Cevaplar.Org implant

DERS: 6 ONDOKUZUNCU LEM’A 5. VE 6. NÜKTE

GİRİŞ: Bu gün dünyada en çok konuşulan konulardan biri olan iktisad yani ekonomi üzerine Üstadımızın görüşlerini anlatacağız. Üstadımız bu konuya Risale-i Nur eserlerinin bazı yerlerinde de temas etmiştir. Ama biz bugün Lem’alar kitabının on dokuzuncu Lem’asında yedi nükte olarak açıkladığı bu meselenin ancak iki nüktesini ele alarak açıklamaya çalışacağız.


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2015-11-15 04:17:20

GİRİŞ: Bu gün dünyada en çok konuşulan konulardan biri olan iktisad yani ekonomi üzerine Üstadımızın görüşlerini anlatacağız. Üstadımız bu konuya Risale-i Nur eserlerinin bazı yerlerinde de temas etmiştir. Ama biz bugün Lem'alar kitabının on dokuzuncu Lem'asında yedi nükte olarak açıkladığı bu meselenin ancak iki nüktesini ele alarak açıklamaya çalışacağız.

BEŞİNCİ NÜKTE: Cenab-ı Hak kemal-i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedaya (yani fakire) padişah gibi, lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor. Evet, bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisad vasıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlık ile yediği en a'lâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyade lezzetlidir.

Zahiri manada zengin veya makam sahibi birisi daha fazla lezzet alıyor gibi görünebilir. Belki önünde enva-i çeşit nimetler vardır. Ama geda yani fakir ise, maddi imkânları yoktur, fakat elinde bulundurduğu nimetler ötekine nisbeten çok geri gibi görülebiliyor. Dolayısıyla burada zahiri bir adaletsizlik varmış gibi görülebilir. Ama Cenab-ı Hak yarattığı her varlığa ikram ediyor. Kemal-i kereminden, en fakir adama iktisada riayet ettiği ve nimetin kıymetini bilip şükür ettiğinden, en zengin adam gibi lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor.

Buna karşılık görünüşte zengin ve nimetlerle âlüde olmuş bazı insanlara da israfları sebebiyle aldıkları usanç, bıkkınlık ve iştahsızlıktan bu nimeti kaybettiklerini görürüz. Zira," iktisad, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsraf ise, nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır. Eğer aklın varsa, kanaate alış ve rızaya çalış. Tahammül etmezsen "Ya Sabûr" de ve sabır iste; hakkına razı ol, teşekki etme. Kimden kime şekva ettiğini bil, sus. Her halde şekva etmek istersen; nefsini Cenab-ı Hakk'a şekva et, çünki kusur ondadır. " (Mektubat,24.Mek, 306)

Cây-ı hayrettir ki, bazı müsrif ve mübezzir insanlar, böyle iktisadcıları "hısset" ile ittiham ediyorlar. Hâşâ... İktisad, izzet ve cömertliktir. Hısset ve zillet, ehl-i israf ve tebzirin zahirî merdane keyfiyetlerinin içyüzüdür. Hakikat böyle iken bazı müsrif ve tutumsuz insanlar, kendileri yapmadıkları gibi bu gibi tutumlu insanlara cimri diye suçlamaları, doğrusu çok şaşılacak şeydir. Hâlbuki esas mertlik iktisada riayet edenlerdir. Cimrilik, savurganlık ve tutumsuzluk israf ehlinin vasfıdır. Eğer biz kendi adesemizden heva ve nefsin gözlüğünü takarak bu meseleyi ele alırsak o zaman konuyu kendi öz halinden ayırmış oluruz. Ve maalesef kendi bakışımıza göre değerlendirme girişimine girmiş oluruz. Burada Av. Bekir Berk Ağabey den bir misal nakledelim. Merhum, bir lokantada yemek yerken tabağını bir güzel sünnetliyor. Bunu gören garson alaylı bir tavır ile 'bizim bulaşıkçımız vardı' diyor. Merhum Ağabeyler cevaben, "biz Resulullah'ın bulaşıkçısıyız" diyor. Bu konuda Üstadımızın verdiği misale bakalım;

Bu hakikatı teyid eden, bu risalenin te'lifi senesinde Isparta'da hücremde cereyan eden bir vakıa var. Kaideme ve düstur-u hayatıma muhalif bir surette, bir talebem iki buçuk okkaya yakın bir balı, bana hediye kabul ettirmeye ısrar etti. Ne kadar kaidemi ileri sürdüm, kanmadı. Bil mecburiye, yanımdaki üç kardeşime yedirmek ve Şaban-ı Şerif ve Ramazanda o baldan iktisat ile otuz kırk gün üç adam yesin ve getiren de sevap kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın diyerek, "Alınız" dedim.

Bir okka bal da benim vardı. O üç arkadaşım, gerçi müstakim ve iktisadı takdir edenlerdendi. Fakat her ne ise, birbirine ikram etmek ve herbiri ötekinin nefsini okşamak ve kendi nefsine tercih etmek olan bir cihette ulvî bir haslet ile iktisadı unuttular. Üç gecede iki buçuk okka balı bitirdiler.

Ben gülerek dedim: "Sizi, otuz kırk gün o bal ile tatlandıracaktım. Siz, otuz günü üçe indirdiniz. Âfiyet olsun." dedim. Fakat ben kendi o bir okka balımı iktisat ile sarf ettim. Bütün Şaban ve Ramazanda hem ben yedim, hem lillahilhamd o kardeşlerimin her birisine iftar vaktinde birer kaşık (Haşiye): Yani, büyükçe bir çay kaşığı iledir.} verip, mühim sevaba medar oldu.

Burada Üstadımız iktisat ile iktisatsızlığın neticesini ortaya koyuyor. Bir tarafta bu dünyaya gelmiş iken yiyip içelim diyen bir heva ve heves düşkünü diğer tarafta ise, bu Cenab-ı Hakk'ın bana verdiği bir nimettir, ben bundan her gün istifade edeyim diyen bir tefekküri düşünce. İnsan, ayağını yorganına göre uzatmalıdır.

Bir memur aldığı aylığı bir hafta içinde bitirir, har vurup harman savurursa sonu ne olur? Bol bol harcayıp bir haftada ve isterse 1-2 günde bitirirse onun o geçici haline "çok cömertmiş" diye vasıflandırılır mı? Peki, o israfsızlık ve savurganlık sonucu ne olur? Elbette borçlanıp, başkalarına yük olma durumuna düşüp izzeti nefsi rencide olmaz mı? Hal-i âlem buna şahittir. İşte bunun bir manada benzeri, yukarıdaki misalde belirtildiği gibi Hz Üstadın yanında yaşanmıştır. İktisat ve kanaatle belki iki ay idare olunacak bal örneği veriliyor. Bunun kısa zamanda tüketilmesi karşısında iki ay balsız kalmak mı iyi olurdu? Bu basit bir örnek bile tutumlu olmanın ne güzel bir haslet olduğunu bize göstermez mi? Evet parçada belirtildiği gibi Üstadımızın buna benzer çok misallerini görürüz. Mesela Barla Lahikasında deniyor ki:

"Mühim bir tüccar dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabul etmedim. İstanbul'dan senin için getirdim, beni kırma" dedi. Kabul ettim, fakat iki kat fiyatını verdim

Dedi: "Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?"

Dedim: Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünkü dünyaya tenezzül etmez, tama' ve zillete düşmez, hakikat mukabilinde dünya malını almaz, tasannua mecbur olmaz bir Üstaddan alınan ders-i hakikat elmas kıymetinde ise sadaka almaya mecbur olmuş, ehl-i servete tasannua muztar kalmış, tama' zilletiyle izzet-i ilmini feda etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyakârlığa temayül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeğe cevaz göstermiş bir Üstad'dan alınan aynı ders-i hakikat, elmas derecesinden şişe derecesine iner. İşte sana manen otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdansızlık telakki ediyorum. Sen madem fedakârsın; ben de o fedakârlığa mukabil, menfaatinizi menfaatime tercih ediyorum, gücenme! O da bu sırrı anladıktan sonra kabul etti, gücenmedi".(Barla Lahikası 126-127)

Benim halimi görenler, o vaziyetimi belki hısset telakki etmişlerdir. Öteki kardeşlerimin üç gecelik vaziyetlerini bir civanmerdlik telakki edebilirler. Fakat hakikat noktasında, o zahirî hısset altında ulvî bir izzet ve büyük bir bereket ve yüksek bir sevab gizlendiğini gördük. Ve o civanmerdlik ve israf altında, eğer vazgeçilmese idi, bir dilencilik ve gayrın eline tama'kârane ve muntazırane bakmak gibi, hıssetten çok aşağı bir haleti netice verir idi.

Hısset, cimrilik demektir. Üstadımızın buradaki vaziyetini görenler belki bir cimrilik telakki edip, onların vaziyetlerini ise bir mertlik telakki edebilirler, fakat görünüşteki o cimrilik altında ulvi bir izzet büyük bir bereket ve yüksek bir sevap gizlenmiştir. Üstadımız Lemaatta; Bu hususta iktisat edip nefsi gemleyerek aşırı tutumlu olan bir zatı örnek gösterir. "Lezaiz çağırdıkça sanki yedimi düstur eden bir zat sanki yedim adındaki bir mescidi sanki yiyebilirdi fakat yemedi". (Sözler Lemaat sy.780)

''Sanki yedim'', İstanbul Fatihte bulunan bir camidir bu. Kısaca hatırasını izah edelim: Zatın birisi, canı her ne çekerse, sanki yedim diyor almıyor.(yaşamı için gerekli olan ihtiyaçların dışında) parasını kumbarasına atıyor. Ömrünün sonuna yaklaşınca kumbarasını açıyor ve biriktirdiği paralarla sanki yedim camisini inşa ediyor. Bu nazarla bakıldığında sanki her birimiz bir camiyi rahatlıkla afiyetle yiyoruz. İşte iktisadı esas tutan insanların Allahın izniyle alacağı sevaba bu zaviyeden bakabiliriz. Bugün ülkemizde öyle şehirler var ki, o şehirlerde atılan sadece ekmek israfını düşünün.

İstatistik rakamlarının bildirdiğine göre lokanta, evler, oteller… vs. den atılan ekmek atıklarını ele alınca, bir şehrin bir günlük israfını toplamışlar bilmem kaç şehrin belki bir yıllık ekmek ihtiyacını karşılıyormuş!

 ALTINCI NÜKTE: İktisad ve hıssetin çok farkı var. Tevazu, nasılki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden manen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır. Ve vakar, nasılki kötü hasletlerden olan tekebbürden manen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır.

İktisat cimrilik ve alçak gönüllülük (tevazu) ile alçalma (yalakalık yani tezellül) benzerlik gösterse bile aralarında çok fark vardır. İktisat, eli sıkı tutmak değil ihtiyaç olduğu kadar masraf yapmaktır. Bu yönüyle hısset yani cimrilikten çok farklıdır. Cimri, hiç harcamaz, parayı ve malı canından çok sever. "Mal canın yongasıdır" der aşırı tutumlu davranır. Görüntü aynı zannedersin. Hâlbuki iktisat eden tutumludur, aşırılığa kaçmaz, yerine göre harcamasını, hesabını, kitabını, bilir. Bu husus şu misale benzer. Yalakalık başka, tevazuluk (alçak gönüllülük) ise daha başkadır. Ağırbaşlılık, ciddiyet ve vakar başka, gurur ve kibir olan tekebbürlük (gururlanma) ise daha başkadır.

Bakınız Hadis-i şerifte;

مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّهُ "Kim tevazu gösterirse Allah onu yüceltir." Tezelzülü de Allah yasaklıyor. Bazan olur ki bir zat, vakar sahibi olur. Kendi makamının ciddiyetini korur. Bazıları da var mağrur, gururlu, kibirli insanlar görünüşte sanki ikisi birbirine benziyor. Ama hakikatte birbirlerinden ayrıdırlar.'' Akıllı kimse odur ki her iki makama göre duruş sergilesin ve makamların hakkını versin ''Hasletlerin yerleri değişse, mahiyetleri değişir 

'' Bir haslet.. yer ayrı, sîma bir. Kâh dev, kâh melek, kâh sâlih, kâh tâlih; misali şunlardır:

Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi sayılan bir sıfat, ger olursa kavîde, tekebbür ve gururdur.

Kavînin bir zaîfe karşı da tevazuu sayılan bir sıfatı, ger olursa zaîfte, tezellül ve riyadır.

Bir ulü-l emr, makamında olursa ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir.

Hanesinde bulunsa mahviyeti tevazu', ciddiyeti kibirdir.'' (Sözler, Lemaat, 782)

Öyle de, ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinattaki nizam-ı hikmet-i İlahiyenin medarlarından olan iktisad ise, sefillik ve bahillik ve tama'kârlık ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç münasebeti yok. Yalnız, sureten bir benzeyiş var.

 Bir tarafta Hz Peygamber (a.s.v.) güzel ahlaklarından olan iktisat var. Bir şeye gereği kadar masraf yapabilmektir. Yani Cenab-ı Hakk'ın kâinattaki hikmet kanunlarından hikmet nizamlarından olan iktisata uygun yaşamaktır. Bizim gözümüz ne kadar büyüklükte olmalı ise odur, Allah daha büyüğünü ya da daha küçüğünü vermiyor, çünkü Allah adildir. İşte iktisat eden insan, Cenab-ı Hakk'ın Adil ismine bir cihette mazhar olur. Evet Allah, adildir ve adil olanları sever. Adalet her şeye hakkını vermektir.

İktisat etmeyen kâinatta cereyan eden bu kaideye de muhalefet etmiş olmuyor mu? Üstadımız 30. Lem'a'da bu hususta şöyle buyuruyor." ''Ey israflı, iktisadsız.. ey zulümlü, adaletsiz.. ey kirli, nezafetsiz bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisad ve nezafet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, manen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki; umum mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla, israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun? Evet İsm-i Hakîm'in cilve-i a'zamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisad ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor; iktisadı emrediyor. Ve İsm-i Adl'in cilve-i a'zamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın müvazenelerini idare ediyor ve beşere de adaleti emrediyor''. (Lem'alar,30.Lema,2.Nükte,348-349)

İktisat etmeyen hem yaratılışın, hem bütün mahlûkatın fiziksel ve hem de sosyolojik olarak insanlığa zarar vermiş olur. Bu genel düsturu ve teveccühü, siz nasıl onun zıddı olan cimrilik ve hırs ile iltibas edersiniz? Yukarıda da izah ettiğim gibi bazı insanlar iktisat ile cimriliği, tâbir caizse aşırı tutumluğu karıştırıyorlar. Her ne kadar aralarında benzerlik bulunsa da haddizatında bulunmamaktadır. Yalnız, sureten bir benzeyiş var.

Bu hakikatı teyid eden bir vakıa:

Sahabenin Abadile-i Seb'a-yı Meşhuresinden olan Abdullah İbn-i Ömer Hazretleri ki; halife-i Resulullah olan Faruk-u A'zam Hazret-i Ömer'in (R.A.) en mühim ve büyük mahdumu ve sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zât-ı mübarek çarşı içinde, alış-verişte, kırk paralık bir mes'eleden, iktisad için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir sahabe ona bakmış. Rûy-i zeminin halife-i zîşanı olan Hazret-i Ömer'in mahdumunun kırk para için münakaşasını acib bir hısset tevehhüm ederek o imamın arkasına düşüp, ahvalini anlamak ister.

Evet, sahabeler içinde çok Abdullahlar vardır. Bunların içinde meşhur yedi Abdullah vardır. Bunlar sahabelerin içinde yıldız gibidir. Bunlardan bazıları muhaddistir bazılarının içtihat kabiliyeti vardır. Bazıları daha küçük yaşta ilim meclisine girmiştir. Bunlardan birisi var ki, o da Abdullah bin Ömer (R.A.)'dır. Bu zat halife-i Resulullah olan Faruk-u A'zam Hazret-i Ömer'in (R.A.) en mühim ve büyük mahdumu ve sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarındandır.

Bu zât-ı mübarek çarşı içinde, alış-verişte, kırk paralık bir mes'eleden, iktisad için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş, herkesin parmak ile gösterdiği bir zat kırk paralık bir mes'ele için nasıl münakaşa eder? Bu da günümüzde bir kuruş eder, onu gören bir sahabe bu durumu ona yakıştıramamış ve benim tanıdığım Abdullah bunu yapmaz, diyerek söylenmiş. Ve onu takibe başlamış. Ama biz olsak hemen peşin hükümle o güzide sahabeye su-i zan edip hükmümüzü vereceğiz ve bu zat çok cimridir ben kendi gözümle gördüm, kendi kulağım ile işittim vs… diyeceğiz ve bu nazarla bakacağız. Hâlbuki su-i zan, güzel bir şey değildir. Bu hususta

Üstadımız Mesnevi'de şöyle buyuruyor: "Evet insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû'-i ahlâkı, sû'-i zan saikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binaenaleyh eslaf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek, sû'-i zandır. Sû'-i zan ise, maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler." (Mesnevi, Katre,65)

Halbuki su-i zan, güzel bir şey değildir. Evet şimdi onu takibe başlayan sahabeyi izleyelim.

Baktı ki Hazret-i Abdullah hane-i mübarekine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Uzaktan bakan o sahabe merak etti. Gitti o fakirlere sordu: "İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?" Herbirisi dedi: "Bana bir altun verdi." O sahabe dedi: "Fesübhanallah!

Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de, sonra hanesinde ikiyüz kuruşu kimseye sezdirmeden kemal-i rıza-yı nefisle versin!" diye düşündü, gitti, Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer'i gördü.

Dedi: "Ya İmam! Bu müşkilimi hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın." Ona cevaben dedi ki: "Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemal-i akıldan ve alış-verişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadakatın muhafazasından gelmiş bir halettir; hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemalinden gelmiş bir halettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır."

Misalden anlaşıldığı gibi Hz Ömer (R A)'ın oğlu Abdullah, doğrusunu yapmış ve bizlere de böyle yapmamız gerektiğini fiilen ders vermiştir.

Bir müslüman bir defa ısırıldığı yerden ikinci defa ısırılmaz. Alış verişin esasını iyi bilir, pazarlık sünnettir diyerek aklın gereğini yapar, israf etmez tutumlu davranır.

Ama yardım severliğe gelince de sadakasını, yardımını yapar.

İşte biz bu yardıma israf demeyiz. İçinde yaşadığımız sosyal bunalımlarımızın bir sebebi de bu dusturları unutmamızdır. 

İmam-ı Azam, bu sırra işaret olarak لاَ اِسْرَافَ فِى الْخَيْرِ كَمَا لاَ خَيْرَ فِى اْلاِسْرَافِ demiş. Yani: "Hayırda ve ihsanda -fakat müstahak olanlara- israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur."

Yani, herhangi bir şeyden on tane almanız gerekirken onbeş tane aldınız, ama o beş tane dökülecek işte bu israfta hayır yoktur. Bir de bir şey var ki İlla onbeş tane almanız gerekir. Bu onbeş taneyi aldığınız vakit burada 'israf ettik' diyemezsiniz. Cenab-ı Hak bu dersi hakkıyla anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Dehşeti herşeyi kaplayan kıyametin haberi sana geldi mi?

Gaşiye, 1

GÜNÜN HADİSİ

Sadakaların en efdali, iki kişi arasını düzeltmektir.

Seçme Hadisler, s.237

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI