Cevaplar.Org implant

DERS :9 2.ŞUA 1.MAKAM ÜÇÜNCÜ MEYVE

Bugün Şualar kitabının 2.Şua’nın 3. Meyvesini okuyacağız. Bu derste Üstadımız vahdet yani birlik sırrı ile insanın kıymet ve önemini anlatır:


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2015-12-08 04:52:23

Bugün Şualar kitabının 2.Şua'nın 3. Meyvesini okuyacağız. Bu derste Üstadımız vahdet yani birlik sırrı ile insanın kıymet ve önemini anlatır:  

Zîşuura, bilhâssa insana bakar. Evet, sırr-ı vahdet ile insan, bütün mahlukat içinde büyük bir kemal sahibi ve kâinatın en kıymetdar meyvesi ve mahlukatın en nazenini ve en mükemmeli ve zîhayatın en bahtiyarı ve en mes'udu ve Hâlık-ı Âlem'in muhatabı ve dostu olabilir. Hattâ bütün kemalât-ı insaniye ve beşerin bütün ulvî maksadları tevhid ile bağlıdır ve sırr-ı vahdetle vücud bulur. Yoksa eğer vahdet olmazsa, insan mahlukatın en bedbahtı ve mevcudatın en süflîsi ve hayvanatın en bîçaresi ve zîşuurun en hüzünlüsü ve azablısı ve gamlısı olur.

Çünki insan nihayetsiz bir aczi ve nihayetsiz düşmanları ve hadsiz bir fakrı ve hadsiz ihtiyaçları bulunmakla beraber, mahiyeti öyle çok ve mütenevvi âlâtla ve hissiyatla teçhiz edilmiş ki, yüz bin çeşit elemleri hisseder ve yüzbinler tarzlarda lezzetleri zevkederek ister.

Ve öyle maksadları ve arzuları var ki, bütün kâinata birden hükmü geçmeyen bir zât o arzuları yerine getiremez. Meselâ, insanda gayet şedid bir arzu-yu beka var. İnsanın bu maksadını öyle bir zât verebilir ki, bütün kâinatı bir saray hükmünde tasarruf eder. Bir odanın kapısını kapayıp, diğer bir menzilin kapısını açmak gibi kolay bir surette dünya kapısını kapayıp âhiret kapısını açabilsin. Beşerin bu arzu-yu beka gibi ebed tarafına uzanmış ve aktar-ı âleme yayılmış binler menfî ve müsbet arzuları var ki, onları vermekle beşerin iki dehşetli yaraları olan aczini ve fakrını tedavi eden zât ise, ancak sırr-ı vahdetle bütün kâinatı kabzasında tutan Zât-ı Ehad olabilir.

Hem beşerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait öyle incecik ve gizli ve cüz'î matlabları ve ruhunun bekasına ve saadetine medar öyle büyük ve muhit ve küllî maksadları var ki, onları öyle bir zât verebilir ki, kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayd kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez gayet mahfî seslerini işitir, cevabsız bırakmaz. Hem semavat ve arzı, iki muti' nefer gibi emrine müsahhar ederek küllî hizmetlerde çalıştıracak derecede muktedir olabilsin."

Bu dersin şifresi sırrı-ı vahdettir. Yani evvela bu vahdet sırrını anlamamız icap ediyor. Bir önceki konuda,(2. Şua, 1. makam, 1.meyve) "Vahdet ve tevhitte Cemal-i İlahi ve Kemal-i Rabbani tezahür eder" denilmiştir. Yani kâinattaki güzellikler vahdet aynasında görünür, dirilir ve zevklenir. Bunu şöyle anlamak icap eder. Mesela bir fabrikaya giriyorsun, şeker fabrikası bir taraftan pancar giriyor, çeşitli çarklardan geçiyor neticede şeker çıkıyor, fabrikada bir güzellik var, bu güzellik vahdetten gelen bir semere güzelliğidir. Yani o fabrikayı meydana getiren çarklar vahdet sırrıyla omuz omuza vermişler. Tek bir manada ittifak etmişler, tek bir hedefte birleşmişler, tek bir mananın hakikatine kuvvet vermek için fiilen omuz omuza gelmişler. Küçük çarklar var, büyük çarklar var ve o çarklar içerisinde bir birlik sırrı neticesinde fabrikanın güzelliği ortaya çıkmış. Fabrika ne üretiyor? Şeker üretiyor. Bu bir kanundur.

Demek ki, bir ağaca baktığımızda ağaçtaki güzellik, semere güzelliği vahdet sırrıdır ki, o ağacı meydana getiren bütün teşekkülat, o mananın tahakkuku için çalışıyor. İşte bir Müslüman da kâinata vahdet sırrıyla bakarsa kâinattaki güzelliği görür, tevhide inkılap eder.

Eğer vahdet sırrıyla bakmazsa hiçbir şey göremez.. Vahdet sırrıyla kâinata baktığımız zaman kâinat, saray, güneş onun avizesi, kamer onun gece lambası, bahar onun halısı, insanda o sarayın efendisi arzın halifesi olmuyor mu?

Demek vahdet sırrı noktasından bakınca kâinatta en matlup insandır, maksud da insandır. Vahdet sırrı itibarıyla Üstad burada insanı vasıf ve sıfatlarıyla tavsif ediyor.

"Zişuura ve bilhassa insana bakar. Evet, sırrı-ı vahdetle insan, bütün mahlûkat içinde büyük bir kemal sahibi''

Hiçbir mahlûka verilmeyen kemalat istidat ve kabiliyet donanım insana verilmiş. İnsanın kemalatı hangi noktadan geliyor? En başta insanın kemalatı iki noktadan geliyor. Biri, insanın mükemmel, ahsen-i takvim yaratılışı, diğeri ise, ona ilim kabiliyeti bahşetmiş olması. Yani Allah'ın talim-i esmayı insana talim edecek istida ve kabiliyette yaratılmış olduğu içindir. Peki, insanın meleklere rüçhaniyeti nereden geliyor? Talim-i esmadan geliyor. Yani Allah, insana idrak vermiş şuur vermiş, mantık ve muhakeme vermiş. Anlamı ve kavramı temyiz ve tefrik etme kabiliyeti bahşetmiş. Lisandan beyandan yetenek akıyor. İnsan, Cenab-ı Hakkın ''Mütekellim" isminin tecellisine makes ve ayine olmuş. Demek "Mütekellim" isminin tecellisine ve duygularla teçhiz edilecek bir mahiyete makes ve ayine olduğu için insan kemalat noktasından bütün mahlûkattan çok farklıdır, çok kıymetli ve çok değerlidir.

"Ve kâinatın en kıymettar meyvesi"

Risale-i Nur'da Üstad, bunu muhtelif yerlerde ifade ediyor. Mesnevi-i Nuriye'de "Kâinat bir şeceredir. Anasır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir."(Mesnevi, Şemme,194) der.  

Yani kâinat muhteşem mükemmel bir ağaç ve kâinat ağacının en semeredar, en câmi en müstesna en mükemmel meyvesi kim? İnsan. Şimdi burayı mantık olarak tahlil ettiğimizde, bir ağaca verilen kıymet ve ehemmiyet ne içindir? Meyvesi için değil mi? Onun için ağaca itibar edilir, meyvesi için ağaç yetiştirilir. Meyve vermeyen ağaç kesilir. Şimdi kâinat ağacının en mükemmel en müstesna en camii meyvesi insandır. Demek kâinattaki tefriş, bu tanzim, bu maliyet, bu masraf kim için? İnsan için. Şimdi bu noktayı nazardan diyebiliriz ki, bir manada bütün kâinat, bütün âlemlere insan için kesilmiş, insan için biçilmiş, insan için tanzim ve tertip edilmiştir. Bu nokta-yi nazardan insan, kâinatın en camii en mükemmel meyvesidir, böyle bakabiliriz.

Bir de zaman seyri itibariyle de meyve olarak bakabiliriz. Bir ağacın teşekkülünde ağaç, intişar eder, kemal noktasına geldikten sonra, önce yaprakları, sonra çiçekleri daha sonra da meyvesi yaratılır. Hallakiyet-i İlahiyenin tecellisinde Cenab-ı Hak, küre-i arzı yarattı, zemini hazırladı, nebatatı halk etti, hayvanatı yarattı sonra da kâinatın meyvesi olan insanı yarattı. Dünyaya teşrif etti. Bu cihette Hallakiyet noktasında zaman itibariyle en son meyve kimdir? Yaratılış itibariyle de insan diyebiliriz.

''Ve mahlûkatın en nazenini ve en mükemmeli''

En nazlı mahlûk kim? İnsan. Evet, insan çok nazlı, çok nazdar her cihette her cephemizde nazlı olduğu görülür. Düşünün bütün hayvanat hasta olduğu zaman ne yapılır? Baytara götürülür. Ama insan öyle değil. Kalbi rahatsız ise kalp doktoruna gidiyor. Midesi rahatsız ise, dâhiliyeye gidiyor, beyninde bir problem varsa başka bir doktora gidiyor. İşte sofrasından belli, çok nazik mekânlarda buluyor. Yattığı yerden belli; hayvan ise, ahırda pis kokular içerisinde yatıyor, insan saraylarda döşeklerde yataklarda yatıyor. Neden? Çünkü çok nazik ve nazdar olduğu için değil mi? Bu ne manasıdır? Kıymettarlık manasıdır.'' İnsan şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer. Za'fında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü o za'fın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş''.(Sözler,23.Söz,4.Nükte,354)

Öyle ise, bu insan ala külli hal ne olacak? Halife olacaktır, sultan olacaktır. Niçin, sarayda yaşıyorsa veliaht olduğu içindir. Böyle yerlerde ne yapılır? Özel itinayla beslenir, muhafaza edilir. Hakikaten insan arzın halifesi olması itibariyle hem çok nazik hem çok nazdar hem de Allah indinde kadir ve kıymet çok yüksek olan bir mahlûk olarak donatılmış, bu şekilde yaratılmış, bu meziyette halk edilmiştir.

''Mükemmeli ve zihayatın en bahtiyarı ve en mes'udu''

Nasıl vahdet sırrıyla, yani Allah'ını bilirse Rabbini tanırsa dünyada en mesud, en bahtiyar kimdir, o zaman? Mümindir. Evet, Allah'ı bilen dünyada Firdevsi bir cenneti yaşar. En büyük devlet olan marifet devletine mazhar olur? Cenab-ı Hakkı tanımaktan daha leziz daha hakikattar daha kıymettar bir şey yoktur. İşte mümin imanı yakını nispetinde bu tadı tadar bu zevki hisseder. Dolayısıyla imandaki inkişaf ve intişar ile insanın hayatındaki saadet ve sürur arasında yakın bir ilişki vardır. Yani daha açıkçası, bir müslümanda iman kemale doğru giderse, onda saadet ve sürur da namütenahiye (sonsuz) doğru yükselir. Çünkü saadet, imanın gölgesidir. İmanı ağaca teşbih edersek, bir ağaç ne kadar görkemli ne kadar büyük, ne kadar muazzam olursa, onun gölgesi, onun serinliği, onun tadı ne olur? Daha fazla olur. 

Dolayısıyla müslüman dünyada Firdevsi bir cenneti yaşamak istiyorsa onun yolu marifette keskinleşmekten geçer. Marifetullahta büyümekten geçer, ne kadar marifetullah ilminde inkişaf ederse o saadet ve süruru dünyada yaşar. Evet, "hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullah(Allah'ı bilmek)tir. (Mektubat,20.Mektub, s:237)

Hz.Üstad Mesnevi-i Nuriye'de: "Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve zînetleri, Hâlıkımızı, Mâlikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde cennet olsa bile cehennemdir. Evet öyle gördüm ve öyle de zevk ettim. Bilhâssa şefkatin ateşini söndürecek, marifetullahtan başka bir şey var mıdır?'' der.(Mesnevi, Hubab, 102)

Onun için ayet-i kerimede Cenab-ı Hak buyuruyor; "Allah'ın evliyalarına korku yoktur. Onlar korkmazlar, onlar mahzun da olmazlar."

''Ve Hâlik-ı âlemin muhatabı ve dostu olabilir.''

Evet, imanla insan ne yapıyor, Allaha dost, Allaha muhatap oluyor. Tabii dünyada en büyük nimet nedir? Muhatab olmaktır. Bütün ilim ve bütün marifet sofralarının temeldeki esprisi nedir? Muhatab yetiştirmektir. Mesela bir öğrenci liseyi bitirdi. Doktor olacak ama hiçbir şey anladığı yok, iğne bilmez, insanın uzvunu tanımaz, hastalıkların nasıl ne ettiğini bilmez, tıpla muhatap değil. Ne yapıyoruz? Tıp fakültesine gönderiyoruz. Altı sene okuyor. Pratisyen oluyor, ama yine tam uzman değil, her şeyi anlar ama belki her şeyi bilmez. İşte göze muhatap olacak beyin cerrahi fakültesini bitirdikten sonra bakıyorsun, 5 sene, 10 sene ihtisas yapıyor beyine muhatap olmak için, kalbe muhatap olmak için 20 senesini veriyor. Kalbe muhatap oluyor, dişe, göze, kalbe muhatap olmak için ömrü gidiyor. Şimdi aslında insan Allah'a muhatap olmak için yaratılmış. Bu, beşeri, bütün mahlûkattan ayıran mümeyyiz bir vasfıdır. İnsanın kadir ve kıymetini gösteren bir özelliktir.

Demek ki, insan istidatlarını açarsa o zaman Allah'a muhatab olur. İşte günde 5 kere ''Allah Ekber'' deyip huzura duruyor. Fukuha yani fıkıh âlimleri demişler ki, bir insan namaz kılıyorsa namaz kıldığı zaman Kur'an okuyor. Kur'an okuyan mümin dese ki ben Allah'la konuştum, bu sözde yalan olmaz."

Demek ami dahi olsa bir müslüman günde 40 defa Allah'la konuşuyor. Cenab-ı Hak'tan sırat-ı müstakim istiyor. Tabii bu muhatap olmanın çok yolları ve mertebeleri var. Demek Allah insanı seçmiş. İnsan mahlûkatın içinde en müntehab, özel olarak yaratılmış. Allah'ın kelamına muhatap olmuş. Onun için Cenab-ı Hak, Kuran'ı Kerim ve semavi kitapları kim için inzar etmiş? Elbette insanlar için inzar etmiş. Bu, insanın Allah indindeki kadr ve kıymetini, şeref ve büyüklüğünü gösteriyor. Allah, insanı seçmiş ve Cenab-ı Hak insanla konuşmuş oluyor.

Şimdi bir toplantı düşünün o toplantıda âlimler, şeyhler devletin ileri gelenleri..vs herkes var. Ve Fatih Sultan Mehmet Hazretleri de var. Sultan o kadar kalabalık kişi içersinde birisine seslenerek" Ahmet gel !" dese ne olur? Herkes şaşırır. Yahu bu kim? Bu şanslı zat kim? Padişah bu kadar kalabalık içerisinde onunla muhatap olması, onu yanına çağırıp konuşması neden? diye şaşırmazlar mı? Artık onun değerini siz düşünün. Ve Ahmet padişahın yanına gidiyor ve padişah "nasılsın?" diye soruyor. Ahmet, Padişaha muhatab oldu. Artık herkes ona hürmet eder. Neden? Çünkü Padişaha muhatab olmuştur. İşte Kur'an'da Cenab-ı Hak insana hitap ediyor. "Ey insan" diyor dikkat ediniz. Her bir hayvan bu manada muhatap olmamış. "Ey sığır, ey bakar".. vs denilmemiştir. İnsan muhatab-ı ilahi bu nimete mazhariyet çok büyüktür. Cenab-ı Hak bu manayı tam idrak edenlerden eylesin.

 ''Hattâ bütün kemâlât-ı insaniye ve beşerin bütün ulvî maksatları tevhidle bağlıdır.''

Şimdi mesela beşerin ihtiyaçları var arzuları var istekleri var. Matematik tabirleriyle koordinatları sonsuza ulaşan bir varlık. Dünya ve dünyadakiler insanı tatmin etmiyor, teskin etmiyor, ebedi istiyor, rüyeti talep ediyor. İnsanın bütün ihtiyaçlarını istidatlarına cevap veren bir merci var. Kimden isteyeceksin. Senin hamin kim, senin sahibin kim? kimin kapısını çalacaksın, kime yalvaracaksın, kimden bekleyeceksin? Onun için, beşerin bütün istidatları arzuları tevhitle bağlıdır. İşte nasıl anlıyoruz Allah var ne gam var. Allah best gayrı heves. Ne güzel söylemiş merhum Mehmet Kayalar;

'' Pes gönlümüz hep daim pes

Ey ağlayan, feryadı kes

Boş geçmesin hiç bir nefes

"Allah bes, gayrı heves."(Mektubat, Hakikat Işıkları,561)

''Ve sırr-ı vahdetle vücud bulur. Yoksa eğer vahdet olmazsa, insan mahlûkatın en bedbahtı ve mevcudatın en süflîsi

ve hayvanatın en biçaresi

ve zîşuurun en hüzünlüsü

ve azaplısı ve gamlısı olur.''

Eğer bir insan Allah'a inanmazsa o zaman onun bütün bu mazhariyetleri tam tersine döner, elemler ve ızdıraplar onun ruhunu kanatır. Üstad diyor, "Belki uyutucu hevesattan dolayı ya da böyle deve kuşu gibi başını gaflete sokar. Ta ki görmesin, duymasın, hissetmesin. Ama hissedeceği zamanda tam hisseder." Yani avcının tuzağına düşer.(Sözler,14.Söz,Hatime183)(Mesnevi,10.Risale,206)

Şimdi bir insanı düşünün, belli bir yaşa gelmiş nefesi kesilmiş, ömrü, hayatı, bitmiş, tükenmiş, ama arzuları sonsuz, bitmeyen tükenmeyen arzuları var. Doktora gidiyor, doktor reçeteyi yazıyor. Sen kanser olmuşsun, senin işin bitik, en fazla 3 ay yaşarsın. O insanla bütün kâinat bütün mahlûkat, bütün mevcudat dünya zevki ile her şeyiyle alakadar. Şimdi o adam ahireti bilmiyorsa, eğer Allah'a inanmıyorsa o zaman ne yapacak, bütün bu nimetlerden nasıl yokluğa düşecek? Ebedi bir yokluğa düşecek. Onun için ölüm nedir? Allaha inanmayan insan için ölüm nedir? Ebediyen tükeniştir, tamamen ifna yok olmaktır.

Ama müminin dünyasında ölüm nedir? Bir terhis tezkeresidir. Allah'a ulaşmaktır. Dünya gamından kurtulmaktır. "Zindanı dünyadan bostanı cinana yürümektir."(Sözler,8.Söz,42) terakkidir, tasaffidir, tekâmüldür. Ama Allah'la rabıtası olmayan bir insanın dünyasında ölüm nasıl bir gedik açar? Bunu neyle kapayacaksın? İlimle mi, felsefeyle mi, parayla mı, makamla mı, rütbeyle mi?

Şimdi bir adam ölmek üzere sekerata girmiş? Ona desen merak etme öleceksin ama, bütün İstanbul'un tapuları sana getirilecek. İstanbul senin, bütün Türkiye senin. Adam ne yapar ne der? ''Benimle dalga mı geçiyorsunuz'' der.

Evet, insan ebede mebustur. İnsan ebediyete gidecektir. Ebedin sonsuzluğunu ebedinin açlığını ancak ebeden ihtiyacına ancak Allah'a inanç doyurur, vahdet doyurur. 

Allah var, elbette ahiret var Allah var. O zaman ne gam var "Halidine fiha ebeda" manası o müslümana açılır. Onun için mümine, şevk-i beka noktasından bakınca şevki azalmaz hatta imanın kolaylığına göre hastalıklar, musibetler, meşakkatler hatta ölüm dahi onun ruhunda gedik açmaz.

'Çünkü, insan nihayetsiz bir aczi ve nihayetsiz düşmanları

ve hadsiz bir fakrı

ve hadsiz ihtiyaçları bulunmakla beraber,

mahiyeti öyle çok ve mütenevvi âlâtla ve hissiyatla teçhiz edilmiş ki, yüz bin çeşit elemleri hisseder,

ve yüzbinler tarzlarda lezzetleri zevk ederek ister.

Evet, insanın yaratılış hamuruna sonsuz acz, fakr ve naks dercedilmiştir. Acizdir, hiçbir şeyi yapamaz. Fakirdir,her şeye muhtaçtır.Havaya,suya,ısı ve ışığa muhtaç olduğu gibi, gözü görmeye, dili tatmaya, midesi gıdalara, aklı düşünmeye,gönlü sevmeye..vs. İnsan neredeyse şey denilen her şeye muhtaçtır.

Bu anlamda kâinat içinde en muhtaç, en fakir varlık insandır. Bütün duygu ve istekleri ile dopdolu bir varlıktır. 33.Söz'ün 31. Penceresinde şöyle denilmiştir:

''İnsan zihayatın nihayetsiz hacatı içinde, nihayetsiz maksatlara karşı bir nokta-i istimdat aramaya mecbur olmuştur. Vicdanı binler âmâl (emeller)ile doludur. Her ne şeyi düşünse, o şeye muhtaç olduğu gibi, onların zevk ve elemleri ile de alakadardır.

İşte insan beka istiyor ebediyet istiyor. Hatta insandaki zevklerin sofrası ferdi de değildir. İnsanın fıtratında bu var mı, var. Bunu istiyor mu, istiyor. Kimden istiyoruz? Kadir-i mutlak olan Allah'dan istiyoruz o varsa onunla Elhamdülillah her şey var, beka var, rüyet var, ebediyet var, demektir.

Ve öyle maksadları ve arzuları var ki, bütün kâinata birden hükmü geçmeyen bir zât o arzuları yerine getiremez. Meselâ, insanda gayet şedid bir arzu-yu beka var. İnsanın bu maksadını öyle bir zât verebilir ki, bütün kâinatı bir saray hükmünde tasarruf eder. Bir odanın kapısını kapayıp, diğer bir menzilin kapısını açmak gibi kolay bir surette dünya kapısını kapayıp âhiret kapısını açabilsin.

''Meselâ, insanda gayet şedit bir arzu-yu beka var. İnsanın bu maksadını öyle bir zat verebilir ki, bütün kâinatı bir saray hükmünde tasarruf eder. Bir odanın kapısını kapayıp, diğer bir menzilin kapısını açmak gibi kolay bir surette dünya kapısını kapayıp âhiret kapısını açabilsin.''

Şimdi insanın fıtratında en köklü his, en kuvvetli talep, olan beka ve ebediyet, bunu kim verebilir? Üstad diyor ki, " Ezeli olan elbette ebedidir." Ezeli ve ebedi olan Allah ancak ebediyeti verebilir. Onun için bu bekayı, ebediyet sonsuzluğunu kimden istiyoruz? Allah'dan istiyoruz Ondan umuyoruz, ondan gözlüyoruz. Ve O'na göre bu iş gayet kolaydır. Tıpkı bir odanın kapısını açıp diğer bir kapıyı açmak gibidir. İnşallah Rabbim, bizlere dünya kapısını kapadıktan sonra ahiret kapısını açar ve bizleri ebedi mesrur ve memnun eder. ''

İşte şu vaziyette bir insana hakikî Mabud olacak; yalnız, her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemal, bir Hakîm-i Zülkemal olabilir. Çünki nihayetsiz hacat-ı insaniyeyi îfa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, mabudiyete lâyık yalnız odur''.(Sözler 346,347)

''Beşerin bu arzu-yu beka gibi ebed tarafına uzanmış ve aktar-ı âleme yayılmış binler menfî ve müsbet arzular var ki, onları vermekle beşerin iki dehşetli yaraları olan aczini ve fakrını tedavi eden zat ise, ancak sırr-ı vahdetle bütün kâinatı kabzasında tutan Zât-ı Ehad olabilir.''

İnsanın hem müspet hem menfi arzuları vardır. Bazı şeyler vardır ki, insan onu nefyetmek istiyor. Şimdi insan doktora gidiyor. Doktor ters bakınca ruh ne oluyor sıkılıyor, ürküyor, bir de vesvese varsa veya hastalık hastasıysa daha doktora gitmeden nefesi kesiliyor. Acaba ölecek miyim diyor, rengi kaçıyor. Şimdi insan fıtraten ölümü kendine ne etmek istiyor? Nefyetmek, uzaklaştırmak istiyor, elemi firakı kendinden nefyetmek istiyor mu? İstiyor. Peki, ölümün nefyedildiği bir mekân neresidir? Ahiret ve cennettir. Firakın kaldırıldığı, dostun dost ile buluştuğu ebediyet menzili neresidir? Elbette ki, ahirettir.

İşte insanın menfi arzularını Cenab-ı Hak ne yapacak? Acz ve fakr yaralarımızı kim tedavi edecek? Kemal derecesinde hem de ruhumuza ızdırap veren, kendimizi ondan uzaklaştırmak istediğimiz şeylerde biz ne yapacağız? Rahmet-i İlahiyeden istemiyor muyuz?Bir de bakıyorsun, adamın saçına beyazlık geldi, gençlik gitti, şu beyazı ne yapsak kaybolur? Gençlik hissi dökülüyor, diş dökülüyor. Şimdi bak saçım gitti, saçım beyazladı, saçım döküldü. İnsan hep gençliğini, hep simasını hep taravetini devam ettirmek istiyor, ya ihtiyarlığı, hastalığı, meşakkat ve musibeti insan kendinden uzaklaştırmak istemiyor mu, istiyor. Sürekli gençlik, sürekli saadet, sürekli sürur nerede? Cennette. O halde bu ebediyeti kim verecek Zat-ı Kayyum olan Cenab-ı Hak verecek ikram ve ihsan edecek.

''Hem beşerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait öyle incecik ve gizli ve cüzî matlapları ve ruhunun bekasına ve saadetine medar öyle büyük ve muhit ve küllî maksatları var ki, onları öyle bir zat verebilir ki, kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayt kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez gayet mahfî seslerini işitir, cevapsız bırakmaz.''

 Evet insanın bütün arzularını, ruhunun isteklerini kim verebilir? Bu hususu bu manada Üstadımız 26.Lem'a'da şöyle dile getiriyor: ''Evet bana öyle bir Hâlık ve Rab lâzım ki, en küçük hatırat-ı kalbimi ve en hafî niyazımı bilecek ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için, koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak, hem sineği halk ettiği gibi semavatı da icad edecek, hem Güneş'i semanın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun.

Yoksa sineği halkedemeyen, hatırat-ı kalbime müdahale edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez.. semavatı halketmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise benim Rabbim odur ki; hem hatırat-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi, dünyayı âhirete tebdil edip, Cennet'i yapıp, kapısını bana açar; "Haydi gir!" der''. ( Lem'alar,11.Rica,276 )

Evet, baştan buraya kadar zikredilen arzularını ancak ve ancak '' semavat ve arzı, iki muti' nefer gibi emrine müsahhar ederek küllî hizmetlerde çalıştıracak derecede muktedir olan.'' Cenab-ı Hakdan başkası kim olabilir.?

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

İman edip iyi yararlı işler yapanları, muhakkak salihler (zümresi) içine katarız.

Ankebût, 9

GÜNÜN HADİSİ

Gerçek Müslüman

Müslüman, dilinden, elinden müslümanlar selâmette kalan kimsedir. (Buhari, Kitabü'l İman -Abdullâh b. Amr b. Âs)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI