Cevaplar.Org implant

ÜÇÜNCÜ SAİD-2

ÜÇÜNCÜ SAİD’E GENEL BAKIŞ: Eski Said’den yeni Said’e geçiş ile ilgili R.Nur Külliyatında sekiz ona yakın lahika mektubu ve birçok açıklamalar olmasına karşın, Üçüncü Said dönemine ait geçiş süreci ile ilgili orijinal metin ve lahika mektupları çok az ve sınırlı olup, bir elin parmaklarından daha azdır.


Nail Yılmaz

naimyilmaz740@gmail.com

2016-01-01 07:10:56

ÜÇÜNCÜ SAİD'E GENEL BAKIŞ:

Eski Said'den yeni Said'e geçiş ile ilgili R.Nur Külliyatında sekiz ona yakın lahika mektubu ve birçok açıklamalar olmasına karşın, Üçüncü Said dönemine ait geçiş süreci ile ilgili orijinal metin ve lahika mektupları çok az ve sınırlı olup, bir elin parmaklarından daha azdır.

 Üçüncü Said döneminin çok ehemmiyetli oluş sebeplerinden birisi de, birinci ve ikinci Said dönemlerinden kopmadan, hepsini birden kapsayan bir bütünlük içinde üçüncü Said'e taşımasıyla ilgilidir. Doç. Dr. Ahmet Yıldız'ın ifadesiyle: "Yeni Said/Üçüncü Said çizgisi, Said Nursi'nin hayatında sübjektif ve objektif unsurların eklemlenmesine dayalı bütüncül bir çerçeveyi teşkil eder. Olgun Marksın genç Marks'tan ayrı düşünmesine benzer şekilde bir ayrışma Bediüzzaman'ın hayat safahatında gözlenmez, ama değişen şartlara bağlı olarak farklılıkların oluşması da normaldir."(1)

 Yani Üçüncü Said de birinci ve ikinci Saidleri red ve inkâr yok, belki de iman hayat ve şeriat devrelerinin bir mukaddimesi veya temsili olarak ifade edildiği bir zaman dilimi olarak da anlaşılabilir.

Diğer bir husus da, İkinci Said'e geçiş süreci beş altı yıl olmasına karşın, üçüncü Said'e geçiş süresi Afyon hapsi ile sınırlıdır. Yaklaşık 20 ay. Yani Afyon hapsine girerken ikinci Said olarak giriyor, çıkışta üçüncü Said olarak çıkıyor.

TARİHÇE-İ HAYAT'DAN TESPİTLER

Bediüzzaman, 1919 yılında İstanbul'da Darü'l Hikmet-i İslamiye azası iken, yaşamış olduğu bir inkılabat-ı ruhi neticesinde, Eski Said'den, Yeni Said'e geçmesine benzer, bir halet-i ruhiyeyi, 1949 yılında Afyon hapishanesinde yaşamıştır. Bu inkılab-ı ruhiden sonra ikinci Said dönemi bitmiş, üçüncü Said dönemi başlamıştır. Bu bölüm Tarihçe-i Hayat isimli eserinde şöyle anlatılır:

"Üstad Said Nursî, Afyon Hapishanesinden 1949'da bir Eylül sabahı tahliye edildi. İki komiser arasında faytonla bir eve geldi. Yanında hizmetine bakan talebeleri de vardı. Bu tarihe kadar Üstad, evinde geceleri hiç kimseyi bulundurmazdı. Akşamdan tâ kuşluk vaktine kadar kapısı kilitli olarak kalırdı. Afyon hapsinden sonra ise, sadık talebelerinden bazıları hususî hizmetinde kaldı.

Afyon hapsinden sonra Üstad -kendi tabirince- bir nevi Üçüncü Said olarak görünüyordu. Çünkü bundan sonra hizmet-i Nuriye başka safhalarda tezahür edecekti, küllî bir inkişaf olacaktı. Üstad'ın hizmetine koşan ve Nur hizmeti için yanına gelenler, bilhassa mektebli gençlerdendi. Rahmet-i İlahiye Afyon hapis musibetini çok cihetlerle rahmete çevirmişti."(2)

ÜÇÜNÇÜ SAİDE GEÇİŞ SÜRECİ İLE İLGİLİ ÜSTADIN KENDİ AÇIKLAMASI:

Üstad Hz. daha sonra hem birinci Said hem de ikinci Said'in değişim süreçlerinin mahiyeti ile ilgili olarak, şu lahika mektubunu neşreder:

"Aziz, Sıddık kardeşlerim!

İki-üç defadır ehemmiyetli bir halet-i ruhiye bana ârız oluyor. Aynı otuz sene evvel İstanbul'da beni Yuşa Dağı'na çıkarıp İstanbul'un, Dâr-ül Hikmet'in cazibedar hayat-ı içtimaiyesini bıraktırıp, hattâ İstanbul'da bulunan Nur'un birinci şakirdi ve kahramanı olan merhum Abdurrahman'ı dahi zarurî hizmetimi görmek için de yanıma almağa müsaade etmeyen ve Yeni Said mahiyetini gösteren acib inkılab-ı ruhînin bir misli, şimdi mukaddematı bende başlamış.

 Ve üçüncü bir Said ve bütün bütün târik-i dünya olarak zuhuruna bir işaret tahmin ediyorum. Demek Nurlar ve kahraman şakirdleri benim vazifelerimi yapacaklar, daha bana hiç ihtiyaç kalmamış. Zâten Nur'un her bir câmi' cüz'ü ve sarsılmayan hâlis şakirdlerinin her birisi, benden daha mükemmel ders verir."(3)

R.Nur Külliyatına girmiş olan Üstadın kendi dilinden Üçüncü Said'le ilgili en net mesajların verildiği bu mektup tek olması bakımından bahsimiz açısından çok önemlidir. Şu ana kadar basılan mevcut R.Nur metinlerinde ulaşabildiğim kadarıyla buna benzer başka bir mektuba rastlamadım.

BU MEKTUP İLE İLGİLİ TESPİTLER:

1- 1949 yılında Afyon cezaevinde geçirilen: "ehemmiyetli bir halet-i ruhiye veya inkilab-ı ruhinin" bir defa değil, birden fazla olması.

2- Yukarıdaki metinlerde de geçtiği gibi, 1919 yılındaki bu ilk ruhi inkılâbın üstadın hayatında büyük değişikliklere sebep olması: ( İstanbul'u ve Ankara'yı terk etmesi gibi)

3- 1919 yılında yaşanan bu halin en yakınlarını dahi yanında bulundurmaya müsaade etmeyecek kadar, tam bir inziva halinin hâkim olması.

4-1949 yılında yaşamış olduğu bu hal, 1919 yılında yaşananlara benzer ruhi inkılâbın aynen kendisi olmayıp, bir benzerinin olması.

5- 1919 yılında yaşanan ruhi inkılâbın aynısı olmadığı gibi, daha henüz mukaddemelerinin başlıyor olması. Yani verilen bilgi henüz mukaddeme ile ilgili olup, asıl ile alakalı bir açıklama yok.

6-1949 tarihinde Üçüncü Said dönemine geçtiğinin bir lahika mektubuyla deklere edilmesi.

7- Bu tespitlerin belki de en önemlisi diyebileceğimiz bir husus şu olsa gerektir:

-1919 yılında da buna benzer bir inkılâptan sonra üstadın bu halden çıkardığı dersler şunlardı:

-"dünyadan tamamen yüz çevirmek.

-eski Said'i tamamen maziye gömmek.

- Büsbütün ahiret ehli Yeni Said olarak dünyadan elini çekmek.

-Doğduğu yer olan şarka giderek mağaralara kapanmak.

-Ruhi ve vicdani hazlarıyla baş başa kalmak.

-Politikayı şeytanla aynı mülahaza ederek, "şeytanla beraber siyasetten" istiaze edip Allaha sığınmak.

-Toplumdan tamamen tecrit olarak, kendi ruhi âlemine dalması." (4)

1919 yılında geçirilen inkilab-ı ruhiden sonra üstadın hissettiği mana istikametinde aldığı kararlar ve hayatta geçirdiği değişiklikler ile kaderin onu sevk ettiği veya onu tayin ettiği takdire bakılırsa, arada büyük bir açı farkının olduğu çok açık. Bu açı farkının arka planı ile alakalı fazla bir bilgimiz yok.

 

 Fakat bu bilgi eksikliği malum hadiselerin hikmet cihetini öğrenmemize mani olmasa gerek. Yani,1919 yılında geçirilen, inkilab-ı ruhi neticesindeki Üstadın attığı adımlar ile kaderin ona biçtiği rol iyi anlaşılırsa, 1949 yılında tekrarlanan inkilab-ı ruhi vakıası daha iyi anlaşılmış olacaktır.

İLAHİ İRADENİN CÜZ'İ İRADEYİ GERİ ÇEVİRMESİ

Bahsimizle ilgili on beşinci mektupta çok güzel bir ölçümüz var: "İnsan her ne kadar fâil-i muhtar ise de, fakat وَمَا تَشَاؤُنَ اِلاَّ اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ (5)sırrınca, meşiet-i İlahiye asıldır ve kader hâkimdir. Meşiet-i İlahiye, meşiet-i insaniyeyi geri verir. اِذَا جَاءَ الْقَدَرُ عُمِىَ الْبَصَرُ hükmünü icra eder. Kader söylese; iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz'î susar."(6)

Bu ölçüler çerçevesinde bakıldığında, 1919 yılında geçirilen inkilab-ı ruhiden sonra, Üstadın meşieti insaniye ve irade-i cüziyesi ile attığı adımları meşiet-i İlahiye ve irade-i külliye geri vermiştir. Yani inkilab-ı ruhiden üstadın anladığı mana ile kaderin ona tevdi ettiği, tavzif ettiği mananın çok farklı olduğu gayet açıktır. 

Nitekim daha sonraki tarihi gelişmelere baktığımızda cereyan eden hadiselerden, "inziva, uzlet ve toplumdan tecrit olarak, yalnız ahiretine çalışmak" gibi arzularının, hilafına farklı bir yöne sevk edildiğini meydana gelen vakıalar doğrulamaktadır.

Hz. Üstad R.Nur metinlerindeki yapmış olduğu tahlillerinde, ikinci Said dönemindeki çektiği bütün sıkıntıları 1919'daki tercihi ile ilişkilendirir. Yani "inziva, uzlet ve toplumdan tecrit olarak, yalnız ahiretine çalışmak gibi şahsi arzularının" istikametine doğru yönelmesine bağlar, başına gelen bütün bela ve musibetleri bu tercihine bağlar. Ve bundan dolayı kendini asla affetmez. Kıyasıya ahir ömrüne kadar nefsini eleştirmeye devam eder. 

Çünkü O: 

مَّا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ

 "Sana her ne iyilik gelirse Allah'tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir"(7) ayet-i kerimesi mucibince, başına gelen bütün musibetlerde suçluyu dışarıda aramak yerine, işe önce kendi nefsinden başlamış. Nefsiyle hiçbir zaman musalaha etmemiş. Nefsini tebrie ve tezkiye etmemiş.

HADİSELERE MELEKÛTİ BOYUTTAN BAKMA PRATİĞİ:

Mesela: "Senin başına gelen zulümler ve musibetlerin altında kaderin adaleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar. Fakat kader senin gizli hatalarına binaen, o musibet eliyle seni hem terbiye, hem hatana keffaret ediyor."(8)

"Ben kaderin mahkûmuyum, ehl-i dünyanın mahkûmu değilim"(9)

Ben: "Zalim insanların mahkûmu değilim; belki ben, âdil kaderin mahkûmuyum"(10)

"Başa gelen her işte iki sebeb var; biri zahirî, diğeri hakikî. Ehl-i dünya zahirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlahî ise, sebeb-i hakikîdir; beni bu inzivaya mahkûm etti. Sebeb-i zahirî zulmetti; sebeb-i hakikî ise adalet etti. Zahirîsi şöyle düşündü:

 "Şu adam, ziyadesiyle ilme ve dine hizmet eder, belki dünyamıza karışır" ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader-i İlahî ise benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti. Mademki nefyimde kader hâkimdir ve o kader âdildir."(11)

Bu okuduğumuz metinlerde 1919 tarihinde malum ruhi inkilabtan sonra Üstadın: "inziva, uzlet ve toplumdan tecrit olarak, yalnız ahiretine çalışma" yı tercih etmesini, sonradan çok isabetli bulmayarak, kendini kusurlu göstermesi de ayrı bir çalışma konusudur. Fakat şu kadarını söylemek gerekirse, Üstadın:

"ben kaderin mahkûmuyum"

"Zalim insanların mahkûmu değilim"

"kader senin gizli hatalarına binaen"

gibi sözleriyle kendini hatalı gösterse de, bu sözlerinin ne kadarı "tevazu " ne kadarı da "hakikati" ifade ediyor, ayrı bir araştırma konusudur. Ama tevazu payının çok yüksek olduğunu söylemek herhalde malumu ilam olsa gerek. Her ne ise…

Tasavvufi kültürde şöyle güzel bir kelam-ı kibar vardır: "hasenatü'l ebrar seyyiatü'lmukarrebin" yani "ebrarın haseneleri mukarrebinin seyyieleridir" derler. Herhalde üstadın da hata dediği şeyler bu kabilden şeyler olsa gerektir. Yani Hak var, ehak var. Hasen var, ahsen var. Hani derler ya: "güzel, en güzelin düşmanıdır" diye. 

MUSİBETLERİN HAKİKİ YÜZÜ: 

اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ

 âyetinin bir sırrıy (la) Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde (bile) hakikî bir hüsün ciheti vardır"(12) kaidesiyle: En kötü olaylardan bile iyi bir nokta bulup her hadiseyi, hayra yormayı hayatının vazgeçilmez bir prensibi haline getiren Hz. Üstad başına gelen bu dehşetli zulüm ve işkencelerde bile yine bir rahmet ciheti bularak: "Demek hapis bizim için bir nimettir, bir rahmettir"(13) deyip, sabır içinde şükreder. Çünkü:

 13. Şuadaki bir mektupta: "Ben bu gece Eski Said'in izzetli damarıyla, ellerimiz kelepçeli beraber mahkemeye süngülü neferatla sevkimizi düşündüm. Şiddetli bir hiddet geldi. Birden kalbe ihtar edildi ki: Hiddet değil, belki kemal-i iftiharla, şükür ve sevinçle bu vaziyeti karşılamak lâzımdır.

Çünki zîşuur ve hadd ü hesaba gelmeyen melek ve ruhanîlerin ve insanlardan ehl-i hakikatın ve ashab-ı vicdanın ve iman-ı tahkikî sahiblerinin nazarlarında, hak ve hakikat ve Kur'an ve iman yolunda bu asra meydan okuyan bir kahramanlar kafilesi suretinde görünüyorlar. Bunların teveccüh-ü rahmet-i İlahiyeyi ve kabul-ü Rabbaniyeyi gösteren bu yüksek takdir ve tahsinlerine karşı, mahdud bir kısım serseri ve haylaz ve sefihlerin tahkirkârane nazarlarının hiçbir ehemmiyeti olamaz."(14)

 Lem'alar'da ise: "Ben yirmi yaşlarında iken tekrar ile derdim: "Eski zamanda mağaralara çekilen târik-üd dünyalar gibi âhir ömrümde ben de bir mağaraya, bir dağa çekilip, insanların hayat-ı içtimaiyesinden çıkacağım." Hem eski Harb-i Umumî'de şark-ı şimalîdeki esaretimde karar vermiştim ki: "Bundan sonra ömrümü mağaralarda geçireceğim. Hayat-ı siyasiyeden ve içtimaiyeden sıyrılacağım. Artık karışmak yeter." derken, inayet-i Rabbaniye, hem adalet-i kaderiye tecelli ettiler.

Kararımdan ve arzumdan çok ziyade hayırlı bir surette ihtiyarlığıma merhameten o mutasavver mağaralarımı hapishanelere ve inzivalara ve yalnızlık içinde çilehanelere ve tecrid-i mutlak menzillerine çevirdi. Ehl-i riyazet ve münzevilerin dağlardaki mağaralarının çok fevkinde "Yusufiye Medreseleri" ve vaktimizi zayi' etmemek için tecridhaneleri verdi. Hem mağara faide-i uhreviyesini, hem hakaik-i imaniye ve Kur'aniyenin mücahidane hizmetini verdi." (15)

 "Kader-i İlahî ise, Onların bu katmerli zulmünü muzaaf bir rahmete çevirdi."(16)

Bütün bu iyimser tabloya rağmen Hz Üstad yine de kendini affetmez. "Konuşan Yalnız Hakikattır" isimli mektubunda ve 1949 yılında Afyon mahkemesi müdafaalarında kendini itham etmeye devam eder. Fakat bu kendi kendisiyle hesaplaşmalar, "belki" de Afyon hapsinde tekrar yeni bir inkilab-ı ruhi geçirmesine sebep olarak Hz. Üstadın 3. Said dönemine geçmesine vesile olur.

ENFÜSİ VE AFAKÎ BOYUT:

Üstad Hz "Benim suçum veya bir tek suçum"  var diyerek kendi kendine yaptığı ithamlarda çok temel fakat çok önemli iki farklılık var.

Birisi: enfüsi (Küçük daire ile ilgili)

Diğeri: afakî (Sosyal hayat ile ilgili)

 Bu mevzuların yer aldığı, "Konuşan Yalnız Hakikattir" mektubunda "enfüsi" boyut, Afyon Mahkemesindeki müdafaasında ise "afakî" cihet öne çıkıyor.

BİRİNCİSİ(enfüsi kısmı): Konuşan Yalnız Hakikattir başlıklı yazısında : "Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum; üzülüyordum, muzdarip oluyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakikî sebebini şimdi bildim. Ben kemal-i teessürle söylerim ki: Benim suçum, hizmet-i Kur'aniyemi maddî manevî terakkiyatıma, kemalâta âlet yapmakmış. Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum, Allah'a binlerle şükrediyorum."(17)

"Kader-i İlahî Nur'daki hakikî ihlâsı kırmamak için Said'e şefkatli tokatlar vurup "Sakın sakın, hakaik-i imaniyenin tefsiri olan Risale-i Nur'u kendi şahsî menfaatlerine ve hattâ manevî kemalâtlarına ve belalardan ve muzır şeylerden kurtulmaklığına âlet yapma. Tâ ki Nur'un en büyük kuvveti olan ihlas-ı hakikî zedelenmesin!" diye emrediyor."(18)

 Gerçekten Hz Üstad hizmet-i Kur'aniyesini maddî ve manevî terakkiyatına, kemalâtına nasıl âlet yapmış olabilir? Herhalde bu sözleriyle nur talebelerine bazı mesajlar vermek istiyor olmalıdır. Mesela:

*Amelinizde yalnız ve yalnız rıza-yı İlahî olmalı.(19)

*Bu zamanda tesirli bir iman dersi, ancak dinin hiçbir şahsî, dünyevî, uhrevi, maddî ve manevî bir şeye âlet ve tabi edilmeden verilmesiyle husule gelebilir.(20)

*Hatta: azabdan, Cehennem'den kurtulmaklığı(nıza), hattâ saadet-i ebediye(ye) vesile yapma(yın),diyor.(21)

*Hususan siyasî, dünyevî, şahsî, cem'iyet hatta cemaatî(meşrebi taassub) menfaatlere dahi dini, hususan iman hizmetini alet ve tabi yapmayın.(22)

*İslâm, bugün öyle mücahidler ister ki; değil dünyasını ahiretini dahi feda etsin(23) vb.. gibi.

İKİNCİSİNDE (afakî, yani sosyal hayat ile ilgili kısmı):

Afyon Mahkemesine ve Ağır Ceza Reisine diyor ki:

 "Eskiden beri fıtratımda tahakkümü kaldıramadığım için dünyaya karşı alâkamı kesmiştim. Şimdi o kadar manasız, lüzumsuz tahakkümler içinde hayat bana gayet ağır gelmiş, yaşayamayacağım. Hapsin haricinde, yüzler resmî adamların tahakkümlerini çekmeğe iktidarım yok. Bu tarz hayattan bıktım. Ben sizden bütün kuvvetimle tecziyemi talep ediyorum. Şimdi kabir elime geçmiyor. Hapiste kalmak bana lâzımdır.

 Makam-ı iddianın asılsız isnad ettiği suçlar siz de bilirsiniz ki, yok. Beni cezalandırmaz. Fakat beni manen cezalandıracak vazife-i hakikiyeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak münasip ise, sorunuza cevap vereyim. Evet, büyük kusurlarımdan bir tek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi -dünyaya bakmadığım için- yapmadığımdan, hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi."(24)

Hakikaten 3. Said dönemi için bu cümleler çok önemli kilometre taşları niteliğinde. Çünkü artık yol haritası belli olmuş. "inkilab-ı ruhi" den sonra 3. Said dönemine geçtiğini bildirdiği gibi, bu devrede neler yapılması gerektiğini de genel hatlarıyla belirtiyor.

 Ana hatlarıyla özetlediğimiz bu metnin bütün cümleleri önemli olmakla beraber, fakat üstadın asıl vurgu yaptığı üç cümlesi anahtar niteliğindedir. Bunlar;

1-Vazife-i hakikiye.

2-Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazife.

3-Dünyaya bakmadığım için- yapmadığımdan hakikat noktasında affolunmaz bir suç işlemek.

Aslında, 1949 yılında yaşamış olduğu "inkilab-ı ruhi" aynen 1919 yılında da geçirmiş olduğu gibi "bütün bütün târik-i dünya olarak zuhur" etmişti. Fakat bu sefer Üstad hissiyatları istikametinde değil de daha realist bir tercih yaparak, akıl ve kalbin ittifak ettiği ciheti tercih etti. Yani bu tercihte uzlet, inziva ve toplum hayatından tecrit olmak yok.

Bilakis vazife-i hakikiyeye olan, vatan millet ve din namına mükellef olduğu hayat-ı içtimaiyi siyasiyeye bakmanın artık zamanı gelmiştir. Çünkü madem :"İmanlı ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır."(25)

"Hem madem yüzde bir de(26) olsa, vatan ve millet ve din namına hayat-ı içtimai ve siyasi sahasında da büyük bir vazife-i hakikiyye var."(27) O halde bu vazifeleri ifa etme zaman ve zeminin geldiğini haber vermektedir.

-devam edecek-

Dipnotlar

1-Siyaset Bilimci Doç. Dr. Ahmet Yıldız, 25.06.2015 (Risale Haber)

2- Tarihçe-i Hayat, s: 612

3- Şualar, s: 529 - 530

4- Şualar, s: 496

5-İnsan Suresi; 76/30

6-Mektubat, s: 56

7-Nisa: 4/79

8- Tarihçe-i Hayat, s: 500

9- Tarihçe-i Hayat, s: 178

10- Mektubat, s: 490

11- Tarihçe-i Hayat, s: 178

12-Sözler, s: 231

13-Lem'alar, s: 266

14-Şualar, s: 322

15- Lem'alar, s: 266

16- Tarihçe-i Hayat, s: 178

17- Tarihçe-i Hayat, s: 686

18-Emirdağ Lahikası-2: 75

19- Lem'alar, s. 160

20- Tarihçe-i Hayat, s: 686

21- Tarihçe-i Hayat, s: 686

22-Şualar, s: 520

23-Asa-yı Musa, s. 260

24- Şualar, s: 392

25- Lem'alar, s. 71

26-Hutbe-i Şamiye, s:95

27- Şualar, s: 392

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

Üstadın ulaştığı netice gösteriyordu ki; gerçekten İslam fıtrat dinidir. Bundan sonra, bu

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

Müellif: M. Said Ramazan el Buti Mütercim: Fehmi Türkmen Hocaefendi Bizim için mümkün değil

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

Risale-i Nur, acz, fakr, şefkat ve tefekkür kavramlarından her birini Hakka ve hakikate ulaşma

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

Risale-i Nur kendisini tarikattan çok hakikat ve şeriat olarak tarif eder. Fakat, ister hakikat ol

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

Türkiye’de acip bir olay meydana geldi. En mühim ve en tehlikeli olan hadise ise, Türk milleti

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-2

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-2

Cenab-ı Hakkın kainata koyduğu kanunlardan(sünnetullah) birisi de, belirli zaman dilimlerinde M

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-3

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-3

Risale-i Nur, insanı Allah’a ulaştıran yolların sayısız olabileceğini söyler. Bununla birl

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-2

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-2

Bu konuda diğer bir ayrıntı da, Risale-i Nur’un diline, üslubuna yapılan itirazdır. Dilin a

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-1

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-1

“Risale-i Nur, bize, Rabbimizi tanıtan dört külli muallimden, dört umumi tarif ediciden bahsed

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-3

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-3

10. ‘Dindar Demokratlar’ Bir kere Nursi Demokratları nitelerken hemen tüm nitelemelerinde

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-2

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-2

6. Kur’an Hizmeti Hiçbir Şeye Alet Yapılmamalıdır Nursi, mevcut siyasi yapıya "isyan hakk

Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç bir ortak koşmasın.

Kehf, 110

GÜNÜN HADİSİ

Her insan hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir."

Tirmizi

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI