Cevaplar.Org

DERS: 10 SÖZLER, LEMAAT’tan "EL-HAKKU YA'LÛ" BİZZÂT, HEM AKİBET MURADDIR

Ey arkadaş! Bir zaman bir sail dedi : “ Madem El- hakku ya’lü haktır” Neden kâfir, müslime; kuvvet hakka galibdir?


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2015-12-16 04:12:44

Ey arkadaş! Bir zaman bir sail dedi : " Madem El- hakku ya'lü haktır" Neden kâfir, müslime; kuvvet hakka galibdir?

Dedim: Dört noktaya bak! Bu müşkil de hallolur.

Birinci nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir. Öyle de; her batılın her vesilesi batıl olması yine lazım değildir.

İkinci nokta şudur: müslimin her vasfı müslim olmak vâcib iken, haricen her dem vaki', sabit değildir. Öyle de: Her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş'et etmek yine lâzım değildir. Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş'et etmek, öyle de her dem sabit değildir.

Üçüncü nokta şudur: O Zât-ı Zülcelal'in iki vasf-ı kemalden iki Şer'i tecelli; vasf-ı iradeden gelen meşietle takdirdir, O da şer'-i tekvinî... Vasf-ı Kelâm'dan gelen şeriat-ı meşhure. Teşriî evamire karşı itaat, isyan.

Dördüncü nokta şudur: Bir hak bilkuvve kalmış yahut kuvvetsiz kalmış, ya mahlûttur, hem mahşuş. Ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelmiştir.

Malumunuz meşhur bir hadis var ; "El-hakku ya 'lü" hak âlidir, hak üstündür, haklı olan galip olur. Bu hadisi şerif, Buhari'de de Beyhaki'de de geçmektedir. Müslüman haktır, İslam haktır, fakat küfür hak değildir. Peki, neden kuvvet hakka galip geliyor? Normalde hak haktır, kuvvet ise hakka mağlup olması icab ediyor, ama bakıyoruz kuvvet, hakka bazen galip gelebiliyor. Dolayısıyla bu suali Üstadımız dört noktada izah ediyor. Dersin konusu bu.

Bu soruya dört ayrı yönüyle cevap verilir. Önce vesileler üzerinde durulur. Bu vesileleri kim yerine getirirse başarı onundur. Kuvvet de bir vesiledir. Metinde de belirtilmiştir: "Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkatı var''

Asıl metinde uzunca olan bu konununun açıklanması, adeta bir kitap olacağından biz sadece bu dört soruya muhtasar cevapla açıklamakla yetindik.

Başarılı olmak, düşmanınıza galip gelmek istiyorsanız, kuvvetli olmaya mecbursunuz. Zira, kuvvetin de bir hakkı var. O hakkı kim elinde tutarsa, galip gelmesi kuvvetli muhtemeldir. Çelikle tahtayı çarpıştırırsanız, tahtanın mağlup düşeceği bellidir. 

"Dedim: Dört noktaya bak; bu müşkülde hallolur. Birinci nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lazım değildir."

Burada ki lazım değildir, derken aslında bizim anladığımız Türkçe de kullandığımız lazım tam lazım, yani her hakkın her vesilesi de hak olması lazımdır, ama burada Üstadımız lazım değildir derken, her zaman sabit değil, her zaman vaki olmuyor anlamındadır.

"Öyle de, her batılın her vesilesi batıl olması, yine lazım değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, batıl vesileye galiptir. Dolayısıyla, bir hak bir batıla mağluptur. Muvakkaten, bilvasıta olmuştur. Yoksa bizzat, hem daima değildir. Lakin akıbetü'l-akıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, bir sırrı hilkati var."

Müslüman bir mücadele vaktinde, hak bir vesileyi değil de batıl bir vesileyi kullanır. Karşısında çarpıştığı, mücadele ettiği güruh olan ehl-i küfür ya da ehl-i fısk, ya da ehl-i dünya batıl bir vesile değil de hak bir vesile kullanıyor olabilir.

O takdirde hak olan vesile batıl olan vesileye galip gelmiştir. Ama ''akıbetü'l akıbe'' yani en son dediğimiz dönem yine de kazanan hak yolda giden Müslüman'dır, kaybeden batıl yolda giden kâfirdir. Her ne kadar bu dünyada hak vesileyi kullanmış ve bundan dolayı Müslüman'ı alt etmiş ise ahirette yani mahşerde harbi kazanmaz, kendisi kaybetmiş olur, Müslüman ise orada kazanmış olur. Mesela: Filistin'i nazara alalım, şu anda süper güç hükmünde olan bir ülke var. İsrail. Bir de bakıyorsunuz ki dünyanın en süper ülkelerini de arkasına almaya çalışıyor.

Bakın bu bir vesiledir, hem bakıyorsunuz dünya kamuoyunu kendi üzerine çalıştırıyor, bu bir vesiledir. Ordusuna giydirdiği elbiseler kurşun geçirmeyen cinsidendir, hak bir vesiledir. Ve bir tane eline sapan alan çocuğa on askerini gönderiyor, yani dolayısıyla kuvvete ve vesileye ciddi manada ehemmiyet veriyor.

Karşısındaki Müslümanlara bakıyoruz, şimdi kendileri ihtilafa düşmüş, Bu batıl vesiledir. Yani buradaki iki gurup birbirine girmiş, kullandığı aletlere bakın bu asrın durumuna hiç uymayan, ruhuna tercüman olmayan, çağ dışı olan silahlar kullanılıyor yani taş kullanıyor, sapan kullanıyor, kenardan modernize edilmiş bir tank geliyor, öbür tarafta bir çocuk elinde sapan, taş; normal şartlara baktığımız vakit, hak yolda giden müslümanın, batıl yolda giden o kâfire galip gelmesi gerekiyor, eğer bu söz haksa neden peki Müslüman kâfire mağlup oluyor, neden hak kuvvete mağlup oluyor. Üstadımız çok güzel bir cevap veriyor . Burada yine galip gelen haktır. Hangi hak? Hak olan vesiledir. Bunu ister kâfir elinde bulundursun ister, mümin elinde bulundursun, hak vesileyi elde eden kimse, batıl vesileyi elde eden kimseye galip gelir demektir.

İkinci nokta şudur ki: Her Müslimin her vasfı Müslim olmak vacib iken, haricen her dem vaki, sabit değildir.

Her Müslüman'ın her vasfı da Müslüman olmak vaciptir. Yani her Müslüman Müslüman bir sıfat olan çalışkanlığı üzerinde tutması icab ediyor. Göstermesi icab ediyor. Doğruluğu, adaleti, hak yememeyi kendi sıfatı olarak üzerinde taşıması gerekiyor. Çünkü İslam ve iman bize bunu emrediyor. Ama bakıyorsunuz ki, Müslüman her zaman adil olamıyor. Hakkaniyetli olamıyor, çalışkanlık sıfatını elde edemiyor.

Öyle de: Her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neşet etmek yine lazım değildir.

Dolayısıyla her kâfirde illa kâfir bir sıfat olan aldatma, zalime hakaret etme, tembellik gibi sıfatlara sahibe olacaktır diye bir kaide yok. Adam kâfirdir Müslüman sıfatıyla mevsuf olabilir, adam mümindir, ama müslümana yakışmayan vasıflar onda olabilir. Burada müminlik ve kâfirlikten ziyade mümin sıfat ile kâfir sıfatının mücadelesi var; burada kazanacak olan kimdir? Müslüman sıfatıyla donan insandır. Kaybedecek olan kim batıl sıfatlan donana insandır, ya da millettir. Yani kim çalışkan ve dürüstse o kazanacaktır.

Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş'et etmek, öyle de her dem sabit değildir.

Demek bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki lâmeşru' vasfına galib olur. Bilvasıta, o kâfir dahi ona galibdir.

Mesela: Her hangi birini ele alalım bu mümin olsun, kâfir olsun, Yahudi olsun ya da bir ineğe tapan birisi olsun ne olursa olsun, bu adam işinin gereği olarak adaleti, doğruluğu, işçisinin hakkını vermeyi kendine gösteriyorsa elbette bu adam yükselecektir. Mümin olup da hak vasıtayı taşımayan biri olsa bu adamda elbette düşecektir.

Birisinden duymuştum. Adam camide evliya, dışarıda eşkıya. Ticaret hayatından örnek verelim. Bilgi, dürüstlük, çalışkanlık, mesailerin tanzimi, prensip sahibi gibi sıfatlar, ticaretin sonucuna doğrudan tesir ederler. Bir gayr-i Müslim bu sıfatlara sahipse ve yine bir Müslüman bu sıfatlardan mahrumsa, o gayr-i müslimin, Müslümandan daha zengin olması beklenen bir sonuçtur. Burada kâfir, Müslümana değil, Müslim sıfatlar gayr-i Müslim sıfatlara galib gelmişlerdir. Ve sonuç, sıfatlar aleminde yine hakkın olmuştur.

"Üçüncü nokta şudur ki:O Zat-ı Zülcelal'in vasf-ı kemalden iki Şer'i tecelli, vasf-ı iradeden gelen meşietle takdirdir. O da Şer'i tekvini …Vasf-ı kelamdan gelen Şeriat-i meşhure .Teşrii evamire karşı itaat,isyan"

Mesnevi Nuriye'de şöyle bir cümle geçer:'' Şeriat-ı İlahiye ikidir:

Biri: Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef'al-i ihtiyariyesini tanzim eder.

İkincisi: Sıfat-ı iradeden gelen ve evamir-i tekviniye tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta cari olan kavanin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir''. (Mesnevi, Nokta, 240)

Evet, ''Evamir-i şer'iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evamir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfat ve mücazatın ekseri âhirette; ikincisinde, ağlebi dünyada olur. Meselâ: Sabrın mükâfatı zaferdir, ataletin mücazatı sefalettir, sa'yin sevabı servettir, sebatın mükâfatı galebedir.'' (Mektubat Sf 518. Hakikat Çekirdekleri 96)

Kâinatta hangi kanunlar varsa, Allah'ın irade sıfatından emredilmiştir.

Bir insan sabrederse zafere erer. Bu kâinattaki bir kanundur. Zehir içen bir adam ölür. İstirahat etmeyen bir adamın sıhhati bozulur, terliyken soğuk bir ortama giren bir adam hasta olur. Bunlar irade sıfatından gelen kanunlardır. Bunlar da şeriattır. Kelam sıfatından Peygamberler vasıtasıyla gelen emirler de emredilmiştir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, günahları yapmamak gibi emir ve yasaklardır. Her iki kanunda da Allahın emirleri ve yasakları var.

Yeri gelmişken bazı insanların bilinçsizce ne dediklerini aktarmak isterim. Hani bazıları diyor ya ben şeriat istemiyorum. Bizde diyoruz ki, Allah'ın şeriatı sadece Kuran'daki şeriat değil ki? Allahın iki şeriatı var; biri kâinat şeriatı, birisi de Kuranı Kerim'de bize emredilen şeriat.

Ben şeriat istemiyorum diyen bir adam kâinattaki kurallara uymasın bakalım (!) Yani hava almasın, yemek yemesin, elleriyle değil, ayaklarıyla yürüsün, ağzıyla değil gözleriyle konuşsun. Var mı böyle bir şey? Mümkün değil. Allah'ın kanununa tıpatıp uymak mecburiyetinde olan o adam 'şeriat istemiyorum, uyup uymamakta serbestim' diyorsa bile inanmayın, yani Allahın şeriatına mutlak manada bu adam ne yapıyor? Aslında uyuyor, yani uymak zorunda. Niye? Çünkü dünyevi hayatını ilgilendiriyor.

Dolayısıyla Cenab-ı Hakk'ın irade sıfatından gelmiş olan kuralları, kanunları bu dünya hayatını ilgilendiriyor. Bu kanunlara uyan insanlar bu dünyada mükâfatlarını alıyolar, uymayan insanlar da bu dünyaca cezalarını alıyorlar. Peki, Cenab-ı Hakkın Kur'an-ı Kerim'de emrettiği şeriata uyanlar ya da uymayanların durumu ne olacak? Bu dünyada yine mükâfatları cezaları var, ama özellikle bunun mükâfatı ve cezası ahirete bakıyor.

''Birincisi galiba çoğunlukla dar-ı Uhrada görür, Mücazatı sevabı. İkincisi ağleba darı dünyada çeker, mükâfat ve ikabı.''

Yani Kuran-ı Kerim'de ki şeriata uyarsa ya da uymazsa, çoğunlukla ahirette cezasını ve mükâfatını görür. Namaz kılan bir insan mükâfatını nerede görür, çoğunlukla ahirette, namaz kılmayan bir insan ise, cezasını nerede görür ahirette. Her ne kadar namazın, orucun, Allah'ın emrettiği şeylerin dünyada mükâfatları ve güzellikleri varsa, uymamamızda insanın sıhhatine getirdiği bazı problemleri vardır. Çoğunlukla bu gibi şeylerin mükâfat ve cezası ahirette görülür.

''Mesela sabrın mükâfatı zaferdir Ataletin mücazatı sefalet''tir,deniliyor. Bir insan sabrederse zafere erer, ister müslüman olsun ister kafir olsun dünyadaki bu kurala uyan bu dünyada mükafatını görür demektir.

Bazan iki şeriat evamiri, bir şeyde beraber müctemi'dir. Her birine bir cihet... Demek tekvinî emre itaat ki bir haktır.

İtaat galib olur, o emrin isyanına ki bir tavr-ı bâtıldır. Bir bâtıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktaki galib olsa

Bir bâtıla ki, olmuş o da vesile-i hak. Bilvasıta bir hakkın bir bâtıla mağlubdur. Fakat bizzât değildir.

Demek "El-hakku ya'lû" bizzât demektir. Hem akibet muraddır, kayd-ı haysiyet maksuddur.

Kâinattaki kanunlara kim uyarsa belki 1. ve 2. nin de orada verdiğimiz misaller burası içinde kullanılabilir, kâinattaki kanunlara kim uyarsa bu dünyada galip olacak; mümin olsun, kafir olsun fark etmez. Buna küfür mani değil yani. Kim uymazsa, mağlup olacak, velev ki mükemmel bir Müslüman da olsa O mükâfatını ahirette görecek, ama dünyevi kanunlara uymadığı için bu dünyada mağlup olacak. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk'ın iki tane sıfatı var bu iki tane sıfatından hangisine kim uyarsa mükâfatını görecek. İrade sıfatından gelen kâinatta ki kanunlara kim uyarsa dünyada mükâfat görecek mümin olsun kâfir olsun fark etmez. Kim uymazsa ceza görecek, mümin olsun, kafir olsun, fark etmez.

'' Bazan iki şeriat evamiri, bir şeyde beraber müctemi'dir. ''

Mesela doktorlar bize ne diyorlar? içki içmeyin diyorlar. Allah ne emrediyor kitabında? "İçki içmeyin'' diye emrediyor. Dolayısıyla hem kâinattaki kanunlar yönüyle, hem de Kuran-ı Kerim'deki emirler bakımından içki içmemek, ikisinin bir yasağı olmuş. Dolayısıyla çoğu emirler aslında böyledir. Namaz da, oruç da, tıp da bunları söylüyor.

Bir zatın sözü var ki, ''2020 yılında sonra insanlık sıhhati için oruç tutacaktır'' diyor, yani artık bizim bedenimiz, bizim fiziğimiz, kâinattaki kanunlar oruç tutmamızı emrediyor zorluyor, bir adam sıhhatini düşündüğünden dolayı dahi olsa, dini bir emirden olmasa dahi bu adam ne yapacak? Oruç tutmak mecburiyetinde kalacak. Bir ara bir dergide okumuştum, bu gördüğünüz şekiller bir ilmihalden şekiller değil, ama bakarsınız tam tamına namaz hareketleri günün belli vakitlerinde bunları yapın diyor. İşte bunlar ilaçların üzerindeki yapılması gereken hareketlerdir diyor bu ilacın tesirli olması için bu hareketleri belli vakitlerde yapacaksınız ki tesirli olsun diyor. Dolayısıyla namaz hareketleri çok enteresan. Cenab-ı Hak bunu bize emretmiş ve ibadet olarak yapıyoruz, fakat bilelim ki namazın orucun bizim vücudumuza ciddi manada faydası var. Ayrıca zekat milletin köprüsü gibidir zengin takımıyla fakir takımını, Alim takımıyla cahil takımını birbirine bağlayan bir köprü gibidir. Dolayısıyla toplumsal olarak bize bir faydası var elhamdülillah.

Netice olarak, kamil mümin, bu iki kitabı beraberce mütalaa edip emirlerine uyan mümindir. Bugün bu mevzudaki eksiğimiz ve gediğimizin hepsi fatura edilmiş ve edilmektedir.

Evet, biz tekvini emirleri (İrade sıfatından gelen şeriat-ı fıtri) de tahlil etmekle ve sebeblerin hakkını da vermeliyiz. Çünkü bu dünya dar-ül hikmettir. Yani bu iki hususun bir yönüyle kesiştiği nokta müminin duracağı noktadır, sebeblere riayette hiç kusur etmemek ve her işin neticesini Allah'tan beklemek, Ona vermek.

Hülasa; buraya kadar anlatılan üç madde (vesilelik, sıfat ve iki şeriat)başarının yahut başarısızlığın temel sebebleridir. Olayların büyük çoğunluğu bu maddelerin biriyle yahut bir kaçıyla açıklanır.

Şu var ki, bazen bütün şartları yerine getirdiğiniz halde mağlup düşebilirsiniz. Burada ilahi takdirin gizli bir hikmet cihetini aramakla mükellefiz.

İşte cevabın dördüncü bölümünde bu noktaya işaret edilir:

Dördüncü nokta şudur:

Bir hak bilkuvve kalmış yahut kuvvetsiz kalmış, ya mahlûttur (karıştırılmış,) hem mahşuş (içine girmiş) Ona da bir inkişaf (açılım) ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelmiştir. Mühezzeb (düzeltilmiş) ve müzehheb (yaldızlanmış) yapmak için, muvakkat (geçici olarak) bâtıl ona musallat. Tâ ki sebike-i (hak külçesi, özü) hak ne miktar lüzum vardır. Tâ mahz ve hâlis çıksın. Mebadide (başlangıç), dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi. "Akibet-ül müttakin" (takva sahiplerinin sonu) ona vurur bir darbe! İşte bâtıl mağlubdur. "El-hakku ya'lû" sırrı onu çarpar ikaba; işte hak da galibdir.

Allah bizim imanımızın mahiyetinde bulunan yüksek şeyleri ortaya çıkarmak için, bize bir şey musallat ediyor. Bu noktada konunun kader ve ilahi irade yönüne dikkat çekilir. Bu maddede batılın kısa süreli de olsa bazen hakkı galip gelmesinin, hakkın inkişafına yardım ettiği, onu daha da güçlendirdiği, parlattığı nazara verilir.

Bu maddenin şu noktadan önemi büyüktür. Bir hadis-i şerifte 'belaların çoğu peygamberlere, sonra derecesine göre Allah'ın sevgili kullarına gelir' 'buyrulur(Lemalar,244)

Peygamberlerin çoğunun ümmetlerinden kötü muamele görmeleri, ülkelerinden kovulmaları, işkencelere tabi tutulmaları, Rabbani bir sır, ilahi bir hikmettir.

Şimdi gidelim asr-ı saadete. İmanı, Cenabı Hak Hz. Peygamber(a.s.m) insanlara hediye etti mi, belli bir mümin grup ortaya çıktı mı? Çıktı ama o imanın mahiyetinde bazı yüksek değerler vardı. Peki, bu ortaya nasıl çıkacaktı? İşte ortaya bunun çıkması için Ebu Cehiller lazım.

Bir temsil getireyim: Bir madene gidin bu madende toprak olur, içinde elmas, olabilir kömür olur içerisinde değerli taşlar olabilir. Oraya ne vuruyoruz? Ateş vuruyoruz. Ateş ne işe yarar? Ateş oradaki kömür ile elması birbirinden ayırmaya yarar. Dolayısıyla kömür tabakası ne kadar fazla ise, ateşin şiddeti de o nisbette fazla olması icab ediyor, toprak tabakası ne kadar fazla olursa, oraya vurulan makinelerin gücü, kuvveti de o derece büyük olur. Niye? Çünkü onlar yapılacak ki, içerisindeki sebike-i hak dediğimiz o has, salih olan cevher, elmas tam olarak ortaya çıksın.

Misalde olduğu gibi, Cenab-ı Hak müminler içerisine Ebu Cehilleri, o zamanın azgın müşriklerini musallat ediyor ve iyilerle kötüler birbirinden ayrılabiliyor. "Din bir imtihandır. Teklif-i İlahî bir tecrübedir. Tâ, ervah-ı âliye ile ervah-ı safile, müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın. Nasılki bir madene ateş veriliyor; tâ elmasla kömür, altunla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de bu dâr-ı imtihanda olan teklifat-ı İlahiye bir ibtilâdır ve bir müsabakaya sevktir ki; istidad-ı beşer madeninde olan cevahir-i âliye ile mevadd-ı süfliye, birbirinden tefrik edilsin... Sözler, 20. Söz 2. Makam 290 )

İşte İslamiyet'in 1500 senedir hâlâ âlemimizde yaşaması, hâlâ kalplerimizde yer etmesinin belki bir şartı, da o zaman ki sahabelerin kalbinde potansiyel güç olarak bulunan fedakârlığın tam olarak ortaya çıkmasıdır. Eğer onlar olmasaydı, bu cevher dünyaya yayılacak kadar kuvvet kazanamazdı.

Gelelim bu asrımıza.. Şu eser nerede yazılmış? Eğer masanın etrafında arkasında ve kahvesini yudumlayacak şekilde Bediüzzaman bu eseri yazmış olsaydı -sebepler noktasında diyorum- dünyanın her tarafına şu iman hakikatları, şu muazzam eser ve eserin mahiyetindeki fedakârlık -muazzam iman kuvveti zuhur etmeyebilirdi. Peki Cenab-ı Hak ne yaptı? Bütün dünyanın ehl-i küfürlerini Üstad'ın üzerine yürüttü. Aynı asırda, aynı vakitte yine bir müfessir zatın yazdığı bir tefsir, devlet eliyle bastırılırken Bediüzzaman'nın eserleri bütün mahkemelerde dolaştırılıyordu, talebeleri idam kararıyla yargılanıyordu.

Bakıyorsunuz ki öteki tefsirin hiçbir şekilde takipçisi yok, ama Bediüzzaman'ın takipçileri milyonlar. Niye? Çünkü Cenab-ı Hak, Bediüzzaman'ın şu imani meselelerini yayması için ciddi manada küfrü ona musallat etti ve bir cevher ortaya çıktı. Bu cevherde zamanla herkesin kalbine yerleşti ve inşallah dünyanın etrafına şu anda yayılıyor. Başka eserleri para karşılığında bile tercüme ettiremezken, tercüme edecek adamlar bulamazken, bakıyorsunuz ki, Bediüzzaman'ın eserleri için millet sıraya giriyor. "Ne olursun bu eserleri biz İngilizceye Rusça'ya... vs dillere çevirelim'' diyen insanlar var. 50-60'a yakın dillere çevrilmiş ve inşallah daha çok dillere milletlere yayılacak.

 

Sebep ne? Niye bu kadar yayıldı? Cenab-ı Hak, O'na öyle şeyler musallat etti ki, o da öyle bir şeylere dayandı ki, içindeki iman kuvveti arttı, inkişaf etti ve bu eserler elhamdülillah kalpten kalbe, evden eve, milletten millete yayıldı dolaştı. ''Üstad'ın Nur risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, cahil-münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nuruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. İman, tekniğe meydan okudu. Nur risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.

Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler; bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri "İnkılâba-lâikliğe aykırı hareket ediyor" diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishanelere attılar. Kaç kerre zehirlemek istediler. Ona zehirler, panzehir oldu. Zindanlar dershane...

Onun nuru, Kur'anın nuru, Allah'ın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün Âlem-i İslâmı dolaştı. Şimdi Türkiye'de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve Talebeleri. Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı, nutku, alâyişi, nümayişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir davaya vermişlerin şuurlu, imanlı, inanlı kalabalığıdır.''(Tarihçe-i Hayat, O.Yüksel Serdengeçti, 618 )

İşte bu sıkıntılarla, başta Peygamberler olmak üzere Allah'ın sevgili kulları, hem manen terakki ederler. Hem de çoğu zaman davaları geç de olsa insanların kalplerinde yer tutar. Onlara zulmedenler kabirlerinde azap çekerlerken, onların ümmetleri ve talebeleri yeryüzünde hakkı yaşar ve yaşatırlar. Bu bir ilahi hikmettir ve hak dostlarına bu sır ile gelen bela ve musibetlerin ilk üç maddeyle ilgisi yoktur. İşte bâtıl mağlubdur. "El-hakku ya'lû" sırrı onu çarpar ikaba; işte hak da galibdir.

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim arzım geniştir. O halde (nerede güven içinde olacaksanız orada) yalnız bana kulluk edin.

Ankebut, 56

GÜNÜN HADİSİ

"Cebrail, bana komşu hakkında o kadar ısrarlı tavsiyelerde bulundu ki, onu mirasçı yapacak sandım."

Buhari

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI