Cevaplar.Org implant

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-87

Ders: 28.Lem’adan.. İzah: Şahin Yılmaz Hocaefendi


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2015-10-08 08:05:29

Ders: 28.Lem'adan..

İzah: Şahin Yılmaz Hocaefendi

*إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئاً أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

(Yasin: 36:82) ayet-i kerimenin meal-i âlisi; Cenab-ı Hak herhangi bir şeyi yaratmak istediği zaman, murad ettiği zaman, dilediği zaman, ona ol der, hemen olur." "Ol" fiil-i âmmedendir, umumi fiildir. Yani, kışta erzakı bitmiş bütün mahlûkatın rızıklarının verilmesi veya ölmüş olan bütün mahlûkatın dirilmesi bir 'ol' emriyledir. "Ol" emri gereğince, nasıl olması gerekiyorsa, öyle olur. Yani irade-i ilahiye nasıl tayin etmiş, tahsis etmiş, ilm-i ezeli nasıl planlamış, programlamış, hangi maddeler, hangi modellerle irade etmişse, ona göre olur.

*İrade sıfatı sıfat-ı ezeliye olduğu gibi, tekvin sıfatı da İmam-ı Maturidi'ye göre sıfat-ı hakikiyedir. Yani şu demek; Sıfat-ı Subutiye dediğimiz İlahi sıfatlar aynı zamanda sıfat-ı zatiyedir. Bunlar Hayat, ilim, irade, semi, basar, kudret, kelam, tekvin. Hayat (diri olmak), İlim (bilmek), Semi(işitmek), Basar (görmek), Kudret (gücü yetmek), Kelâm (konuşmak), İrâde (dilemek) ve Tekvîn (yaratmak)dır. Bu sekiz sıfata sıfât-ı hakîkiyye denir. Üstad hazretleri tekvin sıfatının-İmam Maturidi'nin de dediği gibi- hakiki bir sıfat olduğunu, izafi bir sıfat olmadığını belirtiyor.

Üstad hazretleri 20. Mektupta ve başka bazı risalelerde emirle icadın, "yaratılıştaki sürati ifade etmek için dile getirildiğini" belirtiyor.

*Eskiden mübaşeretsiz tasarrufu tam anlayamazdık. Yani bir şeye dokunmadan bir işin yapılmasını anlayamazdık. Ama bugünkü teknik bunun olabileceğini herkese bedihi bir surette anlattı. İşte uzaktan kumanda aletleri ile hiç dokunmadan birçok işin yapılabileceğini görüyoruz.

Not: Üstad, 14 ve 16. Sözlerde, Mesnevi-yi Nuriye'de(s: 109) Zeyl'ü Hubab'ta, Zerre Risalesinde(M.N, s.h: 186) Cenab-ı Hakkın kâinattaki tasarrufatının mübaşeretsiz olduğunu beyan ediyor. Bu meseleyi daha iyi anlamak için Mehmed Kırkıncı Hocaefendi'nin Hikmet Pırıltıları adlı eserindeki şu izahını nakletmeyi uygun gördüm; "Cenab-ı Hakk'ın tasarrufatında mübâşeret yoktur. Mübâşeret, ancak iki maddî şey arasında söz konusudur. Maddeden uzaklaştıkça, mübâşeretsiz iş yapmaya doğru yaklaşılır. Meselâ; insan bir kitabı eliyle tutar. El de, kitap da maddî olduğu için bu fiil için mübâşeret lâzımdır. Hâlbuki göz, aynı kitabı temas etmeden görür. Göz maddî olmakla beraber ışığı kısmen maddeden uzak olduğundan, göz, bu ışık vasıtasıyla kendisi dokunmadan kitabı görebilmektedir. Akıl ise, o kitaptaki mânâları mübâşeretsiz olarak alabiliyor.

Bir ampul, insanlarla iki tarzda münasebet kurabilir. Birincisi: Maddesi itibariyledir. Bu takdirde mutlaka temas lâzımdır. Yani, insanın o ampulü yapabilmesi için mutlaka dokunması icabeder. İkinci temas ise, ışığı itiba­riyledir. Bu halde ampul kendisi mübâşeret etmeden, odada bulunan bütün insanları ve umum eşyayı aydınlatabilir. Ampuldeki ışık, elektrik cereyanının bir tezahürü olduğundan, diğer bir cihetle bizi ve odadaki eşyaları cereyan aydınlatıyor. Fakat cereyanın bi­zimle mübâşereti yoktur. Olsa, cereyana kapılıp ölmemiz lâzım gelir. O halde, elektrik cereyanı bize temas etmemekle beraber bizden hariç de değildir.

Güneş, cazibe (çekim) kanunuyla seyyarelerini etrafında döndürmek­tedir. Güneş bu büyük işi mübâşeretsiz yapmaktadır. Dünya ve diğer ge­zegenler de bu cazibe kuvvetiyle güneşin etrafında dönmektedirler, fakat bu kuvvet güneşten maddî bir el vasıtasıyla gelmemektedir. Mübâşeretsiz olarak tecelli eden bu kuvvetle gezegenler, güneş etrafında döndükleri gibi, güneşin kendisi de bir kudret tahtında mübâşeretsiz olarak idare edilmek­tedir.
Adına ne denilirse denilsin ve hangi kanun olarak adlandırılırsa ad­landırılsın, gözün gördüğü bedihî bir hakikat vardır, o da; gezegenlerin mübâşeretsiz olarak seyeran ettirilmeleri gibi, umum sabit yıldızların da bir kudretle mübâşeretsiz olarak durdurulduklarıdır.

Bir mıknatıs da karşısında bulunan bir şeyi temas etmeden kendine çekmektedir. Ondaki çekim kuvvetiyle bu iş yapılmakta ve çivi maddî bir şeyle çekilmemektedir.
İnsan, gaflet nazarıyla, kendisini sadece maddesi itibariyle düşünmek­te ve maddî olan eliyle mübâşeretsiz olarak hiçbir iş yapamadığından, mübâşeretsiz tasarrufu inkâra sapmaktadır. Hâlbuki insandaki ruh, insan bedenini mübâşeretsiz olarak idare etmektedir. Meselâ; elimizi kaldırdığı­mız zaman bu kaldırmak fiilini ne ile yapıyoruz? Yani taşı elimizle kaldırdı­ğımız halde, elimizi ve kolumuzu ne ile kaldırıyoruz? Bu işi ruh yapıyor ve kolla mübâşereti bulunmuyor.
Diğer taraftan insan, Cenâb-ı Hakk'ın ihsan ettiği cüz'î bir ilim sayesin­de yerde durup gökteki füzeleri idare edebiliyor ve onları uykudan uyan­dırabiliyor. Aklı gözüne inmiş bir kimseye göre bu işin yapılabilmesi için, füzeyle maddeten temas kurulması icab edecektir.

Hareket halindeki bir taksinin tekerleri bir sürücünün ilim ve iradesiyle dönmektedir. İlimle dönmese, taksi bir kayaya çarpacak veya uçuruma yu­varlanacaktır. Tekerlekler ilimle dönmekle beraber, taksiyi süren zatın ilmi o tekerleklerde değildir. Yani ilim tekerleklere ne dahildir ve ne de hariçtir.

Aynı şekilde, parmağımızdaki hayat ve hareket, ruhtan gelmekle bera­ber, ruhumuz parmağımıza ne dâhildir ve ne de hariçtir. Ruh parmağa dâhil olsa, parmak da bir cihetle ruhun bir parçası olur.

Beyinle akıl arasında da aynen bu münasebet vardır. Akıl beyine ne dâhildir; ne de hariçtir. Beyin, aklın bir parçası olmadığı gibi, akıl da beyinden hariç değildir.
Mahlûkat arasındaki bu hikmetli ve ibretli tasarrufat temâşa edildikten sonra, maddeden münezzeh ve müberrâ olan Hâlik-ı Zülcelâl'in tasarrufa­tında mübâşeret bulunmadığı apaçık anlaşılır. Bununla beraber bu tasarru­fun mahiyetini ancak Cenâb-ı Hak bilir...

Ruhun beden içindeki tasarrufunu anlayamayan aklımızla, ruhun da bedenin de hâlikı ve mutasarrıfı olan Sâni-i Zülcelâl'in şuunat ve tasarru­funun mahiyetini elbette anlayamayız. Dünyamızın cazibe kanunuyla güneşe nasıl takılı olduğunu idrak ede­meyen ilmimizle, umum kâinatın hâlikı ve bütün kanunların hâkimi olan Kadir-i Zülkemâl'in şuunatına vâkıf olabileceğimizi iddia edemeyiz.

Zaten bizim vazifemiz, sadece bu tasarrufatın mübâşeretsiz olduğunu anlamak ve iman etmektir. Bunun, mâhiyet ve keyfiyetini anlamak ise, hiç­bir mahlûkun haddi değildir.(Mehmed Kırkıncı, Hikmet Pırıltıları, s:99-102-Cihan Yayınları, İst. 1983)

*Cenab-ı Hak bütün esmasının namütenahi nuraniyeti dolayısıyla namütenahi tesire sahip. "Kün"(Ol) emri de onlardan biri. Ol dediği zaman, mevcudat olmak üzere zaten iştiyakla bekliyor. 29. Söz'ün "fail muktedirdir" bahsinde zikredilen kudret-i İlahiye nispeten eşyanın, küçüğün, büyüğün, azın çoğun farksız olduğunu anlatırken altı temsilden altıncısı itaat sırrıdır. İtaat sırrı dolayısıyla, mevcudatın mutlak kemalleri mutlak vücutlarıdır. Hususi kemalleri hususi vücutlarıdır. Yani bir çekirdeğin ağaç olması onun kemalidir. Ağaç olmak için lezzetle, zevkle, şevkle emr-i ilahiyi imtisal ediyor, bekliyor. Emr-i İlahiyi imtisaldaki lezzeti Cenab-ı Hak cümlemize tattırtsın. Bu mesele değişik risalelerde, mesela 24. Söz'ün Dördüncü dalının Melaike-i Kiramın vazifeleriyle alakalı bahiste Üstad hazretleri anlatıyor. Ayrıca 17. Lem'anın da sekizinci notasında anlatıyor. Yani Cenab-ı Hak kemal-i kereminden, vazife içersinde lezzet dercetmiş. Vicdanımızı yoklarsak bu meseleyi daha iyi hisseder, daha iyi anlarız. Mesela sevdiğimiz, hürmet ettiğimiz bir büyüğün bir isteğini yaptığımızda, onu memnun ettiğimizde içimizde bir lezzet alırız. Bir de düşünelim ki bir şeyi Allah emrediyor. Emrin ehemmiyeti, amirin gücüyle, kudretiyle, haşmetiyle, hâkimiyetiyle doğru orantılıdır. Cenab-ı Hak bütün mevcudata emrediyor ve onlar o emri yerine getirmekle de tekâmül ediyorlar.

*Zati sıfatlar Cenab-ı Hakk'ın zatı ile daim ve kaimdir ve aksi düşünülemez. Zıtlarıyla Cenab-ı Hakkın sıfatlanması caiz değildir. Mesela İlim, zıddı cehil, olmaz. Basar(Görmek) zıddı körlük, olmaz. Semi(işitmek) zıddı sağırlık, olmaz. İla ahirihi..

Ama "yaratma" sıfatı böyle değildir. Dilerse yaratır, dilemezse yaratmaz. "Bağışlama" sıfatı da hakeza. Dilerse bağışlar, dilemezse bağışlamaz. Rezzak(Rızık veren) sıfatını alalım. Dilerse rızık verir, dilerse vermez. Bu son saydıklarımız sıfat-ı fiiliyedir. İlim, İrade ve kudretinin taallukatına verilen adlardır.

*Hz Peygamber(aleyhissalatu vesselam) Cenab-ı Hakkın esma-i hüsnasının en cami bir aynası. Bütün ilahi isimlere en azam derece mazhar. Onun için bir sahabe huzur-u nebeviye gelip imananahtarıyla kalbine ona teveccüh edince, o sahabede hangi isim azam derecede istidadına konmuşsa o birden parlamaya başlıyor. Kabiliyeti olan Rahim isminin mazharı oluyor en merhametli(Hz. Ebubekir gibi) oluyor, kabiliyeti olan Adl isminin şualarını emiyor(Hz. Ömer gibi) en adil bir yönetici oluyor, kabiliyeti olan Cevvad isminin mazhariyetiyle emsalinden faik olarak cömert(Hz. Osman) oluyor. Kabiliyeti olan cesur(Hz. Ali gibi) oluyor ve bir anda tekâmül ediyor.

*Üstad bu lem'ada Küre-i Arz(yerküresi) için;

1- Mânevî bir merkez-i âlem

2-Kâinatın kalbi

 3- Kâinat'ın kıblesi diyor.

*Arş; tasarruf, faaliyet, icraat mahalli demektir.

*Bütün insanlar esas azalarında birbirlerine benzerlerken aslında hiçbir insan tamamıyla birbirine benzemiyor. Hz. Âdem'den bu asra kadar gelen milyarlarca insanın parmak izleri farklı. Hepsi ayrı ayrı programlanmış. Bir babanın sulbündeki milyarlarca tohumdan sadece bir tanesi yumurtalığı döllüyor. Elenen diğer spermlerde de ayrı ayrı insan modelleri programlanmış. İşte Allah'ın kudretinin bir delili.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Allah'ın ayetlerine küfredenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.

AL-İ İMRAN, 21.AYET

GÜNÜN HADİSİ

"Yâ Resûlâ'llâh, müslümanların hangisi efdaldir?" diye suâl ettiler. "Müslümanlar; dilinden elinden selâmette kalandır." cevâbını verdiler.

BUHARİ, KİTÂBÜ'L-ÎMÂN, Ebû Mûsâ el-Eş'arî (r.a.)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI