Cevaplar.Org

DERS : 7 YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTUB

Sual: Eâzım-ı Esmâ-i İlâhiyeden olan Rahîm ve Hakîm ve Vedûd'un iktiza ettikleri şefkatperverâne terbiye ve maslahatkârâne tedbir ve muhabbettârâne taltif, nasıl ve ne suretle, müthiş ve muvahhiş olan mevt ve ademle, zeval ve firakla, musibet ve meşakkatle tevfik edilebilir? Bu dersimizin konusu baştaki sualdir.


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2015-11-21 03:42:03

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

يَفْعَلُ اللّهُ مَا يَشَاءُ وَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ

Allah, dilediğini yapar ve dilediği gibi hükmeder.(İbrahim, 277)(Maide, 1)

Sual: Eâzım-ı Esmâ-i İlâhiyeden olan Rahîm ve Hakîm ve Vedûd'un iktiza ettikleri şefkatperverâne terbiye ve maslahatkârâne tedbir ve muhabbettârâne taltif, nasıl ve ne suretle, müthiş ve muvahhiş olan mevt ve ademle, zeval ve firakla, musibet ve meşakkatle tevfik edilebilir?

Bu dersimizin konusu baştaki sualdir. Sualimiz şudur; Allah' u Teâlâ sonsuz rahmet ve hikmet sahibidir, merhameti ve şefkati sonsuzdur. Bu merhamet ve hikmet, zeval ve firak ile zahmet ve meşakkat ile nasıl tevfik edilir? Bu husus hikmete zıt olmaz mı? İşte bu sualleri kısaca açıkladıktan sonra dersimize geçeceğiz.

Cenabı Hakkın üç azim ismi, yani ism-i Hakim, İsm-i Rahim ve İsm-i Vedud, bu üç esmanın iktizaları, kainattaki tecellileri. Cenab-ı Hakkın kâinattaki terbiyesi umum ve mutlaktır. Yani hiçbir mekân hiçbir mahlûk yok ki Rububiyet-i İlahiyenin tecellisi onda zuhur etmesin. Rububiyetin tecellisini dikkatle tahlil ettiğimizde hemen Rububiyetin arkasında hem rahmetin, hem de hikmetin tahakkukunu görüyoruz.

Mesela: Bir yavru dünyaya geliyor, fıtrat kanunlarını bilmiyor, konuşması yok, kelamı yok, öyle düşüncelerini ifade edecek bir lisan ve beyanı yok. Cenab-ı Hak rahmetiyle bakın o yavruya kan ve fışkı içerisinden, bulanmadan, bulaşmadan sütü gönderiyor. Demek terbiye-i Rububiyetin arkasında şefkati var. Annelere memeler musluğundan sütü ikram ediyor, sütten daha latif, daha koruyucu, daha muhafız olan, bir de annelerin göğsünün şefkati var. Yani hülasa edersek Cenab-ı Hakk'ın Rububiyetinin tecellisinde, hem hikmet hem rahmet hükmediyor.

 

Hem Cenab-ı Hak, Vedud'tur. Mahlûkatı sevmiş ki yaratmış, sevdiği mahlûkatının ihtiyaçlarına inayetiyle cevap veriyor. Demek dikkat ve ibretle kâinata baktığımız zaman yoğun bir şefkat her şeyi ihata eden bir hikmet ve her şeye yetişen bir inayetin bir muhabbetin tahakkukunu akıl gözüyle, ilmin şehadetiyle müşahede ediyoruz.

Peki, şimdi burada bir soru akla geliyor. Madem Cenab-ı Hak hem Rahimdir, hem Hakim'dir, hem Veduddur ve hem de mahlukatına karşı ziyade şefkatli ve merhametlidir. Öyle ise şu beşerin, şu mahlûkatın önüne çıkan ölüme, musibetlere, sıkıntılara, meşakkatlere ne diyeceğiz! Yani bunları nasıl telafi edeceğiz, yani ism-i Rahim noktasından niye şu mahlûkat, şu sinekler, şu böcekler, şu bahar ve şu baharın tezyinatı içersinde milyarlarca mahlûkat yaratılıyor, bunlar üç ay içersinde mum gibi sönüyor. Çok kısa bir zaman içersinde ifna oluyor, ölüyor, tükeniyor zayi oluyor. İşte bu ölüm ve bu musibetler Cenab-ı Hakk'ın Vedud ismiyle Rahim ismiyle Hakim ismiyle nasıl bağdaşır? Bunu nasıl telif etmek lazım? Bu müşkülü nasıl halletmek lazım? Sual bu... 

Haydi, insan saadet-i ebediyeye gittiği için, mevt yolunda geçtiğini hoş görelim.

İnsanlar da bin türlü sıkıntılara, musibetlere maruz kalıyorlar. Haydi onların bu dünyadan sonra ebedi hayatları olduğundan, altmış-yetmiş yıllık musibete katlandılar ve bedelini aldılar. Ve baki bir menzile intikal ettiler. Öyle ise hayat-ı ebediyenin kapısı ve mukaddimesi olduğu itibarıyla ölümü hoş karşılayabiliriz.

Fakat bu nazik ve nazenin ve zîhayat olan eşcar ve nebâtat envâları ve çiçekleri ve vücuda lâyık ve hayata âşık ve bekaya müştak olan hayvânat taifelerini, mütemadiyen hiçbirini bırakmayarak ifnâlarında

Şu masum yavrular hepsi ifna, telef oluyor, yok oluyor. Bir baharda milyonlarca bakteriler, virüsler, mikro –organizmalardan tut ta böcekler sinekler uçanlar, kaçanlar bütün mahlûkat çok kısa zaman içersinde tabir-i caizse telef olup gidiyor, hayatları kararıyor ve nefesleri sönüyor peki bunlara ne diyeceğiz, nasıl izah edeceğiz…

ve gayet süratle onlara göz açtırmayarak idamlarında ve onlara nefes aldırmayarak meşakkatle çalıştırmalarında ve hiçbirini rahatta bırakmayarak musibetlerle tağyirlerinde ve hiçbirini müstesna etmeyerek öldürmelerinde ve hiçbiri durmayarak zevallerinde ve hiçbiri memnun olmayarak firaklarında hangi şefkat ve merhamet var, hangi hikmet ve maslahat bulunur, hangi lütuf ve merhamet yerleşebilir?

Yani şu nebatatın, hayvanatın hallerine bakınız. Ağaçları kesip odun edip yakıyoruz. Çiçekleri kopartıp arkadaşlarımıza hediye ediyoruz. Meyveleri, sebzeleri kopartıp yiyoruz. Tesbihatlarına, zikirlerine mani oluyoruz. Hayvanların etinden sütünden faydalanıyoruz, istediğimiz işlerde çalıştırıyoruz canımız sıkılınca kesip yiyoruz ve hayatına son veriyoruz. Başlarına gelen bu kadar olaydan sonra hiçliğe ve âdeme gidiyorlar. Bu ve buna benzer olaylarda nasıl bir maslahat ve hikmet vardır? Şimdi bütün bunları Yani Cenab-ı Hakk'ın Rububiyeti noktasından şefkat-i İlahiye muhabbet-i Rabbaniye inayet ve Hâkimiyet-i İlahiye noktasından nasıl telif edebiliriz? Nasıl yorumlayacağız, nasıl değerlendireceğiz? Sualimiz böyle...

 

Elcevap: Dâi ve muktazîyi gösteren Beş Remizle ve gayeleri ve faydaları gösteren Beş İşaretle şu suali halleden çok geniş ve çok derin ve çok yüksek olan hakikat-i uzmâya uzaktan uzağa baktırmaya çalışacağız

 Birinci makam beş remizdir.

Birinci remiz: Yirmi Altıncı Sözün hâtimelerinde denildiği gibi, nasıl ki mahir bir san'atkâr, kıymettar bir elbiseyi murassâ ve münakkaş surette yapmak için, bir miskin adamı, lâyık olduğu bir ücrete mukabil model yaparak, kendi san'at ve maharetini göstermek için, o elbiseyi o miskin adam üstünde biçer, keser, kısaltır, uzatır; o adamı da oturtur, kaldırır, muhtelif vaziyetler verir. Şu miskin adamın hiçbir hakkı var mıdır ki, o san'atkâra desin: "Beni güzelleştiren bu elbiseye neden ilişip tebdil ve tağyir ediyorsun ve beni kaldırıp oturtup meşakkatle benim istirahatimi bozuyorsun?"

Bir adamı modellik yapması için tuttuk diyelim, onun üzerinde bir elbise dikeceksin. Elbiseyi sanat harikası olarak ortaya çıkartmak için, otur diyorsun oturuyor kalk diyorsun kalkıyor. Dön diyorsun dönüyor. Ondan sonra elbiseyi arkadan şöyle bir yırtıyorsun, tekrar iğneliyorsun. Şimdi bu adam dese ki; Ne yapıyorsun, beni oturtup kaldırmakla zahmet veriyorsun. Elbiseyi niye yırtıyorsun? Biz de ona deriz senin model olarak fiyatın verilmiş. Oturup kalkmak senin vazifendir. Benim vazifem ise, bu elbiseyi mükemmel bir şekilde yapmak ve elbiseye değer kazandırmaktır. Ne modelistin şikâyet etme hakkı vardır, ne de elbisenin şuuru olsa şikâyet etme hakkı vardır. Neden? Bilmez ki nasıl bir makama gelecek.

Şimdi düşünün bir kumaşın fiyatı yüz lira olsun. Bu kumaşı dünyanın bir numaralı terzisi dikse, fiyatı rahat beş bin olur. Peki, doksan dokuzluk kısmı nedir? Sanattır. Sanatın elbiseye verdiği değerdir. Kumaşın kendisi yüz lira, onu beş bin liraya çıkaran dünyanın mahir terzisinin ona yüklediği sanattır ki, onun değerini artırıyor. Şimdi terzici, kumaşa dese gel seni keseceğim, biçeceğim, kısaltacağım, değerin artsın. Kumaş dese "aman usta ben dayanamam" o zaman fiyatı yükselmez. Dayansa, sabretse değeri beş bin liraya çıkacak, sabretmezse değeri aynı kalır. Ama kumaş istese de istemese de terzi onu keser biçer kısaltır... İşte her bir insan elbise gibidir. Cenab-ı Hak esmasını onlarda gösterecek. Aç edecek, tok edecek, musibetlere maruz bırakacak, ta ki hayat tasaffi etsin, kemal bulsun ve değeri bir iken, cennet adamı olsun.

Ama o adamlık mertebesine çıkmak için, bazı imtihanlardan geçmek mecburiyeti vardır. Cennet adamı olmanın da bir bedeli vardır. Terbiye sadece taltifle olmaz, bazen de cezayla, yani musibetle sıkıntıyla hayatı tasaffi ettirir. Düz bir çizginin anlamı yoktur.

Ne kadar çizgiyi düz çizerseniz de bir anlamı olmaz. Ama eğri büğrü çizgilerin bir anlamı vardır. Onlar bir anlam ifade ediyor. Yani çizgiyi eğri büğrü yazacaksın ki, mana ifade etsin. Üstadımız bu konuyu Lem'alar da şöyle açıklar: "Hayat musibetlerle hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur terakki eder netice verir, tekemmül eder vazife-i hayatiye-yi yapar. Yeknesak istirahat döşeğinde ki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider."  ( 2.Lem'a,2. Nükte, 11)

 

Aynen öyle de, Sâni-i Zülcelâl, herbir nevi mevcudatın mahiyetini birer model ittihaz ederek ve nukuş-u esmâsıyla kemâlât-ı san'atını göstermek için, herbir şeye, hususan zîhayata, duygularla murassâ bir vücut libasını giydirerek, üstünde kalem-i kazâ ve kaderle nakışlar yapar, cilve-i esmâsını gösterir.

Madem Cenab-ı Hak Halık-ı külli şey'dir. Her şeyi halk eden O'dur. Allah'ın isimlerinden birisi de Halık, yani halk etmek, yaratmak demektir. Allahın başka bir ismi de Bani yani her şeyi vücud sahasına çıkartır, bina eder. Bir de Cenab-ı Hakk'ın bir ismi Bedi'dir. Yani fıtrata en muvafık ve en mutabık bir şekilde suret ve mahiyet giydirmektir. Şimdi bütün hayvanat nevilerini ve varlık âlemini şöyle bir hayal edin. Kayalar var, denizler var, semalar vs... Bunların içersinde binlerce yüz binlerce mahlûkatların hepsi, her nev ayrı bir tasarım ayrı bir proje…

Kimin bu projeler? Elbette kaderin, yani kader imar, kudrette giydirmiş. Kudret de ne yapmış? Giydirmiş kudrette mühendis. İşte bütün meyveler, bütün mahlukat, kaderin çizdiği, kudretin giydirdiği Allah'ın antika eserleri.. 

Nasıl ki, terzi kumaşı, eliyle okşar, bazen de makasla okşar. Biri cemalidir, biri celalidir. Ama ikisi bir arada olunca elbise ortaya çıkar. Baba bile bazen çocuğun kulağını çeker, bazen de taltif eder. Bu da celali ve cemalidir. Cenab-ı Hak cemali tasarrufatla mahlûkatı, muhabbetle şefkatle taltif ettiği gibi, celali tasarrufatla da koruyor, muhafaza ediyor, dengede tutuyor. Mesela: Cennet cemalidir, Cehennem celalidir. Mükâfat cemalidir, mücazat celalidir. Bahar cemalidir, kış celalidir. Cenab-ı Hak kâinatı böyle dengede tutuyor. Bu kanun ta insanın kalbine kadar nüfus ediyor. Havf ve reca ile insanın maneviyatını dengede tutar ve böylece cilve-i esmasını gösterir.

Herbir mevcuda dahi, ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak, bir kemal, bir lezzet, bir feyiz veriyor. مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُsırrına mazhar olan o Sâni-i Zülcelâle karşı hiçbir şeyin hakkı var mıdır ki, desin, "Bana zahmet veriyorsun, benim istirahatimi bozuyorsun." Hâşâ! Evet, mevcudatın hiçbir cihette Vâcibü'l-Vücuda karşı hakları yoktur ve hak dâvâ edemezler.

Yani, Cenab-ı Hak, Malik-ül mülkdür. Allah mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Burada çok azim bir nükte var. Mülkün sahibi Cenab-ı Hak'tır. Ezelden ebede kadar her şey, her mevcut Allah'ın mülküdür. Allah mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Eğer tasarrufunda kudretinde ve iradesinde bir tahdit bir engelleme olursa o, ilah olamaz.

Mesela düşünün: Fatih Sultan Mehmet, Osmanlının padişahı, üç kıtaya, yedi iklime hükmediyor. Huzurunda iki kişi vardır ve onlar hakkında karar verecektir. Bakıyorsunuz kapı açılıyor karşıdan biri geliyor ve Fatih'in kulağına bir şeyler fısıldıyor. Ondan sonra Fatih, bunu serbest bırakın, bunu asın, diyor. O zaman o Fatih, Fatih olur mu? Ne olur? Kukla olur. Neden, çünkü biri geldi kulağına bir şeyler söyledi. O da, o kulağına söylenen emrin gereğini yaptı. Artık o padişah değil o kukla oldu. Onun için Cenab-ı Hakk'ın, şan-ı ulûhiyetin vasıflarından birisi de nedir? Allah meşveret etmez. Allah müşavereden münezzehdir.

Allah danışmaktan münezzehdir. Allah mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Malik-ül mülk, mülkünde istediği gibi tasarruf eder, demektir. Mülkün sahibi ise Allah'tır. Üstadımızın 20. Mektubta dediği gibi "Mülkü sahibine teslim et ona bırak cefasını değil sefasını çek. Hem o Hakim'dir hem Rahim'dir, mülkünde istediği gibi tasarruf eder çevirir."( Mektubat, 20. Mek.4.kelime,239 )

Düşünün ki ressam bir okka mürekkeple ne yapamaz ki? Her şeyi yapar, insan resmi yapar, hayvan yapar, ağaç yapar, cami yapar köprü resmi… vs yapar. Şimdi, cami yaptı. Farz-u muhal diyelim. Cami diyebilir mi; Beni yapmaya mecburdu, mürekkep beni cami yapmaya mecbur ettirdi, diyebilir mi? Elbette ki, hayır.. Sırf onun iradesi yaptı, belki yüz tane, bir tane ihtimalden, birini tercih etti. Tercih eden kim ise, müessiriyet ondadır.

Aynen bunun gibi Cenab-ı Hak isteseydi altmış, yetmiş kilo atomdan her şeyi yaratabilirdi. Koyun, keçi, arı, toprak.. vs.. her şeyi yaratabilirdi. Ama insan yapmış. Nedir bunun sebebi? Sırf O'nun iradesidir. Biz insan olmak için, hâşâ, Cenab-ı Hak'la mı anlaştık da "Ya Rabbi, hayvan yapma" mı dedik?

Bakınız, Cenab-ı Hak hayvanlara hayvan elbisesini giydirmiş, modelliğini kullanıyorlar. Mesela, Cenab-ı Hak, aslanın ruhunu model olarak yaratmış, hayatı boyunca yaşıyor, hakkını veriyor. Hani filmlerde rejisörler insanlara birer rol veriyor, birisine topal rolü, birisine düşman rolü veriyor.

Adam, topal rolü oynamakla para kazanıyor. Topal rolünü ne kadar iyi oynarsa o kadar para alıyor. Diğeri de düşman rolünü oynuyor. Önemli olan onun hakkını vermektir. Cenab-ı Hak fakir rolü ile yarattığı biri, fakirliğin hakkını verecek, isyan etmeyecek, hayatı boyunca sabredecek. Yarattığı her bir mahlûkata birer rol vermiş. Arı bal yapmakla vazifesini yapıyor. Ağaç meyve vermekle vazifesini yapıyor. En güzel rol, en güzel model ise insandır. Ama isyan eden maalesef, yine insandır.

Bir hak var, bir de ihsan var, Hakla, ihsanı birbirinden ayırmak lazım. Hak ayrı, ihsan ayrıdır. Hak gasp edilirse zulüm olur. Şu tarla senin, bu tarla benim. Geldim senin tarlana girdim, tarlanı gasb ettim, kendi sınıfımın içine aldım, elim gücüm ve kuvvetim senin tarlana girdi. Ben ne yaptım, zulmettim. Demek başkasının hukukuna tecavüzün neticesi nedir? Zulümdür. Hak zayi olursa zulüm ortaya çıkar. Şimdi bunu tartalım. Hak hiçbir kimsenin hiçbir mahlûkun ve hatta mevcudun hiçbir insanın Allah'tan alacağı bir hakkı yoktur. Yani biz, Cenab-ı Hakk'ın mülkünde beraber çalıştık, beraber kazma vurduk, güneşin yaratılmasında, ayın yaratılmasında, yerin göğün semanın yapılmasında hâşâ beraber çalıştık ve ter döktük de, Cenab-ı Hak sana bunu verdi, bana bunu vermedi. Böyle bir şey yok. Demek hakikat noktasından bakınca, Cenab-ı Hak mahlûkatına zulüm etmez. Allah zulümden münezzehtir.

İhsan meselesine gelince, ihsanında tabaka ve mertebeleri vardır. Peki, Cenab-ı Hak bazılarına çok, bazılarına da az mı vermiş(!) Bunlar nedir? Bunlar hak olarak tartılmaz. Bunlar ikramdır, ihsandır. İkram ve ihsan ise, adalet terazisiyle tartılmaz ki, ihsanın taksimatına dağılmasına ise zulüm denilmez.

Şimdi burada oturuyoruz, bir zengin adam kapıdan içeri girdi. Arabistan'dan gelmiş bir petrol şeyhi. Sohbette ki gençler, şeyhin hoşuna gitmiş, çıkarken elini attı Ahmed'e bir kese, Mehmed'e bir kese altın verdi. Ahmet keseyi açtı yüz altın, Mehmet açtı elli altın. Elli altını aldı. Şimdi dese ki "hele şu zalime bak. Ona kaç altın verdi, bana kaç altın verdi" dese… Sen taş mı attın da kolun yoruldu. Senin zayi olmuş hakkın var mı? Yok. Şeyh sana ne vermiş, neyinden vermiş? İhsanından vermiş, ikramından vermiş. İkram adalet terazisiyle tartılmaz. Birisine fazla verir, birisine eksik verir. Mecbur mudur, mahkûm mudur hâşâ… 

Cenab-ı Hak bize ne vermiş? Düşün Allah seni insan yaratmış. Bir de kurbağaya bak, kurbağaya da vermiş mi? Ama Kurbağa "Allah bereket versin" diyor, ama şükrediyor, insanı görünce elinde taş var şimdi beni öldürür deyip, suyun içine dalıyor ve insanı görünce insanın şerrinden kaçıyor. Sabaha kadar Allah'ı zikir ve tesbih ediyor usanmıyor, on altın almış olmasına rağmen isyan etmiyor. Çete kuruyor mu kurbağa, devlet dolandırıyor mu? Adam öldürüyor mu? Söyleyiniz bakalım görevini yapıyor değil mi? Demek ki Cenab-ı Hak bazısına çok verir bazısına az verir. Mülk Onun, hiç kimsenin Allah'tan hak istemeye hakkı yoktur.

Belki hakları daima şükür ve hamd ile, verdiği vücut mertebelerinin hakkını edâ etmektir.

Allah kimseye çekemeyeceği yükü yüklemez. Kulluğun esası Allah'a teslimiyettir.

Allah, insaniyeti ayrı bir statüde yaratmış, akıl vermiş, nutuk vermiş, beyan vermiş hisler ve duygularla teçhiz etmiş dünyaya göndermiş, İşte bütün bu nimetlerden dolayı bizler, Cenab-ı Hakk'a medyun-u şükranız, Allah'a borçluyuz iki cihetle. Bizi yaratan ve bizi yaşatanda da O olduğu için.

Çünkü verilen bütün vücud mertebeleri vukuattır, birer illet ister.

Varlıklarda illet aranır. Çünkü mevcutturlar. Yani kimi maden, kimi nebatat, kimi hayvanat.. vs. dir. Minarenin 5. basamağına çıkan birisi 3. veya 2. basamakları yaşamıştır. Buna neden 3. veya 5. basamaktasın denebilir, ama 6. basamağa çıkmamış birisine orada niye olmadın denilmez. Çünkü daha gelmemiştir

Fakat verilmeyen mertebeler imkânattır. İmkânat ise ademdir, hem nihayetsizdir.

İmkanat sonsuzdur. Misal olarak, evli misin? Evet, kaç çocuğunuz var? Üç tane. Niye yüz tane değil? Niye bin tane değil?... bitmez ki… İmkanat yolları bitmez...

Ama Cenab-ı Hak ne vermiş, ne kadar vermiş, kulun görevi nedir? "Şükrenlillah Rabbim bana bunları ikram etti ihsan etti" deyip şakirane bir çizgiye girmek lazım. Niçin insan olduk, atlardan olmadık, kelebeklerden olmadık, ağaçlardan olmadık denilmez. Çünkü insanlık en büyük mertebedir. Peki, niçin hayvan olmadık, nebatat olmadık, sebep nedir, diye sorulur mu? Allah'ın muradı ve takdiridir. Başka hiçbir şey değildir. Yani niye şunlardan olmadık demeye hakkımız yoktur.

Adamın bir gözü var, niye Ya Rabbi tek gözlü yarattın demeye hakkı yoktur. Çünkü Allah'tan iki göz alacağım yok ki! Allah sana bir göz vermekle" hâşâ" hata etmiş olsun! Bir anlaşma mı var ki, borçlu durum olsun?

Zihninizde bir harf tasavvur ediniz. Mesela " A" harfi olsun. Bu harf, zihin dediğimiz imkân dairesinde iken senin iradenle yazılıp kağıda dökülerek vücud bulsa, "A" ya düşen daima şükür değil midir? İşte Cenab-ı Hak her şeyi, yokluğun karanlığından getirdi. Birisi hayvan, birisi taş birisini toprak yaptı, herkes hayatından memnundur, böyle düşünmeli(!)

Ademler ise illet istemezler. Nihayetsize illet olamaz. Meselâ madenler diyemezler: "Niçin nebâtî olmadık?" Şekvâ edemezler; belki vücud-u madenîye mazhar oldukları için, hakları Fâtırına şükrandır. Nebâtat, "Niçin hayvan olmadım?" deyip şekvâ edemez. Belki, vücut ile beraber, hayata mazhar olduğu için, hakkı şükrandır.Hayvan ise, "Niçin insan olmadım?" diye şikâyet edemez. Belki, hayat ve vücut ile beraber, kıymettar bir ruh cevheri ona verildiği için, onun üstündeki hakkı, şükrandır. Ve hâkezâ, kıyas et.

Madenler diyemezler niçin nebati olmadık. Çünkü madenlere göre bitki daha yüksek mertebededir. Madenin kendine göre hayatı yok, ama bitkinin kendine göre hayatı var. Şimdi madenin aklı şuuru olsaydı Ya Rabbi bizi niye bitki olarak yaratmadın demeye hakları yoktur. Neden? Cenab-ı Hakk'ın onlara bitki hayatı borcu mu vardı? Hâşâ onlar alacaklı mı? Hayır, çünkü hiç olmayabilirlerdi. Bakır, diyecek iyi ki ben demir olmamışım. Altın diyecek iyi ki bakır ve demir olmamışım. Bitkiler de diyecek iyi ki ben maden olmadım, hayat sahibi olmuşum.

Niçin? Çünkü hiç olmayabilirlerdi. Bu bakımdan onlar madenlere bakacaklar, sulara ve taşlara bakacaklar hayatı nebatiye mazhar oldukları için hakları şükrandır. Hayvanlar, da insanlara bakıp niçin insan olmadık diyemezler. Çünkü ruhları olduğundan dolayı hakları şükrandır. Zaten şükrediyorlar, hayatlarından memnunlar. Mesela; Bir serçenin üzerine gidin kaçıyor, niye? Çünkü hayatımı elimden alır diye, demek hayatından memnundur.

 Ey insan-ı müştekî! Sen mâdum kalmadın, vücut nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ...

Ey şikâyetçi insan. Niye şikâyet ediyorsun? Yokluğun karanlıklarında kalabilirdin. Bakınız, otuz sene önce bu cemaat yoktu, atomlarımız kâinata dağılmıştı. Atomlarımız, patatesteydi, havuçtaydı. Biri bizi topladı düşünen, muhabbet eden yaşayan seven sevilen idrak eden bir insan haline getirdi.

Allah isteseydi bizi; taş toprak, hayvan gibi her şey yapabilirdi, ama bizi insan olarak yaratmış. Böyle takdir etmiş, ondan dolayı hakkımız devamlı şükrandır.

Bakınız yedi buçuk milyar insan var bir çoğu öyle bir nimetten mahrum yaşıyor ki yani gözü olmayan adam dünyayı nasıl zulümatlı görüyorsa, imanı olmayan insan da, dünyadan öteki alemleri, vücub alemlerini, ahiret alemlerini ve melek alemlerini göremez. Dünyanın her yeri onun için karanlık ve zulmetler içindedir. Ama "Elhamdülillah" Allah bir de bize iman nimeti vermiştir. İman bir gözdür, bir nurdur. O da gösterdi ki, âlemler varmış, ahiret âlemleri varmış vücub âlemleri varmış diye düşünmelidir

Bir zaman Kırkıncı Hocanın medresesine bir öğretmen gelir. Biraz boyu kısa, ayağı da topal. Hoca bir sorum var. Nedir? Hocam ben cemaatin içine giriyorum boyum kısa ayağımda biraz topal, ben Cenab-ı Hakka ne yaptım ki, Allah bana bu kısa boyu ve bu topal sakat ayağı verdi. Kırkıncı Hoca da, sus sakin bu sorunu kimse duymasın? Niye hocam? Demiş; "Eğer bu söylediklerini umuma söylersen bizim ahırdaki eşşekler duyar gelirler akşam kapını çalarlar, derler ki babam eşşek annem eşşek yediğim ot yüklendiğim diken kel kafaya da, topal ayağa da razıyım gel değişelim, der…" Allah bizi insaniyetle şereflendiriyor. Ya insaniyet ne demek? "Cenabı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkal ve vaziyetlerinden en yükseği Müslim sıfatıyla insan suretine getirmiştir." (Mesnevi,Z.Habbe,132) 

Şimdi düşün! Allah sana akıl versin lisan versin beyan versin bir de seni Müslüman olarak yaratsın, Resul-ü Kibriya'ya ümmet eylesin, Kuran'la taltif etsin, sonra insan ipi koparsın, Allah'a karşı Allah'ın emirine karşı mübareze etsin. Ne yapsın, felsefe üretsin.

İnsan, amirine karşı felsefe üretebilir mi? Üretemez. Askere gitse, çavuş buna "yat" dese. Şimdi çavuşun emrine karşı felsefe üretebilir mi,? Burası çamur gözün görmüyor mu, ne diye yatacağım, diyebilir mi? Hele bi desin de görsün. Bir çavuşun emrine felsefe yapamıyorsun, ama Allahın emrine karşı mı insan dikleşecek? 

Elhasıl, Allahın bize bahşettiği nimetler vücud tabakalarının en şereflisi insaniyettir, insaniyet-i Kübra olan İslamiyet, Resulullah'a ümmet olmak. Kuran'a muhatab olmak, ahir zamanda şu hizmet-i iman-ı ilahiye, dava-yı Kuraniye ile alakadarlık, şu hizmeti almak, omuzunda taşımak ve bütün bunların şerefini idrak etmektir Rahman'ın bize ikramının ihsanın lütuf ve inayetidir.

 

Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut mertebelerine mukabil şükretmeyerek, imkânat ve ademiyat nevinde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ediyorsun?

Acaba bir adam, minare başına çıkmak gibi âli derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: "Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım?" diye şekvâ ederek ağlayıp sızlasın-ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfrân-ı nimete düşer, ne kadar büyük divanelik eder; divaneler dahi anlar.Ey kanaatsiz, hırslı ve iktisatsız, israflı ve haksız, şekvâlı, gafil insan! Katiyen bil ki, kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasâretli bir küfrandır. Ve iktisat, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsraf ise, nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır.

Eğer aklın varsa kanaate alış ve rızaya çalış. Tahammül etmezsen, "Yâ Sabûr" de ve sabır iste, hakkına razı ol, teşekkî etme. Kimden kime şekvâ ettiğini bil, sus. Herhalde şekvâ etmek istersen, nefsini Cenâb-ı Hakka şekvâ et; çünkü kusur ondadır.

Bakınız, bizler bunları düşünüp şükretmek icap ederken, parçadaki minare örneğinde olduğu gibi daha yükseklere bakarak ve ben niye oralarda olmadım diye şekva etmeye elbette hakkı yoktur.

Netice olarak belirtmek icap eder ki, Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Kimse O'na karışamaz ve O'nun icadına müdahale edemez. Senin zerratını, terkibini düzenleyip insani hüviyeti bahşeden Allah'tır (C.C) Sen bunları sana lütfeden Allah'a daha evvelen bir şey vermemişsin ki, O'nun karşısına bir hak iddia edebilesin. Eğer sen, sana verilenler mukabilinde Allah'a bir şey vermiş olsaydın, " Bir göz değil iki göz ver, bir el değil iki el ver!" gibi iddialarda bulunmaya ; " Niye iki tane değil de bir ayak verdin?" diye itiraz etmeye hakkın olurdu. Hâlbuki sen Allah'a (C.C) bir şey vermemişsin ki – Hâşâ ve kella-O'na adaletsizlik isnadında bulunasın.

 

Allah-u Teâlâ Hazretleri seni yokluktan çıkarıp var etmiş; hem de insan olarak… Dikkat etsen; senin aşağından birçok mahlûkat var ki, pekâlâ onlara bakıp nelere mazhar olduğunu düşünmek lazım

 

Bazı kimselerin, bu meseledeki kayıplarının dallandırılması yerinde değildir. Bu mevzuda esas olan, ebede namzet insanların ruhlarında o âleme ait iştiyakı uyandırmaktır.

 

Ne güzel söylemiş Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi hazretleri; "Her işte hikmeti vardır. Abes fiil işlemez Allah" Evet her işte O'nun hikmetini gözet, kanata alış ve rızaya çalış. Ufak bir musibetin tahrikine tahammül edemezsen "Ya Sabur" de ve sabır iste, hakkına razı ol, teşşekki etme, kimden kime şekva ettiğini bil, sus. Herhalde şekva etmek istersen nefsini Cenab- ı Hakk'a şekva et; Çünkü kusur ondadır.

 

"Evet, musibetin darbesine karşı şekva suretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekva ona olmalı, ondan olmamalı. Hazret-i Yakub Aleyhisselâm'ın اِنَّمَا اَشْكُوا بَثّىِ وَ حُزْنِى اِلَى اللّٰهِ demesi gibi olmalı. Yani: Musibeti Allah'a şekva etmeli, yoksa Allah'ı insanlara şekva eder gibi, "Eyvah! Of!" deyip, "Ben ne ettim ki, bu başıma geldi" diyerek, âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, manasızdır." (23. Mektup,4.sual, 300) Rabbim bizi şuurlu kullarından eylesin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

İyiliğin karşılığı, iyilikten başka bir şey midir?

Rahman, 60

GÜNÜN HADİSİ

"Şüphesiz Allah, verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmek ister."

Tirmizî.

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI