Cevaplar.Org implant

DERS: 13 MÜNAZARAT’tan

Münazarat, 1909-1910 yılları arasında yazmış ve telif etmiştir. Osmanlının artık sekerat dönemi. İslam âlemi perişan, Müslümanların morali bozuktur. Devlet-i Aliye-i İslami’ye artık çöküyor. Kalplerde, gönüllerde bir ümitsizlik vardır. Bugünkü dersimizin konusu Münazarat’ın sonundaki


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2016-01-08 02:54:36

DERS: 13

MÜNAZARAT'tan

"ZİNDAN-I ATALETE DÜŞTÜĞÜMÜZÜN SEBEBİ NEDİR?"

Münazarat, 1909-1910 yılları arasında yazmış ve telif etmiştir. Osmanlının artık sekerat dönemi. İslam âlemi perişan, Müslümanların morali bozuktur. Devlet-i Aliye-i İslami'ye artık çöküyor. Kalplerde, gönüllerde bir ümitsizlik vardır. Bugünkü dersimizin konusu Münazarat'ın sonundaki

S- Zindan-ı atalete düştüğümüzün sebebi nedir?

C- Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir. İşte himmetiniz şevke binip mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedid olan yeis rast gelir. Kuvve-i maneviyesini kırar. Siz o düşmana karşı لاَ تَقْنَطُوا kılıncını istimal ediniz.

Sonra müzahametsiz olan hakkın hizmetinin yerini zabteden meyl-üt tefevvuk istibdadı hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür. Siz كُونُوا لِلّٰهِ hakikatını o düşmana gönderiniz.

Sonra da ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden aculiyet çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz, وَاصْبِرُوا وَ صَابِرُوا وَ رَابِطُوا yu siper ediniz.

Sonra da, medenî-i bittab' olduğundan ebna-yı cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramağa mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar. Siz de, خَيْرُ النَّاسِ اَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ olan mücahid-i âlîhimmeti mübarezesine çıkarınız.

Sonra başkasının tekâsülünden görenek fırsat bulup ve hücum edip belini kırar. Siz de عَلَى اللّٰهِ لاَ غَيْرِهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ olan hısn-ı hasîni himmete melce ediniz.

Sonra da acz ve nefsin itimadsızlığından neş'et eden tefviz ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar geliyor. Himmetin elini tutup oturtturur. Siz de لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ olan hakikat-ı şahikayı üzerine çıkarınız. Tâ o düşmanın eli o himmetin dâmenine yetişmesin.

Sonra Allah'ın vazifesine müdahale etmek olan dinsiz düşman gelir; himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ وَلاَ تَتَاَمَّرْ عَلَى سَيِّدِكَ olan kâr-aşina ve vazifeşinas olan hakikatı gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin.

Sonra umum meşakkatın anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahat geliyor. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar. Siz de لَيْسَ ِلْلاِنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعَى olan mücahid-i âlîcenabı o cellad-ı sehhara gönderiniz. Evet size meşakkatta büyük rahat var. Zira fıtratı müteheyyic olan insanın rahatı, yalnız sa'y ve cidaldedir.

Şimdi anlıyorum ki, ne dediğimi anlamıyorsunuz. Zira ben siz oluyorum, anlamıyorum. Şunun büyük kardeşi olan "Ulema Reçetesi" daha mübhem konuşuyor. Demek beraber gezmekliğim lâzım. İşte ben de hayalimi terfik ettim.

اِنَّ لَكُمْ فِى الْمَشَقَّةِ الرَّاحَةَ اِنَّ اْلاِنْسَانَ الْمُتَهَيِّجَةَ فِطْرَتُهُ رَاحَتُهُ فِى السَّعْىِ وَ الْجِدَالِ

Zindan-ı atalet; tembellik zindanı demektir. Zindan; hürriyetin kısıtlandığı, insanların rahat hareket edemedikleri ve istedikleri gibi yaşayamadıkları yerdir. Demek ki tembelliğe düşen kişi de aynen bunun gibidir. Tembel olan insan da nefsinin ve rahatının tutsağıdır, zindandadır!

Şimdi, sorunun cevabın sekiz adımda(merhale) tahlile başlayalım;

1.''Hayat bir faaliyet ve harekettir. Kuvve-i mâneviyesini kırar. Siz o düşmana karşı (  لَاتَقْنَطُوا ) "Ümidinizi kesmeyin" kılıncını istimal ediniz.''

Evet, hayat hareketle kaimdir. Hayatın tanımı faaliyet ve harekettir. Faaliyet ve hareketin olmadığı yerde mevt vardır. Harekette bereket vardır. Dünyada en ehemmiyetli ve en bereketli şey hayattır. Bunun içindir ki "çalışan demir pas tutmaz'' durub-u emsal hükmüne geçmiştir. Hareket eden su temizdir. Duran suda ise, mikrop vardır. Masa başında çalışan insanlarda çok hastalıklar olur. Ama hareketli işlerle meşgul olanlar sıhhatlidir…

Bir talebenin talebelik hayatı, bir tüccarın ticaret hayatı, bir sanatkârın sanat hayatı hareketle kaimdir. Hareketli ve çalışkan olan talebe diplomayı alır. Faaliyetli olan tüccar para kazanır. Hareketli olan sanatkâr sanatını teşhir eder, parayı kazanır... vs.

'' Şevk ise matiyyesidir''

Hareketi tetikleyen ise şevktir. Hareketi harekete getiren şevktir. Yani motivasyondur. Motivasyon itici güç demektir. Şevki olmayanın hareketi olmaz. Şevk kırılırsa hareket devam etmez. Şevk arabanın içindeki benzin gibidir. Şevk telefonun bataryası gibidir.

 ''İşte, himmetiniz şevke binip…''

Himmet: insanın hedef ve gayesidir. Her insanın bir hedef ve gayesi olmalı. ''Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir" Yani: kimin himmeti (gayesi) milletin selameti ise o kişi bir millet kadar değerlidir. (T.Hayat 99)

Hizmet noktasından düşünecek olursak, bir mahalleyi kurtarmanın şevki ayrıdır, bir şehri bir ülkeyi bir İslam âlemini ve bütün bir insanlığı kurtarmanın şevki ayrıdır. Merhum Zübeyir Ağabey, mahkeme müdafaasında ''Teessür ve ızdırab karşısında kalbden bir parça kopsa idi, bir genç dinsiz olmuş haberi karşısında o kalbin atom zerratı adedince paramparça olması lâzım gelir'' derken, himmetinin ne kadar âli olduğunu belirtiyordu. (Şualar,14.Şua,552)

İnsanların hedeflediği plan ve programlar onların himmetleridir. Kiminin himmeti dünya saltanatı, kiminin himmeti ahiret saltanatı.. vs

Evet arkadaşlar, dünyevi gaye ve idealler hep geçicidir. İnsanı er veya geç bırakır. En son geleceği yer kabir kapısıdır. Öyle bir gaye ve idealimiz olmalı ki, bizi hiç bırakmasın. O gayeye hayatını feda edince hayatı feda ettiğine değmeli değil midir? 

'' İşte, himmetiniz şevke binip mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedîd olan YEİS rast gelir. Kuvve-i maneviyesini kırar.''

Bütün donanımlarıyla aşkla şevkle bir davaya himmet etmiş bir adam mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit şeytan da hemen tedbirini alır.

Himmet ne kadar büyükse şeytanın hilesi de o kadar büyük olur. İşte bu noktada cemaatin ehemmiyeti devreye girer. Allah'ın rahmeti cemaat üzerinedir. Hayat mücadelesinde hep cemaatle yaşayan mahlûklar karlıdır. Mesela Ceylanlar gurup halinde yaşar, hayatlarından memnunlar. Aslanlar yalnız yaşar, nesilleri tükenmeye yüz tutmuştur.

Hamsiler sürü halinde yaşarlar denizde kum gibidir. Yunuslar yalnız yaşarlar, nesilleri tükeniyor, korumaya alınıyorlar. Çınar ağaçları yalnızdır. Ancak üzerlerine şimşek çeker. Karadeniz'de fındık ağaçları cemaat olmuşlardır, Allah'ın rahmeti hep oraya gider.

İşte şeytanın, himmetin belini kırmak için önümüze koyduğu ilk engel yeis'tir.(Ümitsizlik) Yeis, Allah'a itimatsızlıktır.

Hizmet açısından düşünecek olursak, şeytan der; "Diyanetin bu kadar imamı, müftüsü, vaizi varken sana mı düştü bu iş"

Üstad Hazretleri, "bir millete yeis girdi mi düşman girmesine lüzum yoktur. Yeis mani-i her kemaldir" demiştir. Ayrıca "Hutbe-i Şamiye" adlı eserinde yeis hakkında şöyle der;

''Müddet-i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur: Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garpta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-i umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, kuvve-i mâneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i mâneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği halde, o kuvve-i mâneviye-i harika meyusiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebîler dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş''(H.Şamiye 84)

Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor. Biz de o kâtilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz.

''Siz o düşmana karşı لاَ تَقْنَطُوا kılıncını istimal ediniz.'' "Rahmet-i İlâhiyeden ümidinizi kesmeyiniz.".(Zümer, 53) kılıcıyla o yeisin başını parçalayacağız. Yeis, ümmetlerin, milletlerin "seretan" denilen en dehşetli bir hastalığıdır. 

2.''Sonra müzahemetsiz olan hakkın hizmetinin yerini zapteden meylüttefevvuk istibdadı hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür. Siz كُونُوا لِلّٰهِ 'Allah için olunuz' hakikatini o düşmana gönderiniz. ''

Meylüttefevvuk: Üstün gelme arzusudur. Yani; benlik, enaniyet. Yeis tuzağından kurtulan insan büyük bir şevkle hakka hizmete başlar. Şeytan vazifesini bırakmaz. Bu defada farklı bir silahla saldırıya geçer. Bu silah daha tehlikeli ve daha sinsidir. Birçok insanın ayağı benlikten kaymıştır. Benlik en başta şeytanın en birinci vasfıdır. Hz. Âdem'e secde etmeyişi de benliğinin ilk örneğidir. Yani Allah'a ilk isyan benlikle olmuştur. Benlikte şirk kokusu vardır. Şirk ise en büyük günahtır. Firavunlar, nemrutlar hep bu duygudan kaybolmuşlardır… Şimdi bu uçurumdan kurtulmak için "Allah için olunuz"

''Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk'ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.''(Lemalar,21.Lema,181)

Hakka hizmette bir müzahemet yoktur. Müzahemet, birbirine zahmet verme izdiham çıkarmaktır. Hakka hizmet edenler birbirine zahmet vermemeli. Çünkü o yol o kadar geniştir ki izdiham olmaz. Hakka hizmet eden cemaatler birbirine zahmet vermemeli, zorluk çıkarmamalı.

''Zira kim olursa olsun. Madem imanı var o noktada kardeşimizdir.''demeliyiz.(Kastamonu Lahikası,247)

Farklı cemaatler, insanın farklı azaları gibidir. Farklı cemaatler askeriyedeki farklı birimler gibidir. Yani hava kuvvetleri, kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri gibi… Nasıl insanın azaları birbirine zorluk vermez, bir havacı karacıya, karacı denizciye saldırmaz, aynen bunun gibi farklı cemaatler de üstün olma duygusu (meylüttefevvuk) ile birbirine zahmet vermemeli, izdiham çıkarmamalı, tek gayeleri Allah'ın rızasını kazanmak olmalı.

Bu durum cemaatler arsında böyle olduğu gibi cemaatlerin içindeki fertler için de böyledir. Cemaatin içindeki şahıs hizmetinde yalnızca Allah'ın rızasını gözetmeli, üstünlük duygusuna kapılmamalı. Yoksa müzâhemet olur, hizmette muvaffak olamaz. Bu durum, hem kendi hem de hizmetin selameti için zarardır.

3.''Sonra da ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden aculiyet çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz, ( وَاصْبِرُوا وَ صَابِرُوا وَ رَابِطُوا "İbadette, musibette ve günahtan kaçınmakta sabırlı olun;

sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakın; her an cihada hazırlıklı bulunun."( Âl-i İmrân Sûresi:200.) 'yu siper ediniz.''

Şeytan her vakit insana Allah'ın kural ve kaidelerini çiğnettirmeye çalışır. Allah, bu dünya imtihan dünyası olduğu için sebeplerle iş görür. Bu sebeplerin de bir silsilesi vardır. Bizler bir amaca ulaşmak için bu sebepler merdivenini tek tek çıkmalıyız. Yoksa ayağımız takılır düşeriz. İşte şeytan burada devreye girer ve insana acele ettirir. Bunun içindir ki "acele işe şeytan karışır" durub-u emsal hükmüne geçmiştir. İşte bizler şeytanın bu tuzağına karşı şu ayeti siper yapmalıyız: "İbadette, musibette ve günahtan kaçınmakta sabırlı olun; sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakın; her an cihada hazırlıklı bulunun."

Üstad (Hz.) bunu 23.mektub'un 4.sualinde çok güzel izah etmektedir;

Dördüncü Sualiniz: (اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ "Şüphesiz, Allah sabredenlerle beraberdir." Bakara Sûresi: 153; Enfâl Sûresi:46. de hikmet ve gaye nedir?

Elcevap: Cenâb-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada, bir merdivenin basamakları gibi bir tertip vaz etmiş. Sabırsız adam, teennî ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksut damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebeptir ". "Sabır, ferahlık ve genişliğin anahtarıdır." Sabır üçtür: Birincisi: Masiyetten kendini çekip sabretmektir. Şu sabır takvadır, اِنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ Bakara ,194) sırrına mazhar eder.

İkincisi: Musibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir. اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ ٭ اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ (Al-i İmran 159) şerefine mazhar ediyor.

Üçüncü sabır ise: İbadet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor, en büyük makam olan ubudiyet-i kâmile cânibine sevk ediyor.(Mektubat,23.Mek. 299)

Evet, ''aculiyet çıkar, himmetin ayağını kaydırır''.

Şeytan bu defada acelecilikle bizi tökezletmek ister. Ama kâinatta her şeyin bir silsilesi vardır. Bu kaideye uyulmadığı takdirde bütün işler başarısız ve yarım yamalak olur. Mesela;

Acele yapılan bina çabuk yıkılır. Acele yetişen insan muvaffak olamaz. Acele (hormonla) yetişen meyveler sağlık açısından hiç iyi değildir…

Aynen bunlar gibi acele yetişen insan da acemi olur, ne topluma, ne kendine bir fayda sağlamaz...

Şimdi bu mesele ile ilgili şöyle bir misal verelim;

Bir Profesör yolda yürürken karşısına bir kadın çıkar ve der; "Sayın profesör benim oğlum senin fakültende okuyor. Duydum ki dört yıl okuma mecburiyeti varmış. Benim oğluma çok ihtiyacım var, bir yılda okusa mezun etseniz olmaz mı? der. Profesör kadına şu manidar cevabı verir. "Söyle bakalım senin oğlun ceviz ağacımı olmak ister yoksa kavak ağacı mı? Kavak ağacı çabuk yetişir, ama domates kasası üzüm kasası olur, bir kere kullanılır ve atılır. Meyvesi bile yoktur. Ceviz ağacı yavaş yetişir, ama mobilya olur, yıllarca kullanılır ve meyvesi vardır" der.

İşte kavak ağacı acelecidir, ceviz ağacı ise sabırlı.

'' Siz de وَرَابِطُوا وَصَابِرُوا اصْبِرُوا yu siper ediniz''.

Yani, sabretmeyi, sabırda sebat etmeyi ve meslek ve meşrebinde sabitkadem olmayı tavsiye edin ki netice alınsın. Acelecilikle sık sık yer değiştirilir. Yapılan işlerin hepsi muattal ve fuzuli kalır. Bir istifade olmaz.

Bir tavuk, iki yumurtanın üstünde sabır ve sebatla beklese iki civciv çıkartır. Ama her gün bir yumurta gezmekle 20 yumurtanın üzerinde yatsa hepsi bozulur gider.

Bir fidan bir tarlada sabır ve sebatla beklese ağaç olur. Her gün başka bir bahçeye gitse kurur gider.

4.''Sonra da, medenî-i bittab' olduğundan ebna-yı cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramağa mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar. Siz de, خَيْرُ النَّاسِ اَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ (İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır)olan mücahid-i âlîhimmeti mübarezesine çıkarınız.'

Normalde insan yaratılış itibariyle medenidir. Bu insan kendi gelişimini tamamlamak için hemcinsinden faydalanmaya mecburdur ve mahkûmdur.

Size bu hususta geçek bir olayı anlatayım:

En iyi buğday yarışmasına senelerdir katılan bir çiftçi, büyük ödülü o yıl da kazanmıştı. Yarışmayı izleyen gazeteciler, çiftçiden bu başarının sırrını öğrenmek istediler. Çiftçi, bu sırrın, kendi buğday tohumlarını komşularıyla paylaşmasında yattığını söyledi. Gazeteciler bu cevaba çok şaşırdılar:

"onlar sizin rakibiniz olarak yarışmaya katılıyorlar. Buna rağmen, ne diye tohumlarınızı onlarla paylaşıyorsunuz?" diye sordular.

Çiftçi: "Neden olmasın?" dedi. "Biliyor musunuz: Rüzgâr, olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu bakımdan, komşularımın kötü buğday yetiştirmeleri demek, benim ürünümün de iyi olmaması demektir. En iyi buğdayı yetiştirmek için komşularımın da iyi buğday yetiştirmelerine yardımcı olmam gerekiyor"

İnsan, her şeyi ben yapacağım dese, her şey güdük kalır cılız kalır. İnsan hep kendi fikirlerine güvense perişan olur. İnsan yaratılış itibariyle sosyal bir varlıktır. Fıtratlarında birbirlerine yardım etme vardır. Ama şeytan bu fıtratı bozmağa ve insanı kendisi gibi ferdiyetçi yapmağa çalışır. Şahsiyetçilik fikri çok kötüdür. Müslümanlar ister maddi meselelerde, ister manevi meselelerde sadece kendi şahsi kemalatını düşünemez. Şimdi bunun ikisine de yaşanmış örnekler verelim: Maddi-manevi yönden bu İslam milletinin tembellik zindanından kurtulup terakki etmesinin en birinci etkenlerinden birisi bu yardımlaşma duygusudur. Osmanlı toplumunu zirveye ulaştıran bu maddi manevi- yardımlaşma ve dayanışmadır. Nasıl mı?

İstanbul fatihi fetihten önce bir gün "bakalım halkım bu fethe hazır mı değimli" diye tebdil-i kıyafet yaparak halkın arasına girer. Bir bakkala girer ve oradan biraz bulgur pirinç alır. Birazda yağ almak ister fakat o esnaf: "ben bu gün siftahımı yaptım. İlerdeki esnaf kardeşim daha siftah yapmadı. Yağı da ondan alınız" der. Bunu gören Fatih çok duygulanır ve "tamam, halk bu kutsal fethe hazırdır'' der. Şimdi de askerlerimi kontrol edeyim" der ve oradan uzaklaşır.

5.''Sonra, başkasının tekâsülünden görenek fırsat bulup, hücum edip belini kırar. Siz de, غَيْرِهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ عَلَى اللّٰهِ لاَ (Tevekkül etmek isteyenler, sadece Allah'a tevekkül etsinler (başkalarına değil) olan hısn-ı hasîni himmete melce ediniz.''

İnsan çevresine bakar, herkes işiyle gücüyle meşgul. O da "âlemi ben mi kurtaracağım" der.

İnsan maddesini düşünüp geçimini teminat altına almak için şirketler kuruyorsa, manasını düşünüp cemaatlerle bu dini kuvvetlendirmeyi de hedefine koymalı. Mesaimizin yüzde seksenini dünyaya harcıyoruz. Yüzde yirmisini de dine hizmete harcayalım. Kimi sanatından kimi parasından kimi ilminden… v.s Bu şahs-ı manevi havuzuna bir şeyler atacak ki bu millet ve gelecek nesillerimiz istifade edebilsin, kurtulsun. Yoksa bu havuz kurursa ne olur bizim ve neslimizin hali?..

İnsanları hangi okul, hangi üniversite yetiştirecek? İnsanlara asıl faydalı olmak iman ve ahlak canibinden olur. Bu ise resmiyetle değil, samimiyetle olur. 

''Siz de tevekkül etmek isteyenler, sadece Allah'a tevekkül etsinler (başkalarına değil) olan hısn-ı hasîni himmete melce ediniz''.

Allah'tan başkasına güvenmeyin. Allah'a tevekkül ederek adımınızı atın. Sağınıza solunuza bakıp, insanların zavallılığını görüp sakın himmetinizi düşürmeyin. Allah'a dayanın himmete kuvvet verin. Başka zavallı insanlara bakarsanız moraliniz bozulur. "bütün dünya bu yoldan vazgeçse ben yine Allah'ın dinine hizmet edeceğim" diyerek ortaya atılmalıyız.

Merhum M.Akif ne güzel der: 'Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete ram ol...'

6.'' Sonra da acz ve nefsin itimatsızlığından neş'et eden ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar geliyor. Himmetin elini tutup oturtturur. Siz de لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ "Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar veremez."(Mâide Sûresi:105.) olan hakikat-i şâhikayı üzerine çıkarınız.

Tâ, o düşmanın eli o himmetin dâmenine (eteğine) yetişmesin.''

Adamın kendine güveni yok. Acziyetini, fakriyetini görüyor "ben yapamayacağım, kardeşim yapsın" diyor. Bir adam her işi yapamaya bilir. Ama her adam mutlaka bir iş yapar. Herkes kendi yapabileceği işi mutlaka yapmalı. En azından derslere gelmeli, getirebiliyorsa birilerini de getirmeli. Bu da bir hizmettir.

İmansızlık, ahlaksızlık hastalığı her geçen gün yayılıyor. Yarın bir gün bizim mahallemizi de, evimizi de saracaktır. Onun için bu hizmetlere elimizden geldiğince, gücümüzün yetiğince destek olmalıyız. Herkes elinde ne varsa o havuza atmalı. Herkes o havuza bir şeyler atmadan istifade etmeye çalışırsa, bu iş yürümez.

Nasıl mı? Bir gün bir sultan halkını şehir meydanına toplar ve onlara "buraya bir havuz yaptırdım. Herkes gece buraya bir kova süt getirecek" der. Gece olunca bir adam "ben süt yerine su bırakayım, nasıl olsa herkes süt getirir. Benim su getirdiğimi kim anlayacak" der. Sabah olunca herkes havuzun başına toplanır. Bir de bakarlar ki havuz su ile dolu. Herkes o akşam ki adam gibi düşünmüş ve su getirmişlerdir.

İşte bu adamlar hep işi birbirlerine bırakmışlar ve büyük hataya düşmüşlerdir. Her insan kendi kuvvetinin ve kudretinin nispetinde görevini yapmalı işi başkalarına havale etmemelidir. Bu düsturun hizmetimizle alakalı hususu Emirdağ Lahikası'nda şöyle açıklanır: 'Düsturun manası: "Zarara kendi razı olanın lehinde bakılmaz, ona şefkat edip acınmaz." Madem bu âyet ve bu düstur bizi, zarara bilerek razı olanlara acımaktan men'ediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri malayani bilip, vaktimizi zayi' etmemeliyiz..(Emirdağ lahikası 1,46)

7.'' Sonra, Allah'ın vazifesine müdahale eden dinsiz düşman gelir; himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de, وَلاَ تَتَاَمَّرْ عَلَى سَيِّدِكَ( Efendine efendi olmaya çalışma. اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Hud Sûresi: 112) olan kâr-âşina ve vazifeşinas olan hakikati gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin.''

Yani tebliğat yapmasını bilmez, tebliğden vazgeçer. Herkesin hemen teslim olmasını ve kabul etmesini bekler. Hâlbuki hidayet Allah'tandır. İnsanın vazifesi sadece tebliğdir. Üstad Hazretleri bu konuda şu açıklamayı yapar; 'Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp, Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmamalı.

"Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler:

'Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.'

O demiş: "Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir."

İşte o zat bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, harika bir surette çok defa muzaffer olmuştur."(Lemalar,17.Lema,13.Nota,146)

 

İşte bu hakikati iyi anlamayan bir kısım insanlar şeytanın bu tuzağına düşebilir. Tebliğinin neticesini hemen görmek ister. Hâlbuki Allah bu imkânı Resulüne bile vermemiştir. Resulullah (s.a.v.), bir rivayette Ebu Cehil'e 400 defa gitmiş ve tebliğ etmiştir.

Biz, Allah'tan tebliğimizin neticesinden sevap almayacağız, tebliğ yaptığımız için sevap ve ücret alacağız. Siz de, (Efendine efendi olmaya çalışma.) ( Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.) (Hud Sûresi: 112) olan kâr-âşina ve vazifeşinas olan hakikati gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin.

Efendiye efendilik taslamamaktan kasıt; Efendimiz (s.a.v) nasıl tebliğ ettiyse biz de onun gibi tebliğ yapmalıyız. Efendimize efendilik taslamamalıyız…

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ise; Sana ne emrettik ise onu yap. Tebliğatını yap gerisine karışma, hidayet Allah'tan…

8.'' Sonra, umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahat geliyor. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar. Siz de, لَيْسَ ِلْلاِنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعَى

 "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." Necm Sûresi: 53:39 olan mücâhid-i âlicenabı o cellâd-ı sehhara gönderiniz. Evet, size meşakkatte büyük rahat var. Zira, fıtratı müteheyyic olan insanın rahatı yalnız sa'y ve cidaldedir.''

Bu gün ümmeti Muhammed'in birinci derecede hastalığı bundandır. Şeytan insanları buradan perişan ediyor.

Rahatlıkta rahat yoktur. Meşakkatte büyük rahat vardır. Yemeğin lezzeti açlıkta, dinlenmenin lezzeti yorgunlukta, sıcağın lezzeti soğukta olduğu gibidir.

İnsanın vücudundaki atomlar hummalı bir faaliyet içerisindeyken, atomlardan müteşekkil olan insanın, tembel tembel oturması, fıtratına, yaratılış tabiatına, Allah'ın kanununa aykırıdır. Saadet ve huzuru; hizmet ve meşakkatte bulmalıyız. Bazıları servet ve makamın, şan ve şöhreti lüks ve debdebeli rahatlık içinde hizmeti aynı zannetmeleri yanlıştır. Maalesef nimet ve servet, şa'şaa ve debdebe arttıkça insan kul olduğunu ve bu dünyada misafir bulunduğunu nedense daha çok unutuyor. Hem insan dünyaya daldıkça kendinden uzaklaşır. Paraya, arabaya, mobilyaya baka baka; eline, yüzüne, gözüne bakamaz olur. Günler ard arda geçer, yıllar birbirini kovalar, o ise kendini hiç düşünmeden ölüme doğru akar gider.

Hâlbuki dünya bir imtihan meydanıdır, bir hadis-i şerifte "dünya ahiretin tarlasıdır." Olarak takdim edilir. Bu dünya rahat yeri değil, imtihan meydanı ve ahiretin tarlası olarak yaratılmış. Bu imtihan salonunda insanlar sürekli çaba gösterir, ter dökerler. Zira insanın fıtratı müteheyyiçtir. Heyecanlı ve coşkun tabiatlıdır.

Nasıl ki tarlada çalışan bir insan, dört-beş yemek yerine, ekmek ve yoğurt ile yetinir; döşek yerine toprakta ve çimende uzanır, öylece dinlenir. Bunları garip karşılamaz ve bundan fazla rahatsız olmaz. Zira bir süre sonra köye döneceğinin ve asıl rahat ve huzuru orada bulacağının şuurundadır. Allah Rasulü (s.a.v) haber veriyor: "Dünyada rahat yoktur." Evet, dünyada rahat yoktur, ama mümin için huzur ve saadet vardır. Biz huzuru ve saadeti daima hizmet içinde aramalı ve bulmalıyız.

Meyl-ür- rahat 'umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası'' dır. Bugün İslam aleminin dert, sıkıntı ve sancılarının altında yatan en önemli sebeblerden birisi bu değil midir.?

Kanuni Sultan Süleyman ile sütkardeşi Yahya Efendi arasında geçen bir olay, bu hususa ibretli bir misaldir.

Bir gün Kanunun Sultan Süleyman, Yahya Efendi'ye bir mektup göndermiş. Mektubunda''bir devlet hangi halde çöker?''diye sormuş

Yahya Efendi, sorunun cevabını gönderdiği mektubunda çok beliğ bir biçimde ifade etmiş:

''Neme lazım be sultanım'' !

Sultan, mektubun cevabını görünce önce çok şaşırmış. Yahya Efendi gibi bir zat niçin böyle yazdı, diye düşünmeye başlamış. Daha sonra cevabın çok hakimane olduğunu anlamış, mesajı almış ve Yahya Efendi'nin düşüncesini tasdik etmiş.

Evet اِنَّ لَكُمْ فِى الْمَشَقَّةِ الرَّاحَةَ اِنَّ اْلاِنْسَانَ الْمُتَهَيِّجَةَ فِطْرَتُهُ رَاحَتُهُ فِى السَّعْىِ وَ الْجِدَالِ

Üstteki cümle bu Arapça ibarenin tercümesidir.

Evet, şu "Sünnetullah" tabir edilen, kâinatta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki: İşsiz, tenbel, istirahatla yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle sa'yeden, çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çekerler. Çünki daima işsizler ömürlerinden şikâyet ederler; eğlenceler ile çabuk ömürlerinin geçmesini isterler. Sa'yedenler ve çalışanlar ise; şâkirdirler, hamd ederler, ömürlerinin geçmesini istemezler. (Mesnevi, Zühre, 158 )

Ve derler ki; "Şükürler olsun Rabbime, iyiyim, çalışıyorum. Keşki çabuk Güneş gitmeseydi, bu işi de bitirseydim. Vakit çabuk geçiyor, ömür durmuyor gidiyor. Vakıa zahmet çekiyorum, fakat bu da geçer, her şey böyle çabuk geçiyor." diye, manen ömür ne kadar kıymetdar olduğunu, geçmesindeki teessüfle bildiriyor. Lem'alar, 25. Lema, 19. Deva, 248 )

Zaten dinimiz de çalışmayı emredip, "iki günü müsavi (eşit) olan zarardadır'' demiyor mu?

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Ey insanlar! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; Allah'tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O'ndan başka tanrı yoktur. Nasıl oluyor da (tevhidden küfre) çevriliyorsunuz!

Fatır, 3

GÜNÜN HADİSİ

Emin ve doğruluktan ayrılmayan ticaret ehli (ayette sırat-ı müstakim ashabı olarak zikredilen) peygamberler, sıddikler, şehidler ve salihlerle beraberdir.

Tirmizi, Büyu 4, (1209); İbnu Mace, Ticarat 1, (2139)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI