Cevaplar.Org

HİDAYET’İN ENGELLERİ

İnsan “daima itaat etme” karakterinde olan meleklerden farklı yaratılmıştır. Melekler gereği kadar Allah’ı tesbih ve takdis ettikleri halde Allah, inkâra da kabiliyetli olan ancak kavşak noktasına geldiğinde iman ve itaatı tercih edecek bir varlık (insan) yaratmayı uygun görmüştür. Bunun bir diğer anlamı, kavşak noktasında dalalet ve inkâr yolunu gösteren işaretler tam anlamıyla insanın karşısına çıktığında bazı kuvvetler bu yolu da tercih etmesini akla telkin edecekler demektir. İşte bu iç kuvvetler ya da telkin odakları insanın hidayetine engel olan sebeplerdir.(1)


Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz

musakazimyilmaz@gmail.com

2015-10-08 07:30:29

İnsan "daima itaat etme" karakterinde olan meleklerden farklı yaratılmıştır. Melekler gereği kadar Allah'ı tesbih ve takdis ettikleri halde Allah, inkâra da kabiliyetli olan ancak kavşak noktasına geldiğinde iman ve itaatı tercih edecek bir varlık (insan) yaratmayı uygun görmüştür. Bunun bir diğer anlamı, kavşak noktasında dalalet ve inkâr yolunu gösteren işaretler tam anlamıyla insanın karşısına çıktığında bazı kuvvetler bu yolu da tercih etmesini akla telkin edecekler demektir. İşte bu iç kuvvetler ya da telkin odakları insanın hidayetine engel olan sebeplerdir.(1)

İnsanın cüzi iradeye sahip olması bir bakıma bağımsız olması anlamına da gelir. Denebilir ki bağımsızlık, özel bir donanıma (enaniyete) sahip olan insana verilen ve onu motive eden önemli bir karakterdir. Bu karakterin kontrol altına alınıp insanın yaratılış gayesine uygun olarak yönlendirilmesi, Kur'an'ın tasvip hatta teşvik ettiği başlıca gayesidir. Ama insan nefis ve şeytanın etkisinde kalarak kendini hiçbir güce karşı sorumlu hissetmezse, Allah'ın çok şiddetli kınama ve azarlarına muhatap olur. Fakat her halükarda insan kendisini haklı görmek ister. İşte özgürlüğünün ve bağımsızlığının değerini idrak edemeyen insan, doğru yolu arayıp bulmasına engel olan birçok psikolojik davranış sergilemektedir.

1-İstiğna:

İnsanın kendisini yeterli görmesi, kendi ayakları üzerinde durabileceğini sanması anlamına gelen istiğna, insanın doğru yola gelmesinin en büyük engellerinden biridir. "Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar. Kuşkusuz dönüş rabbinedir"(2) ayeti insanın her zaman müstağni davrandığını ve kendi kendine yeterli olduğunu sandığını ifade eder.

Kur'an-ı Kerim eski kavimlerin helak oluşlarını anlatırken güçlerine ve eserlerine güvenerek Allah'a ve peygamberlere meydan okuyanların hazin sonlarını anlatır ve insanların bu tablolardan ibret almaları gerektiğini vurgular: "Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuştur! Öncekiler bunlardan daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha da sağlamdılar. Fakat kazandıkları şeyler onlara asla fayda vermemiştir. Peygamberleri onlara apaçık bilgiler getirince, onlar kendilerinde bulunan(beşeri) bilgiye güvendiler (onu alaya aldılar). Alaya aldıkları şey kendilerini boğuverdi."(3) Bu manada birçok ayet vardır. Kur'an'da, kendi gücünü yeterli görüp babasına inanmayı reddeden Nuh (s.s)'ın asi oğlundan(4) tutunuz da, peygamberlerine "Ey Salih, sen kim oluyorsun ki, babalarımızın taptıklarına tapmamıza engel oluyorsun"(5) diyen Semud kavmine kadar, elçilerin doğru yola davetleri karşısında istiğna gösteren kavimlerin acı akıbetlerini anlatan sahneler pek çoktur.

Kuşkusuz istiğnadan vazgeçmeyen bu karakterdeki kimselerin hidayete ermesine karşı Allah da müstağni davranır. Nitekim bazı peygamberlerin inkârcı toplumlarına gelen azapların asıl sebebinin o kavimlerin "Bir beşer mi bizi doğru yola götürecekmiş" diyerek istiğna gösterip yüz çevirmeleridir. Hatta Hz. Peygamber(s.a.v) ama olan Abdullah b. Ümmi Mektum'u dinlemekten vazgeçip Velid, Utbe b. Rabia ve Ümeyye b. Halef gibi Kureyş'in ileri gelenlerini dinlediği için Allah tarafından uyarılmıştır. "Kendini sana muhtaç görmeyene (müstağni davranana) gelince, sen ona yöneliyorsun. Oysaki onun temizlenip arınmasından sen sorumlu değilsin. Fakat koşarak ve Allah'tan korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun"(6) ayetleri, haşyet ve gayret içinde hidayete koşana aldırmadan, doğruya karşı burun kıvırıp isteksiz davranan müşrik reislerine nasihat eden Hz. Peygamber'in açıkça kınandığını ifade etmektedir.(7)

2- Heva:

"Heva" insan nefsinin önerdiği sınırsız ve sorumsuz arzu ve isteklerdir. İnsan bu arzu ve isteklere uyarak sapıklığa düşer. Heva kavramının geçtiği pek çok ayete baktığımızda hevanın ne olduğunu anlamamız mümkündür. Denebilir ki heva, vahyin zıttı ve sapıklığın ilk sebeplerindendir. Her insandaki heva farklı olduğu için belirli bir ölçüsü yoktur. Bu açıdan kendi hevasına uymak dalalet olduğu gibi, başkalarının hevasına uymak da dalalettir. Başta Hz. Peygamber (S.A.V) olmak üzere insanların hevalarına uymamaları istenmiştir. Özellikle Hz. Peygamber gibi sorumlu mevkilerde olanların, vahiy çizgisinde kalmaları ve başkalarının hevasına uymamaları emrolunmuştur.

Maide Suresinde geçen bir ayette, Hz. Peygamber'e, Allah'ın indirdiği ile hükmetmesi ve kendine indirilen gerçeği bırakıp onların(ehl-i kitabın) arzularına uymaması istenmektedir.(8) Necm Suresinde geçen bir ayette ise "o kendi hevasına göre konuşmaz, söyledikleri, vahyedilenden başka bir şey değildir"(9) buyrulmaktadır. Başka bir ayette ise Hz. Peygamber'in davet prensipleri açıklanırken uyacağı esaslar da beyan edilmiştir. Buna göre Hz. Peygamber davete devam edecek, inanmayanların heva ve heveslerinin eseri olan teklif ve ısrarlarını asla dinlemeyecektir. Ayet şöyle: " Sen tevhide davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbinizdir."(10)

Vahiy çizgisinden çıkanların nefsin dizginlenemeyen arzu ve isteklerine uyacağı ve böylece kendini ateşe atıp yardımsız kalacağı belirtilmiştir. Bakara Suresindeki bir ayette özellikle Yahudi ve Hıristiyanların arzu ve isteklerine uymama konusunda sebat göstermesi için Hz. Peygamber ve dolayısıyla müminler uyarılmıştır. Çünkü değiştirilmiş bir dinin mensupları olanlar, Allah'ın peygamberlere indirmediği indi görüşleri din diye takdim etmeye çalışırlar. Dolayısıyla heva ve heves mahsulü olan bir takım kurallara Hz. Peygamber'in ve müminlerin uymamalarını isterler. Allah ise uyarıyor. Ayet şöyle: "Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmazlar. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden (vahiyden) sonra onların arzularına uyacak olursan and olsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır."(11)

Allah'ın heva ve hevese uymama yönündeki ısrarlı emirleri sadece Hz. Peygamber'e ve müminlere mahsus bir durum değildir. Daha önce gelmiş peygamberler için de aynı ısrarlı talep söz konusu olmuştur. Nitekim İsrailoğullarının peygamberlerinden olan Hz. Davut için de aynı uyarıları görüyoruz."Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Heva ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır."(12) Anlaşılıyor ki, Allah'ın emrettiği yoldan sapmanın en önemli göstergesi ahiret gününe inanmamaktır. Kıyamet gününde takdir edilen çetin azap da bu inançsızlığa karşılıktır.

Kur'an'a göre nefse (hevaya) uymanın en çirkin ve en affedilmez şekli insanın kendi hevasını (nefsini) tanrı edinmesidir. Bu şu şekilde olabilir: İnsan yaratılış itibariyle nefsini çok sever. Hatta denebilir ki, insan kendi nefsi kadar hiçbir şeyi sevmez. Tanrıya layık övgülerle övülmekten hoşlanan insan nefsini bütün ayıp ve kusurlardan uzak tutmak ister. Haklı olsun veya olması insan daima kendisini müdafaa eder. Öyle ki, yaratıcıya hamd ve şükür etmek için kendisinde yaratılan azaları kendi nefsini övmek için kullanır. İşte insanın bu tutmu onu "Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir?"(13) ayetinin hükmüne mazhar ediyor

Kur'an özellikle ehl-i kitabın vahiy yerine kendi hevalarına uydukları için sapıklığa düştüklerini açık bir dille ifade eder."Deki: eğer doğru sözlü iseniz, Allah kartından bu ikisinden (Kura'n ve Tevrat'tan) daha doğru bir kitap getirin de, ben ona uyayım. Eğer sana cevap vermezlerse, bil ki, onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir?"(14) Bütün bu ayetler, insanın kendi arzu ve hevesine uyarak Allah'ın yolundan ayrıldığını ve dalalete düştüğünü açıkça ifade eder. 

3- Ümitsizlik: İnsanın ümidini kaybetmesi hayatla ilgili bütün girişimlerini akim bıraktığı gibi doğru yola ulaşmasını ve eğer ulaşmış ise onu devam ettirmesini güçleştirir. Özellikle hayatında refah içinde yaşamış bulunan insanlar bu refahtan kısa bir süre bile ayrılacak olsalar her şeylerini yitirdiklerini hissederek büyük bir umutsuzluğa kapılırlar. Kur'an-ı Kerim temelde Allah'ın rahmetinden ümit kesmenin müminlere yakışmadığını, ancak inkârcıların Allah'tan ümit kestiklerini vurgular.(15) Bu da gösteriyor ki, ümidini kaybetmiş insanların düşecekleri yer dalalet çukurudur.

Allah, insanın mal, sağlık ve refah gibi dünyevi mutlukların kaynağı olan ve kendisine faydalı şeyleri istemekten usanmadığını, fakat kendisinse fakirlik, mihnet, sıkıntı v.b. gibi üzüntü verici şeyler dokunduğunda ümitsizliğe kapıldığını ifade eder.(16) İnsan ruhsal yapısı bakımından, kendisine iyilik, bolluk ve bereket verildiği zaman doğru yoldan yüz çevirir. Fakat kendisine bir şer, bir darlık geldiği zaman bağırıp çağırır ve ümitsizliğe kapılır.

Bir de salih amellerde muvaffak olamayan bazı insanlar Allah'ın azabından korkmaya başlar. Bu korku onları ümitsizliğe götürür. Dini inançlarına aykırı gördükleri en ufak bir mesele gözlerinde büyümeye başlar ve dinin aleyhine kullanılmak üzere büyük bir bürhana dönüşür. Sonuçta şeytanın da desteğiyle dinden çıkar ve dalalet bataklığına düşerler. Böyle durumlara düşen insanların müracaat edecekleri kaynak yine dinin temeli olan Kur'an-ı Kerim'dir.(17) Allah şöyle buyuruyor: "Ey nefisleri aleyhinde aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Şüphesiz Allah tüm günahları affeder. Çünkü O bağışlayandır, esirgeyendir."(18)

Kuşkusuz ayette yer alan "tüm günahlar" deyiminden maksat şirkin dışında kalan günahlardır. Çünkü başka ayetlerde şirkin dışındaki tüm günahların affedileceğinden söz ediliyor.

4- Kibir ve Gurur:

Kibir, insanın kendisinde bir büyüklük, bir yeterlilik ve bir üstünlük hissetmesidir. Oysa insanın yaptığı iyilik ve güzelliklerle bile övünmeye hakkı yoktur. Çünkü iyi ve güzel şeyleri yapmak zaten insanın görevidir. Dikkat çekicidir ki, insanın vücudu bile ona ait değildir. Çünkü Allah insan vücudunu bir sanat eseri olarak yaratmış, insan ruhunu bir misafir olarak o vücutta emaneten durdurmaktadır. Dolayısıyla insan vücudunda yapılan binlerce tasarruftan ancak bir tanesi insana ait olabilir. Hatta yemek ve içmek gibi, insanoğlunun kendisini yüzde yüz tercih edici ve belirleyici olarak kabul ettiği konularda bile insanın tasarrufu yüzde bir bile değildir.(19) Şu halde insanın gurur ve kibre kapılarak kendisini kendine malik zannetmesi ve kendisini iyiliklerin ve güzelliklerin kaynağı kabul etmesi doğru değildir.

İnsan kibir ve gururla, maddi ve manevi bütün güzelliklerden mahrum kalır. Bir insan gurur saikasıyla başkalarını dinlemeye tenezzül etmeyip kendini yeterli görüyorsa eksiktir. Kuşkusuz, nefsinin arzularına tapan ve bu sebeple Allah ve Peygamber sözü dinlemeyen insanlar için yapılacak bir tek şey kalıyor; o da kendi nefislerine itaat etmektir. Bu tip insanlardaki kibir ve gurur onları alabildiğine kötülüklere ve dalaletlere sürüklemektedir. Gurur ve kibirlerinin esiri olan bu insanları esaretten kurtarmak da kolay değildir. Her şeyin en iyisini ve her yolun en doğrusunu kendileri biliyor sandıkları, düşünme ve anlama kapılarını kapattıkları ve son derece inatçı ve katı bir tutum içinde oldukları için dalalet batağına battıkça batıyorlar.

Tıpkı avcıya görünmemek için başını kuma sokan bir deve kuşu gibi, kibirli insanlar da hakkın sesine karşı parmaklarını kulaklarına sokuyorlar. Kavminin inatçı, söz dinlemez ve ısrarcı tutumlarını Allah'a arz eden Hz. Nuh'un Allah'a yakarışı, kibir ve inatlarının kurbanı olanlara güzel bir örnek oluşturur: "(Sonra Nuh) Rabbim! dedi, doğrusu ben gece gündüz (kavmimi) imana davet ettim. Fakat benim davetim ancak kaçmalarını arttırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarının bağışlanması için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar.(Beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler ve kibirlendikçe kibirlendiler."(20)

Kibir ve gururlarının kurbanı olan Mekke müşriklerinin reisleri hakkında nazil olan bir diğer ayette Allah kibir ve gururlu insanları ağır bir ifade ile tehdit etmektedir: "Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin! O ki, Allah'ın kendisine okunan ayetlerini işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki onları hiç duymamış gibi (küfründe) direnir. İşte onu acı bir azap ile müjdele!"(21)

5-Şeytan:

Şeytan, insanın dünya hayatında dengelenmesi için Allah tarafından yaratılan manevi bir varlıktır. Başka bir ifadeyle beşerin manen terakki etmesi için şeytan bir kamçı görevini üstlenmiştir. Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı insanların makamları sabit olurdu. Oysa Allah, meleklerin dışında, makamları değişebilen bir varlık tasarladığı zaman Hz. Âdem'i yaratmıştı. Böylece insanoğluna kuyunun dibi ile minarenin ucu arasında veya alay-ı illiyinden esfel-i safiline kadar değişebilen manevi makamlar ve fırsatlar verilmiştir. Dolayısıyla şeytanın insan türüne düşman oluşu bir kanundan kaynaklanmaktadır. Hadislerde yer alan ifadesiyle insan, "meleklerden gelen iyi düşünceler ile şeytandan gelen vesveseler"(22) gibi iki ciddi etken arasındadır.

Çocukluğunda ölen çocuklar için Rasulüllah şöyle buyurdu: " Büyüseydi kim bilir ne olurdu?" Yine buyurdu ki: "Her insanın iki temayülü vardır. Birisi insanı hayra sevk eder ve o yolda gitmesini teşvik eder, diğeri şerre sevk eder ve şerri benimsemesine yardımcı olur. Fakat Allah'ın inayeti yakındır. Kalbin çirkin arzularına galebe çalmak için Allah'ın yardımını isteyenler bu arzularına nail olurlar. Sizi cennete veya cehenneme sevk eden şey, sizin hareketlerinizdir."(23)

Hz. Peygamber buyuruyor: "Çalışınız! Her insan kendi seciyesine göre bir akıbete nail olur."(24) İnsanın hareketleri tesadüfî değildir. Her hareket diğer bir hareketin sonucudur. Hayat, kader ve seciye(karakter) birbirine bağlı olan hareketler ve olaylar zinciridir.

Dipnotlar

1-Bilal Temiz, Kur'an-ı Kerim'de Hidayet Kavramı, (basılmamış doktora tezi), s.190, İzmir, 1996.

2-Alak, 96/6-8.

3-Hud, 11/42–44.

4-Mümin, 40/82–83.

5-Hud, 11/ 62, 68.

6-Abese, 80/5–10

7-Bu konuda geniş bilgi için bkz. Bilal Temiz, Kur'an-ı Kerim'de Hidayet Kavramı, (basılmamış doktora tezi), s.191 vd. İzmir, 1996.

8-Maide, 5/48 vd.

9-Necm, 53/3-4.

10-Şura, 42/15.

11-Bakara, 2/ 120.

12-Sad, 38/26.

13-Casiye, 45/23.

14-Kasas, 28/50.

15-Yusuf, 12/87; Hicr, 15/ 56; Ankebut, 29/23.

16-Fussilet, 41/49.

17-Said Nursi, a.g.e., s.68.

18-Zümer, 39/53.

19-Said Nursi, a.g.e., s. 69.

20-Nuh, 71/ 5-7.

21-Casiye, 45/7-8.

22-Tirmizi, Sünen, Tefsir,2. sure.

23-İbnu Hanbel, Müsned, V, 325.

24-İbnu Hanbel, Müsned, III, 213.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

MÜSLÜMANLAR ARASINDA HUZURU SAĞLAMANIN FORMÜLÜ

MÜSLÜMANLAR ARASINDA HUZURU SAĞLAMANIN FORMÜLÜ

Müslümanlar arasında kaosa, kavgaya ve gerilime sebep olan hastalıkların başında kin, hased v

KÂİNAT DERGÂH, HAK MÜRŞİD ALLAH, HER ŞEY ZİKİRDE, VALLAH VE BİLLAH.

KÂİNAT DERGÂH, HAK MÜRŞİD ALLAH, HER ŞEY ZİKİRDE, VALLAH VE BİLLAH.

Bu sabah namazından sonra hem yürüme seansımı, hem de dua ve tesbihatımı tamamlamak için ter

BAYRAMA GİRERKEN ALMAMIZ GEREKEN İLAÇLAR VEYA İLAÇ GİBİ MADDELER

BAYRAMA GİRERKEN ALMAMIZ GEREKEN İLAÇLAR VEYA İLAÇ GİBİ MADDELER

Ramazan ayının bu son gününde ve bayram arefesinde başta nefsime, sonra da bütün Müslüman k

KADİR GECESİNDE YAPACAKLARIMIZ VE ÖZEL DUAMIZ

KADİR GECESİNDE YAPACAKLARIMIZ VE ÖZEL DUAMIZ

Kadir Gecesi, dua gecesi, ibadet gecesi, tevbe gecesi karar gecesi, günahlara veda gecesi, Allah’

GÜZEL AHLAK, HUZUR VE BARIŞIN GARANTİSİDİR

GÜZEL AHLAK, HUZUR VE BARIŞIN GARANTİSİDİR

İnsanlık camiasının fert ve toplum hayatında, huzur ve barışın, güven ve emniyetin, sevgi v

NİYET VE NAZAR

NİYET VE NAZAR

Niyet, bir sözün, bir eylemin asıl muharriki olan gayedir. Ameller rengini bu niyetten alır. İy

İLMİN ÇEŞİTLERİ VE İLİM ÖĞRENMENİN HÜKMÜ

İLMİN ÇEŞİTLERİ VE İLİM ÖĞRENMENİN HÜKMÜ

Bil ki ilim öğrenmek beş kısma ayrılır: BİRİNCİSİ: FARZ OLAN İLİMLER. Bu da kendi aras

VAAD ETTİKLERİYLE ÜÇ AYLAR

VAAD ETTİKLERİYLE ÜÇ AYLAR

Üç aylar... Recep, Şaban ve Ramazan… Bu aylar, çok mübarek zaman dilimleridir. Maddî ve mâ

HİND ULEMA CEMİYETİ VE ÜLKENİN ÖZGÜRLEŞMESİNDEKİ ROLLERİ-3

HİND ULEMA CEMİYETİ VE ÜLKENİN ÖZGÜRLEŞMESİNDEKİ ROLLERİ-3

5 Ağustos 1942’de Cemiyetin azaları İngilizlerin Hindistan’ı terk etmeleri gerektiğine dair

BAKARA SURESİNDEKİ ÜÇ ZÜMRENİN ÖZELLİKLERİ

BAKARA SURESİNDEKİ ÜÇ ZÜMRENİN ÖZELLİKLERİ

A-MÜ’MİNLERİN ÖZELLİKLERİ 1-Müttekîdir 0nlar. Yani Allah’ın yasaklarından uzak dururl

HİND ULEMA CEMİYETİ VE ÜLKENİN ÖZGÜRLEŞMESİNDEKİ ROLLERİ-2

HİND ULEMA CEMİYETİ VE ÜLKENİN ÖZGÜRLEŞMESİNDEKİ ROLLERİ-2

Velakin bahsedilen bu alimler İngilizlerin bütün emellerini boşa çıkardılar ve kurdukları g

Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.

Kevser:2

GÜNÜN HADİSİ

"Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab'ı ve Resulünün Sünneti."

Muvatta, Kader 3, (2, 899)

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI