur da kendisinin başıboş olduğunu zannedebiliyor?...Tavuklarına hassasiyet gösteren insan, nasıl olur da Hafız-ı Hakim-i Zülcelal'in insanları başıboş bırakacağına ihtimal verebiliyor?"(Mehmed Kırkıncı, Hikmet Pırıltıları)

".. Şu hafîziyet işaret eder ki: Ehemmiyetli bir muhasebe-i a'mal defteri açılacak ve bilhâssa mahiyetçe en büyük, en mükerrem, en müşerref bir mahluk olan insanın büyük olan amelleri, mühim olan fiilleri; mühim bir hesab ve mizana girecek, sahife-i amelleri neşredilecek"

''Evet, görüyoruz ki; alelekser gaddar, fâcir zalimler lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki; masum, mütedeyyin, fakir mazlumlar zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Hâlbuki kâinatın şehadetiyle, adalet ve hikmet-i İlahiye zulümden pâk ve münezzehtirler. Öyle ise, adalet-i İlahiyenin tam manasıyla tecelli etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzum vardır ki; biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün.''(İşarat-ül İ'caz, Delail-i Haşr, 63 )

''Arının dimağını mikrobun gözünü tanzim eden Zat, senin ef'al ve a'malini mühmel başıboş, hesapsız kitabsız bırakmayarak ''İmam-ı Mubin'de yazar. Ona göre muhaseben olacaktır.''(Mesnev-i Nuriye, Zerre 180) O halde bütün bunları muhafaza eden ve en küçük varlıklara ehemmiyet gösterir derecesinde cereyan eden bir hafiziyet, hiç mümkün müdür ki insana ehemmiyet vermesin ve onun her hareketine dikkat etmesin ve onu başıboş bıraksın. Hâşâ ve kella!

"Acaba hiç kabil midir ki: İnsan, hilafet ve emanetle mükerrem olsun, rububiyetin külliyat-ı şuununa şahid olarak kesret dairelerinde, vahdaniyet-i İlahiyenin dellâllığını ilân etmekle, ekser mevcudatın tesbihat ve ibadetlerine müdahale edip zabitlik ve müşahidlik derecesine çıksın da sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın? Küçük büyük her amellerinden sual edilmesin? Mahşere gidip mahkeme-i kübrayı görmesin? Hâyır ve aslâ!.."

"Hilafetin kelime manası: Bir kimseye halef olmak onun yerine geçmektir. Bilindiği gibi insan hilafet-i kübraya mazhardır. Allah, insanı yeryüzüne halife yapmıştır.

Üstadımız İşaratül-İ'caz, da bir ayetin tefsirinde bu hususta şöyle der ; " وَ اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى اْلاَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا اَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَ يَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَ نُقَدِّسُ لَكَ قَالَ اِنِّى اَعْلَمُ مَالاَ تَعْلَمُونَ Yani: Düşün o zamanı ki, Rabb'in melaikeye hitaben: "Ben yerde bir halifeyi yaratacağım!" dedi. Melaike de: "Yerde fesad yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın! Hâlbuki biz, hamdinle seni tesbih ve takdis ediyoruz." dediler. Rabb'in de: "Sizin bilmediğinizi ben biliyorum!" diye onlara cevab verdi." (İşarat-ülİ'caz, Halifelik Sırrı, 217)

Başta da belirtmiştik. İnsan, halife-i arzdır, muhatab-ı ilahidir, emanet-i kübraya sahiptir. Bu yüzden insan diğer canlıların ibadetlerini sunmakta, tesbihlerini Allah'a arz etmekle mükellef oluyor. Elbette bu özellikleri taşıyan insan öldüğü zaman başıboş bırakacağını mı zannediyor? Hayır. Bu arada asıl mes'ele, saydığımız bu vasıfları insanın yerine getirip getirememesidir. İşte bunun için bir kayıt sistemi olacak ki, insanları uyandırsın.

Yani insan hilafet gibi çok büyük bir şerefe ve kumandanlığa nail olsun ve sair hayvanata dahi tasarruf edebilme yetkisine sahip olsun, her şeyi en iyi anlayarak Rabbini en iyi şekilde bilip-bildirsin de, sonra bütün sorumluluğun hesabını vermeden bu dünyadan geçip gitsin bu reva mı? Evet, '' Dünyada sun'î libasın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhafaza ve zînet ve setr-i avrete münhasır değildir; belki mühim bir hikmeti, insanın sair nevilerdeki tasarruf ve münasebetine ve kumandanlığına işaret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir.''(Mektubat,28. Mektup, 416)

O halde bu insanı ''nihayetsiz nimetlerine en ziyade muhtaç ve fenadan en ziyade müteellim ve bekaya en ziyade müştak ve hayvanat içinde en nazik ve en nazdar ve en fakir ve en muhtaç ve hayat-ı dünyeviyece en müteellim ve bedbaht ve istidatça en ulvi ve en yüksek surette,mahiyette yaratsın da, ona müstaid olduğu ve müştak olduğu ve layık olduğu bir dar-ı ebediye göndermeyip,hakikat-ı insaniyeyi ibtal ederek kendi hakkaniyetine taban tabana zıd ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin olur mu?.

Yani onu "meleklerine tercih edip hilafet rütbesini verdiği halde; ona bütün bu vazifelerinin gayesi ve neticesi ve semeresi olan saadet-i ebediyeyi vermesin. Merhamet-i mutlakasına külliyen münafi bir merhametsizlik etsin'' Haşa ve kella''!. (10.Söz. 11.Hakikat, 96)

"Hem bütün gelecek mümkinata kadir olduğuna, bütün geçmiş zamandaki mu'cizat-ı kudreti olan vukuatı şehadet eden ve kıyamet ve haşre pek benzeyen kış ile baharı her vakit bilmüşahede icad eden bir Kadîr-i Zülcelal'den, insan nasıl ademe gidip kaçabilir, toprağa girip saklanabilir? Madem bu dünyada ona lâyık muhasebe görülüp, hüküm verilmiyor. Elbette bir mahkeme-i kübra, bir saadet-i uzmaya gidecektir."

Yani içinde bulunduğumuz zaman içerisinde, hafiziyetin geniş tecellilerini görüyoruz. O halde geçmişteki hafiziyetin tecellilerini düşününce aklımıza ne gelir? Şu an ve geçmişi Hafiz ismi ile muhafaza eden Allah,elbette ki geleceği de muhafaza eder, denilmez mi?..

Bakınız geçmiş (mazi) ve gelecek (istikbal) ile haşri getirecek kudretin her şeye muktedir olduğunu Üstadımızdan bir misalle açıklayalım. "Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farzet, otur. Sonra mevcudat-ı maziye kafilesine dâhil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp da peyderpey vücuda çıkan evlâd ve ahfadın arasında bir tefavüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâni'in masnuu olduğu gibi, ikinci kısım da aynen o Sâni'in masnuu olacaktır. Her iki kısım da, Sâni'in ilmi ve müşahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iadeten ihyası, evlâdının icadından daha garib değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki: Vukuat-ı maziye, Sâni'in bütün imkânat-ı istikbaliyeye kadir olduğuna şehadet eden bir takım mu'cizelerdir.'' (Mesnevi, Şule, 231)

 İşte kıyamet ve haşre pek benzeyen, kış ile baharı her vakit icad eden bir Kadîr-i Zülcelâl'den insan nasıl yok olacağını düşünebilir. Toprağa girip saklanacağını mı zanneder? Ona yapılan zulümlerin neticesini bu dünyada muhasebesini görmüyorsa ''elbette bir mahkeme-i kübra, bir saadet-i uzmaya'' gideceğini unutmaması gerekir.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Araf suresi 164.ayet

"İçlerinden bir topluluk, "Allah'ın helâk edeceği, ya da çetin bir azapla cezalandıracağı bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz" dediği vakit, o uyarıda bulunanlar dediler ki; "Rabbiniz tarafından mazur görülmemiz için, bir de belki günahlardan sakınırla

GÜNÜN HADİSİ

Zalim sultanın yanında gerçeği söylemek en büyük cihaddandır.

Tirmizi 13, (2175)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI