Cevaplar.Org

BEDİÜZZAMAN’A GÖRE AHLAK’IN KAYNAĞI VE NEFSİN TEZKİYESİ

Ahlak” kelimesi, Arapça’da “hulk” kelimesinden türemiştir. “Yaratılış” manasına geldiği gibi, “insaf” ve “din” manasına da gelmektedir. Sadece bir tek çoğulu vardır, o da “ahlak”tır.(1) “Güzel ahlak” veya “kötü ahlak” ile ilgili olarak Hz. Peygamberden rivayet edilen çok sayıda hadis vardır. Gerçekte ahlak, insanın iç dünyasında yer alan nefsinin özellikleridir. Başka bir deyimle, “yaratılış ve fıtrat” manasına gelen “ahlak” kelimesi insanın fıtri ve ruhi tüm özelliklerini ifade etmektedir. “İnsanların iman yönünden en mükemmeli, ahlak yönünden en güzelleridir.”(2) hadisi göz önüne alındığı zaman, ahlakın insan ruhu üzerindeki fonksiyonu daha iyi anlaşılır.


Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz

musakazimyilmaz@gmail.com

2015-09-30 08:36:20

"Ahlak" kelimesi, Arapça'da "hulk" kelimesinden türemiştir. "Yaratılış" manasına geldiği gibi, "insaf" ve "din" manasına da gelmektedir. Sadece bir tek çoğulu vardır, o da "ahlak"tır.(1) "Güzel ahlak" veya "kötü ahlak" ile ilgili olarak Hz. Peygamberden rivayet edilen çok sayıda hadis vardır. Gerçekte ahlak, insanın iç dünyasında yer alan nefsinin özellikleridir. Başka bir deyimle, "yaratılış ve fıtrat" manasına gelen "ahlak" kelimesi insanın fıtri ve ruhi tüm özelliklerini ifade etmektedir. "İnsanların iman yönünden en mükemmeli, ahlak yönünden en güzelleridir."(2) hadisi göz önüne alındığı zaman, ahlakın insan ruhu üzerindeki fonksiyonu daha iyi anlaşılır.

Ahlak insanın beden ve ruh bütünlüğüyle alakalı olduğu için, insanın kendi iradesiyle iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak durmak istemesi anlamına gelir.

Diğer taraftan ahlak, hem insanın ruhi ve zihni hallerini ve huylarını hem de toplumun alışkanlık, töre ve adetlerini, yani moral değerlerini anlatan bir kelimedir. Ahlak, sadece iyi huylar ve değerler manasına gelmez. Çünkü iyi ve kötü huyların tümüne ahlak denir. Bu tanıma göre "ahlaksız insan yoktur, iyi veya kötü ahlaklı insan vardır" denilebilir. Ancak halk arasında "ahlaklı insan" övgü makamında, "ahlaksız insan" da yergi makamında kullanılmaktadır. İslami kaynaklarda iyi huylara "ahlak-ı hamide, ahlak-ı hasene", kötü huylara da "ahlak-ı zemime, ahlak-ı seyyi'e" gibi adlar verilmiştir. Bediüzzaman'ın kötü huylar için sık sık "ahlak-ı rezile"(3) deyimini de kullandığını görüyoruz.

Ahlakın kaynağı konusunda felsefecilerle din âlimleri arasında öteden beri tartışmalar söz konusu olmuştur. Felsefecilere göre ahlakın kaynağı beşer aklı iken, İslam bilginlerine göre güzel ahlakın kaynağı akıl değil vahiydir. Başka bir deyimle, tarih boyunca güzel ahlakın en güzel numunelerini bize gösteren peygamberler ve onları takip eden din önderleri olmuştur. Bu yüzden Bediüzzaman, güzel ahlakın salt insan aklından ortaya çıkmış olabileceğini kabul etmemektedir. Ona göre, insanın ruhuna manen yükselmeyi ve ahlaken kemalatın zirvesine çıkmayı aşılayan ve teşvik eden şeriatlardır. Eğer peygamberler gönderilmeseydi, vahye dayalı dinler de olmayacaktı; dolayısıyla insan, hayvanlar seviyesinde basit bir mahlûk olarak kalacağı için insanda güzel ahlaktan ve vicdani kemalattan söz edilemezdi.(4)

Buna göre diyebiliriz ki, güzel ahlakın kaynağı dinler ve peygamberlerdir, yani vahiydir. Bediüzzaman, Kur'an'ın insanları terbiye ettiğini, nefislerini tezkiye ve kalplerini tasfiye ettiğini, ruhlara inkişaf ve tarakki, akıllara istkamet ve nur sağladığını, ayrıca hayata hayat ve saadet verdiğini,(5) ifade ederek güzel ahlakın kaynağının Kur'an olduğunu vurgulamaktadır. Hz. Peygamber'in, "Benim Allah tarafından gönderilmemin

hikmeti, güzel ahlakı tamamlamak ve insanlığı ahlaksızlıktan kurtarmaktır"(6)şeklindeki sözleri; diğer taraftan Hz. Aişe'nin Hz. Peygamber'i anlatırken "Onun ahlakı Kur'an'dı" diyerek güzel ahlakın kaynağı olarak Allah'ın kitabını göstermesi(7) Bediüzzaman'ın tezini doğrulamaktadır.

Sosyal Ahlak:

İslam düşüncesinde kişisel menfaat kadar toplum menfaatinin korunması da esas alınmıştır. Ancak kişinin ve toplumun menfaati, birbirine zarar vermeyecek ve birbirini inkâr etmeyecek şekilde dengelemiştir.(8) Bu durum "sosyal" veya "ictimai" ahlak dinamiklerinin toplumda var olduğunu göstermektedir. Çünkü toplumda yaşayan bireyler ya güzel ahlaklı olurlar ya da kötü ahlaklı olurlar. Güzel ahlaklı insanların toplum ve sosyal hayat için faydalı oldukları hususunda şüphe yoktur. Buna karşılık kötü ahlak sahiplerinin topluma zarar vermeyeceğini tahmin etmek safdillik olur. Dolayısıyla toplumu, aileyi, kurumları, çalışma hayatını çevre ve tabiatı hatta bilim ve siyaset dünyasını kötü ahlakın etkilerinden korumak için "sosyal ahlak" kurallarına ihtiyaç vardır. Sosyal ahlak, bir bakıma bireylerde hâkim olan kişisel ve deruni olan ahlakın, eyleme dönüşerek toplumu etkilemesidir. Kuşkusuz bu konu sosyologların ilgilendiği bir sosyal davranış bilimi olarak da incelenmektedir.

Burada bizi ilgilendiren yönüyle sosyal ahlak, bencillikten uzak durmak, kardeşlik esaslarına riayet etmek, yardımsever ve diğergam olmak v.b. gibi toplumu doğrudan etkileyen davranışları ifade etmektedir. "İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır"(9) hadisinden de anlaşılacağı gibi İslam dini özellikle toplum için faydalı olacak insanları yetiştirmeyi amaçlamıştır. Bediüzzaman, Risale-i Nur'un muhtelif yerlerinde meşru dairede yaşamanın gerekliliği üzerinde durmuştur. "Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir; harama girmeye lüzum yoktur"(10) şeklindeki sözlerinden maksat, insanın başkalarına karşı mütecaviz davranmaması, nefsini tatmin uğruna başkalarına zarar vermek suretiyle toplumsal ahlak kurallarını ihlal etmemesidir.

Bediüzzaman'ın tespitlerine göre, toplum ahlakı fertlerden, fertler de toplum ahlakından etkilenir. Çünkü çevrenin insan ahlakı üzerindeki etkisi inkâr edilemez. Sıcak memleketlerdeki açık saçıklığın, şehevi yönden su-i istimale, israfa, kötü ahlakın yaygınlaşmasına ve neslin zafiyetine, hatta iktidarsızlığa sebep olduğunu, bunun da toplumun ahlaki yönden yozlaşmasına yol açtığını ifade eder.(11) Ona göre sosyal ahlakı olumsuz yönde etkileyen en büyük etkenlerden birisi de doğruluk ve yalanın sosyal hayatta aynı dükkânda satılması, dolayısıyla yalanın müthiş çirkinliğiyle doğruluğun parlak güzelliğinin görünmemesidir.(12)

Yalanın revaç bulduğu, yalancı insanların itibar gördüğü, buna karşılık doğrunun ve doğru insanların alaya alındığı toplumlar ahlaki yönden fesada uğramış sayılırlar. Bediüzzaman konuyla ilgili olarak, üstün ahlaka sahip asr-ı saadetteki sahabe toplumunu örnek göstererek özetle şöyle der. "Asr-ı saadette, toplumsal hayat çarşısında, yalan, kötülük ve küfür gibi maddeler, ebedi mutsuzluğu ve Müseylime-i Kezzab gibi maskaraları doğurduğundan, yüksek seciyelere ve üstün ahlaka talip olan sahabelerin öldürücü zehirden kaçar gibi o maddelerden kaçacakları ve nefret edecekleri açıktır. Diğer taraftan yüksek karakterli sahabenin; Hz. Peygamber gibi bir meyveyi ve ebedi saadeti netice veren hakk, doğruluk ve iman gibi değerleri birer elmas kıymetinde görerek var güçleriyle sahip çıkmaları ve aşık olmaları kaçınılmazdı."(13)

Ahlakın Ekonomik ve Sosyal Boyutu:

Ahlakın ekonomik ve sosyal dinamiklerinin var olduğunun tespitinde bulunan Bediüzzaman, toplumsal düzeni altüst eden ihtilallerin, bozgunculuğun ve kötü ahlakın kaynağının iki kelime (cümle) olduğunu ifade ederek şöyle der: "Birisi, "ben tok olayım da başkası açlıktan ölürse ölsün, bana ne!" İkincisi, "Sen zahmetler içinde boğul ki, ben nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim. İnsanlık âlemini zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmaya yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren ancak zekât olmuştur. İnsanlığı umumi felaketlere ve Bolşevikliğe sürükleyen, ilerlemeyi durduran ve asayişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan da ribanın yasaklanmasıdır."(14)

Bediüzzaman'a göre, sosyal bünyedeki nizamı muhafaza etmenin en büyük şartı, toplumsal sınıflar arasında boşluğun kalmamasıdır. Başka bir deyimle, zenginlerle fakirler arasındaki bağın kopuk olmaması gerekir. Kuşkusuz zenginle fakir arasında birleşmeyi sağlayan en önemli unsurlar, zekât ve yardımlardır. Zekâtın ödenmediği ve ribanın yaygın olduğu toplumlarda bu iki sınıf arasında sılayı temin etmek imkânsız hale geldiğinden, sınıflar arasında gerginlik baş gösterir. Durum böyle olunca ekonomik yönden alt sınıf oluşturan fakirlerden zenginlere saygı ve hürmet yerine ihtilal sesleri, haset bağırtıları, kin ve nefret kokan sloganlar yükselir. Aynı şekilde ekonomik yönden üst sınıf sayılan zenginlerden fakirlere merhamet, iyilik ve iltifat yerine, zulüm ateşleri, tahakküm ve şimşek gibi hakaretler yağmaya başlar. Bunun sonucunda, üst sınıflara mensup insanlardaki meziyetler tevazu ve merhamete yol açması gerekirken, onları tekebbür ve gurura sevk ediyor. Fakirlerdeki acizlik de onları esaret ve sefalete sürüklüyor.(15)

Zenginleriyle fakirleri arasında bu derece açık mesafe bulunan bir toplumda güzel ahlak numunelerini bulmak kolay olmayacaktır. Bu yüzdendir ki, Hz. Peygamber (s.a.v) "zekât İslam'ın köprüsüdür"(16) buyurarak, bir ekonomik değer olan zekâtın ahlak üzerindeki etkisine işaret etmiştir. Bu hadise göre, toplum katmanları arasında yardımlaşmayı esas alan zekât ibadeti emniyet ve asayişi muhafazaya sebep olduğu gibi, toplumun ilerlemesine engel olan isyan, karışıklık ve ihtilallerin ateşini de söndürmekte ve yoksulluktan ötürü toplum dışına itilmiş olan insanları topluma kazandırmaktadır. Bediüzzaman, "ayet-i Kur'aniyye âlem kapısında durup "kavga kapısını kapamak için ribanın kapısını kapayınız" der." diyerek Kur'an'ın ribayı bir kavga kapısı olarak gördüğünü ifade eder. O halde denilebilir ki, zekâtın vacip kılınması ve ribanın yasaklanmış olması güzel ahlakın temel dinamiklerinin korunması anlamına gelmektedir.

Ahlakın İşlevsel Merkezleri:

Bediüzzaman'ın anlattığına göre ruhun yaşayabilmesi için insan bedeninde üç adet duygu yüklü merkez yaratılmıştır. Birincisi, "menfaatleri celb ve cezbetmek için kuvve-i şeheviyye-i behimiyye"dir. Bu duygu bütün hayvanlarda müşterek olarak bulunur. İkincisi, "menfaat ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden ayırmak için kuvve-i akliyye-i melekiyye"dir. Meleklere has bir özellik olan akıl nimeti insanlara ve cinlere de verilmiştir. Üçüncüsü, "zararlı şeyleri defetmek için kuvve-i sebu'iyye-i gadabiye"dir.(17) Bu özellik, insanlarda bulunmakla beraber daha kâmil manada yırtıcı hayvanlarda bulunan bir özelliktir.

Bediüzzaman, ahlakın etkili kaynağı olarak gösterdiği bu melekelerden "kuvve-i şeheviyye" ve "kuvve-i gadabiyye"yi özetle şöyle tanımlamaktadır:

"Kuvve-i şeheviyye cinsel arzu, yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi faydalı şeyleri alma ve elde etme gücüdür. Ancak bu gücün üç derecesi vardır. Tefrit derecesi "humud" denilen şehevi konulara karşı isteksizliktir. Böyle bir kişi, harama karşı şehveti olmadığı gibi helallere karşı da iştahlı değildir. Tefriti zıttı olan ifrat derecesi ise, helal-haram demeden aşırı şekilde şehvetine düşkün olmaktır. Böyle bir kimse namusları ayaklar altına alma istidadındadır. Orta mertebe olan vasat derecesi ise iffetliliktir. Kişinin helaline karşı şehveti varken, harama karşı iştahsız olur."(18)

Bunun anlamı şudur: Eğer insan ifrat derecede şehvetine düşkün olursa, kötülüğün en ileri seviyesi olan fuhşa düşeceği ve birçok masum insanın namuslarını kirleteceği açıktır. Bu da kötü ahlakın veya ahlaksızlığın en belirgin şeklidir. Eğer tefritte kalırsa nimetlerden ve meşru lezzetlerden mahrum olur. Oysa Kur'an'da tavsiye edilen "sırat-ı müstakim"(19) ve "vasat ümmet"(20) kıstası, insanı bu aşırı durumlara düşmekten kurtarır.

"Kuvve-i gadabiyye, zararlı şeyleri reddetme duygusudur.(21) Bu duygunun tefrit derecesi korkaklıktır ki, böyle bir duyguya sahip olan insan olur olmaz şeylerden korkarak hayatı kendisine zehir eder. İfrat derecesi ise, maddi ve manevi hiçbir şeyden korkmama hissi veren "tehevvür"dür. Denilebilir ki, bütün istibdatlar, zulümler ve tahakkümler tehevvür mertebesinin mahsulüdür. Bu duygunun vasat mertebesi "şeca'at" denilen kahramanlıktır. Şeca'at sahibi bir kimse, başka bir şey için değil, sadece dini ve dünyevi hakları için canını feda etmekten çekinmez. Ancak meşru olmayan işlere karışmaz."(22)

Buradan anlaşıldığına göre, hak tanımazlık ilkesine dayanan gadab duygusunun ifrat (tehevvür) derecesi, helal-haram bilmeyen kuvve-i şeheviyyenin ifrat derecesiyle birleşince, masumların ve özellikle zayıfların hakları ayak altına alınacağı gibi, iffetli insanların namusları da kirletilmiş olur. İnsanın eşref bir mahluk ve mükemmel bir varlık oluşuna uygun olarak bu duygular, din ve şeriat tarafından tahdit edilmişse de fıtratça ve yaratılışça sınırlandırılmamıştır. Başka bir deyimle, insanlara verilmiş bulunan bu duyguların kontrolü tamamen insanın iradesine bırakılmıştır. İnsan eğer "hadd-ı vasat" dediğimiz dereceyi muhafaza edemeyip ifrat veya tefrite düşerse ahlaki zaafların içine düşeceği açıktır.

Bir Ahlak eğitimi Olarak Nefsin Tezkiyesi:

 "Ahlak" sözcüğünden maksadımız İslam ahlakıdır. "İslam ahlakı" deyiminden anlaşılması gereken şey, Kur'an ve Sünnet'in ön gördüğü güzel ahlaktır. Kur'an-ı Kerim, "Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder."(23) ayetinin ifade ettiği emirle müminlere, başkalarıyla mücadele etme yerine öncelikle kendi nefisleriyle mücadele etme prensibini telkin etmiştir. İslam'ın bu temel esasını ilke edinen Bediüzzaman "nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez"(24) düsturundan hareketle öncelikle nefsin ıslah edilmesini ahlakın vazgeçilmez şartı olarak kabul etmiştir.

İnsanın nefsini dizginlemesi, nefsine tapmaması ve nesini temize çıkarmaması, tabiatında var olan öfke ve şehvetin esiri olmaması gibi konulara Risale-i Nur'da çokça yer veren Bediüzzaman, insanın kendi dışındakilere çevirdiği mücadele enerjisini kendi nefsinin kötü temayüllerine yöneltmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır. Bilindiği gibi Kur'an-ı Kerim Hz. Peygamber'in(25) ve Hz. İbrahim'in,(26) güzel ahlakın zirvesinde birer örnek olduklarını ifade ederek, müminleri bu ikisinin yoluna uymaya davet etmiştir. Kuşkusuz model olarak gösterilen bu peygamberlere benzemek, ancak nefsin kötü eğilimlerini bastırmakla mümkündür. "Her kim nefsinin hırslarından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte felah ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır."(27) ayeti, güzel ahlakın ilk şartının, insanın kendisini kötü hasletlerden ve fena duygulardan kurtarması olduğunu açıkça gösterir.

Bediüzzaman'a göre, kötü ahlakın kaynağı sayılabilecek"tezkiyesiz nefs-i emmare"nin(28) ıslah edilebilmesi için insan nefsinin "ahlak-i ilahi" veya "ahlak-ı peygamberi" dediği güzel ahlakla donatılması, yani nefsin tezkiye edilmesi, temize çıkarılması gerekir. Bunu için kendisi, öncelikle insanda "nefsini mürakabe altında tutabilme" şuurunun gelişmesi ve yerleşmesi gerektiğine inanır. Onun "Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan âlem-i asgarinde (özel dünyasında) cihad-ı ekber ile mükelleftir ve Peygamber ahlakıyla ahlaklanmakla vazifelidir."(29) şeklindeki sözleri, "tezkiye-i nefis ve tekemmül-ü ruh" için insanın özel dünyasında kötülüklerle mücadele etmesinin şart olduğunu göstermektedir. Bediüzzaman insanı Allah'a kavuşturacak olan yolların nefsin tezkiyesinden geçtiğini ifade ederek, konuyu dört adımda şöyle özetlemektedir:

"İlk adımda "Nefislerinizi temize çıkarmayınız"(30) ayetinin ifade ettiği gibi tezkiye-i nefis etmemektir. Çünkü insan, her şeyi nefsine feda edercesine fıtratı itibariyle nefsini sever. Mabuda layık bir şekilde nefsini metheder ve nefsini bütün ayıplardan ve kusurlardan uzak tutar. Hatta Allah'a hamd için kendisine verilmiş bulunan yetenekleri kendi nefsi için kullanarak "nefsini kendine tanrı edinen kişi"(31) durumuna düşer. Bu konuda nefsin tezkiyesi, tam tersi onu tezkiye etmemekle mümkündür."(32)

Anlaşılıyor ki, insan güzel ahlak sahibi olabilmek için öncelikle Allah'ı tanımak maksadıyla kendisine verilmiş bulunan yetenek ve cihazları kendi nefsi için kullanmamalıdır. Başka bir deyimle nefsin tezkiyesi yolunda ilk adım Allah'a sağlam bir imandır. Aksi takdirde Allah'ı tanımayan insan nefsine tapmakla şirke düşeceği için zulüm ve ahlak dışı davranışlarda bulunması kaçınılmaz olur.

"İkinci adımda, "Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi akıbetlerini unutturmuştur."(33) ayetinin ifade ettiği gibi, kendisini unutan, adeta kendisinden haberi olmayan bir nefis söz konusu. Hatta ölümü düşünecek olsa onu başkasına veren, külfet ve hizmet makamında kendini unutan fakat ücret almak ve lezzetli şeylerden istifade etmek hususunda kendini düşünen bir nefis var karşımızda. Bu makamdaki nefsin tezkiyesi, şu durumların tersini yapmakla mümkündür. Yani, zevk ve lezzetlerden istifade etmek ve ücret almak hususunda nefsini unutmak, fakat ölüm ve hizmet konusunda onu hep düşünmektir."(34)

Kuşkusuz Allah'a inanan bir insan, nefsin tezkiyesi konusunda her şeyi yerine getirmiş sayılmaz. Allah'a inandığını söylemekle birlikte Onu hiçbir zaman unutmamalıdır. İnsan yalnız ücret ve lezzet zamanında değil, hizmet ve külfet zamanında da ortaya çıkmalı ve Allah'ı unutmadığını göstermelidir. Kuşkusuz bu da ibadet etmekle mümkün olur. Çünkü İslam dininde yapılması emredilen ibadetlerin gayesi insanları güzel ahlak sahibi yapmaktır. İmanın mükemmel oluşu ahlakın güzel oluşuyla orantılıdır. Zira ibadet insanı kötü ahlaktan korur.(35)

"Üçüncü adımda, "Sana her ne iyilik gelirse Allah'tandır; her ne kötülük gelirse o da nefsindendir"(36) ayetinin işaret ettiği gibi, insan nefsi daima iyiliği kendisinden bilir. Bunun sonucu olarak da kibir ve gurura kapılır. Bu durumdaki nefsin tezkiyesi, kişinin bütün kusurları ve noksanları kendisinden bilmesi, fakat bütün güzelliklerin, Allah tarafından kendisine ihsan edilen nimetler olduğunu kabul etmesiyle mümkündür."(37)

İnsan nefsi iyiliklerin hep kendisinden kaynaklandığını zanneder. Oysa tezkiyesiz insan nefsi kötülüğün merkezi durumundadır. İyilikse Allah'tandır. Bu ölçü muhafaza edilmediği zaman nefis kibir ve gurura kapılıp ahlaksızlığa yelken açar.

"Dördüncü adımda, "onun zatından başka her şey yok olacaktır"(38) ayetinin işaret ettiği gibi insan nefsi, rububiyyet dava edercesine kendisini serbest, ölümsüz ve kendi kendine malik zanneder. Hatta nefis bu özelliğiyle Allah'a karşı bir isyan davasını güder. Bu durumdaki nefsin terbiyesi varlığında yokluk, yokluğunda ise varlık olduğunu bilmesiyle mümkündür. Yani nefis düşünmeli ki, kendine güvense, kendi kendine malik olduğunu zannetse, yıldız böceği gibi karanlıklar içinde kaybolur gider. Fakat enaniyeti bırakıp kendisinin bir hiç olduğunu ve esma-i ilahiyenin ayinesi olduğunu kabul etse sonsuz bir varlığa sahip olur."(39)

Tezkiyesiz nefsin en büyük zaaflarından birisi de ölümü unutması ve adeta kendisini "la yemut" (ölümsüz) ve bizzat var olduğunu zannetmesidir. Bu durumdaki bir nefsin kendisini müstakil ve bağımsız bir varlık telekki etmesi, kötü bir ahlak olan benliğe kapılması demektir.

Sonuç:

Bediüzzaman'a göre "terbiye-i İslamiye" ya da "ahlak-ı İslamiye" denilen İslam ahlakının yaygın olmaması toplumda ahlaki temellerin bozulmasına sebep olmuştur. Bediüzzaman, toplumda ve ailede meydana gelen çözülmeleri, "İslam ahlakı yerine batı kültür ve uygarlığının elli yıla yakın bir zamandan beri içtimai hayatımıza yerleştirilmiş olması"na bağlamaktadır.(40) Risale-i Nur'da sık sık "şeair-i İslamiyenin ihyasından", "adat-ı ecnebiyenin alınmamasından" ve "şeair-i İslamiyenin tağyire teşebbüs edilmemesi" gerektiğinden söz ederek İslam ahlakının desteklenmesinin ve yaygınlaştırılmasının elzem olduğunu vurgular. 

Bediüzzaman, yaklaşık yarım asır önce, hürriyetçilerin ahlak-ı ictimaiyede ve dinde bir derece laubalilik göstermeleri sebebiyle, elli sene sonra gelecek olan nesillerin dini, ahlaki ve sosyal ahlak açısından büyük zafiyetler içinde olacağını ifade etmiştir. Hatta kendi zamanının insanlarını değil elli sene sonra gelecek olan nesilleri düşündüğünü ve Risale-i Nur'la onları aydınlatmaya çalıştığını dile getirmiştir.(41)

Bediüzzaman, toplumun ahlaki bozukluklarını düzeltme yolunda Risale-i Nur'da peygamber ahlakını adeta özetlemiştir. Toplumun önemli bir kısmını oluşturan gençler için Gençlik Rehberini, yaşlılar için İhtiyarlar Risalesini, hastalar için Hastalar Risalesini, hanımlar için Hanımlar Rehberini, musibete uğramış insanlar için Çocuk Taziyenamesini v.b gibi birçok ailevi ve sosyal konuda İslam ahlakını ve İslami eğitim metodunu anlatmıştır.

Ancak Bediüzzaman, hadis-i şeriflerde imanla eş değerde tutulan güzel ahlakın gelişmesi için, öncelikle insanın kendi nefsine yönelik bir arındırma çabasının ve bir murakabe şuurunun gelişmesini ön görmektedir. Kendisi Risale-i Nur'un birçok yerinde ihlâs ve samimiyete vurgu yaparak, ahlaklı insanların mutlaka samimiyet sınavından geçmeleri gerektiğine inanır.

Dipnotlar

1-Tacü'l-'Arus, "hulk" maddesi.

2-Ebu Davud, Sünnet, 14.

3- Sözler, s.29; Emirdağ Lahikası,s. 378.

4-İşaratü'l-İcaz, s.214.

5-Şualar, 124.

6-Malik, Muvatta, Hüsnü'l-Huluk,8.

7-Müslim, Sahih, Müsafirin, 139.

8-Safa Mürsel, Bediüzzaman Said Nursi ve Devlet Felsefesi, İst., 1976, s. 99.

9-Buhari, Mağazi, 35.

10-Sözler, 33, 133.

11-Lem'alar, 200.

12-Sözler, 452.

13-A. g. e., a.y.

14-İşaratü'l-İcaz, s.49.

15-A.g.e., a.y.

16-Et-Terğib ve't-Terhib, I, 517.

17-İşaratü'l-İcaz, s.29.

18-İşaratü'l-İcaz, s.29.

19-Fatiha, 1/6.

20-Bakara, 2/143.

21-Safa Mürsel, a.g.e., s.96.

22-İşaratü'l-İcaz, s.29.

23-Yusuf, 12/53.

24-Sözler (21.Söz), 243.

25-Ahzab, 33/21.

26-Mümtehine, 60/4.

27-Haşir, 59/9.

28-Lem'alar, 274.

29-Hutbe-i Şamiye, 89.

30-Necm, 53/32.

31-Furkan, 25/43.

32-Sözler, s.439.

33-Haşir, 59/19.

34-Sözler, 439.

35-Ankebut, 29/45.

36-Nisa, 4/79.

37-Sözler, a.y.

38-Kasas, 28/88.

39-Sözler, s. 440.

40-Emirdağ Lahikası, s. 292.

41-A. g.e., s. 20.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

"İyilik ve takva üzerine yardımlaşınız, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız."

Mâide, 2

GÜNÜN HADİSİ

Emin ve doğruluktan ayrılmayan ticaret ehli (ayette sırat-ı müstakim ashabı olarak zikredilen) peygamberler, sıddikler, şehidler ve salihlerle beraberdir.

Tirmizi, Büyu 4, (1209); İbnu Mace, Ticarat 1, (2139)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI