Cevaplar.Org implant

DERS : 8, 13.SÖZ HÜVE NÜKTESİ

Bildiğiniz gibi bu asrımızın en büyük meselesi olan küfür ve disizlik mücadelesidir. Üstadımızın bütün hayatı, bütün mesaisi bu mücadele ile geçmiştir. Buna binaen bu derslere bu asırda insanlar daha ziyade muhtaç olduğunu hem Kuran’ın talimiyle hem de hal-i âlemin şehadetiyle görmüş ve özelliklede marifetullah yani Allah’ı bilme ilmiyle alakalı bu konuyu yazmıştır.


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2015-11-30 21:25:10

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Bildiğiniz gibi bu asrımızın en büyük meselesi olan küfür ve disizlik mücadelesidir. Üstadımızın bütün hayatı, bütün mesaisi bu mücadele ile geçmiştir. Buna binaen bu derslere bu asırda insanlar daha ziyade muhtaç olduğunu hem Kuran'ın talimiyle hem de hal-i âlemin şehadetiyle görmüş ve özelliklede marifetullah yani Allah'ı bilme ilmiyle alakalı bu konuyu yazmıştır.

Bu derste kainat sahifesi hükmünde olan hava sahifesinde Cenab-ı Hakkı nasıl göreceğiz, esma ve sıfatlarını nasıl okuyacağız bunun hem tekniğini göreceğiz hem de inşallah oradaki marifetullah delillerine beraber anlamaya çalışacağız.

Üstadımız bu hüve nüktesinin ehemmiyetini anlatan bir mektubda, bununla alakalı şöyle bir bahis bize naklediyor:

''Aziz, sıddık, mütefekkir kardeşlerim!''

Evvelâ: Çok emarelerle kat'î kanaatim gelmiş ki; gizli dinsizler, resmî bazı memurları aldatıp Nur'un mahrem büyük risaleleri içinde yalnız Rehber'i musırrane medar-ı ittiham tutmaları ve bir buçuk seneden beri bana sıkıntı vermelerinin sebebi Rehber'deki "Hüve Nüktesi" olduğunu kat'iyyen bildim. Çünki bu Hüve'nin keşfettiği sırr-ı tevhid, pek kat'î ve bedihî bir surette küfr-ü mutlakı kırıyor''….(Emirdağ L 2:67)

Hüve nüktesini okuyan bir insan doğrudan doğruya adeta artık Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatlarını okuyacak duruma geliyor. Evet, hüve nüktesine bir başlangıç mukaddime olsun diye bunları naklettik.

Şimdi dersimize başlıyoruz.

Kardeşlerim, لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّهُ deki هُوَ lafzında yalnız maddî cihette bir seyahat-ı hayaliye-i fikriyede hava sahifesinin mütalaasıyla âni bir surette görünen bir zarif nükte-i tevhidde; meslek-i imaniyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecesinde sühuletli bulunmasını ve şirk ve dalaletin mesleğinde hadsiz derecede müşkilâtlı, mümteni' binler muhal bulunduğunu müşahede ettim.

Hava sahifesini mütala ederken diyor. Üstad, hava sahifesinde bazı tevhid delillerinden gördüm ki, iman yolu inanç yolu ve dinimizin bize emrettiği inanç sistemi o kadar kolay, o kadar suhuletli bir yol ki, hava atomlarından hangisine baksanız bunu görebilirsiniz ve bunun muhalifi olan küfür yoluna girmenin ne kadar zor bir yol olduğunu ne kadar çıkmaz sokak hükmünde olduğunu müşahede ettim, küfür yolunun zorluğunu Mesnevi-yi Nuriye'de'de şöyle bir benzetme ile dile getirir: " Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. İman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir.

Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihat-ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesafe-i baîdeden celb ile gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misaldir. İkincisi de, küfrün zahmetlerine misaldir.''(Mesnevi, Katre Zeyl, 76)

Demek ki Allah'ı bulmak için kâinatta az bir şeye bakmak yetiyor, Cenab-ı Hakk-ı bilememek için bütün kâinatın şehadetlerini inkâr etmek gerekiyor. Birisi çok kolay, birisi ise çok zor. Onun için bir tek hava atomuna baktım, iman yolunun ne kadar vacib olduğunu buldum, küfür yolunun da ne kadar kapalı bir yol olduğunu müşahede ettim, demek istiyor.

Gayet kısa bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi beyan edeceğim.

Evet nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında eğer tabiata, esbaba havale edilse lâzım gelir ki; ya o kabda küçük mikyasta yüzer, belki çiçekler adedince manevî makineler, fabrikalar bulunsun veyahut o parçacık topraktaki her bir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hasiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla yapmalarını bilsin; âdeta bir ilah gibi hadsiz ilmi ve nihayetsiz iktidarı bulunsun

Üstadımız, hava atomlarındaki mucizeliği anlatacak ama buna mukaddime ve başlangıç olsun diye, gözümüzle gördüğümüz toprak atomlarından başlıyor. Bir saksı düşünelim, mesela küçük bir saksı olsun ve nöbetle yani sırayla biz buna çekirdekleri tohumları atalım. Hangi çekirdek ve tohumu atarsak o çekirdek ve tohum Allah'ın izniyle ne yapıyor? Yetişiyor, yeşeriyor. Bu iş elbette şuursuz olan akılsız olan, cahil olan, zaif ve aciz olan toprağın işi olamaz.

Bunu kabul etmeseniz ne lazım gelir? Kabul etmediğiniz takdirde, iki yol vardır; Birincisi, ya o küçük toprak kabının saksısında bütün Avrupa'nın makinaları kadar, atölyeleri, fabrikaları ve manevi makineler fabrikalar bulunacak –zira- hangi tohumu ve çekirdeği atarsanız o saksıya ona münasip olan makine fabrika çalışmaya başlar ve onu üretimden çıkarır size gösterir. Peki, orada bir fabrika ve makine vardır diyebilir miyiz.?Elbette mümkün değil, bu yol kapalı.

 İkincisi, madem bunu kabul etmiyorsunuz, o zaman ikinci yol şudur; her bir toprak atomun nihayetsiz ilme, iradeye kudrete hikmete sahip olacağını kabul edeceksiniz. Zira o çekirdeği tanıyacak ve ona münasip şekilde şartları hazırlayacak ki, onu üretimden çıkaracaksın. Bu mümkün mü? Toprak atomuna bunu vermek mümkün değil, akıl işi değil, çünkü akıllı olsa; üzerine basan insanlara onu kirleten insanlara nimet sunması beklenemez, nihayetsiz ilmi olan toprağı her gün çiğniyoruz, o zaman toprak bize bu nimetleri verir mi? Yani size birisi gelip tokat atıyor siz de ona hediye veriyorsunuz, olur mu? Peki, insanların toprağa ne yaptığını biliyorsunuz. Toprağı telvis ediyoruz, kirletiyoruz, ama yine bize nimet veriyor, belli ki bu toprağın işi olamaz.

Şimdi toprak atomundaki manzara bu. Üstad Hazretleri bunu bir basamak yapıyor ve sonra da hava atomuna geçiyor.

Aynen öyle de: Emr ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgârın her bir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan هُوَ lafzındaki havada; küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcud telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralleri, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin"

Şimdi hava atomunu beraber tefekkür edelim. Hava atomunda sesler taşınıyor mu? Evet, bütün sesler hava atomu vasıtasıyla taşınıyor. Peki, radyo dalgaları taşınıyor mu? Evet. Peki, televizyonların dalgaları sesleri görüntüleri taşınıyor mu? Evet. Çekme ve itme dediğimiz kuvvetler hava atomu vasıtasıyla mı oluyor? Evet. Işık bunlarla mı yayılıyor? Evet. Isı bunlarla mı yayılıyor, evet. Telkih dediğimiz bitkilerdeki tohumlaşma bunlarla mı oluyor? Evet.. Hava atomunu kaldırın o zaman, şu mucizevî işlerin hiç birisi olmaz olamaz.

Sebepler noktasında Allah her şeyde bir sebep halk ettiği gibi bütün bu mükemmel işlerde istihdam ettiği çalıştırdığı hizmetçi hizmetkâr nedir? Hava atomudur. Biz böyle kabul ettiğimiz için işimiz kolay. İlmi, iradesi sonsuz olan Allah bu işleri yapıyor, sebep olarak ta hava atomunu istihdam ediyor. Bunu kabul etmediğiz takdirde neyi kabul etmeniz gerekiyor?

İşte tevhidin ispatına yönelik tefekkür derinliği!...

Metinde (parçada) ne deniliyor? "Emir ve iradenin arşı olan hava" Arş, bir yönüyle "azami tecelligah" şeklinde anlaşılabilir. Toprak unsurunda, Allahın hıfz ve himayesi daha iyi görüldüğü gibi hava unsurunda da emir ve irade daha net olarak görülmektedir. Allahın "ol" demesiyle dilediği şeyler olur, meydana gelir. Allah'ın bir ağacı yaratması halk âleminde vücut itibariyle tedricidir, ama hava âleminde ise her şey bir anda ve adeta zamansız meydana gelmektedir. Ağızdan çıkan bir kelimenin aynı anda bütün hava atomlarında vücut bulması bunun çok çarpıcı bir örneğidir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri diyor ki, hava atomu, emir ve iradenin bir arşıdır. Bu ne demek? Bir anda Allah istediği işlerin hepsini yapıyor mu? Evet. Hava atomunda bakıyorsunuz ki bir anda sayısız sonsuz işler yapıyor. Yedi milyar insanın tamamının konuşmasını taşıyor, bütün radyo dalgalarını taşıyor, bütün telefon konuşmaları hepsi var... vs hepsini taşıyor mu? Ben şu anda dünyanın neresinde olursam olayım kim beni ararsa benimle konuşabilir değil mi? Yeter ki kapsama alanı içerisinde olsun, demek ki, benimle konuşan adamın konuşması her yerde vardır. Ben nerede olursam, orada hava atomları vasıtasıyla oradaki şahısla görüşebiliyorum ve görüşüyorum. Keza, nerede olursam olayım televizyonla o görüntülü çalışmaları görebiliyorum. Allah'ın o emir dediğimiz ''emr-i künfeyekün'' dediğimiz emri, havada mükemmel görünüyor.

Sayısız sonsuz işleri, bir birinden farklı işleri Allah yaratıyor. Gözlere görme verdiği anda, dillere konuşmayı yapıyor, Allah, kulaklara işitmeyi yaptırıyor, Allah, bütün hücredeki faaliyetleri aynı anda yapıyor, bu yetmiyor bütün kâinattaki faaliyetleri aklımıza ne geliyorsa denizin dibinden tutun, yıldızlar ötesine kadar her işi Allah yapıyor, neyle yapıyor? Külli iradesiyle yaratıyor.

İnsan, cüzi iradeye sahip olduğu için aynı anda az iş yapabiliyor, iki tane üç tane işi bir anda yapacak olsa karıştırır, ama hava atomu sayısız işleri bir anda yapıyor ve bir iş bir işe mani olmuyor işte Bediüzzaman Hazretleri diyor ki, ya Allah'a vereceksiniz bunu ya da her bir hava atomunda bütün radyo dalgalarını, santralleri, televizyon dalgalarının santralleri, telefon görüşmelerinin santralleri ondan sonra ışık santralleri, ısı santralleri telkih dediğimiz santralleri olacak ki, bu işler olsun. Bir hava atomunda gözümüzle görmediğimiz bu kadar şeffaf olan bir zerrede bunların olması mümkün mü? bakıyorsunuz ki hayır!..

Veyahut o هُوَ deki havanın belki unsur-u havanın herbir parçasının herbir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve kabiliyetleri bulunsun"

Mesela ben şu anda Allah dedim, şu Allah kelimesini ben kendim mi bizzat kulaklarınıza getiriyorum, elbette ki hayır. Hava atomları getiriyor değil mi, ama bakıyorsunuz benim şahsiyetimi değiştirmeyecek şekilde iletiyor. Yani dinlediğiniz vakit, 'filan konuştu' 'bunun sesiydi' diyoruz.

Dolayısıyla bütün bunların hepsinin manevi şahsiyetlerine sahip olacak ki, hava atomu bütün bunların hepsini yapabilsin. Çünkü bana bizzat o sesleri getiren o şahsın kendisi değil, hava atomudur, böyle bir şey mümkün mü? Bakın bazı insanlar çıkıyor televizyonlara yarışmalara, bazen sekiz tane hayvanın taklidini yapıyor nasıl alkışlıyoruz.

Adam horoz taklidi yapıyor hayran kalıyoruz ne mükemmel horoz taklidi yapıyor, bir de adam bir inek taklidi yapıyor ki fevkalade mükemmel birde bir tavuk gibi ses çıkarıyor diyorsunuz ki ne mükemmel bir adam bir de bakıyorsunuz ki farklı bir ses çıkarıyor.

Sekiz tane hayvanın sesini taklid eden bir adamı hepimiz ayakta alkışlıyoruz. Aynen bunun gibi vicdanen biliyoruz ki, bu hava atomunun işi değildir, onun için kimse hava atomunu alkışlayamaz, ama vicdanen biliyoruz ki bu taklitçi adam bu kabiliyeti kendisi çalışarak elde etmiş ondan alkışlıyoruz. Yoksa hava atomu dünyadaki bütün insanların seslerini taklid ediyor hem de mükemmelen bütün hayvanların sesleri taklid ediyor mükemmelen bir iş bir işe mani olmuyor aynı anda bütün sesleri yapıyor taklid ediyor taşıyor vicdanen biliyoruz ki bu onun işi değil. Onun işi olsaydı onu alkışlayacaktık sekiz tane hayvanın sesini çıkaranı değil(!)

Ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin Çünki bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var.

Bakın bazen insanların içinde nadire-i hilkat şahıslar çıkıyor, on onbeş dil konuşuyor. Peki bu on-onbeş dil konuşan hoca veya âlim, talebesine de on onbeş tane dil öğretebiliyor mu, elbette ki hayır. Ama hava atomuna bakıldığı zaman, bir tek atom binlerce sesi biliyor ve arkadaşı olan diğer atoma da naklediyor. Peki bu nasıl oluyor?

İşte, hava atomunun bu yönüyle tevhide dair olan şehadeti öyle bir hakikatı gösteriyor ki; şu an konuşurken ağzımdan çıkan her bir kelimenin ve harfin, sizin kulağınıza aynen gelmesi ve bunları sizin duymanız, bu hakikatı mükemmel bir şekilde ispat ediyor. Özellikle Üstad Hazretleri burada ince bir noktaya nazarımızı iliştiriyor ve havanın bütün eczasında bu kabiliyetlerin olduğunu söylüyor, Cenab-ı Hakk hava sahifesini öyle mükemmel bir şekilde tanzim etmiş ki, sınırsız olan hava atomuna bakıldığı zaman, bir tanesi veya iki tanesi değil, bütün atomlar biraz önce saydığımız özelliklere malik dolayısıyla bu atomlara bakıldığı zaman bu işleri kendi başına yapacak kabiliyetin ve donanımın olmadığı apaçık ortada. O halde her bir atom, bize Cenab-ı Hakkı gösteren küçük هُو lafzı gibi Allah'ı gösterir.

 İşte ehl-i küfrün ve tabiiyyun ve maddiyyunların mesleklerinde değil bir muhal, belki zerreler adedince muhaller ve imtinalar ve müşkilâtlar aşikâre görünüyor.

Üstad Hazretleri göz ile görünmeyen en küçük bir hava atomunun Sani-i Hakimi nasıl gösterdiğini ispatlayarak, küfür ve dalalette gidenlerin ne kadar müşkül ve zor yola girdiklerini dolaysıyla mesleklerinin bir çıkarı olmadığı muhal ender muhal olduğunu böylece göstermiş oluyor.

Netice olarak, hava zerresinin yaptığı iş, ehl-i küfrün dediği tarzda olursa o zaman her bir atoma bir profesör veyahut profesörden daha öte bir ilim vermek lazım gelir ki bu işe kargalar bile güler. Üstadımız " 30 Sözde" bu hakikatı açıklayıcı güzel bir misal veriyor.

 "Evet nasılki bir acemî, ham, âmi, âdi, hem kör bir adam Avrupa'ya gitse; bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, üstadane kemal-i intizam ile herbir san'atta, herbir binada işler, öyle eserler yapar ki nihayet derecede hikmetli, san'atlı, herkesi hayrette bırakıyor. Zerre miktar şuuru olan bilir ki: O adam, kendi başıyla işlemiyor. Belki bir üstad-ı küll, ona ders verir, işlettirir. Hem nasılki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor. Halbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherat, gayet san'atlı, murassaatlı libaslar, lezzetli taamlar çıkıp gelse; zerre miktar aklı olan demeyecek mi ki: 'O adam, gayet mu'cizekâr bir zâtın menşe-i mu'cizatı olan fabrikasının bir mandalı veyahut miskin bir kapıcısıdır.'

Aynen öyle de: Havanın zerreleri, herbiri birer mektubat-ı Samedaniye, birer antika-i san'at-ı Rabbaniye, birer mu'cize-i kudret, birer hârika-i hikmet olan nebatat ve eşcar, ezhar ve esmardaki harekât ve hidematları; bir Sâni'-i Hakîm-i Zülcelal'in, bir Fâtır-ı Kerim-i Zülcemal'in emir ve iradesiyle hareket ettiğini ve toprağın zerreleri dahi herbiri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sâni'-i Zülcelal'in esmasını ilân eden birer ayrı ilânname ve kemalâtını söyleyen birer ayrı kaside hükmünde olan o tohumcuklarının, o çekirdeklerinin sünbüllerine, ağaçlarına menşe' ve medar olmaları; Emr-i Kün Feyekûn'e mâlik, her şey emrine müsahhar bir Sâni'-i Zülcelal'in emriyle, izniyle, iradesiyle, kuvvetiyle olması; iki kerre iki dört eder gibi kat'îdir. Âmennâ. (Sözler 30.Söz 596-597)

Eğer Sâni'-i Zülcelal'e verilse, hava bütün zerratıyla onun emirber neferi olur. Bir tek zerrenin muntazam birtek vazifesi kadar kolayca, hadsiz küllî vazifelerini Hâlıkının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlıka intisab ve istinad ile ve Sâni'inin cilve-i kudreti ile bir anda şimşek sür'atinde ve هُوَ telaffuzu ve havanın temevvücü sühuletinde yapılır.

Öyleyse basit hava atomlarının şuursuzlukları içinde gayet şuurkarane iş yapmalari, yaptığı işler, hatta tohum ve çekirdekteki bizleri idrakinde aciz bırakmasındaki sırlar, şuradan kaynaklanıyor.''

Demek ki, her bir atom, öyle bir zata intisab edip sırtını ona dayamış ki, o intisab ve istinaddan gelen kuvvet ile hiç ender hiç olan hava atomu bu kadar işin altından çıkıyor. Nitekim Üstad Hazretleri intisab ve istinaddaki kuvveti Mesnevi-i Nuriye eserinde şöyle buyurmaktadır:

Mesela:büyük bir sultana istinadı olan bir nefer, bir şahın yapamadığı bir işi yapar. Çünki nokta-i istinadı şah'tan büyüktür. Evet kudret-i ezeliye tarafından memur edilen baûda, yani sivrisineğin Nemrud'a olan galebesi ve bir çekirdeğin "Fâlik-ul habbi ve'n neva" tarafından verilen izin ve kuvvete binaen koca bir ağacın cihazatını, malzemesini tazammun etmesi, yani içine alması bu hakikatı tenvir eden birer hakikattır.( Mesnevi, Katrenin Zeyli, 79-80)

Yani, kalem-i kudretin hadsiz ve hârika ve muntazam yazılarına bir sahife olur ve zerreleri, o kalemin uçları ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem-i kaderin noktaları bulunur. Bir tek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.

Allah, kudretiyle bir ağaçtan yaprak yazıyor, meyve yazıyor, çiçek yazıyor, Allah onları orada yazarken, kader ile o gelecek şeyleri takdir etmiş. Yani şu ağaçtan şunlar şunlar çıkar diye takdir etmiş. Dolayısıyla kader orada ne takdir etmişse kudret de ona göre yazıyor.

İşte ben لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّهُ deki hareket-i fikriye ile seyahatimde hava âlemini temaşa ve o unsurun sahifesini mütalaa ederken, bu mücmel hakikatı tam vâzıh ve mufassal aynelyakîn müşahede ettim

Cenab-ı Hak, ahirzaman cephesinde Üstad Hazretlerini tam donanımlı bir asker olarak vazifesinde istihdam ediyor. Öyle keskin fikir ve görüş açısı veriyor ki, hava âlemini bir talebenin kitaptan dersini çalıştığı gibi muazzez Üstadımız, marifetullah dersini hava sahifesinden okuyup bizlere ders veriyor. Bir tozun havada uçuşu, bir yaprağın rüzgârla savruluşu gibi sıradan hadiseler bile derinliğine incelendiğinde ciltlerle kitabı dolduracak kitabın kaynağı olabilirler. Her şeyin temeli olduğu düşünülen ciltler dolusu kitap yazılmış olması, bu iddiamızı doğrulayan en açık delil olarak kabul edilmelidir.

Ve هُوَ nin lafzında, havasında böyle parlak bir bürhan ve bir lem'a-yı vâhidiyet bulunduğu gibi; manasında ve işaretinde gayet nurani bir cilve-i ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid" lafzında vahidiyet, manasında ehadiyet ne demek biraz bunun üstünde durmak icab ediyor. Vahidiyet, Cenab-ı Hakkın sıfatlarının birliğidir, Ehadiyet, Cenab-ı Hakkın zatının birliği olarak naklediliyor.

Peki, maddesinde nasıl vahidiyet var: hava atomlarına baktığımız vakit madde olarak hepsindeki vazifeyi yapma işi sıfat olarak, özelik olarak, yaptıkları iş olarak, hepsi aynı. Hangi hava atomuna baksanız Mısır'daki de öyle Avrupa'daki de öyle Şam'daki de öyle..Hepsi sıfat olarak bir, dolayısıyla sıfat olarak bir olması neyi gösterir? Allah'ın da sıfatlarının birliğine ayna oluyor.

Bu pencereden bakıldığı zaman, havanın maddesinde lafzında bir vahidiyet tecellisi görülüyor, çünkü havanın tamamının atomları aynı sıfata sahip aynı işi yapıyor demek ki, lafzında bir vahidiyet tecellisi var

Havanın manasında ne var? Ehadiyet var. Yani hava atomlarına baktığımız vakit diyoruz ki, ey hava atomları sizi bu manada kim çalıştırıyor, çalıştıran zatın özelliği nedir? Bize bildirir misiniz, hepsi tek bir ağızdan diyorlar ki, ''ondan başka ilah yok''. Dolayısıyla hepsi Cenab-ı Hakkın Zatının birliğine işaret ediyorlar. Biz hepimiz ''O''nun emriyle çalışıyoruz, ''O''nun kudretiyle çalışıyoruz, ''O''nun hikmetiyle iş yapıyoruz diye hepsi mana olarak Cenab-ı Allah'ın birliğine işaret eder, adeta her biri bir parmak gibi oraya işaret ediyor ve لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّهُ ya vurgu yapıyor.

 ve هُوَ zamirinin mutlak ve mübhem işareti hangi zâta bakıyor işaretine bir karine-i taayyün o hüccette bulunması içindir ki, hem Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, hem ehl-i zikir makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye ilmelyakîn ile bildim.

Mevleviler, kendi meslek ve meşrebinin prensibi olarak sema yaparlar, yani dönerek Allah'ı zikrederler. Niye dönüyorlar. Hazreti Mevlana, kâinattaki bütün mevcudatın, Allahın aşkıyla mest olduklarını ve bu mestten dolayı da bu aşktan dolayı da adeta dönme pozisyonuna girdiklerini müşahede ediyor ve ben onlardan farklı olmamam gerekir diye kendisi de bütün kâinatın ahengine ayak uyduruyor ve kendisi de ''bismillah'' deyip dönmeye başlıyor

Şimdi Bediüzzaman Hazretleri hava atomlarından ehl-i zikre, ehli tarikata, ehl-i ilme güzel bir pencere açıyor. Adeta her bir hava atomu eline tesbih almış, لاَ اِلهَ اِلاَّ هُو diye zikrediyor. Dolayısıyla bu manadaki dersi hem Kur'an'dan, hem kâinattan ve mahlukattan aldıkları için ehl-i tevhid, ehl-i zikir, ehl-i tarikat, ehl-i tasavvuf zikirlerinde onlardan geri kalmamak için لاَ اِلهَ اِلاَّ هُو elimize tesbih almak suretiyle ince bir mana ile yapıyoruz, onlarla kardeş olduğumuzu ilan ediyoruz'' demek oluyor.

Şimdi Üstad Hazretleri harika bir iki misal daha verecek

Evet, meselâ bir nokta beyaz kâğıtta, iki-üç nokta konulsa karıştığı"

elinize bir tane beyaz kağıt alın, bir de dört beş renk keçeli kalem alın, öncelikle siyah renkli keçeli kalemi bir nokta kadar kağıdın üstüne damlatın, ondan sonra aynı noktanın üstüne sarı rengi damlatın, ondan sonra kırmızı ve yeşil rengi damlatın, sonuç olarak ortaya ne çıktı, karışık bir şey. Bu birinci misal;

 ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı"

 bir talebe düşünün bir yandan ders çalışıyor, bir yandan yemek pişiriyor, bir yandan da ütü yapıyor ve bir yandan da traş oluyor. Bakın şimdi bu talebe dört işi birden deruhte etmeye çalışıyor, peki ortaya ne çıktı derste koskoca bir sıfır altı yanık bir yemek, traşdan dolayı yüzü paramparça ve delik deşik bir gömlek, öyle değil mi? Ama dikkat edin kainatta en şuurlu varlık insan ve istidat ve donanım bakımından en zengin varlık yine insan.. ama ne olduğunu gördünüz. Bu da ikinci misal;

ve bir küçük zîhayata, çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği"

bir karınca düşünün beş tonu sırtında taşıyor. Böyle bir şey mümkün müdür? Tabiî ki hayır, altında ezilir kalır. Bu da üçüncü misal; 

 ve bir lisan ve bir kulak, aynı anda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını bozup karışacağı halde;

her insanda bir dil var? Ve bu dil kaç tane hava atomu büyüklüğünde? Milyonlarca trilyonlarca, Allah bilir, ama aynı anda kaç kelime konuşabilir, bir tane. Peki, bir anda hem araba, hem karınca diyebilir mi hayır. Peki, insanın kulakları kaç tane iki.

Peki, aynı anda iki adamı dinleyebilir mi, farz edelim ki, dinler, ama her birisinde yüzde elli döker. Peki, üç kişi dinleye bilir mi benim iki kulağım var, amma bir kişi dinleye bilirim der. Bu da dördüncü misal; şimdi şu dört misal ışığında hava atomuna bakın. Bediüzzaman Hazretleri diyor ki, eğer bu işleri hava atomuna verirseniz, ona da yazık edersiniz, kendisine de yazık edersiniz. Elbette bu kadar hummalı faaliyetleri gösteren bu işleri ona yaptıran kimdir? Allah (c.c)

''Aynelyakîn gördüm ki: هُوَ nin anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda herbir parçası hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği halde, karışmadığını ve intizamını bozmadığını; hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı halde, hiç şaşırmadan yapıldığını ve o parçaya ve zerreye pek çok ağır yükler yüklendiği halde hiç za'f göstermeyerek, geri kalmayarak intizam ile taşıdığını; hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, manada o küçücük kulak ve lisanlara kemal-i intizamla gelip çıkıp, hiç karışmayarak bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik lisanlardan çıktığı ve o her zerre ve her parçacık, bu acib vazifeleri görmekle beraber kemal-i serbestiyet ile cezbedarane hal dili ile ve mezkûr hakikatın şehadeti ve lisanıyla لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor ve bir iş diğer bir işe mani olmuyor... Ben aynelyakîn müşahede ettim.''

 Yani bu hüve, bir pusulaya benzetildi. O halde sebeplere kitlenip maddiyun mu olacaksın, yoksa benim arkamda iş gören Sani-i Hâkim'e mi gideceksin, diye yön gösteriyor.

Biraz önce verilen dört misali hatırlayacak olursak, nokta, kâğıt, karınca, aynı anda çeşitli işler ve dil kulak karıştığı ve karıştırdığı halde atomlar şaşırmadan bu işleri yapıyor, demek isteniyor.

Üstad Hz. Emirdağ 2 Lahikasında :" Şimdi gözümün önündeki makinecik ve radyo kabı, Kur'anı dinlemek için odama getirilmişti. Baktım…''(Emirdağ Lahikası- 67 )ile başlayan açıklamalarında da bu hususta mukni deliller getirmiştir. Oraya bakılsın.

 Üstad Hazretlerinin özellikle Emirdağ 2 Lahikasında radyo ve elektrik örneğiyle onlardaki ülfet perdesini yırtarak tevhidi göstermesini ve 22.Söz'ün 4.Leması ile 30.Söz'ün zerrelerin hikmetini 7 kanunla açıklamasını ve Külliyatın müteaddid yerlerinde bu hususlara temas etmelerini işaret ederek istifademize sunmasını şükran hislerimizi belirterek şimdilik bu kadarla iktifa etmiş olalım.

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Dehşeti herşeyi kaplayan kıyametin haberi sana geldi mi?

Gaşiye, 1

GÜNÜN HADİSİ

"Şekavet sahibi Allah'a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır, cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah'tan uzaktır, insanlardan uzaktır, cennetten uzaktır, cehenneme yakındır. Cahil şekavet sahibini Allah, cimri ibadet düşkününden daha çok sever."

Tirmizi, Birr 40, (1962)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI