Cevaplar.Org

DERS: 21 ON ÜÇÜNCÜ SÖZ

’Kur’andan müminlere şifa ve rahmet olacak şeyleri indiririz.’’ (İsra,82) Şifa denilince genellikle maddi hastalıklarımıza Kur’an’ın şifa olması ve okunması şeklinde hemen akla geliyor.


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2016-03-08 10:24:52

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ ٭ وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ

"Kur'an-ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini müvazene etmek istersen; şu gelecek sözlere dikkat et!"

Burada iki ayeti kerime alınmış. Mealleri şöyle; وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ ''Kur'andan müminlere şifa ve rahmet olacak şeyleri indiririz.'' (İsra,82) Şifa denilince genellikle maddi hastalıklarımıza Kur'an'ın şifa olması ve okunması şeklinde hemen akla geliyor. Ancak Kur'an'ın şifa ve rahmet olması hem maddi, hem manevidir. Mesela, iman ile ilgili problemlerimize çözüm bulmak suretiyle Kur'an-ı Kerim, imansızlığı tedavi ederek şifa veriyor. Günahları yasaklamak, bizi onlardan uzak tutmak suretiyle, bize şifa vermiş oluyor. Rahmet olması itibarı ile de bizlere şifa veriyor. Onun için maddi ve manevi düşünmek lazım. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim'in hem maddi, hem manevi, hem dünyevi, hem uhrevi ve her türlü yönden rahmet ve şifa olması itibarıyla bakarsak, konu daha net anlaşılmış olur. Evet; ''Kur'an hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şeriattır, hem sadırlara şifa, mü'minlere hüda ve rahmettir.;''(Mesnevi, Habbe 124)

İkinci ayette .وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ Kur'an'ın bir özelliği itibari ile ''Biz ona şiir öğretmedik.'' وَمَا يَنْبَغِى لَهُ Bu ona da yakışmaz zaten."(Yasin,69)

Dolayısıyla Kur'an'ın bir yönüyle rahmet ve şifa olması. Diğer bir yönüyle asla şiir olmaması ve Peygambere de bunun yakışmayacağı şekliyle Kur'an'ın iki yönünü ifade eden iki ayeti bu sözün başına alınmış.

Risale-i Nur'da dikkatinizi çekmiştir. Felsefe ve Kur'an'ın muvazenesi yani bir nevi karşılaştırılması sık sık yapılır. Burada Üstadımızın bu ifadelerini değerlendirirken, acaba felsefenin hiç mi iyi tarafı yok gibi bir sual akla gelebiliyor. Elbette felsefenin de mutlaka iyi yönleri vardır. Ama burada kastedilen felsefe, yani tenkid edilen felsefe; dinle barışmayan, iman gözü ile bakmayan felsefe demektir. Burada kast edilen ve tenkit edilen felsefe tamamen Kur'an karşıtı olan Kur'an hakikatlarına zıt olan felsefedir. Bununla kalmayıp insanları sefahete, dalalete, dinsizliğe teşvik eden kısmıdır.

Dolayısıyla Kur'an-ı Hakim ile felsefe ulumunun mahsulü hikmetlerini, yani insana netice ne veriyor, bir de derece-i ilimlerini ve ilmin kazandırdığı sonuçları, bunların derecelerini tabiri caiz ise muvazene etmek istersen şu gelecek sözlere dikkat et.

"İşte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın bütün kâinattaki âdiyat namıyla yâdolunan, hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-i acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celbedip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar."

Bütün kâinat dediğimizde, Allah'tan başka her şey içine girer. Aslında Cennet de bunun içindedir, Cehennem de bunun içindedir. Yani masivaullah dediğimiz Allah dışında, ne varsa, ne yaratılmışsa hepsi içine girer. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim, bütün kâinattaki adiyat namıyla yâd olunan- adiyat burada Türkçedeki adi anlamında değil hâşâ! Burada ki, adiyat adet olarak, alışkanlık olan ve sürekli olarak aynı özelliklerin sergilendiği şeyler demektir. – gördüklerimizin harikuladeliğine, mucizeliğine dikkat çekiyor. Mesela sabahleyin güneş doğuyor. Artık insanların normal gündeminde olan bir konu. Yani yarın güneş doğup doğmayacak kimse merak ta etmiyor. Doğunca, hadi güneş doğacakmış çıkalım bunu seyredelim diye bir dertleri, endişeleri de yok.

Yani şu topraktan şu ağaç nasıl çıkıyor kimsenin umurunda değil. Şu odundan şu elma nasıl çıkarılıyor umurunda değil. Çocuk dünyaya geliyor, yumuşacık etlerin arasından şu sert dişler nasıl çıkıyor? Şu kafatasından şu kıllar nasıl çıkıyor.?

Alışkanlık haline gelmiş, güneş orada durur. Hâlbuki ne kadar büyük bir kütle, adiyat olarak algılanıyor. Sanki normal bir şeymiş gibi ama aslında muhteşem, harika bir mucize aslında.

İşte Kur'an-ı Kerim hakikat nokta-i nazarından kâinatta görülen bu harikulade hallerin, insanların bakış açısına göre sanki basitmiş, normalmiş gibi algılanmamasına dikkatimizi çekiyor. Zira kâinatta görünen, her şey harikadır, antikadır, mucizedir. Kâinattaki her şey, Allah'ın birer mucizesidir. Taklidini yapmak mümkün değil. Benzerini getirmek imkânsızdır. Bir yıldız yapalım, hava getirelim biraz hava yapalım, toprak icad edelim. Göz yapalım, böbrek yapalım, üç-beş tane gözü olmayanlara ve böbrek sıkıntısı çekenlere verelim.

İşte bütün bunlardaki harikulade hallerin üzerine serilmiş olan ülfet perdesini yırtarak, Cenab- Hak bütün akıl sahiplerine nihayetsiz bir ilmin kapısını açıyor. Böyle olunca mesela bir atom, bu atoma mana-i harfi ile baktığımız zaman, bu atomun etrafında elektronları döndüren kim ise, Güneşin etrafında Dünyamızı ve diğer küreleri döndüren de O'dur, diyerek Kur'an-ı Kerim, kâinatta görünen bütün harika olayların bizlere gizlenmiş güzelliklerini açıyor.

"Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu'cizat-ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp, cahilane ve lâkaydane üstünde geçer."

Şayet okunan ilimler felsefe ve fen namına, yani mana-i ismiyle okunduğu zaman onun cahilane olduğunu belirtmek istiyor. Cahil ne demek? Bilmemek demektir. Mesela adam diyelim ki bir lisanı biliyor, okuyor. Beş yıl-altı yıl tıp fakültesinde okuyor. Lisedeki okuduğunu saymıyoruz. Sonra göz üzerine ihtisas yapıyor. Sonra gözün sadece bir konusunda iç ihtisas yapıyor ve dünyada bu güne kadar yazılmış göz ile ilgili kitapları okuyor. Ama eğer onu sahibine vermiyorsa, yine cahildir. Bu hakikat noktasında ilim değildir. Çünkü onu kendi adına okuyor. Onun yaratıcısı adına okumadığı zaman cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de cehl-i mürekkeble bir echeldir''(Sözler, 30.Söz 583) İlim ancak Allah'a nispet edilirse ilim oluyor.

Hakikaten şimdi dünyamızda şöyle bir kilo taş yukarıda boşlukta dursa, dünyanın bütün insanları görmeye gelir mi? Peki niye bu dünyayı seyredemiyoruz. Şu koca dünya boşlukta durduruluyor. Durduğu yetmediği gibi, bir de dönüyor kendi etrafında, o da yetmiyor güneşin etrafında döndürülüyor. Demek bunu böyle kendine verirsen cahilane oluyor. Cahil bir bilgi oluyor, ilim olmuyor.

Ülfet, idrakin kaymağını alıp götürür. Tatsız, tuzsuz, kıvamsız bir coğrafyaya insanı iter.

Bir avize görüyorsun, bunu kim yaptı diyorsun. Gökyüzündeki avizelere niye bakmıyorsun. Cahilane oluyor. Böyle muntazam, harikulade, muhteşem sanat eserlerinin sahibini göremiyor.

Ülfet, düşünce ufkunu körelten, gözleri miyoba çeviren salgın bir hastalıktır.

Ülfet ile insan, baka baka, bakar bir kör olur; bakar, ama görmez. Dokunur, ama hissetmez. Anladığını sanır, ama anlamaz. Bildiğine inanır, ama hakkı ile bilemez.

"Yalnız harikuladelikten çıkan ve intizamı hilkatten huruc eden ve kemal-i fıtrattan sukut eden nâdir fertleri nazar-ı dikkate arzeder. Onları birer ibretlik hikmet diye zişuura takdim eder. Meselâ: En câmi' bir mu'cize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaydlıkla bakar."

Genellikle insanlar iki gözlü, iki kulaklı, tek başlı, iki ayaklı, iki kollu yaratılıyor. Bunlar intizam-ı hilkat. Fakat bundan huruç eden, yani bu kuralın dışına çıkan tabiri caiz ise, bazı şazlar oluyor. Her şey mükemmel yaratılmışken, o mükemmelliğe aykırı şeyler de yaratıldığını görüyoruz.

İşte metinde bunlar nazara veriliyor. Bir uzman doktordan duymuştum. Kendisi, her çocuk dünyaya geldiğinde, bakarmış. ''Bakın bakalım bu da sağlam mı, bu da tam mı''? Normal şartlarda bunun tam olması lazım. Demek ki tam olmak harika, sağlıklı olmak harika değil mi. Bu insanın dikkatini çekmiyor. Ama iki başlı bir çocuk dünyaya gelse çok şaşırıp dikkat kesiliyor, ama insanın bu kadar muntazam ve mükemmel yaratılmasını hücreleriyle hatta hücrelerin bir araya gelip bir ruhun idaresinde tanzim ve tertibini ise, onun ama hiç umurunda değil.(!)

Nitekim gelecek sözler bu hususu dile getirecektir.

"Fakat insanın kemal-i hilkatinden huruc etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder."

Artık gazeteler, dergiler, radyolar, televizyonlar, internetler ve insanlar görenler görmeyenlere "duydun mu şöyle bir şey olmuş; üç ayaklı, iki başlı... vesaire" gibi yaratılan bu harika olan olayları görmezden gelir ve sanki normalmiş gibi addederek, ama bir tane iki tane böyle olayı bütün dünyaya hem de velvele-i istiğrab ile duyurmaya çalışıyorlar.

Şimdi Üstad Hazretleri buna misal verecek;

"Meselâ: En latif ve umumî bir mu'cize-i rahmet olan bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iaşelerini âdi görüp, küfran perdesini üstüne çeker."

Bunun örneklerini biz de bazen görüyoruz. Her şey Allah'ı tesbih ediyor, her şey Allah'ın varlığını haykırıyor. Bunları göremiyoruz. Bazen bakıyorsunuz bir koyunun sırtında renkli ''Allah lafzı'' yazılıyor. Veya bir ağaçtan kesiyorsun bir ''bismillah'' çıkıyor. Artık bunu bütün dünyaya duyuruyoruz. Biz de onu yapıyoruz ve zaman zaman aynı hataya bizde düşüyoruz. Evet duyurulsun zararı yok, ama her şeyde var bu. Her şeyde Allah'ın birliğini, varlığını gösteren alametler var.Niye onlara dikkatimizi çekmiyoruz.? Burada da öyle olmuş. Mesela Allah'ın bu kadar antika rızıkları bize hiçten gönderip ikram ve ihsan etmesini göremiyoruz, ama bunları adi görüp, ''normal canım'' zaten inek verecek sütünü biz de içeceğiz, ağaç meyve verecek biz de yiyeceğiz, güneş doğacak verecek ışığını biz de göreceğiz...vs gibi şeyleri adi görüyor.

"Küfran" kelimesi ile "perde"nin çok yakın bir ilgisi var. Kafir kelimesinin manası da örten demektir. Küfran da, perde demektir. Onun için küfran kelimesi, çok enteresan, hem nankörlük var, hem de nimeti görmemek söz konusu. Nimetin sahibini bilmemek söz konusu.

Evet, her şey Allah'ı gösteriyor:

''Böyle yüzbin dil ile yüzbin bürhan gösteririz,

İşittiririz insan olan insana.

Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,

Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz.'' (Mektubat 4. Mektup, 21 )

Merhum Necip Fazıl bu hususta;

''Tam otuz yıldır saatim işlemiş ben durmuşum

Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurtmuşum'' diyerek vurdumduymazlığın ve ülfet belasının çarpıcı örneğini şiirinde dile getirmiştir.

"Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabîlesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iaşesini görür, ondan tecelli eden lütuf ve keremle hazır balıkçıları ağlatmak ister {(Haşiye): Amerika'da aynen bu vakıa olmuştur.}

Balıkçılar denizin içinde böceğin bir yeşil yaprakla rızıklandığını görmüşler denizin içinde ve bunu da orada göstererek Allah'ın keremine şaşkın bir şekilde dikkat çekmişler.

Güzel bir şey değil mi? Ama buna göstereceğimiz değer kadar da hiç olmazsa Cenab- Hakkın kâinat sathında gösterdiği antika rızıklandırma, iaşe fiilini de görmemiz lazım, ama onu göremiyoruz. İşte Kur'an-ı Kerim, Cenab-ı Hakk'ın isminin gerektirdiği iyilikler, lütuflar varsa onlara dikkatimizi çekiyor. İnsanın âleminde gizlenmiş bu kâinattaki muhteşem rızıklandırma, muhteşem tasarruf, muhteşem terbiye, muhteşem idare, muhteşem ihsanlar ve lütuflar görmemizi ve anlamamızı istiyor.

Yine N.Fazıl'ın dediği gibi,

''Anladım ki, sanat Allah'ı aramakmış

Marifet bu ki, gerisi hep çelik çomakmış.''

Bunların meseli deniz kenarında durup, denizin içerisindeki hayvanata ve sair garib hâlâtına bakmayarak, yalnız rüzgâr ile husule gelen dalgalara ve şemsin şuaatından peyda olan parıltısına dikkat etmekle Mâlik-ül Bihar olan Allah'ın azametine delil getiren adamın meseli gibidir. (Mesnevi, Şemme, 189)

Karada ve denizde ne muhteşem hayatlar var. Aslında bizim hayatımız muhteşem. Adamın bir tanesinin kalbi duruyor çalıştırıyorlar, adam meşhur oluyor. Falanın kalbi durduydu, bastı çalıştırdı.

Gazeteler yazmıştı, duymuşsunuzdur. Batı ülkelerinde bir doktor, kalp nakli yaptı diye günlerce gündemden düşmedi. Bana sormuşlardı. Dedim ki, duvardaki saati bir duvardan diğer duvara nakletmek mi, yoksa saati yapmak mı? Demiştim.

 Ama her an çalışıyor kalbimiz, hiç durmuyor. Bu dikkatimizi çekmiyor. İşte bütün bunların üzerine serilmiş perdeyi Kur'an yırtıyor ve altında ki marifeti, esma-ı ilahiyeyi ve şuunat-ı rabbaniyenin tecellilerini gösteriyor.

"İşte Kur'an-ı Kerim'in ilim ve hikmet ve marifet-i İlahiye cihetiyle servet ve gınası ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni' cihetindeki fakr ve iflasını gör, ibret al!

İşte bu sırdandır ki: Kur'an-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatları câmi' olduğundan, şiirin hayalatından müstağnidir."

Biliyorsunuz şiirde bir diziliş vardır, kelimelerinin dizilişi vardır. İlk kelime, bir sonraki kelime ve sondaki kelimenin arasında bir uyum söz konusu kafiye, hece sayısı gibi. Kuran-ı Kerimin de harflerinde bir diziliş var. Cümlelerinde, kelimelerinde bir diziliş var. Ama asla şiir değil dolayısıyla buna i'caz dedi. Mucize derecesindedir intizamdır. Mesela Allah, insanı ahsen'ül- takvimde, yani en güzel şekilde intizamla yaratmış. Her şey münasip, ölçülü, dengeli, ama biz şiir değiliz. Bakın parmaklarımızı Cenab-ı Hak şiirdeki gibi tertip ve tanzim etseydi.

Parmaklarımızın hepsi eşit olacak şu başparmak da diğer parmaklar gibi 5 tane aynı uzunlukta, aynı ölçüde 5 tane şey olacaktı. Ne olurdu. El olur muydu? Olmazdı. Allahu Teâlâ bu kâinattaki harika sanat eserlerini nasıl muhteşem ve mükemmel gönderdiyse, Kur'an'daki harflerin, kelimelerin ve cümlelerin dizilişi de öyle harika. Eğer şiir tarzında şiire uygunluk gibi, ayetlerde de uygunluk olsun diye kelimeler ona uygun seçilseydi o zaman o da şiir olurdu. Hâşâ.

"Evet, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz derecesindeki kemal-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizamat-ı san'atı, muntazam üslûblarıyla tefsir ettikleri halde;

Kur'an, kitabın ayetlerin intizamlı dizilişini kâinattaki intizamlı dizilişle muntazam üsluplarıyla anlatıyor. Mesela Allah, beni muhteşem harika bir şekilde yaratmış, ama bunu da muntazam üsluplarıyla, intizamlı şekilde anlatan yine de Kur'andır. Eğer biz Kur'an'ın bakışıyla bu muntazam mahlûka bakmazsak o zaman bundaki marifet derslerini okuyamayız göremeyiz. Kainat bütün her şeyiyle içindeki ile, dışındaki ile, altındaki ile üstündeki ile kainatta ne varsa hepsi Kur'an'ın intizamlı üslubu ile ancak anlaşılabilir, açıklanabilir.

Muntazam üslûblarıyla tefsir ettikleri halde; manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki: Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip tâ ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mabeynlerinde mevcud münasebet-i maneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhita içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etmesidir."

Sanki soruda, niçin Kur'an şiir gibi sonları kafiyeye uydurulsun diye şiir şeklinde yazılmamış? Kur'an-ı Kerim intizamlıdır. Zaten en büyük mucize yönlerinden birisi nazmındaki cezalettir.

Bunun geniş açıklamasını Üstad Hazretleri 25.Söz'de belirtir. "Kur'anın nazmında bir cezalet-i hârika var. O nazımdaki cezalet ve metaneti, "İşarat-ül İ'caz" baştan aşağıya kadar bu cezalet-i nazmiyeyi beyan eder". (Sözler,25. Söz 1.Şule, 1.Şua, 2.Suret,401 )

Evet, ayetlerin dizilişi şiir değildir. İntizamlı dizilişi olmasına rağmen neden şiir olmadığının bir hikmeti de şudur ki; Ayetlerinin her bir necimi, Kur'an-ı Kerim'in bir defada inmesine necim, ayetlerin inmesine de necm deniyor. Yıldızlar gibi inmesine necim deniyor. Kur'an-ı Kerim deki bu ayetlerin iniş tarzına necim dendiği gibi yıldızlara da necim deniyor. Burada çok güzel bir benzetme yapmış. Dikkat ederseniz yıldızlar şiir gibi dizilmemiş. Büyüklükleri ayrıdır, küçüklükleri ayrıdır, dönüş yerleri ayrıdır, hatta bir kısmının dönüş şekilleri farklıdır. Birisi orada, birisi şurada, birisi burada hatta bakarsınız bazen bir tanesi kumandan gibi diğerleri etrafında askerler gibi bir vaziyet takınır.

Hz Üstad 3. Mektub'da bir ayetteki kasemi izah ederken bu hususu ne güzel ifade eder: ''Evet seyyar yıldızlara ve istitar ve intişarlarına işaret eden şu âyet, gayet âlî bir nakş-ı san'at ve âlî bir levha-i ibret, nazar-ı temaşaya gösteriyor. Evet şu seyyareler, kumandanları olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek semada yeni yeni nakışları ve san'atları gösteriyorlar. Bazan kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verir güzel bir vaziyet gösteriyorlar.

Bazen küçük yıldızlar içine girip bir kumandan suretini gösteriyorlar. Hususuyla bu mevsimde, akşamdan sonra ufukta Zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra vazife-i teftişiyelerini ve nakş-ı san'atta mekiklik hizmetini îfadan sonra yine dönüp sultanları olan güneşin şaşaalı dairesine girip gizleniyorlar.'' (Mektubat 15 )

İşte Kur'an'ın harflerinin, kelimelerinin, cümlelerinin şiir tarzında dizilmemesini de bu yıldızlardaki benzeterek şöyle diyor.

"Güya serbest herbir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var."

Eğer şiir tarzında olsaydı. Sadece kendinden sonraki ayetle münasebeti olacaktı. Halbuki الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ deki Rabbul alemin ibaresi, kelamının Nas süresine kadar her bir ayetle münasebeti var. Eğer şiir tarzında, vezin kaydıyla olsaydı o zaman serbest olmayacaktı. Önceki ayetle veya sonraki ayetle bağı olup bitecekti. Kur'an-ı Kerim' de رَبِّ الْعَالَمِينَ Allah'ın terbiye edici özelliği, alemleri terbiye eden Allah, Hz. Musa(as)'ı terbiye eden de Allah, ruhu ve melaikeyi terbiye eden de Allah, semayı ve yerleri terbiye eden de Allah, insanları terbiye eden de Allah, hep ayetlerle, bütün ayetlerle bu ayetin bir münasebeti var. Sanki onlara atılmış birer manevi hat gibi, bir merkez gibi...

"Kur'an içinde binler Kur'an bulunur ki, herbir meşreb sahibine birisini verir."

Bunu üç şekilde izah edebiliriz. Mesela her bir ayet küçük bir Kur'an'dır. İşaratül İ'caz da Üstad Hazretleri ''Kur'an müşahhas olduğu halde efrad sahibi olan külli gibi tarif olunur.''(İ.İcaz,15) Mesela insan, bir insan insan nevinin bir ferdidir. İnsan külli bir tariftir, bütün insanları içine alır. Bir insan onun cüz'isidir. O da bütün insanlarda bulunan özellikleri bulundurur. Bir tek insan elinize alın. Bu insanda Hz. Adem'den kıyamete kadar gelecek bütün insanlardaki özellikler vardır desek doğru mu? Doğru. Onlar gibi aklı vardır, onlar gibi düşünmesi vardır, tefekkürü vardır, gözü vardır, kulağı vardır. Mükemmel bir insanın diğer bütün insanların özelliklerini taşıması bunun gibi diyor.

İşte Kur'an-ı Kerim'in her bir ayeti, Kur'an'ın tamamını içinde bulundurur ve bir küçük Kur'an hükmündedir. Mesela Üstadımız Mesnevi Nuriye eserinde diyor ki "Maahaza bir semere, bir şecerenin bir misal-i musaggarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter-i a'malidir. O ağacın tarih-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibar ile bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev'ine, belki küre-i arza nâzırdır".(Mesnevi, Lasiyyemalar, 33 )

Ağacın bir çekirdeği, ağacın parçası olması itibariyle cüzdür. Dikkatli dinleyelim cümleyi. Ağacın çekirdeği ağacın parçasıdır değil mi? Bu ağacın bir parçası olması itibariyle cüzdür. Ancak çekirdek ağacın bütün özelliklerini içinde bulundurması itibariyle olur cüz'i, ağaç olur külli. Bir cüz elinize bir parça alıyorsunuz. Kur'an'dan bir parça, bir ayet Kur'an'ın bir parçasıdır diyoruz değil mi? Ama onun içinde, ağacın çekirdeğinde ağacın bütün özellikleri olduğu gibi, o küçük ayette bir parça ayette Kur'an'ın bütün özellikleri bulunması itibarıyla küçük bir Kur'an'dır denilebilir ve Kur'an'ın bütün özellikleri orada vardır. Bu yönle Kur'an'da binlerce Kur'an vardır denilebilir.

Mesela bir fakih veya bir fakihe bakıyorsun Kur'an'ın her ayetinden farklı bir hüküm çıkarıyor. Fakih ya, her bir ayetten bir hüküm çıkarıyor, sanki fıkıhçılar için bir Kur'an çıkıyor. Bir kelamcı bakıyorsun bütün ayetlerden Allah'ın isimlerine, sıfatlarına, ahirete, iman esaslarına ait hükümler çıkarıyor. O da sanki Kur'an'dan kelam-i manada bir Kur'an çıkarıyor.

Bir tasavvuf erbabı hakeza... Her meslek ve meşreb sahibi kendi meslek ve meşrebine uygun Kur'an'dan bir hüküm çıkarıyor. Ve o çıkardığı hükümler kendine göre bir Kur'an oluyor. Eğer diyor Kur'an'ın ayetleri böyle serbest olmasaydı yıldızlar gibi, şiir tarzında vezin kaydıyla bağlansaydı. Bir tek Kur'an olacaktı.

"Nasıl ki Yirmibeşinci Söz'de beyan edildiği gibi; Sure-i İhlas içinde otuzaltı Sure-i İhlas mikdarınca herbiri zil-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunur ve tazammun ediyor."

قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ {1} اللَّهُ الصَّمَدُ {2} لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ {3} وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُواً أَحَدٌ {4}

Şimdi bunlar normalde altı tane cümle. Fakat bu altı cümle, birini netice diğerini de hikmeti veriyor. Madem şöyle, madem böyle diyerek Üstad Hazretleri örnek olarak 25. Söz'de veriyor.(Sözler,25. Söz1.Şua2.Suret 403)

Biz de bir misal verelim. Diyelim ki en son ayet ''hiç bir şey ona denk değildir'' öyle ise o ancak Allah'tır, öyle ise o tektir. Öyle ise o Samet'tir. Hiç bir şeye muhtaç değildir. Her şey ona muhtaç olmalı. Öyle ise o doğmamıştır, öyle ise o doğurulmamıştır diyerek her bir cümleden, her bir hükümden diğer bütün ayetlerle ilgili sonuca ulaşıyorsun. Bir tek İhlas suresinden 36 tane cümle çıkıyor. Üstadımız İhlâs Suresinde 7 tane Tevhide işaret vardır diyor, Lemaat'ın başında (Sözler,751,752).

Bunların değişik yönleri hatta bir ifade kullanıyor burada zil-ecniha olan altı cümlenin terkibatından, yani cenahları, kanatları olan altı cümle. Demek ki, 6 cümle, her bir cümlenin de farklı kanatları varmış, olabilirmiş. Bir tanesini söyleyelim. Doğmamıştır, doğrulmamıştır. Öyle ise doğan ve doğuranlar ilah olamaz bir pencere. Allah doğmamıştır, doğurulmamıştır, öyle ise doğanlar ve doğuralanlar ilah olmazlar. Öyle ise Hz. Meryem doğurandır, Hz. İsa doğandır ilah olamaz. Kur'an'ın 112. Suresinde Kur'an'ın içinde geçen bütün Hz. Meryem, Hz. İsa (as)la, melekleri ilah kabul edenlere, Hz. Üzeyir'e ilah diyenlere, firavuna ilah diyenlere ne kadar şerik varsa hepsine buradan cevap var.

"Evet nasılki semada olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı cihetiyle herbir yıldız, kayıd altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhitasındaki -birer birer- herbir yıldıza mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak birer hatt-ı münasebet uzatıyor.

Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte intizamsızlık içinde kemal-i intizamı gör, ibret al! وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ nün bir sırrını bil!(Biz Peygamberlere şiir öğretmedik)

Hem âyet-i وَمَا يَنْبَغِى لَهُ sırrı(Bu O na yakışmaz) da bununla anla ki: Şiirin şe'ni; küçük ve sönük hakikatları, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister."

Nasıl ki yıldızlar dağınıktır. Sebep olarak birbirinin hepsi ile bağlantısı olsun. Aynen bunun gibi, 114 sure 6666 ayet ve 300.620 harfinin birbirine bakar yüzü, gözü… vardır.(Sözler, 24.Söz 3.Dal,9.Asıl, 376) Şiirde abartma vardır. Mübalağa ile akıl dışı sözlerle süsleme vardır.

Misal olarak Üstadımız'ın 8.Mektub'daki örneği vereyim:

''Meselâ biri demiş: "Güneş mahbubumun hüsnünü görüp utanıyor, görmemek için bulut perdesini başına çekiyor." Hey âşık efendi! Ne hakkın var, sekiz ism-i a'zamın bir sahife-i nuranîsi olan Güneş'i böyle utandırıyorsun?'' (Mektubat, 31 )

Adam diyor; sevdiğimin güzelliğinde utandığı için güneş, bulut perdesini önüne çekiyor. Allah için söyleyin güneşe bundan daha büyük hakaret olur mu? Ve gerçekte de sevdiğini güzelleştirmiş mi oluyor? Hayır. Hem söylediği geçek değil. İşte şiirin hayalatı bu!

"Hâlbuki Kur'anın hakikatları; o kadar büyük, âlî, parlak ve revnakdardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlara nisbet edilse; gayet küçük ve sönük kalır.

Meselâ: يَوْمَ نَطْوِى السَّمَاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ ٭ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ gibi hadsiz hakikatları buna şahiddir."

Bu kadarla iktifa edelim.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

"Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın! Çünkü O, işitendir ve bilendir."

Fussilet, 36

GÜNÜN HADİSİ

"Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab'ı ve Resulünün Sünneti."

Muvatta, Kader 3, (2, 899)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI