Cevaplar.Org implant

HZ. MEVLANA VE BEDİUZZAMAN'DA HİKÂYE VE TEMSİL KULLANMA GELENEĞİ-3

Hz. Mevlana’nın Nübüvvet ve Velayeti Temsil Yoluyla Anlatması Hz. Mevlana, Papağanı olan bir bakkalın hikâyesinde birçok hakikate işaret ediyor. Bir gün bakkal dükkânına geldiğinde, papağanın gülyağı şişesini döktüğünü görür. Bakkal, güzel konuşan papağanın kafasına vurur ve başını kel eder. Bunun üzerine papağan küser ve bir daha konuşmaz. Bakkal


Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz

musakazimyilmaz@gmail.com

2015-12-24 09:27:39

Hz. Mevlana'nın Nübüvvet ve Velayeti Temsil Yoluyla Anlatması

Hz. Mevlana, Papağanı olan bir bakkalın hikâyesinde birçok hakikate işaret ediyor. Bir gün bakkal dükkânına geldiğinde, papağanın gülyağı şişesini döktüğünü görür. Bakkal, güzel konuşan papağanın kafasına vurur ve başını kel eder. Bunun üzerine papağan küser ve bir daha konuşmaz. Bakkal, her ne çareye başvurduysa onu bir daha konuşturamaz ve papağanın kafasına vurduğuna çok pişman olur. Nihayet bir gün başı kel olan bir derviş dükkânın önünden geçer. Papağan onu görür görmez, kendisine benzeyen bir kel buldu diye konuşmaya başlar ve şöyle der:

"Ey kel adam! Ne diye kellerin arasına karıştın? Yoksa sen de şişeden yağ mı döktün?"

Halk papağanın bu sözünden dolayı gülüşmeye başlar. Zira papağan kel dervişi kendisi gibi sakar biri sanmıştı. Hz. Hz. Mevlana bundan sonra, değişik benzetmelerle hakikatlere işaret eder ve şöyle der:

کار پاکان را قیاس از خود مگیر گر چه ماند در نبشتن شیر و شیر 

"Her ne kadar "Aslan" manasına gelen "Şir" ile "Süt manasına gelen "Şir" benzese de, sen başkasını kendine mukayese etme.

جمله عالم زین سبب گمراه شد کم کسی ز ابدال حق آگاه شد 

Bütün âlem bu nedenle yolunu kaybetti; Hak abdalından az kişiler haberdar oldu."

همسری با انبیا برداشتند اولیا را همچو خود پنداشتند

İnsanlar peygamberlerle denkliğe kalkıştılar. Velileri kendileri gibi sandılar."

گفته اینک ما بشر ایشان بشر ما و ایشان بستهٔ خوابیم و خور

"Biz de beşer onlar da beşer. Biz ve onlar uykuya bağlıyız" derler.

این ندانستند ایشان از عمی هست فرقی درمیان بی‌منتهی

Körlüklerinden dolayı, aralarında sonsuz farklılığın olduğunu bilemediler.

هر دو گون زنبور خوردند از محل لیک شد زان نیش و زین دیگر عسل

"Oysa iki tür arı var; aynı yerden yerler. Birinden zehir, diğerinden bal çıkar."

هر دو گون آهو گیا خوردند و آب زین یکی سرگین شد و زان مشک ناب

"İki tür Ceylan ot yer, su içer. Birinden dışkı, diğerinden saf misk meydana gelir."

هر دو نی خوردند از یک آب‌خور این یکی خالی و آن پر از شکر

İki tane ney aynı sulaktan beslendi; biri boş, diğeri şekerle doldu."

این خورد گردد پلیدی زو جدا آن خورد گردد همه نور خدا

"Şu adam yer, kendisinden pislik çıkar, o yer; bütünüyle Hak nuru olur."

این زمین پاک و آن شوره‌ست و بد این فرشتهٔ پاک و آن دیوست و دد

"Şu toprak paktır, o toprak ise çorak ve kötü. Bu pak melektir, o şeytan ve vahşi bir hayvandır."

سحر را با معجزه کرده قیاس هر دو را بر مکر پندارد اساس

"Sihri mucize ile mukayese edip ikisinin de aslını hile zanneder."

ساحران موسی از استیزه را برگرفته چون عصای او عصا

 

"Musa'nın karşısındaki sihirbazlar, husumetle onun asası gibi asa edindiler."

لعنة الله این عمل را در قفا رحمة الله آن عمل را در وفا

"Bu amelin ardında Allah'ın laneti, şu amel içinse, vefa olarak Allah'ın rahmeti vardır."

 میم و واو و میم و نون تشریف نیست لفظ  مؤمن جز پی تعریف نیست

Mim vav ve mim ile nun harfleri kişiyi şereflendirmez. "Mümin" kelimesi tariften başka bir şey değildir.(1)

Bediüzzaman'ın İmanî Ve İslamî Hakikatleri Temsil Yoluyla Anlatımı

Bediüzzaman'ın iman hakikatlerini anlatırken kullandığı temsillerinden bazıları şunlardır:

"Nasıl ki bir taburun askerleri, istirahat için dağılsa, sonra bir boru ile çağrılsa, kolay bir surette tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur teşkil etmekten çok kolay ve çok rahattır; öyle de, bir bedende birbiriyle imtizâc ile ünsiyet ve münasebet peyda eden zerrât-ı esasîye, Hazret-i İsrafil Aleyhisselâmın Sûr'u ile Hàlık-ı Zülcelâlin emrine "Lebbeyk" demeleri ve toplanmaları, aklen birinci icaddan daha kolay, daha mümkündür"(2)

"Mesela, nasıl bir ağaç yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimâtı ile bir tesbihâtı var; öyle de, koca semâvât denizi dahi kelimâtı hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve ayları ile Fâtır-ı Zülcelâline tesbihât yapar ve Sâni-i Zülcelâline hamd eder ve hâkezâ..."(3)

"Nasıl küçük küçük cüzdanlar, büyük bir kütüğün vücudunu ihsas eder ve küçük küçük senetler bir defter-i kebirin bulunduğunu iş'âr eder ve küçük kesretli tereşşuhâtlar büyük bir su menbaını işmâm eder; aynen öyle de, küçük küçük cüzdanlar hükmünde, hem birer küçük Levh-i Mahfuz manasında, hem büyük Levh-i Mahfuzu yazan kalemden tereşşuh eden küçük küçük noktalar suretinde olan beni beşerin kuvve-i hafızaları, ağaçların meyveleri, meyvelerin çekirdekleri, tohumları, elbette bir hâfıza-i kübrâyı, bir defter-i ekberi, bir Levh-i Mahfuz-u âzamı ihsâs eder, iş'âr eder ve ispat eder, belki keskin akıllara gösterir."(4)

"Nasıl ki, meselâ Amerika'da, bütün milletler umumî bir kongreye davet edilse, her millet büyük gemisine biner, oraya gider. Öyle de, bahr-i muhît-i kâinatta, bir senede yirmi beş bin senelik uzun bir seyahate alışan küre-i arz, ahalisini alır, gider, mahşer meydanına boşaltır."(5)

"Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir; öyle de, "Kendime mâlikim" diyen adam, "Her şey kendine mâliktir" demeye ve itikat etmeye mecburdur."(6)

"Meselâ, ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum; öyle de, şu koca kâinat sarayının bir ustası var, o usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve hâkezâ….Demek, nasıl esmâda bir İsm-i âzam var; öyle de, o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır. Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimalî var."(7)

"Nasıl ki güneşin zatı bulunup ziyası bulunmamak kabil değil; öyle de, binler derece ondan ziyade kabil değildir ki, şu muntazam mevcudatı icad eden Zatın ilmi, ondan infikâk etsin. Şu ilm-i muhit, o Zata lâzım olduğu gibi, taallûk cihetiyle her şeye dahi lâzımdır."(8)

"Meselâ, Ayasofya kubbesindeki taşlar eğer mîmarının emrine ve sanatına tâbi olmazlarsa, her bir taşı, Mîmar Sinan gibi dülgerlik sanatında bir mahareti ve sâir taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yani "Geliniz, düşmemek, sukut etmemek için baş başa vereceğiz" diye bir hüküm sahibi olması lâzımdır; öyle de, binler defa Ayasofya kubbesinden daha sanatlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnuâttaki zerreler, Kâinat Ustasının emrine tâbi olmazlarsa, her birine Sâni-i Kâinatın evsâfı kadar evsâf-ı kemâl verilmesi lâzım gelir.

Feyâ sübhânallah! Zındık maddiyyun gâvurlar, bir Vâcibü'l-Vücudu kabul etmediklerinden, zerrât adedince bâtıl âliheleri kabul etmeye mezheblerine göre muztar kalıyorlar. İşte şu cihette, münkir kâfir, ne kadar feylesof âlim de olsa, nihayet derecede bir cehl-i azîm içindedir, bir echel-i mutlaktır."(9)

"Nasıl, küfür Cehenneme duhulüne sebeptir; öyle de, Cehennemin vücuduna ve icadına dahi sebeptir. Zira küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa; bir edepsiz ona serkeşâne dese, "Beni te'dib etmezsin ve edemezsin"; herhalde, o yerde hapishane yoksa da, tek o edepsiz için bir hapishane teşkil edecek, onu içine atacaktır."(10)

"Nasıl ki mahrûtî (huni şeklinde) bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar surlu daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir, fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de, Cennetler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehâdisin mütenevvi' rivâyâtı işaret ediyor."(11)

"Nasıl ki, merhûme ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder; öyle de, ölmüş kadınların sûretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan sûretlerine hevesperverâne bakmak, derinden derine, hissiyât-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrip eder."(12)

"Nasıl ki, bir sultanın hizmetkârı onun tebaiyeti ile öyle bir mevkie çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük veliler Sahabe derecesine çıkamıyorlar."(13)

"Nasıl ki, bir azîm sefinenin dümencisi vazifesinin adem-i ifâsıyla, sefine gark olup, bütün hademelerin netice-i sa'yleri iptal olur; bütün o tahribât, bir ademe terettüb ediyor. Öyle de, küfür ve mâsiyet, adem ve tahrip nevinden olduğu için, cüz-i ihtiyârî bir emr-i itibârî ile onları tahrik edip, müthiş netâice sebebiyet verebilir."(14)

"Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem, nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tâmir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesîledir. Öyle de, şu münkerât zamanında ve adat-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribâtı hengâmında, içtihad nâmiyle, kasr-ı İslâmiyet'ten yeni kapılar açıp duvarlarından muharriplerin girmesine vesîle olacak delikler açmak, İslâmiyet'e cinâyettir."(15)

"Yâ Rab! Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbul bir zatın sarayca me'nûs sadâsıyla çalar; tâ ona açılsın; öyle de, bîçare ben dahi Senin dergâh-ı rahmetini, mahbub abdin olan Üveysü'l-Karânî'nin nidâsıyla ve münâcâtıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç. Ekûlü kemâ kàle"(16)

"Nasıl ki yıldız böceği, kendi ışıkçığına itimat eder, gecenin hadsiz zulümâtında kalır; bal arısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur, bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder; öyle de, kendine, vücuduna ve enâniyetine dayansan, yıldızböceği gibi olursun."(17)

"Meselâ, nasıl ki bir hayvanın veyahut bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarafet gösterir; fakat az bir zamanda o zarif et ve o güzel meyve, o yabanî ve paslı ve kesif ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün eder. Öyle de, şeâir-i İslâmiyedeki tabirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayattar ve sevabdar bir cilt, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nuraniyet, muvakkaten çıplak, bir derece görünür. Fakat ciltten cüda olmuş bir meyve gibi, o mübarek manaların ruhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider. Nur uçar, dumanı kalır."(18)

"Ve madem ehl-i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir. Elbette, semâ-yı Kur'ân'ın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazâta ve tenkidâta medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direkle bağlanmamalı."(19)

"Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim."(20)

"Meselâ, nasıl ki murassa ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, hâlk sana dese, "Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin." Eğer sen tevazukârâne desen, "Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?" O vakit küfrân-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirâne desen, "Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz." O vakit, mağrurâne bir fahirdir.

İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: "Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir." İşte, bunun gibi, ben de, sesim yetişse bütün küre-i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler. Fakat benim değildirler; Kur'ân-ı Kerîmin hakaikinden telemmu' etmiş şualardır."(21)

"Nasıl ki bir insanın bir eli bir elini kıskanmaz ve gözü kulağına haset etmez ve kalbi aklına rekabet etmez. Öyle de, bu heyetimizin şahs-ı manevîsinde, herbiriniz bir duygu, bir aza hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bilakis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, mütelezziz olmak bir vazife-i vicdaniyenizdir."(22)

"Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini feda eder. Öyle de, ehl-i imanın hayat-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhafaza etmek için, lüzum olsa-hem lüzum var-kendim, değil yalnız layık olmadığım o makamları, belki hakiki hayat-ı ebediyenin makamlarını dahi feda etmeye, Risale-i Nur'dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terk ederim."(23)

"Nasıl ki bir çam ağacının buğday tanesi kadar bir çekirdeği, koca çam ağacına bir mebde' oluyor; kudret-i İlâhî o acip ağacı o çekirdekten halk ediyor, aynen bunun gibi, hiçbir mahviyet ve tevazu niyetiyle olmayarak, bütün kanaatimle ilân ediyorum ki, benim hizmetim ve sergüzeşte-i hayatım, bir nevi çekirdek hükmüne geçmiş. İnayet-i İlâhiye ile bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i imaniyeye mebde' olmak için, Kur'ân'dan gelen ve meyvedar bir şecere-i âliye olan Nur Risalelerini ihsan etmiş."(24)

Divan-ı Harb-i Örfi'de idamla yargılandığında şöyle demişti: "Ben hapishane denilen âlem-i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cemiyet-i beşeriyenin gaddarane hallerini tenkit ederek, değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev-i benî beşere irad ettiğim bir nutuktur. Onun

için,

يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ

sırrınca, kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı; namahrem olan kimseler nazar etmesin. Âhirete kemal-i iştiyak ile müheyyayım. Bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasıl ki, bir bedevî garaipperest, İstanbul'un acayip ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemal-i hâhişle görmeyi arzu eder! Ben de ma'rez-i acaip ve garaip olan âlem-i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tâzib ediniz! Ve illâ başka suretle azap, azap değil, benim için bir şandır!"(25)

Sonuç

Hem Hz. Mevlana hem Bediüzzaman, İslamî hakikatleri anlatırken temsili anlatımdan ve hikâyelerden çok istifade etmişlerdir.

Bediüzzaman, "üstatlarımdan birisidir" dediği Mevlana Celaleddin Rumî'ye ve onun Mesnevi-i Şerifine çok büyük önem atfediyor. Hz. Mevlana'nın zamanında gelseydi Mesnevi tarzında yazacağını, Mevlana'nın da bu zamanda gelseydi Risale-i Nur tarzında yazacağını ifade eden Bediüzzaman, Arapça Mesnevi'nin mukaddimesinde şunları söylüyor: "Mevlâna Celâleddin (r.a.) ve İmam-ı Rabbanî (r.a.) ve İmam-ı Gazâlî (r.a.) gibi, akıl ve kalb ittifakıyla gittiği için, her şeyden evvel kalb ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını temine çalışıp, lillâhilhamd, Eski Said Yeni Said'e inkılâp etmiş. Aslı Farisî, sonra Türkçe olan Mesnevî-i Şerif gibi o da Arapça bir nevi Mesnevî hükmünde Katre, Hubab, Habbe, Zühre, Zerre, Şemme, Şu'le, Lem'alar, Reşhalar, Lâsiyyemalar ve sair dersleri ve Türkçede o vakit Nokta ve Lemeatı gayet kısa bir surette yazmış; fırsat buldukça da tab etmiş. Yarım asra yakın o mesleği Risale-i Nur suretinde, fakat dâhilî nefis ve şeytanla mücadeleye bedel, hariçte muhtaç mütehayyirlere ve dalâlete giden ehl-i felsefeye karşı, Risale-i Nur, geniş ve küllî Mesnevîler hükmüne geçti."(26)

Hz. Mevlana'nın Mesnevisine "Mesnevi-i Şerif" diyecek kadar önem atfeden Bediüzzaman, Risale-i Nur'un telifinde, tıpkı Hz. Mevlana gibi temsil geleneğinden ve hikâyeciklerden çok istifade etmiştir. Ancak, temsil metodunun kullanılması hususunda Risale-i Nur ile Mesnevi arasında ciddi farklar olduğu açıktır.

Dipnotlar

1-Mesnevi, torbatJam.com, s. 13-14.

2-Sözler, 484.

3-Sözler, 473.

4-Sözler, 56.

5-Mektubat, 22.

6-Sözler, 496.

7-Sözler, 628.

8-Mektubat, 235.

9-Sözler, 510.

10-Sözler, 464.

11-Sözler, 461.

12-Sözler, 374.

13-Sözler, 451.

14-Sözler, 429.

15-Sözler, 442.

16-Sözler, 594.

17-Sözler, 194.

18-Mektubat, 385.

19-Mektubat, 358.

20-Mektubat, a.y.

21-Mektubat, 358.

22-Mektubat, 413.

23-Emirdağ Lahikası, 66.

24-Emirdağ Lahikası, 311.

25-Bediüzzaman, Divan-ı Harb-i Örfi, s.18-19;Yeniasya Neşriyat.

26-Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, 10; Yeniasya Neşriyat.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

Üstadın ulaştığı netice gösteriyordu ki; gerçekten İslam fıtrat dinidir. Bundan sonra, bu

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

Müellif: M. Said Ramazan el Buti Mütercim: Fehmi Türkmen Hocaefendi Bizim için mümkün değil

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

Risale-i Nur, acz, fakr, şefkat ve tefekkür kavramlarından her birini Hakka ve hakikate ulaşma

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

Risale-i Nur kendisini tarikattan çok hakikat ve şeriat olarak tarif eder. Fakat, ister hakikat ol

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

Türkiye’de acip bir olay meydana geldi. En mühim ve en tehlikeli olan hadise ise, Türk milleti

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-2

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-2

Cenab-ı Hakkın kainata koyduğu kanunlardan(sünnetullah) birisi de, belirli zaman dilimlerinde M

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-3

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-3

Risale-i Nur, insanı Allah’a ulaştıran yolların sayısız olabileceğini söyler. Bununla birl

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-2

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-2

Bu konuda diğer bir ayrıntı da, Risale-i Nur’un diline, üslubuna yapılan itirazdır. Dilin a

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-1

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-1

“Risale-i Nur, bize, Rabbimizi tanıtan dört külli muallimden, dört umumi tarif ediciden bahsed

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-3

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-3

10. ‘Dindar Demokratlar’ Bir kere Nursi Demokratları nitelerken hemen tüm nitelemelerinde

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-2

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-2

6. Kur’an Hizmeti Hiçbir Şeye Alet Yapılmamalıdır Nursi, mevcut siyasi yapıya "isyan hakk

O gün ne mal fayda verir, ne de evlat. Ancak Allah'a selim bir kalb ile gelenler (fayda görürler.)

Şuara, 88-89

GÜNÜN HADİSİ

"Allah katında, duadan daha kıymetli bir ibadet yoktur."

Tirmizî

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI