Cevaplar.Org

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-3

VAN HAYATI Hep seçme talebeleri vardı" Abdülbaki Arvasi, bize anlattığı hatıralarında diyor ki: "Birinci Cihan Savaşından önce Van'da idadi (lise) mektebinde okuyordum. Okula sık-sık gitmez, hep Bediüzzaman'ın Horhor'daki medresesine giderdim. 'Niçin mektebe gitmedin, yine mi kaçtın?' derdi. Ben de kendisinin yanında okumak istediğimi söylerdim.


Necmeddin Şahiner

2016-03-15 10:40:40

VAN HAYATI

Hep seçme talebeleri vardı"

Abdülbaki Arvasi, bize anlattığı hatıralarında diyor ki:

 "Birinci Cihan Savaşından önce Van'da idadi (lise) mektebinde okuyordum. Okula sık-sık gitmez, hep Bediüzzaman'ın Horhor'daki medresesine giderdim. 'Niçin mektebe gitmedin, yine mi kaçtın?' derdi. Ben de kendisinin yanında okumak istediğimi söylerdim.

"Horhor'daki medresesinde yeşil kaplı bir masası vardı. Bu masanın üzerine raptiyelerle, 'Beşikten mezara kadar ilim talep ediniz' meâlindeki hadisi yazmıştı. Tahsilin sonunda olan talebelere bizzat kendisi ders verirdi. Hep seçme talebeleri vardı. Yirmibeş kadar talebeye ders veriyordu. Beni çok severdi, hiç ismimle hitap etmezdi. 'Birazi' (yeğen) derdi.

"Savaştan önce Nurşin ve Hüsrev Paşa camilerinde kalırdı. Birgün babamla Adilcevaz'dan Van'a geldik. Babam beni mektebe getiriyordu. Gemi de tehirli olduğu için geç kaldık. Amcamın evi de uzaktı. Şabaniye mahallesindeydi. Babam Masum Efendi, 'Molla Said'e gidelim. Onunla sabaha kadar sohbet eder, takıştırırız' (Lâtife ve sohbet ederiz) dedi.

 "Üstad'ın yanına vardığımızda vakit gece yarısıydı. Mevsim sonbahardı. Baktık Üstad caminin kapısında yorgana sarılmış oturuyor. Biz başkası sandık. Meğer yıkanması icab edince camiden çıkmış, dışarda bekliyormuş. Babam: 'Vay ez gulâm, yahu Seyda burada ne arıyorsun? Donacaksın' dedi. Sonra Üstad banyo yaptı ve geldi orada sabaha kadar babamla sohbet ettiler. Sabahleyin namazı kıldıktan sonra ayrıldık".(Cilt; 1, s:58)

***

Abdülbaki Arvasi anlatıyor; "Seyda çok heybetliydi. İnsan kıyamazdı ona bakmaya. Seyda'nın köyüyle bizim Arvas birbirine çok yakındı. Seyda'nın küçük kardeşi Mehmet bizim köyde müderrislik yapardı. Amcam Mehmet Sıddık kendisini getirmişti. Daha sonra amcam harpte şehit oldu. Harpten sonra da Mehmed Efendi yine Arvas'ta ders okuttu. Kısa boylu, sakallıydı. Büyük kardeşi de âlim bir zattı. Uzun boylu bir insandı. Harpten önce vefat etti."(C:1, s: 60-61)

 Üstadın Mütalaa Tarzı

 Eleşkirt eski müftülerinden Abdülaziz Efendi anlatıyor; "Babam Eleşkirt'in Toprakkale Köyünde müderristi. Bu bölgenin en büyük âlimiydi. Biz babamdan ders okurken, Üstad'ı "Molla Said-i Meşhur" namıyla tanıyorduk. Kendisinin vehbi ilimlere mazhar olduğunu ve Şarktaki bütün müderrislerin ve alimlerin takdirini kazandığını duymuştuk. Bir gün Bediüzzaman bizim medresemize geldi. Babam yetmiş yaşını geçmiş olduğu hâlde ona çok büyük saygı gösterdi. Ayağa kalktı. Biz hayranlıkla onu seyrediyorduk."

 Sonra Üstad'ı tarif etti ve konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Babamın büyük ve zengin bir kütüphanesi vardı. Bediüzzaman Hazretleri yatağının o kütüphaneye serilmesini istedi. Orada kalmaya başladı. Kendisine verdiğimiz yemeklerin hemen hepsini iade ediyor, yalnız bir tas çorba ile iktifa ediyordu. Misafir kaldığı süre içinde bütün vaktini kütüphanede geçiriyordu. Ancak mütalaa tarzı biraz garipti. Bir kitabı alıyor, kendisine ait oturuşuyla kitapları öylece okuyordu. Üstadın hikmetini bilmediği oturuş şeklini görünce, babasına:

 "Seyda! Sen bu zata boşuna itibar ediyorsun. Bu zatın kitap okuyuş şeklini gördün mü, benim hoşuma gitmiyor. Doğru dürüst okumuyor bile." dedim. Babam beni azarladı ve:

 "Siz ona karışmayın" dedi. Onun kıymetini ve babamın ona olan saygısının sebebini sonradan anladık. On beş gün içinde o kütüphanedeki bir çok kitabı mütalaa etti. O zamanlar bir mührü vardı. Üzerinde "Bende-i Şah-ı Merdân Bediüzzaman" yazılıydı. Kütüphanedeki kitapları tetkik ettik. Büyük çoğunluğunda bu mührün basıldığını gördük. Kısa bir zaman da bu kadar kitabı mütalaa etmiş olmasına hayran kaldık. Kitapların arasındaki bazı boş kâğıtlara da mührünü basmıştı." (M. Kırkıncı, Hayatım Hatıralarım, s: 244-245)

 Abdülvehhab Ekinci anlatıyor; ""Üstad'ı ilk görüşüm Birinci Cihan Harbinden önceydi" diye başladı konuşmaya Abdullah Ekinci.

"Harpten önce Üstad Van'da çok şatafatlı gezerdi. Güzel giyinirdi, kibar ve güzel bir endamı vardı. Paşaların arkadaşıydı. Horhor Medreselerinde müderristi. Ben o yıllarda idadide okuyordum. Yani bugünkü lise mânâsındaydı.

 "Biz hocalara çok hürmet ederiz. Bu sebepten Üstad'a da çok hürmet ve sevgimiz vardı.

 "Annem saliha bir kadındı. Dininde, diyanetindeydi. O da Üstad'ı severdi. Üstad kimseden hediye gibi hiçbir şey almazdı. Ama annemin pişirdiği pilavı yerdi.

 "Üstad'ın yanına gider, kendisine hizmet ederdim. Belki elli defa eline su dökmüşümdür. Onun eline su dökmek, benim için bir şerefti. (C:1, s: 110-111)

* Ali Çavuş, Erek Dağı'ndaki günleri şöyle anlattı; "Orada bir mağaranın önüne kapı takarak oturulacak hâle getirdik. Üstad orada kalmaya başladı.

Üstad bazı yaz gecelerinde mağaranın yanındaki ceviz ağacının üstünde yatardı. Biz altında gecelerdik. Üstad geceleri cevşen okurdu. Onun cevşen okuyuşu bize o kadar tesir ederdi ki, uyumanın imkânı mı vardı?! Üstadı dinlerken ağlardık.(M.Kırkıncı, Hayatım Hatıralarım, s:53)

 Mehmed Kırkıncı Hocaefendi anlatıyor; "Bir gün de Ali Çavuş, Molla Hamid ve Molla Münevver ağabeyler ile eski Van'a gittik. Oradaki medreseyi bana gösterdiler. Taşları hâlâ duruyordu. Ali Çavuş orada bir yeri göstererek:

"Buraya silahlarımızı koyardık. İkindiye kadar ders okur, ikindiden sonra talime giderdik. Silahla atış talimi yapar, kol taşı atar, hendekten atlar, atlama yarışı yapardık. Bir gün Molla Habib, atlama yaparken öyle uzun atladı ki, Üstad'ın atladığı noktaya biraz yaklaştı. Üstad celalli bir şekilde yerinden fırladı öyle atladı ki, Molla Habib'i çok gerilerde bıraktı.

 Bir gün Üstad bir yere misafir gitmişti. O yokken jandarma komutanı gelip silah larımızı toplayıp, götürdü. Buna çok sevindik. Daha sonra Üstad geldi. silahları göremeyince ne olduğunu sordu. Biz olanları anlattık; çok kızdı ve hiddetle oradan ayrıldı. Biraz sonra, bir de baktık ki, Üstad silah ları geri alıp gelmiş.

Cihan Harbine yakın:

"Bir şeyler olacak. Ben bir şeyler hissediyorum." dedi. Ara ara bu gibi şeyler söyler ve bizi hazırlardı. Medresesine gelen talebeleri şartla kabul ederdi.

"Sen buraya geldiğin andan itibaren ihtiyarın gitmiştir. Benim söylediğim her şeye razı olacaksın." derdi. Bazıları kabul eder kalır, bazıları giderdi. Cihan Harbi çıkınca:

"Haydi, silahlarınızı alın." dedi. Üstad'ın bize talim yaptırmasının hikmetini o zaman anladık." (M.Kırkıncı, Hayatım Hatıralarım, s:55-56)

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Ne yerde ne gökte zere ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz.

Yûnus,61

GÜNÜN HADİSİ

"Biriniz bir oturma yerine girince selâm versin. Oturmak isterse otursun. Kalkarken yine selâm versin. Çünkü, birinci selâm ikincisinden daha üstün değildir."

Ebu Davud

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI