Cevaplar.Org

BEDİÜZZAMAN'IN REFERANSLARI

Bediüzzaman'ın asıl metodu, başkalarının ne dediğine bakmadan -kendi ifadesiyle- "kiyl-u kal"lere girmeden,(1) doğrudan doğruya Kur'an'dan aldığı ilhâmı asrın idrakine sunmak ve kendi nefsine kazandırdığı bilgileri, diğer insanlarla da paylaşmaktır. Bununla beraber, bazı konularda, bir takım İslâm âlimlerini referans verdiği gibi, bazen uygun bulmadığı görüşlere eleştiri yönelttiği de olmuştur


Niyazi Beki(Doç. Dr.)

niyazibeki@gmail.com

2016-01-08 03:07:04

Bediüzzaman'ın asıl metodu, başkalarının ne dediğine bakmadan -kendi ifadesiyle- "kiyl-u kal"lere girmeden,(1) doğrudan doğruya Kur'an'dan aldığı ilhâmı asrın idrakine sunmak ve kendi nefsine kazandırdığı bilgileri, diğer insanlarla da paylaşmaktır. Bununla beraber, bazı konularda, bir takım İslâm âlimlerini referans verdiği gibi, bazen uygun bulmadığı görüşlere eleştiri yönelttiği de olmuştur.

Bir kısmı değişik yerlerde ifade edilmekle beraber, yine de Risale-i Nur'un kaynakları bakımından ve müellifin ilim ve âlimlerle ilişkisi hakkında bir fikir vermesi açısından gerek referanslarından, gerekse eleştirilerinden olsun birkaç misal zikredeceğiz.

Onları Referans Olarak Zikretmesi

a-Açıkça Referans Verilenler

İmam Rabbânî

Bediüzzaman, Risale-i Nur'u Kur'an'ın mânevî bir tefsiri olarak görmekte ve diğer taraftan da özellikle kelâm ilminin meseleleri olan akaid konularını işlediğini de kabul etmektedir. İmam Rabbânî'nin referans olarak verildiği aşağıdaki ifadeler bunu teyit etmektedir: "İmam-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sâni Ahmed-i Farukî (r.a) demiş: Hakâik-i imâniyeden bir tek meselenin inkişafı ve vuzûhu, benim indimde binler ezvak ve kerâmâta müreccahtır. Hem bütün tarikatların gayesi ve neticesi, hakâik-i imâniyenin inkişafı ve vuzûhudur."

Mâdem şöyle bir tarikat kahramanı böyle hükmediyor; elbette hakâik-i imâniyeyi kemâl–i vuzûh ile beyan eden ve esrâr-ı Kur'aniyeden tereşşuh eden Sözler (Risale-i Nur), velâyetten matlup olan neticeleri verebilir."(2)

Risale-i Nur'da gerek İmam-ı Rabbani ve gerekse diğer ulemamızın referans verildiği başka yerler de vardır. Biz birer misal ile yetindik.

Muhyiddin İbn Arabî

İnsanın yaratılışındaki hikmetlerden birinin, belki en önemlisinin, Allah'ın kemal sıfatlarına ayna vazifesini görmek olduğunu ifade eden Bediüzzaman, bunu desteklemek için "Ben gizli bir hazine idim, kâinatı beni tanımaları için yarattım"(3) meâlindeki kudsî hadisi açıklarken, İbn Arabî'nin "Mahlûkatı, bana bir âyine olsun ve o âyinede cemâlimi göreyim diye yarattım." şeklindeki ifadelerini delil olarak göstermiştir.(4)

Teftazânî

Bediüzzaman, Risale-i Nur'un, iman ve Kur'an hakikatlarını çok açık bir şekilde, herkesin anlayabileceği tarzda ifade edebilmesini, Allah'ın bir lütfu ve eserlerinin makbûliyetine bir alâmet saymış ve eserlerindeki bu harika tarzının güzelliğini, diğer âlimlerin eserleri ile kıyaslamak sûretiyle ortaya koymaya çalışmıştır. Bu kıyaslamalardan birinde referans olarak Sa'd-ı Teftazanî söz konusu yapılmış ve şu görüşlere yer verilmiştir: Kader ve insanın serbest iradesi ile ilgili hususları açıklamak için, koca Sa'd-ı Teftazanî gibi bir allâme, meşhur "Mukaddemat-ı İsna Aşer" adında yazdığı kitabında bu konuya kırk-elli sayfa yer ayırmıştır. Bununla beraber konu, ancak havas denilen aydın kesimin anlayabileceği şekilde açıklanabilmiştir. Hâlbuki Risale-i Nur parçalarından biri olan 26. sözün ikinci mebhasında ve sadece iki sayfada aynı konu, hem de her kesimden insanların anlayabileceği tarzda, mükemmel bir şekilde ortaya konmuştur.(5)

Sekkâkî

Bediüzzaman Kur'an'da nahiv ilminin kaidelerine uygun düşmeyen hususların bulunduğunu iddia edenlere cevap verirken: " Sekkâkî "Miftah"ının sonunda, bu gibi cahilleri gâyet güzel taşlamıştır." diyerek, adı geçen kitabı referans vermiştir.(6) Sekkâkî gerçekten bu gibi kimselerin sarf-nahiv ilminden habersiz olduklarını belirtikten sonra, "onlar ilim irfan kervanında yer bile almayan zavallılardır. Diğer bir ifadeyle "Ne ilim nâmına bir sermayeleri ve ne de kendilerini savunmaya imkân verecek medenî cesaretleri vardır."(7) anlamında kullanılan ve bir darb-ı mesel olan "Lâ hüm fi'l-İr ve lâ hüm fi'n-Nefir" şeklindeki cümlesi ile onları eleştirmiştir.(8)

Seyyid Şerif Cürcânî

Bediüzzaman'ın konu ile ilgili sözleri şöyledir: "Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu'l-Mevâkıf'ta demiş ki: 'Sebeb-i muhabbet, ya lezzet veya menfaat, ya müşakelet (meyl-i cinsiyet) ya kemaldir. Çünkü kemal mahbûb-u lizâtihidir."(9)

Cürcânî ise yukardaki nakledilen sözleri şu şekilde ifade etmiştir: "Allah'a olan sevgimiz O'nun mutlak kemalinedir. Diğer varlıklara karşı olan sevgimiz ise, yine o varlıkta tasavvur edilen kemalinedir. Bu kemalde söz konusu olan ya bir lezzet, ya menfaat veya müşakelettir."(10)

Şerhu'l-Mevâkıf ve Şerhu'l-Makâsıd

33. sözün otuzuncu penceresi, "mütekellimîn penceresi" olarak adlandırılmıştır. "Şu pencere, imân ve hudûsa müesses umum mütekellimînin penceresidir. İsbat-ı Vâcibü'l-Vücûda karşı caddeleridir. Bunun tafsilatını, "Şerhü'l-Mevâkıf" ve "Şerhü'l-Makâsıd" gibi muhakkiklerin kitaplarına havale ederek, yalnız Kur'an'ın feyzinden ve şu pencereden ruha gelen bir-iki şuâı göstereceğiz"(11) denilmek sûretiyle adı geçen iki kitap referans verilmiştir.(12)

Arzın Küreviyeti ile ilgili referanslar

- Muhâkemat'ta, Gazzalî, Fahreddin Razî, Teftazani, Seyyid Şerif Cürcânî, İbrahim Hakkı ve Hüseyin Cisrî gibi âlimlerin hepsi, "yeryüzünün yuvarlaklığı" konusunda referans verilmiştir. Yerin kürevîliğini kabul etmeyenlere hitaben şöyle denilmiştir: "Senin münsif zihnine malumdur ki, küreviyet-i arz ve yerin yuvarlaklığına muhakkikîn-i İslâm -Eğerçi ittifak-ı sükûtiyle olsa- ittifak etmişlerdir" (13) Yani İslâm'ın muhakkik âlimleri -sükût ile de olsa- yeryüzünün yuvarlaklığı konusunda ittifak etmişlerdir. Bu ifadeden sonra bu konuda şüphesi olanların başvurabilecekleri kaynaklar sıralanmış ve adı geçen âlimlerin isimleri zikredilmiştir.(14)

Şimdi adı geçen kaynaklarda konu ile ilgili geçen birkaç cümlelik açıklamalarını verecek ve ilgili yerlerini dipnotlarda göstereceğiz.

İmam Gazzâlî'nin konu ile ilgili sözleri: "Felsefenin kabul ettiği prensiplerin bir kısmı İslâm dininin temel esasları ile çelişmez. Meselâ diyorlar: Ay'ın tutulması olayı, arzın güneşle ay arasına girmesiyle ay ışığının görünmemesinden ibarettir. Çünkü ay, ışığını güneşten alır. Arz ise yuvarlaktır ve gök her taraftan onu çevrelemiştir. Matematik hesaplarla isbatlanmış bu çeşit gerçekleri din namına inkâr etmek dine karşı bir cinâyettir. Metotsuz bir tarzda dini savunanların zararları, metotlu bir şekilde dine hücum edenlerin zararından daha fazladır. Darb-ı meselde denildiği gibi: Akıllı düşman, ahmak dosttan daha iyidir."(15)

Fahreddin Râzî'nin konu ile ilgili sözleri ise: "Bazı kimselere göre, yerküresinin yayılmış olarak sergilenmesi, onun küre şeklinde olmamasını gerektirir. Bu yanlış bir düşüncedir. Çünkü yuvarlak bir cisim büyük olduğu takdirde, bir sergi gibi üzerinde yaşanmaya müsait olur. Nitekim yerin (yuvarlağımsı) direkleri hükmünde olan dağların üzerinde de mükemmel bir şekilde durulabilmekte ve yaşanabilmektedir. Dünyanın konumu bundan daha uygundur."(16)

Seyyid Şerif Cürcânî: Cürcânî bu konu üzerinde uzun uzadıya durmuş, kâinatta yuvarlaklığın bir kânun gibi göründüğünü, bundan yerküresinin istisna edilemeyeceğini vurgulamış ve ilgili âyetleri bu çerçevede değerlendirmiştir.(17)

Bediüzzaman'ın Muhâkematta zikrettiği ve konu ile ilgili İbrahim Hakkı'yı referans verdiği sözleri şöyledir: "Eğer onunla (daha önce verdiği kaynakları kast ediyor) mutmain olamadın; arzı küreviyet kabına sığıştıramadın; İbrahim Hakkı'nın arkasına düş, Hüccetü'l-İslâm olan İmam Gazzâlî'nin yanına git, fetva iste.."(18)

İbrahim Hakkı'nın sözleri ise şöyledir: " Eğer fennin bu görüşü şeriate aykırı sanılırsa, bu husustaki endişenin atılıp kalbe tam inanışın yerleşmesi için İmam-ı Gazzâlî'nin Tehâfütü'l-Felâsife adlı eserinde Arapça yazdıklarını aynen Türkçeye çevirip buraya yazdım. Ayın tutulması olayı, arzın güneşle ay arasına girmekle ay ışığının görünmemesinden ibarettir. Çünkü ay, ışığını güneşten alır. Arz ise yuvarlaktır ve gök her taraftan onu çevrelemiştir."(19)

Hüseyin Cisrî: Muhâkemat'ın adı geçen yerinde Hüseyin Cisrî'nin şu sözlerine yer verilmiştir: "Kim dine istinat ile himâyet yolunda, müdevveriyet-i arzı inkâr eder ise, sadık-ı ahmaktır. Adüvv-ü şedidden daha ziyade zarar vermiş olur."

Risale-i Hamidiye adlı eserinde ise, Hüseyin Cisri'nin konu ile ilgili olarak " İslâm milletinin en büyük âlimi olan Fahreddin-i Râzî gibi pek çok kimseler yerin küre şeklinde olduğunu kabul etmişlerdir." diyor ve daha sonra şunları ekliyor: "Daima böyledir. Ahmak dost, çok cahilliği ve az aklı sebebiyle akıllı düşmanlardan daha çok zararlara sebep olur."(20)

Kadı Beydavî ve Nesefî gibi müfessirler de yeryüzünün yuvarlak olduğunu söylemişlerdir. Beydavî ve onu takip eden Nesefî, Bakara sûresinin 22. âyetinde yer alan "O, öyle bir Allah'tır ki, yeryüzünü size bir döşek yaptı" cümlesini tefsir ederken, "Arzın insanlar için döşek gibi yayılıp sergilenmesi, onun küre olduğu gerçeğine aykırı değildir."(21) şeklindeki ifadelerle konu ile ilgili düşüncelerini ortaya koymuşlardır.

İlginçtir, Bediüzzaman, Muhâkemat adlı eserinde bu konu üzerinde durduğu halde, İşârâtü'l-İ'caz tefsirinde, özellikle adı geçen Bakara sûresinin 22. âyetini tefsir ederken kürevîlik meselesine hiç dokunmamıştır. Ancak Muhâkemat adlı eserinde, Kur'an'da yerküresi ile ilgili geçen "firaş, sath ve dahv" kelimelerin geçtiği âyetlere dikkat çeken müellifin, "bazı zâhirperest kimselerin, zihinleri bulandırmak için bu gibi kelimelerin zahir mânâsına yapıştıklarını, fakat büyük İslâm âlimlerinin kendisini bu konuda müdafaa etmeye muhtaç bırakmayacak şekilde gerçekleri ortaya koyduklarını" belirtmesi, (23) -sanırım- İşârâtü'l-İ'caz tefsirinde bu konuya neden değinmediğinin ipucunu vermektedir.

b- Zımnî Referans Misalleri

Bediüzzaman, yukarıda da ifade edildiği üzere kendi metodunun gereği olarak genelde referans vermemektedir. Ancak kendisinin bizzat ifade ettiği gibi, İslâmî ilimlerde kaynak sayılan doksan kitabı ezberlemiştir. Şüphesiz onun büyük bir gayret ve çaba ile öğrenip, ezberledikten sonra yerine göre gerekli şekilde kullanmaması düşünülemez. O, bütün bu kitaplardan öğrendiği ilimlerin Kur'an'ın hakikatlerine çıkmak için kendisi için bir basamak hükmüne geçtiğini ve daha sonra hiçbir konuda Kur'an'dan başka bir esere ihtiyaç hissetmediğini belirtmiştir. Bu sebeple referans verilmediği halde Risale-i Nur'da yer alan bazı hususların kaynağını gösteren birkaç misâle yer vermek uygun olacaktır.(24)

 Dua

24. mektubun birinci zeylinde yer alan duanın çeşitlerine işaret edilmiş ve insanların yaptığı duanın makbuliyeti konusunda ise şöyle denilmiştir: Duanın makbul olması iki cihetledir: Ya istenilen hususun aynısı verilerek, veyahut daha güzeli verilerek makbul olur. Hem bazen insan kendi dünyasının saadeti için dua eder. Duası ahiret için kabul olur.(25) Aynı ifadeler "Hâşiyetü'l-Beycûrî"de de yer almaktadır.(26)

Sofestaî

Risale-i Nur'da geçen ve eski felsefî ekollerden biri olan Sofestaî (sofist)lerin ahmaklığını ortaya koyan "İşte, o Vâhid-i Ahadı kabul etmeyen, ya nihâyetsiz ilâhları kabul edecek veyahut ahmak sofestâiler gibi, hem kendini, hem kâinatın vücudunu inkâr edecek."(26) şeklindeki ifadeler, Teftazânî'nin Şerhu'l-Akaid adlı eserinde de geçmektedir. Nesefî'nin "ehl-i hakka göre, eşyanın hakikatı sabittir, ilmen bilinebilirler. Bunu sadece sofestaîler kabul etmez" şeklindeki ifadesini açıklayan Teftazânî ve onun haşiyesi olan Kestelî'de şu açıklamalara yer verilmiştir: Sofestailer çeşitli kısımlara ayrılır. Ve farklı isimlerle anılırlar. Bunlardan biri olan "İnadi"lere göre, varlık denen her şey, bir vehim ve hayalden ibarettir. "İndî"lere göre, her şey insanın düşüncesine bağlı olarak değer alır. Bunlardan "Lâ edrî" ler ise, hiç bir şeyin gerçek mahiyetinin bilinemeyeceğini söylerler. Bunlara göre, her şeyden şüphe etmek lazımdır. Bu şüphecilere göre, şüpheden de şüphe edilir ve hiç bir şey gerçek mânâda anlaşılamaz.(27)

Burhanu't-temanu'

Allah'ın birliğini isbat etmek için kelâmcıların kullandıkları en önemli delillerden biri "temanu' delîli"dir. Bu delilin özeti şudur: Kur'an'da ifade edildiği üzere eğer yerde ve gökte Allah'tan başka bir ilâh olsaydı, onlar yok olup gidecekti. Çünkü günün birinde mutlaka bu iki irâde birbirine ters düşecekti. Bu durumda iki irâdenin isteği aynı anda yerine gelse, bu takdirde muhal bir şey olan iki zıddın içtimâı söz konusu olur. Yok, eğer irâdelerden biri diğerine boyun eğse, bu takdirde bu aciz irâdenin sahibi ilâh olamaz. Çünkü, acizlik sonradan var olan hadislerin alâmetidir.(28)

Risale-i Nur'un bir yerinde Allah'ın birliğine delil getirilirken "Yer ve gökte Allah'tan başka ilâhlar olmuş olsaydı şu görünen intizam bozulacaktı" âyeti delil getirilmiş ve bu âyetin ihtiva ettiği "burhanü't-temanu'" un Allah'ın birliğine yeterli bir delil olduğu vurgulanmıştır.(29) Aynı husus Teftazânî tarafından da ifade edilmiştir.(30)

Arzın Düzenlenmesi

Bakara sûresinin 22. âyetinin tefsirinde " (firaş) tabirinden anlaşılıyor ki, arz, taş gibi katı ve sert değildir ki, kâbil-i süknâ olmasın ve su gibi mâyi değildir ki, ziraat ve istifadeye kâbil olmasın; belki (aksine) orta bir vaziyette yapılmıştır ki, hem mesken, hem mezraa olsun.."(31)

Ebu's-Suud da adı geçen âyetin tefsirinde yerküresinin yuvarlaklığını vurgulamakla beraber, benzer ifadelerle Risalede geçen aynı hususlara dikkat çekmiştir.(32)

Bediüzzaman'ın Yaptığı Eleştiriler

Gördüğüm kadarıyla müellifin bazı âlimlere yönelttiği eleştirilerin sayısı bir elin parmağı kadardır. Kanaatimce, eleştiriler sırf hakkın hatırını âli tutmak için yapılmıştır. Maksadın bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olduğu, eleştiride kullanılan nezih ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır.

a-İsim Vermeden Eleştiri Yapması

Cennette Çocuk Meselesi

Bediüzzaman, akıl-baliğ olmadan önce ölen çocukların cennette çocuk olarak kalacağı görüşündedir. Bu kanaatini, Kur'an'da geçen "(Cennette) insanların etrafında ölümsüz çocuklar, (pervane gibi) dolaşır."(33) âyetine dayandırıyor.

Bediüzzaman, gerek bir Çocuk Taziyenâmesi olan 17. mektupta ve gerekse, anne-baba ve çocuk sevgisini işlediği 32. sözde bu âyeti tefsir etmiş ve " vildan " kelimesini çocuk olarak anlamayanları isim vermeden eleştirmiştir. O bu konuda şöyle diyor: Kur'an'da geçen, "vildânun muhalledûn"(34) tabiri gösteriyor ki, müminlerin akıl-baliğ olmadan önce ölen çocukları, cennette ebedî, sevimli, cennete lâyık bir sûrette çocuk olarak kalacaklar. Demek ki, cennette diğer hadsiz lezzetlerin yanında; evlat okşayıp, koklamak gibi, en güzel bir zevki de Allah ebeveynlere ikram eder. Buna göre, cennetin tenâsül yeri olmadığını nazara alarak, orada evlat sevgisi ve okşamasının söz konusu olamayacağını söyleyenlerin bu görüşleri doğru değildir.(35) Bediüzzaman'ın bu görüşü, aynı zamanda, Hz. Ali ve Hasan-ı Basrî'nin de görüşüdür.(36)

Tefsirlere bakıldığında, "vildan" kelimesinin daha çok cennete ait çocuk gibi sevimli özel hizmetçi gençler olarak algılandığı görülür.(37) Hâzin tefsirinde Bediüzzaman'ın söz konusu yaptığı tefsirine uygun düşen bir görüşe de yer verilmiş ve bunun zayıf bir görüş olduğu vurgulanmıştır. Hâzin tefsirine göre, burada en doğru olan görüş, bunların cennette yaratılan varlıklar olduğunu kabul eden görüştür.(38)

İbn Cerir et-Taberî ve Ebû Hayyan da "vildan" dan maksadın cennette yaratılan gençler olduğunu, sürekli genç olarak kalacaklarına işaret etmek için de âyette "muhalledûn = ebedileşmiş" gençler ifadesinin kullanıldığını söylemişlerdir.(39)

 Allah'ın Ahkâmı İle Hükmetmeyenler

Osmanlı devletinin son döneminde yapılan birtakım yenilikler çerçevesinde bir "Kanun-u Esâsî" nin teşkil ettirilmesi ve hüriyyetin ilan edilmesi hususu bazı kimselerce küfür sayılmış ve bununla devlet ricâli tekfir edilmiştir. Gerekçe olarak da Mâide sûresinin "Kim Allah'ın indirdiği (hükümlerle) hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir." meâlindeki 44. âyeti delil gösterilmiştir.(40)

Bu görüşe katılmayan Bediüzzaman, âyetin mânâsının öyle anlaşılmaması gerektiği hususunu açıklığa kavuşturmaya çalışmış ve konu ile ilgili olarak şunları söylemiştir: Teessüfle söylemeliyim ki, yöneticilere karşı tefrit ve ifrat eden adamlarla karşılaştım. Bir kısım insanlar, Araplardan sonra İslâm dininin direği sayılan Türkleri tadlil ediyor. Hatta onlardan bir kısmı, ehl-i kanunu tekfir ediyor. Otuz sene evvel teşkil edilen Kanun-u esasîyi ve hürriyetin ilanını tekfire delil gösteriyorlar. "Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir." âyetini delil gösteriyorlar. Zavallılar, "Kim ki Allah'ın hükümleri ile hükmetmezse" cümlesinin mânâsının "Kim ki tastik etmezse" demek olduğunu bilmiyorlar.(41)

Gayr-i Müslimlerle Dost Olmak

Yine Osmanlı tebaası olan gayr-i müslimlerle adalet ölçüleri içerisinde iyi geçinmenin gereğine işaret eden Bediüzzaman, "Ey iman edenler! Yahudileri ve hiristiyanları dost edinmeyin."(42) âyetini delil getirerek kendisine itiraz edenleri isim vermeden eleştirmekte ve onlara şöyle cevap vermektedir : "Evvela delil katiyyü'l-metin olduğu gibi, katiyyü'd-delâlet olmak gerektir. Hâlbuki bu âyetin mânâsı tevil ve ihtimale açıktır. Çünkü, âyette sözkonusu yapılan nehy-i Kur'anî "âmm" değil, mutlaktır. Mutlak ise takyid olunabilir. Zaman ise, büyük bir müfessirdir. Kaydını gösterse itiraz edilmez. Kaldı ki, hüküm müştak üzerine olsa "me'haz-ı iştikak", ancak hükmün illetini gösterir. Demek ki bu nehiy, bir insan olarak Yahudi ve Hristiyanlara yönelik değildir. Aksine, yahudiyet ve nasraniyet olan ayinleri hasebiyledir. Bilindiği gibi, bir insan zâtı için değil, sıfat veya sanatı için sevilir. Öyle ise, her bir müslümanın her bir sıfatının müslüman olması lazım olmadığı gibi, her bir kâfirin de bütün sıfat ve sanatlarının kafir olması lazım gelmez. O halde, müslüman olan bir sıfat veya bir sanatı güzel görmek ve onu iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir hanımın olsa elbette onu seveceksin.(43)

Yağmur'un Semadan İnmesi

Bakara sûresinin 19. âyetinde yer alan ve semadan yağmurun inmesini ifade eden "ev ke sayyibin mine's-semâ" cümlesinin bazı müfessirler tarafından yanlış anlaşıldığına işaret edilmiştir. İsim verilmeden ve fakat "müfessir" ünvanı açıkça kullanılarak yapılan eleştiriyi müellifin kendi ifadesinden görelim: " Müfessir ünvanı taşıyan bazı adamlar, yağmur ve saire gibi yağan şeylerin, semanın cirminden yağdığına zahip olmuşlar ve kocaman bir denizin de semada bulunduğunu ilave etmişler.(44) Onları bu zehaba sevk eden, Kur'an-ı Kerim'in birkaç yerinde "mine's-semâ" kelimesinin bulunmasıdır. Hâlbuki, ashab-ı tahkik ve erbab-ı belağatça en uygun mânâ "min" ile "semâ" arasında "cihet" lafzının takdiriyle yağmurların sema cisminden değil, semâ cihetinden nazil olduğuna hükmetmektir. Maahâza, semâ kelimesinin yukarıda bulunan her şeye ıtlak edilebildiğine binaen, buluta da semâ denilebilir."(45)

b-İsim Vererek Eleştiri Yöneltmesi

Tenkit mekanizmasını haddinden fazla kullanmaya gayret eden günümüzün bir kısım ilim çevreleri için rehber olabilecek, oldukça ölçülü bir eleştiri metodunu sergileyen Bediüzzaman'ın isim vererek yaptığı eleştirilerinden bazı misaller vermekte fayda mülâhaza edilmektedir.

 Kâdı Beyzâvî'nin Bir Görüşünü Eleştirmesi

Kur'an'da, Zü'l-Karneyn seddi olarak geçen ve "Beynes'sadefeyn/iki dağın arasında" tabiriyle yeri müphem olarak ifade edilen ve "Ye'cûc-Me'cûc" ün fitne-fesatları yüzünden yapıldığı bildirilen(46) meşhur "sed"in bulunduğu yerin tayininde, Kâdı Beydâvî'nin görüşünün isabetli olmadığını söylemiştir.

Müellifin tenkit metodunu yakından görmek için bizzat kendi ifadesinden okuyalım : "Hem de mukarrerdir ki: Amm, hassa delâlet-i selâsenin hiç birisi ile delâlet etmez. Meselâ: Tefsir-i Beydâvî'de "beyne's-sadefeyn" olan âyetinde Ermeniye ve Azerbeycan dağlarının mabeyninde olan te'viline nazar-ı kat'î ile bakmak en büyük mantıksızlıktır. Zira esasen nakildir. Hem de, tayini Kur'an'ın medlûlü değildir, tefsirden sayılmaz. Zira o te'vil, âyetin bir kaydının başka fenne istinaden bir teşrihidir. Binaenaleyh o müfessir-i celîlin tefsirdeki meleke-i rasihasına böyle zayıf noktaları bahane tutmak, şüpheleri iras etmek, insafsızlıktır.(47)

İmam-ı Rabbânî'nin Bir Görüşüne Katılmadığını Belirtmesi

Hz. Yakub (a.s)'un, oğlu Hz. Yusuf (a.s)'a gösterdiği aşırı sevgiyi peygamberlik makamı ile bağdaştıramayan İmam Rabbânî, Hz. Yusuf'un babasını cezp eden güzelliklerinin, dünyevî güzellikten ibaret hususlar olmadığı, aksine uhrevî meziyetler olduğunu ifade ederek meseleyi çözmeye çalışmıştır. Bediüzzaman ise, bunun isabetli bir tevil olmadığının kanaatindedir.

Yapılan eleştirinin dozajı ve üslûbu göstermesi bakımından, ifadenin aynen verilmesinde fayda mülahaza edilmektedir: "Şu mesele münasebetiyle hâtıra gelen ve Muhakkîkîne, hattâ bir üstâdım olan İmam-ı Rabbânî'ye muhalif olarak diyorum ki: Hz. Yakub aleyhisselâmın, Yusuf aleyhisselâma karşı şedit ve parlak hissiyatı, muhabbet ve aşk değildir; belki şefkattir. Çünkü: Şefkat, aşk ve muhabetten çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezihtir. Ve makam-ı nübüvvete layıktır. Fakat, muhabbet ve aşk, mecazî mahbuplara ve mahlûklara karşı derece-i şiddette olsa, o makam-ı muallâ-yı nübüvvete layık düşmüyor. Üstadım İmam-ı Rabbânî, aşk-ı mecazîyi makam-ı nübüvvete pek münasip görmediği için demiş ki: Mehâsin-i Yusufiye, mehâsin-i uhreviye nevinden olduğundan, ona muhabbet ise, mecâzî muhabbetler nevinden değildir ki, kusur olsun. Ben de derim: Ey üstad! O, tekellüflü bir tevildir; hakikat şu olmak gerektir ki: o, muhabbet değil, belki yüz defa muhabetten daha parlak, daha geniş, daha yüksek bir mertebe-i şefkattir. Evet şefkat bütün envaiyle latîf ve nezihtir. Aşk ve muhabbet ise, çok envaına tenezzül edilmiyor."(48)

Dipnotlar

1-bkz. Mektûbat, 179/Envar ?

2-Mektûbat, 330/Envar, 355 .

3-el-Aclûnî, II/132. Aclûnî'nin belirttiğine göre bu hadis ile ilgili sahih veya zaif herhangi bir sened bilinmemektedir. Burada ayrıca, özellikle tasavvuf ehli tarafından sıkça kullanılan bu hadisin anlamının doğru olduğun söyleyen Aliyü'l-Kâri'nin sözlerine de yer verilmiştir. el-Kari'ye göre, bu hadisin mânâsı, "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" meâlindeki Zâriyat (51/56) suresinde geçen âyetten alınmıştır. Nitekim, bu âyette geçen "Bana ibadet etsinler" tâbirini, İbn Abbas "Beni tanısınlar" şeklinde açıklamıştır. bkz. a.g.y. 

4-bkz. İşârât, 17/Envar,17; İbn Arabî'nin ilgili sözleri için bkz. el-Futûhâtu'l-Mekkiye, IV/269-270 (ancak orada ilgili hadis bulunamadı.)

5-Mektûbat, 347/Envar, 372.

6-şârât, 211/Envar, 123.

7-krş. el-Mu'cemu'l-Veciz, (NFR-AYR) maddeleri.

8-bkz. es-Sekkâkî, 307.

9-Sözler, 658/Envar, 619.

10-el-Cürcânî, S. Şerif, Şerhu'l-Mevâkıf, II/256-257.

11-Sözler, 726/Envar, 683.

12-İmkan-Vücub delili için bkz. et-Teftazâni, Şerhu'l-Mekâsıd, I/547-51; İmkan-Vücûb-Hudûs delilleri için bkz. Şerhü'l-Mevâkıf, II/3-23; I/395-421; Ayrıca konu ile ilgili bkz. el-Beydâvi, Tavali', I/144-166.

13-Muhâkemat, 56/Envar, 56.

14-bkz. a.g.e., 56-57/envar, 56-58.

15-el-Gazzâli, Tehâfutu'l-Felâsife, 80.

16-er-Râzî, II/104.

17-bkz. el-Cürcânî, S. Şerif, Şerhu'l-Mevakıf, II/441- 442.

18-a.g.e., 56-57.

19-İbrahim Hakkı, Hasankaleli, Marifetnâme, IV/30-31.

20-Hüseyin, el-Cisrî, Risale-i Hamidiye (trc. Manastırlı İsmail Hakkı, sadeleştiren: Ahmet Gül), 366-377.

21-bkz. Mecmu', I/75.

22-bkz. Muhâkemat, 74-75/Envar, 74-75.

23-Bu konuda geniş bilgi için bkz. Badıllı, Risale-i Nur'un Kudsî Kaynakları.

24-Mektûbat, 279/Envar, 301.

25-bkz. Şeyh İbrahim el-Beycûrî, Hâşiyetü'l-Beycûrî, I/5.

26-Mektûbat, 211/Envar, 248.

27-bkz. et-Teftazâni, Şerhu'l-Akâid, 25-26.

28-bkz. et-Teftazâni, a.g.e., 63.

29-bkz. İşârât, 91/Envar, 91.

30-bkz. et-Teftazâni, a.g.e., 62-63.

31-İşârât, 91/Envar, 91.

32-bkz. Ebu's-Suûd, I/61.

33-el-İnsan, 76/19.

34-el-Vâkıa, 56/17.

35-Sözler, 689/Envar, 648; Mektûbat, 71/Envar, 78.

36-bkz. el-Kurtubî, XVII/203.

37-bkz. el-Beydâvî; en-Nesefi; el-Hâzin, (Mecmu'), VI/154-155.

38-bkz. el-Hâzin, a.g.y.

39-bkz. et-Taberi, XIII/ 173-174; Ebû Hayyan, el-Bahru'l-Muhît, VIII/205.

40-A. B., 463.

41-a.g.e., 434.

42-el-Mâide, 6/51. Bu âyetin tefsiri için bkz. et-Taberî, IV/276; el-Kurtubî, VI/216.

43-A. B., a.g.y.

44-Kâdı Beydâvi, Bakara suresinin 22. âyetinde geçen "Semadan yağmur indirdik" meâlindeki âyetin tefsirinde:"sema, ya bulut demektir, ya da felek demektir. Çünkü, yağmur önce semadan bulutlara, oradan da yere iner. Ya da semadan yağmurun sebepleri inip, buharları yukarıya taşır da bulut teşekkül eder ve yağmur yağar." şeklinde farklı görüşlere yer vermiştir. bkz. el-Beydâvî, I/76; es-Sâvî tefsirinde de yağmurun yukarıdan, cennetten bulutlara gelip, ihtiyaç kadar yere ineceği görüşüne yer verilmiştir. bkz. es-Sâvî, eş-Şeyh Ahmed, Hâşiye ala Tefsîri Celâleyn'de ilgili âyetin tefsiri.

45-İşârât, 146; İşârât, (Ar.), 138, 163/Envar, 101.

46-Kehf, 18/94-97.

47-Muhâkemat, 26-27/Envar,31.

48-Mektûbat, 27-28/Envar, 31.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

"Ey İman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizlere de farz kılındı. Ta ki, korunasınız"

Bakara, 183

GÜNÜN HADİSİ

Sen dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol.

Buhari, Rikak 2; Tirmizi, Zühd 25, (2334)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI