Cevaplar.Org implant

ABDURRAHMAN NURSİ'NİN VEFATI-2

Said Nursî: “Ehl-i Zındıkanın Bana Hücumu Birâderzâdemden Başlaması” Said Nursi, Abdurrahman’a halef olan ve Cenab-ı Hakk’ın onun yerine kendisine yardımcı yaptığını söylediği Hulusi Bey’e yazdığı Barla Lahikası’nda yer alan bir mektubunda yeğeninin vefatı zamanında bilmediği halde,


İsmail Aksaraylı

i.aksarayli@mynet.com

2015-08-08 15:44:30

Said Nursî: "Ehl-i Zındıkanın Bana Hücumu Birâderzâdemden Başlaması"

Said Nursi, Abdurrahman'a halef olan ve Cenab-ı Hakk'ın onun yerine kendisine yardımcı yaptığını söylediği Hulusi Bey'e yazdığı Barla Lahikası'nda yer alan bir mektubunda yeğeninin vefatı zamanında bilmediği halde, münasebet-i ruhiye cihetiyle Ramazan-ı şerifte fazla bir sarsıntı hissettiğini söyler.(1) Ve Abdurrahman'ın vefatı ve onun vefatından duyduğu kederle alâkalı olarak yine Hulusi Bey'e gönderdiği bir mektubunda şunları yazar:  

"Her vakit beklediğim, ehl-i zındıkanın bana hücumu; gayretli talebem, cesaretli birâderzâdem olan uhrevî kardeşimden başlaması muhtemel olmakla beraber, hıfz-ı Kur'ânî her müşkilâta gâlip ve lezzet-i hizmet-i îmaniye her kederi unutturur."(2)

"Validemin Vefatıyla Dünyamın Yarısı, Abdurrahman'ın Vefatıyla Öteki Yarısı Vefat Etti."

Uzun bir ayrılıktan sonra eline geçen Abdurrahman'ın mektubundan bir-kaç ay sonra onun vefat haberi Said Nursi'yi derinden sarsar, Rica'ları yazdığı sırada, 5 senedir onun tesiri altında olduğunu, Abdurrahman'ın vefatının, içinde bulunduğu işkenceli esaret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve hastalıktan; on derece onların üstünde kendisine bir firkat, bir rikkat, bir hüzün verdiğini söyler, kendisini yakan ve ruhunda fırtınalar koparan bu elemini şu cümlelerle ifade eder: 

 "Benim merhume validemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefatıyla vefat etmiş diyordum. Abdurrahmân'ın vefatıyla da, bâki kalan öteki yarı dünyam da vefat etti, gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünki o dünyada kalsaydı;

hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medârı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayr-ül hâlef ve

hem de bu dünyada en fedakâr bir medâr-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi...

ve en zeki bir talebem, bir muhatab ve Risale-i Nur eczalarının en emin bir sahibi ve muhafızı olurdu.

Evet, insaniyet itibariyle böyle bir zayiat, benim gibi insanlara çok hirkatlidir, yandırıyor. Gerçi zâhiren tahammüle çalışıyordum, fakat ruhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer arasıra Kur'an'ın nurundan gelen teselli teskin etmeseydi, benim için dayanmak mümkün olamayacaktı."(3)

"Çıldıracaktım, Sözlerin Her Biri Mürşid Hükmüne Geçti, Kurtuldum."

Said Nursî'nin kardeşi Abdülmecid Nursî de Abdurrahman'ın vefatından büyük üzüntü duyar, 'çıldıracak' gibi olur, bu hal için abisinden manevi yardım bekler. Said Nursî de kardeşine birkaç 'Söz' gönderir, Abdülmecid'in durumu ve gönderdiği Sözler ve risalelerle ilgili şunları anlatır:

Kardeşim Abdülmecid, biraderzadem Abdurrahman'ın (Rahmetullahi Aleyh) vefatı üzerine ve daha sair elîm ahval içinde bir perişaniyet hissetmişti. Hem elimden gelmeyen manevî himmet ve meded bekliyordu. Ben onunla muhabere etmiyordum. Birdenbire mühim birkaç Söz'ü ona gönderdim. O da mütalaa ettikten sonra yazıyor ki: "Elhamdülillah kurtuldum! Çıldıracaktım. Bu Sözler'in herbiri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum." diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecid güzel bir mesleğe girip o eski vaziyetlerinden kurtulmuş. (...) Ulûm-u îmaniye, hususan doğrudan doğruya ihtiyaca binaen ve yaralarına devaen Kur'an-ı Hakîm'in esrarından manevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse; elbette o ulûm-u îmaniye ve o edviye-i ruhaniye, ihtiyacını hissedenlere ve ciddî ihlas ile istimal edenlere yeter, kâfi gelir. Onları satan ve gösteren eczacı ve dellâl ne halde bulunursa bulunsun; âdi olsun, müflis olsun, zengin olsun, makam sahibi olsun, hizmetkâr olsun çok fark yoktur.(4)

"Şimdiki Hayat Tarzı Bize Yaramaz."

Said Nursi, Abdülmecid'in oğlu olan diğer yeğeni Fuad'ın vefatı [11 Haziran 1944](5) üzerine kardeşine yazdığı mektubunda Abdurrahman gibi onun da "inşallah Risale-i Nurun feyziyle imanını kurtarmış" olduğunu söyler, "şimdiki hayat tarzı bize yaramaz" der; Fuad'ın bu zamanın, dehşetli ve dalâletli hayatından kurtulup mâsum olarak ve o hayata çok bulaşmadan gittiğini ve cennete lâyık bir evlât olduğunu söyler:

"Aziz kardaşım!(6)

Abdurrahman hâdisesi (...) bir hüccettir ki bize şimdiki tarz-ı hayat yaramaz. Bize bu dünyada daha sâfi ve âli ve kudsî bir hayat-ı mâsumane ihsân edildiğinden ona kanâat lâzımdı. Merhum Abdurrahman gerçi muvakkaten aldandı, fakat İstanbul'da Risale-i Nur mukaddematına büyük bir hizmeti var. Hem Onuncu Söz ile tam kurtuldu, sonra gitti.

Merhum Fuad dahi, inşâallah, Risale-i Nurun feyziyle îmanını kurtarmış ve mektubu dahi, senin dediğin gibi gösteriyor ve size ve hânedânınıza mensubiyyetiyle, samimî iftiharı ve kuvvetli irtibatı, Risale-i Nur cihetiyle olduğunu hissettim.

Ben size tâziye vermek değil, belki hem onu hem sizi tebrik ederim ki bu zamanın dehşetli ve dalâletli hayatından kurtuldu, daha mâsum ve çok bulaşmadan gitti. Ve size cennete lâyık bir evlâd ve 

مُخَلَّدُونَ وِلْدَانٌ sırrına mazhar oldu.

Ben şimdiye kadar merhum Molla Abdullah(7) ile beraber Abdurrahman'ı ve Ubeyd'i(8) ekser duâlarımda zikr ettiğim gibi, merhum Fuad'ı dahi onlarla beraber her vakit yâd edeceğim, inşâallah.

Evet kardaşım, dediğin gibi, Fuad'ın (R.H.) mektubu aynen Abdurrahman'ın (R.H.) mektubu misillû, Risale-i Nur'un bir şu'le kerametini gösteriyor. Yalnız Abdurrahman'ın gayet hâlis ve şimdiki tarz-ı hayattan ve tabirlerinden müberra, sâfi ifadesi onda yoktur. Eğer dünyada kalsa idi, mağlûp olmak ihtimali vardı.

Cenâb-ı Erhamürrâhimîn hem ona, hem Risale-i Nur hânedanına ve dairesine merhamet edip, onu rahmetine ve cennete aldı, mağlûp ettirmedi, Risale-i Nurun küçük talebeleri dairesindeki makamında ibka etti –bâki kıldı-. Hadsiz şükür olsun ki, bu iki kahraman birâderzâdelerim vefatlarının ilânnâmeleriyle, Risale-i Nur şâkirdleri, îmanla kabre gireceklerine dair olan müjde-i Kur'âniyeye iki misal ve iki delil gösterdiler.

Benim tarafımdan Risale-i Nur'la alâkadar veya bizimle dost olanlara selâm ve duâ ile, Dâvud(9) ve Nihad(10) iki Muhammed ve Abdülmecid ile beraber, bütün mânevî kazançlarıma her gün hissedardırlar. / Kardeşiniz Said Nursî"(11)

"İnsanlar Yerinde Meleklere, Hûrilere Arkadaş Oldular."

Said Nursî, Şualar'da 11. Şua Meyve Risalesi 11. Mes'ele'de, meleklere imanın ebedi saadete medar cüzi bir nümunesini anlatır; yeğeni Fuad ve kız kardeşi Âlime Hanım'ın vefat haberleri üzerine hâlet-i ruhiyesini anlatırken Abdurrahman'ın vefatından bahseder, onların vefatlarıyla meleklere, hurilere arkadaş olduğunu söyler:

"Meleklere îmanın saadet-i ebediyeye medar cüz'i bir nümunesi şudur ki: İlmihalden îman dersini alan bir mâsum çocuğun, yanında ağlayan ve mâsum bir kardeşinin vefatı için vâveyla eden diğer bir çocuğa: "Ağlama şükreyle... senin kardeşin meleklerle beraber Cennet'e gitti; orada gezer, bizden daha iyi keyf edecek, melekler gibi uçacak, heryeri seyredebilir." deyip feryad edenin ağlamasını tebessüme ve sevince çevirmesidir.

Ben de aynen bu ağlayan çocuk gibi, bu hazin kışta ve elim bir vaziyetimde gayet elim iki vefat haberini aldım. Biri, hem âli mekteplerde birinciliği kazanan, hem Risale-i Nur'un hakikatlerini neşreden birâderzâdem merhum Fuad. İkincisi: Hacca gidip sekerat içinde tavaf ederken, tavaf içinde vefat eden Âlime Hanım namındaki merhume hemşirem.

Bu iki akrabamın ölümleri, "İhtiyar Risalesi"nde yazılan merhum Abdurrahman'ın vefatı gibi beni ağlatırken, îmanın nuruyla o mâsum Fuad, o sâliha hanım; insanlar yerinde meleklere, hûrilere arkadaş olduklarını ve bu dünyanın tehlike ve günahlarından kurtulduklarını, mânen, kalben gördüm. O şiddetli hüzün yerinde büyük bir sevinç hissedip hem onları, hem Fuad'ın pederi kardeşim Abdülmecid'i, hem kendimi tebrik ederek Erhamürrâhimîne teşekkür ettim."(12)

Dipnotlar

1-Barla Lâhikası, s. 251. 

2-Barla Lâhikası, s. 263.

3- "Bir zaman Isparta vilayetinin Barla nahiyesinde nefy namı altında, işkenceli bir esaretle yalnız ve kimsesiz bir köyde ihtilattan ve muhabereden men'edilmiş bir vaziyette hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem de gurbet içinde gâyet perişan bir halde iken; Cenab-ı Hak kemal-i merhametinden, Kur'an-ı Hakîm'in nüktelerine, sırlarına dair benim için medâr-ı teselli bir nur ihsan etmişti. Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmaya çalışıyordum. Vatanımı, ahbabımı, akaribimi unutabîliyordum. Fakat vâ-hasretâ birisini unutamıyordum. O da hem biraderzadem, hem mânevî evlâdım, hem en fedakâr talebem, hem en cesur bir arkadaşım olan merhum Abdurrahmân idi. Altı yedi sene evvel benden ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki yardıma koşsun, teselli versin ve ne de ben onun vaziyetini biliyordum ki, onunla muhabere edeyim, dertleşeyim. Benim bu ihtiyarlık vaziyeti zamanımda; öyle fedakâr, sadık birisi bana lâzımdı. Sonra birden birisi bana bir mektub verdi.

Mektubu açtım gördüm ki: Abdurrahmân'ın mahiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektub ki o mektubun bir kısmı Yirmiyedinci Mektub'un fıkraları içinde, üç zâhir kerameti gösterir bir tarzda dercedilmiştir. O mektub beni çok ağlattırmış ve el'an da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahmân o mektubla pek ciddî ve samimî bir surette; dünyanın ezvakından nefret ettiğini ve en büyük maksadı bana yetişip küçüklüğünde benim ona baktığım gibi, o da ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem dünyada benim hakikî vazifem olan neşr-i esrar-ı Kur'aniyede, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti.

Hatta mektubunda yazıyordu: "Yirmi otuz Risaleyi bana gönder, herbirisinden yirmi otuz nüsha yazıp ve yazdıracağım." diyordu. O mektub, bana dünyaya karşı kuvvetli bir ümid verdi. Deha derecesinde zekâya mâlik ve hakikî evlâdın çok fevkinde bir sadakat ve irtibatla bana hizmet edecek böyle cesur bir talebemi buldum diye; o işkenceli esareti, o kimsesizliği, o gurbeti, o ihtiyarlığı unuttum. O mektubdan evvel îman-ı bil'âhirete dair tab'ettirdiğim Onuncu Söz'ün bir nüshası eline geçmişti. Güya o Risale ona bir tiryak idi ki; altı yedi sene zarfında aldığı bütün mânevî yaralarını tedavi etti. Gâyet kuvvetli ve parlak bir îman ile ecelini bekliyor gibi bana o mektubu yazmış.

Bir iki ay sonra Abdurrahmân vasıtasıyla yine mes'udane bir hayat-ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken "vâ-hasretâ" birden onun vefat haberini aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki, beş senedir daha o tesir altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esaret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve hastalığım; on derece onların fevkinde bana bir firkat, bir rikkat, bir hüzün verdi. Benim merhume validemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefatıyla vefat etmiş diyordum. Abdurrahmân'ın vefatıyla da, bâki kalan öteki yarı dünyam da vefat etti, gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünki o dünyada kalsaydı; hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medârı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayr-ül hâlef ve hem de bu dünyada en fedakâr bir medâr-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi.. ve en zeki bir talebem, bir muhatab ve Risale-i Nur eczalarının en emin bir sahibi ve muhafızı olurdu. Evet insaniyet itibariyle böyle bir zayiat, benim gibi insanlara çok hirkatlidir, yandırıyor. Gerçi zâhiren tahammüle çalışıyordum, fakat ruhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer arasıra Kur'anın nurundan gelen teselli teskin etmeseydi, benim için dayanmak mümkün olamayacaktı.", Lem'alar, s. 229 - 230. 

4- Mektubat. S. 382 

5- "Fuad, Abdülmecid Efendi'nin ikinci çocuğudur. Yüksek Ziraat Fakültesi 3. Sınıf öğrencisi iken, 11 Haziran 1944 tarihinde vefat etmiştir. Abdülmecid Efendi, oğlu Fuad'ın genç yaşta vefatına çok üzülmüştür. Bu nedenle, biricik oğlunun hasretiyle, onun anısına "Fuadiye Risâlesi" ismini verdiği bir manzum eser yazmıştır.", Mustafa Öztürkçü, Yeni Asya, 03.04.2008. 

6-Said Nursi'nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul, mektupta adı geçen Fuat'ın babası.

7-Molla Abdullah; Said Nursi'nin ağabeyi, Abdurrahman'ın babası.

8- "I. Dünya Harbi'nde Bitlis'in Rus istilâsına karşı müdafası sırasında "benim bedelime şehit oldu." (Mektubat. s. 6.), diye bahsettiği yeğeni ve fedâkâr bir talebesi olan Ubeyd, Said Nursi'nin ablası Dürriye Hanımın tek oğludur.

9-Said Nursi, amcasının oğlu Molla Davud'dan Emirdağ Lâhikası'nda şöyle bahseder: "..kendi Nurs köyümde, bir tek amucazadem ve talebem Molla Davud da (r.h.), eski ahbaplarım, akrabalarım yanına berzaha gittiğini gördüm. " (Emirdağ Lâhikası, s. 169)

10-Abdülmecid Nursî'nin (Ünlükul) diğer oğlu.

11-Barla Lâhikası, s. 358-359.

12-Şualar, s. 255.

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

İnfitar Suresi/6-8

Ey insanoğlu! Seni yaratıp sonra şekil veren, düzenleyen, mütenasip kılan, istediği şekilde seni terkip eden, çok cömert olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?

GÜNÜN HADİSİ

Kur'an öyle bir servettir ki, O'nu elde edenin hiçbirşeye ihtiyacı kalmaz. O'ndan daha büyük bir zenginlikte bulunmaz.

Camiü's Sagir, 4:535, Hadis No:6183

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI