Cevaplar.Org

DERS: 18 ONDÖRDÜNCÜ SÖZÜN ZEYLİ

Küre-i Arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazan da titriyor.”


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2016-02-15 11:22:28

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ 

اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا وَاَخْرَجَتِ اْلاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَ قَالَ اْلاِنْسَانُ مَالَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحَى لَهَا الخ

Meali: 'Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sallanır. Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır. Ve insan 'Ne oluyor bana?' der. O gün yeryüzü, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir.(Zilzal Suresi, 99:1-5)

"Şu sure kat'iyyen ifade ediyor ki: Küre-i Arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazan da titriyor."

Yani normal hareketine titreme dersek, bugün gündemde olan olay gibi hadisatına da deprenme diyoruz. Tabi insan vücudu gibi kâinatı ve dünyayı değerlendireceğiz. Bu âlemde hareketi olmayan hiçbir şey yoktur. İnsan da atomları ile zerreleri ile hücreleri ile vücudu ile müteharriktir. Bunun büyüğü dünyada kendini gösteriyor. Üstad Hazretleri 'bunları başıboş telakki etmeyin' diyor. Çünkü Cenâb-ı Hakkın ifadesine göre bir yaprak bile vahiysiz, ilhamsız yere düşmüyor. Her bir kar tanesinin bir melek-i müekkeli var. Bir karınca bile hareketini Allah'tan müsaadesiz gerçekleştiremiyor. Bu koca küre, bu mükemmel ve murassa kâinat bir vahiysiz ilhamsız hareket etmez, başıboş değil. Bu depremler ve zelzeleler insanlığın başına tarih boyu meydana gelen olaylardır. Fennî izahları vardır, bilimsel izahları vardır. Üstad zaten onlara ilişmiyor. Bu bilimsel fenni izahlar da Cenab-ı Hakkın adetullah sünnetullah kanunları muvacehesinde olan kanunlarıdır. Biz o işi işin erbabına bırakıyoruz.

Bu depremlerin zelzelelerin Allah'la münasebeti insanların ef'al ve akval ve halleri ile irtibatı da vardır. Hani bir hadis-i şerif var; bunu muazzez Üstadımız Şualar'da naklediyor.'' Allah Allah diyen kalıncaya kadar kıyamet kopmaz''(Şualar, 5. Şua, 586)

Yani insanların kulluğu, ubudiyeti, marifeti, imanı ve itikadı kısaca Cenab-ı Hak'la münasebet ve irtibatı bir cihette dolayısıyla âlemin sevk ve idaresinin de temelini oluşturuyor. Nasıl ki insansız bir ev, ruhsuz bir beden bir mana ifade etmiyorsa, yani ruh sultanı beden ülkesinden çıktıktan sonra ülke ne oluyor? Harâb oluyor, yıkılıyor sonra da hücrelerine atomlarına dağılıyor. Oturulmayan ev nasıl ki harab ediliyorsa, bir nevi bu büyük evin yani kâinatın ve dünyanın temeli bir manada insana hizmettir.

İnsanların Rableri ile münasebetleri onların kulluk ve ibadetleridir. Bu kulluk ve ubudiyete zafiyet geldikçe, arıza geldikçe veya insanlar isyanla küfranla gayretullaha dokunan olay ve hadisatla öne çıktıkça Cenab-ı Hak da evi silkeliyor, ikaz ediyor. Bu mekanizmalar sebebleri canibinden bakılırsa bir bilimdir, doğrudur, ancak esas nokta-i nazarından bakıldığında, hakikat nokta-i nazarından bakıldığında Cenab-ı Hak'ın iradesinin dışında kaderinin dışında bir izaha kalkışıldığında o zaman mahzurlar meydana geliyor. O zaman insanlar ibret alamıyorlar. Buna bir doğa olayı, tabiat olayı olarak bakıyorlar. Mesaj alınamıyor.

Şimdi Bediüzzaman Hazretleri yukarıdaki surenin, hem mealini, hem tefsirini, hem de o anlamda bizim alacağımız ibret dersleri nazara veriyor.

 [Manevî ve ehemmiyetli bir canibden şimdiki zelzele münasebetiyle altı-yedi cüz'î suale karşı yine manevî ihtar yardımıyla cevabları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.]

Birinci Sual: Bu büyük zelzelenin maddî musibetinden daha elîm manevî bir musibeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me'yusiyet ekser halkın ekser memlekette gece istirahatını selbederek dehşetli bir azab vermesi nedendir?"

Deprem vurdu gitti. Ölenler zaten gitti değil mi, ızdırabını çekti gitti. Kalanlar açısından artçı sarsıntıların meydana gelip onları manen sıkıntıya sokmanın, huzursuz etmenin bir mesajı olsa gerek. Yani o deprem olayında, depremin şiddetine göre gidenler gidiyorlar. O depremin acısıyla ızdırabıyla kimisi hastalanıyor, kimisi yaralanıyor, kimisi vefat ediyor. Peki, kalanların başına gelen o manevi ızdırap ve çile, yani ölenlerin arkasındaki inlemeler, musibetler, sıkıntılar bir de depremin diğer sarsıntılarından meydana gelen o manevi azap? İşte bunun hikmeti soruluyor.

"Yine manevî cevab: Şöyle denildi ki: Ramazan-ı Şerifin teravih vaktinde kemal-i neş'e ve sürur ile sarhoşçasına gayet heveskârane şarkıları ve bazan kızların sesleriyle radyo ağzıyla bu mübarek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde cazibedarane işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi."

Şimdi mesuliyetler, hatalar, isyanların, yapılma yerleri ve şahısları gayretullaha dokunma noktasında da farklılık arz ediyor. Bir insan vücudu gibi.. Mesela gözün, kulağın, diğer organların ufak tefek arızalı olmasında vücuda bir zarar olmaz, bazen de muvakkat olur, ama beyine ve kalbe bir sıkıntı geldiği zaman, o, kola gelen arızaya benzemez. Benzemediği şuradan belli ki, Cenab-ı Hak vücutta iki organı muhafaza altına almıştır, diğerleri serbesttir. Onların muhafazası diğerleri gibi değildir. Kolsuz insan yaşayabilir, gözsüz, saçsız insan yaşayabilir. Kulaksız, bir böbreği yok, yaşayabiliyor. Fakat beyin ve kalbi olmayan insan yaşayamaz. Cenab-ı Hak bu iki organı korumaya almıştır. Beyni kafatası gibi sert bir yapının içerisinde muhafaza altına alıyor, kalbi de göğüs kafesi içerisinde muhafaza altına alıyor.

Çünkü ikisi önemli. Bunlar da diğerleri gibi dışarıda olsa, dokunmaya müsait olsa, adamı severken adamı öldürürüz, çocukları severken hayatlarını sonlandırırız. Bakın Cenab-ı Hak bu iki organı koruma altına almıştır. Dolayısıyla bunların arızası, bunların hastalanması diğer organlara benzemiyor, Bila teşbih-dolayısıyla İslam âleminde hasseten hilafetin diyarı olan bu ülkede başka ülkelerde meydana gelen isyanların onda biri, yüzde biri dahi olsa, gayretullaha dokunuyor, çünkü burası merkezdir, burası kalp gibidir, burası beyin gibidir.

Aynen bunun gibi dar-ı İslam ve onunda özellikle mayası hükmünde olan bu ülkemizde, memleketimizde öyle meseleler öyle hassas bir şekilde yani Allah indinde nazara alınıyor ki, sayılı ülkelerde isyanlar veya tuğyanlar veya küfürler li hikmetin yani imtihan icabı müsaade edilse de, bu ülkede bazı şeylere tahammül edilemiyor, bu gayretullaha dokunuyor, azab daha acil, daha çabuk geliyor.

"İkinci Sual: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semavî tokat başlarına gelmiyor? Bu bîçare Müslümanlara iniyor?"

Genellikle musibetler ve belalar dikkat edin oranlama itibariyle baksak, İslam aleminde Müslümanların başında daha fazla felaketler diğerlerine bu anlamda daha semavi ve arzi musibetler bu kadar isabet etmiyor ,vakıa Japonya'yı vurdu, ama genel manada baktığımızda İslam aleminin başındaki bela ve musibetler daha şiddetli, daha dehşetli.. Bunun da bir hikmeti var.

"Elcevab: Büyük hatalar ve cinayetler te'hir ile büyük merkezlerde ve küçücük cinayetler ta'cil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binaen ehl-i küfrün cinayetlerinin kısm-ı a'zamı, Mahkeme-i Kübra-yı Haşre te'hir edilerek ehl-i imanın hataları, kısmen bu dünyada cezası verilir."

Ehl-i imanın işlediği hatalar dünyevi musibetlerle, imtihanlarla affedilebilir hatalardır. Yani cehennemi icab eden veya ebedi cehennemde kalmayı icab eden küfri hatalar olmadığından dolayı, dünyevi cezalar temizleme noktasında vazife ifa ediyor. Ama inanmayan insanların, Allah'ı kabul etmeyen insanların küfrî günahları, dünyevi ceza ve azabla temizlenemeyeceğinden dolayı, onların hesabı ahirete, yani Mahkeme-i Kübraya kalıyor. Köyde basit bir mesele yüzünden birbirine giren iki aile düşünün; Muhtar işlerini halledebilir, karakolda işlerini halledebilir veya büyükler bir araya gelirler ''barışın'' derler, barıştırırlar. Fakat köyde bir cinayet işlenmişse, terör olayı vuku bulmuşsa, bu meselenin altından muhtar kalkamaz, bunu oranın karakolu halledemez, bu büyük merkezlere, vilayetlere, devlet güvenlik mahkemelerine getirilecek, ancak oralarda çözülebilir.

Aynen bunun gibi, inanmayan insanların, Allah'ı kabul etmeyen insanların küfri günahları öyle dehşetli bir azabı icab ediyor, ettiriyor ki, ancak bunun hakkından Cehennem gelir. Ama Müslümanların muamelata taalluk eden, isyana taalluk eden, günahlara taalluk eden hataları ise, dünyevi günahlarla bir nevi temizleniyor demektir.

{(Haşiye): Hem Rus gibi olanlar, mensuh ve tahrif edilmiş bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kabil-i nesh olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde gayretullaha dokunmadığından, zemin şimdilik onları bırakıp, bunlara hiddet ediyor.}

Peki, bizim de Gayretullah'a dokunan hatamız ne? Yani; Allah'ı kabul etmeyenler veya hakikatleri inkâr edenler bozulmuş bir dine itiraz ediyorlar, nesh edilmiş bir dine itiraz ediyorlar. Mesela, komünizm nereden çıktı? Genellikle Hıristiyanlıktan çıktı. Hıristiyanlık Allahın kabul etmediği, insanların bozduğu bir dindir. Bozulmuş bir dine yapılan isyan ve itirazla hak bir dine yapılan isyan ve itiraz arasında fark var. Hak dine yapılan isyan ve itiraz gayretullaha daha fazla dokunduğundan dolayı Müslümanlara ceza peşin geliyor, diğerlerine de bir cihette tehirli geliyor. Bu da bizim ayrı bir cephemiz. Demek ki

Birincisi, işlenen kusurlar, dünyevi cezalar affedilir nitelikte olduğundan dolayı Allah cehenneme bırakmıyor, hapse bırakmıyor, haps-i ebedîye bırakmıyor, dünyada temizliyor.

İkincisi Müslümanlar hak dine yaptıkları itiraz ve isyan diğer insanların bozulmuş dine muhalefetlerinin yanına konulduğunda gayretullah'a daha fazla dokunduğundan dolayı musibeti daha fazla celb ediyor. Ve biz hakkımızı diğerlerinden farklı olarak peşinen tacil edilmiş bir şekilde alıyoruz.

"Üçüncü Sual: Bazı eşhasın hatasından gelen bu musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?"

Yani isyanları bütün insanlar yapmıyor. Günahların ve isyanların temelini oluşturan faaliyetler var. Bunların da adetleri bellidir. Zihniyetleri bellidir, merkezleri bellidir. Onların yapmış olduğu isyanlara karşı niçin herkes cezalandırılıyor? Yani musibetin umumi şekle girmesinin hikmeti nedir? Onlar cezalandırılsın. Böyle bir sual var.

"Elcevab: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle; ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir."

Evet doğru günahların merkezleri belli; organizasyonlar da belli, coğrafyaları da belli, şahısları da belli.. Fakat bu günahlara insanlar ya iltizamen, ya iltihaken veya fiilen iştirak ettiklerinden dolayı ya fiilen destek oluyorlar veya onları savunuyorlar veya onlara iltihak ediyorlar. Kendi onu yapmasa dahi onu benimsiyor, hoşuna gidiyor, nefsi ondan lezzet alıyor, nefis ona iştirak edince o zaman kusur ve günah isyan o merkezlere o şahıslara münhasır kalmıyor, umumi şekle giriyor. Umumi şekle girince de, musibet umumi olarak geliyor, herkes hissesini alıyor.

Peki, ne olacak? Elinden geliyorsa, vazifeliyse, fiilen onu durdurmaya gayret gösterecek. Veya fikren muhalefet edecek veya manen iştirak etmeyecek, Allah'a dua edip, yalvaracak "Ya rabbi bu beyinsizlerin yüzünden bizi yakma, bizi perişan etme bizi onların günahlarına iştirak ettirme" diye dua edip Allah'a yalvaracak. Eee bunu da yapmıyor, Allah korusun onların oyuncaklarına, sefahetlerine, günahlarına ya iltizamen ya iltihaken veya Allah korusun fiilen iştirak ettiğinden dolayı, işte bu musibetin celbine umumi olarak zemin hazırlıyoruz.

"Dördüncü Sual: Madem bu zelzele musibeti, hataların neticesi ve keffaret-üz zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir.Adetullah buna nasıl müsaade eder? dersiniz

Cenab-ı Hak musibeti verdi mi musibet hataların neticesinde terettüb eden bir imtihandır, bir müeyyidedir.Musibetim hikmetli noktası nedir? Musibet günahları affettirir. Keffaret-üz zünubdur. Bunun bir ötesi kahr 'la Cenab-ı Hakk'ın ceza vermesidir ki; bu musibetten öte bir şeydir. Dolayısıyla musibet bir cihettede nimettir. Temizliyor, günahlarımızı affettiriyor."

Peki, masumların suçu, günahı yok ki, keffaret-üz zünub olsun. Hiç mesul değiller. Çocuklar, ihtiyarlar, hayvanlar, nebatat, bir yığın masum da o musibet-i âmmenin altında eziliyor. Yanardağ patlıyor; milyonlarca insan gidiyor, cihan harbi kopuyor; yirmi milyon insan gidiyor. Bir deprem oluyor; günahlısı, günahsızı fark etmiyor, hepsi göçüğün altında bir cihette telef olup gidiyor. Günahsız insanların, masumların telef olmasının hikmeti nedir ve adetullah buna nasıl müsaade eder? dersiniz.

"Yine manevî canibden el cevab: Bu mes'ele sırr-ı kadere taalluk ettiği için, Risale-i Kader'e havale edip yalnız burada bu kadar denildi:

وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً Yani: "Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar."

Mesela; Nuh tufanında hiç kimse kalmamış, hep telef olmuş, helak olmuş gitmişler. Kaç defa el değiştirmiş bu dünya. Üstad şu ölüme bakın diyor; "hayattan ziyade bir istediği vardır" diyor. Şu mezaristana, İstanbul'u Allah kaç defa boşaltmıştır. Bugün Japonya'da ki deprem dikkatimizi çekiyor, normal standartlarda her gün dünyada aşağı yukarı beş yüz bin insan, altı yüz bin insan ölüyor, bir bu kadarı da geliyor. Ama bunlar farklı bölgelerden çekildiğinden dolayı dikkatimizi çekmiyor. Toplayın, bir araya getirin, Allah bir şehir yıkıyor, bir şehir yapıyor. Fakat bir yerden toplu gittiği zaman bu bizim dikkatimizi çekiyor.

İmtihan sırrı böyle icab eder. Onları ayıklasa, inanmanın bir esprisi kalmaz. İmtihan sırrı fevt olur, teklif zayi olur. Peki, ne olacak? Kuru yaşla beraber, yaş kuruyla beraber yanacak. Masumların elbette Allah indinde mükâfatı olacaktır. Onu biz Allah'ın rahmetine havale ederiz. Bu cihan harbi ile ilgili Üstadımıza bir sual soruyorlar da, yani bu iki tane, on tane zalimin bir araya gelip kendi menhus karanlık emellerini bütün insanlığa alet etmeleri ve cepheye giden insanlar da bir cihette masum sayılabilir, gitmese hain ilan edilip bu taraftan vurulacak, gitse hayatını korumak için harb edecek, yani onlar da perdenin gerisini bilmiyorlar.

Üstadımız çok güzel bir cevap veriyor. "Musibetzede mükâfat ister" diyor. Ya hatalı amirin sevabı taksim olacak, o ise hiç hükmündedir. Zaten günahkâr insanlar nerden sevabı bütün insanlara taksim olup da kifayet edecek? O zaman bunların mükâfatını hazine-i gaybtan Allah verecektir. Allah indinde ise bu ağır imtihana maruz kalıp telef olmanın neticesi mertebe-i şehadet ve gaziliktir" diyor.(Sunuhat,45)

Evet malları gitse sadaka oluyor, canları gitse şehit oluyor. Bakın dikkat ediyor musunuz ," hatta ne kadar günahkâr olursa olsun Üstadımız iman dahi etmese diyor bu ağır musibete maruz kalıp telef olmanın ızdırap çekmenin Allah indinde mutlaka bir karşılığı vardır" diyor.

"Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif iktiza ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler a'lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne girsinler.

Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı."

Dünya imtihan yeridir. Herkes marifetinin imanının, ubudiyetinin, faziletinin mahiyetine göre imtihana tabi olacaktır. Ona göre sorulara cevap verecektir. İnsanların içinde elmas gibilerle kömür gibiler tefrik edilecektir. Bunun da altında yatan gerçek, imtihana tabi olmaktır. Bir dağda faraza diyelim on kilo elmas var, bin kilogram da altın var, on bin kg da gümüş, ama bunlar hallaç gibi atılmasa, bir ateşe verilip yandırılmasa, imbiklerden süzülmese, toprak olarak görünecek, herkes toprak olarak görecektir. Koca dağ toprak görünüyor. Geçin imtihana tabii tutun, ayrıştırın bunları birbirinden. Madenler meydana gelir, kül bile meydana gelir. Çünkü imtihanın yapısında bu vardır. Teşkilat başladı mı, külden ta elmasa kadar mertebeler oluşur.

İnsanları okullara göndermeyin. Herkes saçlı sakallı ihtiyar çocuklar hükmünde kalır. Seviyeler birbirine yakındır, yumurtalar gibidir insanlar. Yumurtalar birbirlerine benzerler, hepsinin dış kısmı beyazdır, içerisinde stoplazması vardır, bir de sarı çekirdeği vardır vesaire.. Farklılık büyüklük ve küçüklüktedir. Devekuşunun yumurtası büyüktür, güvercinin yumurtası küçüktür. Mahiyeti itibariyle hepsi birbirine benzer. Peki birbirine benzeyen bu yumurtaları imtihana tabi tutun, kuluçka makinelerine koyun; altından çıkanlara bakın. Birisinden timsah, birisinden tavus kuşu, birisinden yılan, kartallar, kaplumbağa, leylek çıkacak. Birisinin albenisi var; 'seyret, sev' diyor öbürküsü 'bana yaklaşma' diyor, imtihandan bak neler çıktı. 

"Madem mazlum, zalim ile beraber musibete düşmek, hikmet-i İlahîce lâzım geliyor. Acaba o bîçare mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?"

Bakınız sual kademe kademe gidiyor. Demek imtihan icabı masumlar da, mazlumlar da, hayvanat dahi her bir canlı dahi hissesini alacaktır. İmtihanın icabı bunu gösteriyor. Peki onlar da hissesini aldı, Allah indinde mükafatları ne?

"Bu suale karşı cevaben denildi ki: O musibetteki gazab ve hiddet içinde onlara bir rahmet cilvesi var. Çünki o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup, bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab içinde bir rahmettir."

Elbetteki rahmettir. Zira yaşasaydı o kadar malı tasadduk edemeyecekti, hayır hesabına kullanamayacaktı. Cenab-ı Hak o musibeti ona vermekle ne yapıyor? Malını toptan sadaka nam hesabına kayda geçiyor. Cephede ölmek de şehadettir, ağır musibetlere maruz kalıp gitmek de manevi bir şehadettir. Cenab-ı Hak o anlamda günahları temizliyor. Malı sadaka olarak kayda geçtiği gibi, şehadet nokta-i nazarında değerlendiriyor. Zaten veren Cenab-ı Haktır. Bizim onlarla ne kadar münasebetimiz var. Ne kadar irtibatımız var? Müslümanlarsa iman noktasında kardeşimizdir. İnsanlık açısından kardeşimizdir. Ama Allah'ın mahlûku, Allahın masnu'u, hayatlarını rızıklarını Cenab-ı Hak veriyor. Allah onlara bizden daha yakın. Böyle bir Rabbülalemin şefkatli bir zat, onların başına böyle ağır bir musibeti veriyor, onları bu imtihana düçar ediyor, maruz bırakıyorsa, Allah'tan fazla şefkat, Allah'tan fazla merhamet bizim haddimizi aşar. "Hikmeti vardır, maslahatı vardır" deyip, elimizden geleni yaparız, gerisini Allah'ın kaderine, rahmetine havale ederiz.

"Beşinci Sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatalara hususî ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hal cemal-i rahmetine ve şümul-ü kudretine nasıl muvafık düşer?"

Depremi musallat ediyor. Yağmuru musallat ediyor, denizi musallat ediyor, sesle helak ediyor, taş yağdırıyor. Mesela hadi orada onları bir vesile ile terbiye etsin, bir grup insanın hatasına mebni musibet umumi şekle giriyor. Bir de koca bir küre-i arzı veya hava unsurunu, su unsurunu onlara musallat ediyor. Bunun hikmeti soruluyor.

"Elcevab: Kadîr-i Zülcelal, herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde, birtek neticesi çirkin ve şer ve musibet olsa da, sair güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men'edilse; o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terkedilir. Ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle; o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ birtek şer gelmesin gibi; gayet çirkin ve hilaf-ı hikmet ve hilaf-ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat kusurdan münezzehtirler.

Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümullü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde "Onları terbiye et" diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir."

Sadece arzın harekete geçmesinin sebebi insanları sadece terbiye değildir. O bir vazifesidir. Yüz vazifesi bin vazifesi varsa bizim bilip bilemediğimiz o sadece bir vazifesi, yani idrakimize muhakeme alanımıza giren bir vazifesidir. Muazzez Üstadımız meseleyi çok güzel nazara verdi. Demek ki koca bir unsurun musallat olmasının sebebleri var. Tek sebebi insanları terbiye değildir. O depremin bizim bilmediğimiz dünya ile ilgili, Cenab-ı Hakk'ın sanatıyla ilgili, kaderi ile ilgili veya diyelim kâinatla ilgili ve sair bütün mahlûkatla alakası noktasında çok büyük vazifeleri, hikmetleri vardır.

Bir cümle nakledelim; "dünyanın içerisinde dâhili infilak ve inkılâplar o kadar şiddetli ve dehşetli ki" diyor. Eğer depremle o fay kırılmasa veya yanardağ patlamasa, kâinat infilak edecek. İnsanın burun deliklerini düşünün; insan ne kadar ağzını, burnunu kapatıp durabilir ki? İçten gelen harekât, nefes alma verme mecburiyetini meydana getiriyor. Tıkadığımız zaman vücut gidecek. Şimdi yanardağlardan püsküren lavlar dünyanın dâhilinde meydana gelen infilak ve inkilablar ile küremiz bir nevi burun delikleri ile nefes alıp veriyor. Bakın şu boğaz köprüsü hafif bir esneme payı olmasa yıkılır. Uzmanları dinleyin, onun hareketi varlığının istikrarını temin ediyor. Emniyet altına alıyor. 

Aynen bunun gibi, deprem ve zelzele ile biriken gaz o enerji açığa çıkmasa belki dünya parçalanacak, dünya mahvolacak, bütün insanlığa felaket gelecek. Fakat biz tedbirimizi alacağız. Cenab- Hak dünyaya şekil verirken, esas bilimsel gerçekleri de ortaya koyuyor. Bakın uzmanlar diyor ki dünyanın en sağlam yerleri dağların tepeleridir. En sıkıntılı yerleri de denizlerin sahilleridir. Denizin sahillerine gökdelenler yapıyoruz, dağın tepelerine kulübeler yapıyoruz; ters mantık. Sahillere ufak tefek yerler yapıp, dağların tepelerine yüksek binalar yapmak lazım. Tersine hareket edersek, kader de bu yanlış muamelemize mebni müeyyidesini ortaya koyuyor ve cezayı veriyor .

"Altıncı Sual: Zelzele, Küre-i Arzın içinde inkılabat-ı madeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işaa edip, âdeta tesadüfî ve tabiî ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin manevî esbabını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki intibaha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikatı var mıdır?"

Ne diyorlar; işte fay bölgesi kırılıyor, biriken enerji ortaya çıkmakla bunu tetikliyor. Evet bunlar doğru, bilimsel gerçekler olup, adetullah kanunlarının ortaya çıkmasıdır. Fakat işin perde arkasını görmek lazım. Şimdi Üstad Hazretleri burada bu konuyu açıklayacak.

Ne için o fayı hareketlendiriyor, ne için ne zaman olacağını bilmiyoruz? Evet, bunlar hep kaderin tensinbiyle alakalı olan şeylerdir. Depremin ne zaman olacağı bilinmiyor.

Ancak yaklaşan depremin ipuçlarını nazara alarak keşfedebiliyorlar Yağmurun mebadileri gibi.. Bazı romatizma hastalığına maruz kalan hastalar da yağmurun bir kaç saat sonra yağacağını bilebiliyorlar, tahmin ediyorlar, rasathanelerde bunlar keşfediliyor, fakat üç yıl sonra, beş yıl sonra yağmur nereye nasıl yağar, bunu tespit eden bir rasathane var mıdır? Kaderden çıkmış, kudretin planının önüne gelmiş mebadileri nem nevinden kendini gösteren yağmuru bilmek, gaybı bilmek değildir. Gaybdan çıkmış, bize yaklaşanı bilmektir. Deprem ancak bu anlamda bilinebiliyor. İki yıl sonra nerede nasıl deprem olur, hangi şiddette deprem olur? Bunu hangi uzman bilebilir.? Yuvarlak bir rakamla yaklaşıyorlar olaya. Bu da gösteriyor ki, kaderin bir tensibi var. Gazı biriktiren, enerjiyi biriktiren Cenab-ı Hak, ne zaman emrederse, o zaman açığa çıkıyor.

Şimdi perdenin gerisi bilinmez tanınmazsa, işte bu olaya bir tabiat olayı gözüyle bakıldığında kimse ibret dersi alamaz, kimse insanları Cenab-ı Hakkın terbiye amacına yönelik de bir vazifesi olduğunu idrak edemez. Ne nefis muhasebesi yapar, ne vaziyetini gözden geçirir Allah korusun mesajı almadığından isyanlara devam eder. Bu defa Cenab-ı Hak daha ağırını verir. Eğer insanlar birbirlerini bu noktada harekete geçirip, dürüst yaşamayı, yani adil bir düzen ortaya koymayı, şefkatle birbirlerine muamele etmeyi, şu dünya evimizde huzur ve saadetle yaşamayı temin etmezlerse ve edemezlerse, Allah korusun, isyana veya ciddi aşırı günahlara giderlerse, insanların yapamadığı bu vazifeyi Cenab-ı Hak unsurlara yaptırıyor, onlarla bunun faturası da ağır oluyor. Musibet bu anlamda daha sonra devreye giriyor.

"Elcevab: Dalaletten başka hiçbir hakikatı yoktur. Çünki her sene elli milyondan ziyade münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler enva'ın birtek nev'i olan, meselâ sinek taifesinden hadsiz efradından birtek ferdin yüzer a'zasından birtek uzvu olan kanadının kasd ve irade ve meşiet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercii ve hamisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef'al ve ahvali belki hiçbir şeyi, -cüz'î olsun küllî olsun- irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlahî haricinde olmaz.

Fakat Kadîr-i Mutlak hikmetinin muktezasıyla zahir esbabı tasarrufatına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bazan da bir madeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi, madenî inkılabat dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlahî ile olur; başka olamaz."

Metinde sual olarak deniliyor ki 'onların dayandıkları maddenin bir rolü var mıdır?' Bu suale karşı Hz. Üstad, burada dalaletten başka hakikatın yoktur' derken bilimsel manada karşı çıkmıyor. Hadiseye yapan gözüyle, tetikleyene sahip gözüyle bakan açısından Üstad bunu böyle değerlendiriyor. Yoksa onların anlattığı hakikatlerin bilimsel bir şeyi var doğruluğu var.

Koca dünyada bütün mahlukatın içerisinde bir taife olan sinek, onların da milyarlarcasının içerisinde bir tanesi olan bir tekinin yüzlerce azasından bir tanesi Allah'tan müsaadesiz tahrik olunmaz, harekete geçmezse, bütün o masnuatın yaşadığı merkezi evi olan dünyanın zelzelesi ve depremi tesadüf olabilir mi? Başı boş olabilir mi? Hâşâ! Allah'ın böyle bir kanunu var; adetullah kanunu bir şeyi yaparken, yaratırken bir vesile ile yaratıyor. İnsan yaratacaksa evliliği vesile kılıyor, hücreleri doyuracaksa yemeyi içmeyi vesile kılıyor, geceyi getirmesi bir vesile, gündüzü getirmesi ayrı bir vesile, bütün muamelat burada sebeplere takılmış.

Aynen bunun gibi, depremi verecekse elbette gazı biriktirecek, enerjiyi açığa çıkaracaktır, fay kırılacaktır. Fakat bunlar birer sebebdir. Emreden, hareket et diyen, gazı boşalt diyen, enerjiyi açığa çıkart, kırıl diyen bir hakikat var, bir zat var yani. İşte bu zattan habersiz olaya bakmak, olaya izah getirmeğe Üstad dalalet diyor.

"Meselâ: Bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip, bîçare maktûlün büsbütün hukukunu zayi' etmek; ne derece belâhet ve divaneliktir."

Biri birini vurmuş, nasıl vurulduğunu anlatıyor. Uzmanlar bulmuşlar, rapor tutmuşlar, orada silahın özelliğini, kaç metreden sıkıldığını, hangi kurşunun ne kadar girdiğini ve hangi organı parçaladığını nasıl öldüğünü anlatıyor. Ondan sonra 'iş bitti tamam, alın hastanızı götürün' dese ve vuran adamdan, katilden bahsetmese, 'katil önemli değil, raporu bu işte, böyle vurulmuş, böyle ölmüş bu adam" dense ne kadar bir zavallılıktır. Bütün dosyanın raporlar hazırlanmasının maksadı nedir? Maktülün hukukunu katilden sormak değil midir? Katil bulunmadıktan sonra raporun bir anlamı kalmıyor ki. Şimdi depremin nasıl olduğunu anlatıyorlar, enerjinin nasıl biriktiğini de anlatıyorlar, fay bölgelerini de tarifle tayin ediyorlar. Silahın tayini gibi kaç metreden sıkıldığı veya kurşunun sürati her neyse..Ama kim bunu tetikledi? Harekete getiren kim? Fayı kıran kim? İşte bunu nazara vermezlerse bu da ayrı bir yanlışlık, eksiklik olmaz mı? 

"Aynen öyle de: Kadîr-i Zülcelal'in müsahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irade ile iddihar edilen bir bombayı, ehl-i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için "ateşlendir" diye olan emr-i Rabbanîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamakatın en eşneidir."

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

"Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla, şüphesiz ki sen her şeye kadirsin."

Tahrim, 8

GÜNÜN HADİSİ

Allah'ın en sevdiği isimler

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah'ın en ziyade sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman'dır." Müslim-Edeb:2 Ebu Davud-Edeb:59

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI