Cevaplar.Org

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-75

Ders: 23. Lem’a(Tabiat Risalesi) İzah: Prof. Dr. Ahmed Akgündüz Not: Bu ders, ülkenin değişik yerlerinden gelen Fen bilgisi öğretmenlerine Suffa vakfında, 10.07. 1996 tarihinde yapılmıştır.


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2015-07-08 09:06:27

Ders: 23. Lem'a(Tabiat Risalesi)

İzah: Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

Not: Bu ders, ülkenin değişik yerlerinden gelen Fen bilgisi öğretmenlerine Suffa vakfında, 10.07. 1996 tarihinde yapılmıştır.

*Biz sık sık şu misali veriyoruz; Kışa Erzurum'da yaşayan bir insan da inanıyor. Antalya da yaşayan da. Ama Erzurumlu kışa öyle bir inanıyor ki-ben Erzurum'da yedi sene kaldım-Haziran ayında odununu kömürünü tedarik ediyor. Antalya'nın öyle bir şey umurunda değil. İşte bu misal gibi inanmaktan inanmaya fark var. Adam ahirete inandığını söylüyor ama ne hazırlık var ne bir şey. Onun için Kur'an takva sahibi müminleri anlatırken "onlar ahirete yakinen iman ederler" buyuruyor. 

* "Şu âyet-i kerime, istifham-ı inkârî ile" (Lem'alar s: 177 ) Arapçada bir kaidedir bu. Mesela "Benim burada olduğumdan şüphen mi var? Ben buradayım, sen de görüyorsun" ifadesinde olduğu gibi.

*Bizim çok kıymetli bir ağabeyimizin verdiği bir misali nakletmek istiyorum. Buluğ çağına bile varmayan bir çocuğa desek ki, 'şu kitabı, kalemi ve mürekkebi görüyorsun. Bu elimdeki kitap nasıl yazıldı biliyor musun? Bu kalem, kendi kendine bu mürekkebe gire çıka bu manalı kitabı yazdı.' Çocuk buna inanmayacak ve bizim aklımızda bir noksanlık olduğunu söyleyecektir.

Not: Zannederim, Akgündüz hocamız, Mehmed Kırkıncı Hocaefendiyi kastediyor. Kırkıncı Hocamızın bu konuda verdiği misalin orijinali şöyle; "Hiçbir suret kendi kendine teşekkül edemez. Bir kimse, zihninde bir makale tasavvur etse ve bu makaleyi yazmak için yerlere kağıt döşeyip, eli­ne aldığı bir şişe mürekkebi bu kâğıtlar üzerine serpse, bir tek harfin dahi yazılamayacağı aşikârdır. O halde makaledeki mânâ, mürekkebi faillikten tard ederek kendisinin ihtiyar(irade) sahibi bir âlim tarafından yazıldığını ifade eder.

Bir makaledeki kelimelerle mânâlar arasındaki münasebet, aynen ce­setle ruh arasında da mevcuttur. Buna göre makale, sûretimiz; mânâsı ise ruhumuzdur. Makale dilimiz; mânâ ise tad almamızdır... Misâlleri siz ço­ğaltabilirsiniz. Bu harika makalelerin unsurlar denilen mürekkeplerden kendi kendine teşekkülü imkân haricidir.

Her bir ağaç ve hayvan da zemin sahifesinde yazılmış birer makaledir. Bu makaleleri, fikirsiz, bilgisiz, kör olan ve sel gibi şuursuz akan unsurlara nasıl verebiliriz? (M. Kırkıncı, Hikmet Pırıltıları, s: 17, Cihan Yayınları, İst. 1983)

*İnsan, Kur'an-ı Kerim'in tarif ettiği veçhile sebepler dairesi içinde yaratılan en üstün mahluktur. Kur'an bunu Müminun suresinde anlatırken, insanın yaratılış safhalarını nazara verir, "Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık"(Müminun;23: 12-14) buyurduktan sonra,

ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقاً آخَر

"Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik" buyuruyor. Bura çok mühim..

Yani et, kemik vesaire bunların hangi elementlerden meydana geldiğimizi az çok hepimiz biliyoruz. Fakat insanın meydana geldiği bu sebepleri teker teker araştırsak, ne çıkar? Oksijen çıkar, hidrojen çıkar, belli oranlarda demir çıkar, karbon çıkar, diğer elementler çıkar.

Bunlar çıkar ama o elementleri teker teker tetkik ettiğimizde, onlardan bir akıl çıkmaz, ruh çıkmaz, kalp çıkmaz. Muhabbet çıkmaz.

*Meşhur bir misali var hocamızın. Bizim Erzurum'da Kırkıncı Hoca diye bir hocamız var. O çok güzel bir misal veriyor. Diyor ki; "bir köylü göz doktorluğundan anlamaz. İki köylü bir araya gelse değişen bir şey olmaz. Beş yüz köylü bir araya gelse durum değişmez. Yani bir konuda uzman olmayan beş yüz kişinin bir araya gelmesiyle o konuda bir uzman elde edilemiyor. İlmin tetkikine göre 114 elementin hiçbirinde akıl yok, şuur yok, ruh yok, hayatın emareleri yok. Ama belli bir programa göre bir araya getirildiklerinde hayat emareleri fışkırıyor. Bunu bu sebeplerle izah edemezsiniz.

*Hakikaten Hocamın çok güzel bir izahı var. Diyor ki; yahu 'kendi kendine oldu' cümlesi bile sakat bir cümle. "Kendi" diyorsun, "kendine oldu." Daha önce var olduğunu baştan kabul etmiş oluyorsun. Kelimede bile sakatlık var.

Not: Kırkıncı Hocamız, "Nükteler" adlı eserinde şöyle demektedir; "Eşyanın kendi kendine olmasında şöyle bir muhal vardır: Bir şeyin kendi kendini yaptığı tevehhümü, o şeyin kendi varlığından önce mevcut olması, var olmaya karar vermesi ve kendini yapmaya başlaması gibi birçok muhâlleri tazammun eder."(M. Kırkıncı, Nükteler, s: 64-65- Erzurum Kültür Eğitim Vakfı Yayınevi, İst. 1987)

*Biz 1980 veya 81 yılında, Allah'ı ve ahireti kabul etmeyen bir ideologla karşı karşıya geldik. Tabii bu tip insanlar iman etmediklerini açıkça ortaya koymuyorlar. Belki bir kısım ileri sürdükleri şüphelerle iman etmediklerini sızdırıyorlar.

O zat da dedi ki, "hocam ben de iman ediyorum, ben de Müslüman'ım. Ama kafama takılan bir hadise var." "Nedir?" dedim. Dedi ki; "ben Zonguldak'ta kömür ocaklarında çalıştım. Bizim şef, ilk göreve başladığımız ve madene gireceğimiz sırada bize bir brifing verdi. Dedi ki; "Eski çağlarda buralarda büyük ormanlar, büyük hayvanlar varmış. Yeryüzü tabakaları arasında tokuşma, birbirlerine girmeler yaşanmış. Bu ormanlar ve oradaki hayvanlar yere göçmüş ve sıkışmış. Zamanla bu sıkışan ormanlar ve hayvanlar, kömür madenlerini oluşturmuş. Biz de bugün bundan istifade ediyoruz."

Hocam, onun bu izahı bana çok mantıklı geldi. Şimdi bunu "Allah yarattı" demenin ne manası var?

Dedim ki, "şimdi o hadiseyi bir tarafa bırakalım da, ben sana bir başka hadiseden bahsedeyim. Bizim Antep'te(ben Antep'te 5-6 sene kaldım, ortaokul ve liseyi orada okudum) çok güzel baklava yaparlar. Çok güzel olur. Yapılışı şöyledir; " Büyük bir depoya torba torba unları yığarlar. Deponun bir tarafına havuz yaparlar. Bir tarafa fırın koyarlar. Bıçağı da orada bir yere koyarlar. Fıstık da bir tarafta durur.

Önce, havuzdaki su ile unun canı sıkılır, "gel bir güreş tutalım" derler. Tabii su ile un güreş tutunca, hamur olur. Güreş tutarlar ama birbirinden ayrılamazlar. Bu sefer ayrılmak için hamur kendisini yere çarpmaya başlar. Seksen kere çarpınca ince ince açılırlar. Fıstık özü de der ki; "ya ne diye birbirinizle dövüşüyorsunuz. Bari ben aranıza gireyim." O da onların aralarına girer. Bıçak da onlara "nedir sizin derdiniz? Keserim ha" diyor, kesiyor. Fırın da "gelin ben sizin cezanızı vereyim" diyor, onları içine alıyor. Ondan sonra da bildiğimiz Antep baklavası oluyor.

Ben böyle deyince muhatabım dedi ki, "hocam, beni akıl hastası mı yoksa çocuk mu zannediyorsun?"

Dedim; "Antep baklavası böyle yapılır ama bir ustası olmak şartıyla. O usta un ile suyu birbirine katıyor, hamur yapıyor. İnce ince o hamuru açıyor. Arasına fındığı koyuyor. Kesiyor, fırında pişiriyor ve oluyor.

Sen de anlatırken meseleyi mış mışla anlatma. Herhalde bir taşkömürünün en az bir Antep baklavası kadar plan ve projesi var. Hassasiyeti var, atomlar arasında bağlar var. Ben demiyorum ki maden kömürü öyle meydana gelmiyor. Ben diyorum ki, onu meydana getiren bir usta var. Onu bu hale getirip yaratan bir Allah var, onu söylüyorum."

Bunun üzerine muhatabım susmak mecburiyetinde kaldı.

*Tabiat dediğimiz nedir ki? Canlı cansız bütün varlıkların tamamına tabiat diyoruz. Canlılar mı bir şeyi daha iyi yapabilir, cansızlar mı? Canlılar tabii ki. Peki, bu canlılar içinde şuurlu olanlar mı, yoksa şuursuz olanlar mı? Herhalde insan dururken öküze yaratıcılığı veremeyiz. Ehh insanın da ne yaptığı ortada..

Not: Bu meselede Mehmed Kırkıncı Hocaefendi şöyle demektedir: "Sebepler içerisinde en şerefli ve en ziyade ihtiyar sahibi insan olmakla beraber, bu insan kendi içişlerine karışamıyor. Elini boğazına soksa midesi bulanıyor, gözüne soksa kendini kör ediyor. Bütün insanlar kendi içerilerindeki bu hârika tasarrufattan habersiz olarak, dıştaki mes'elelerle alâkadar oluyorlar.

İnsanlar böyle olunca, hayvanatın, nebatatın ve cansız kürelerin kendi içişlerinden tamamen bihaber olacakları bedihîdir. Her şey böyle olmakla beraber, her mahlûkta nihayet hikmetle tasarruf ediliyor. Bu mu'cizâne faaliyetlerin fâili, elbette hiç şüphe yok ki, bütün kâinatın Hâlikı olan Hakîm-i Zülkemâl'dir."(M. Kırkıncı, Nükteler, s: 164- Erzurum Kültür Eğitim Vakfı Yayınevi, İst. 1987)

*Bir İngiliz matematikçi şöyle diyor: "İnsan beyninde iki milyar küsur hücre var. Bu hücrelerin her biri binlerce fonksiyon ifa ediyor. Eğer bu beyin hücrelerinden bir tanesinin fonksiyonlarından binde birini insanoğlu yapmaya kalkışsa, bu faaliyet için dört santimetreküplük yer lazım. Bunu iki milyar hücreyle çarptığınızda dünyadan biraz büyük bir yer gerekiyor. Çalıştırmaya kalkıştığınızda da, öyle 25 watla filan değil,(bizim beynimiz 25 watla çalışıyor) bilmem ne kadar kilovat saat enerji gerekiyor. Dünya bütçesi bunu çalıştırmaya yetmiyor."

*Şu da çok önemli bir nokta; Biliyorsunuz, bir şey ya yaratıcıdır yada yaratılandır. Yaratılan oldu mu yaratıcı olması mümkün değildir. Tıpkı şu mobilyanın mobilya ustası olamayacağı gibi.

Şimdi bakıyoruz.. Acaba bu kainatı ne yarattı? Güneş yarattı, onu bir yere bırakalım. Ay yarattı, onu da bir yere bırakalım. Dağlar yarattı, onu da bırakalım. İnsanlar yarattı, onu da bir tarafa bırakalım. Bırak bırak, sonsuz değil kainat. Belli bir noktadan sonra kainat bitiyor. Peki, bunları kim yarattı? O zaman, Nasreddin Hocanın "onu düşünüyordum, sen geldin" hikayesine benzer.

Not: Bu konuda yine Kırkıncı Hocamızın bir izahını nakledelim; "Tabiatin Sani ve Yaratıcı olduğunu iddia edenlere şu soruları soruyo­ruz:

"İnsanları kim yaratmıştır?"

Cevap: Tabiat

"Bitkileri kim yaratmıştır?"

Cevap: Tabiat

"Güneşi ve seyyareleri kim tanzim etmiştir?"

Cevap: Tabiat

"Yıldızları semaya kim dizmiştir?"

Cevap: Tabiat

Bu ve benzeri soruları sormaya devam ederek, tabiatın yaptığı iddia edilen şeyleri hayâlen bir tarafa ayırdığımızda, ortada tabiat diye bir şey kalmıyor.

Eğer tabiat bu saydığımız şeylerin mecmuuna deniliyorsa, biz ona kâinat diyoruz ve zaten onun Sâniini, Yaratıcısını soruyoruz.

Yok şayet tabiattan, yukarıda saydığımız şeyler cinsinden olmayan, yani mahlûk olmayan bir zat kastediliyorsa, o zat Cenâb-ı Hak'tır. Ve kendi isim ve sıfatlarını Kur'ân-ı Kerîm'iyle insanlara bildirmiştir. Bu isimler arasında Tabiat diye bir isim mevcut olmadığı gibi, Cenab-ı Hak adına böyle bir isim uydurmak da kimsenin haddi değildir.(M. Kırkıncı, Hikmet Pırıltıları, s: 19-20- Cihan Yayınları, İst. 1983)

*Nasreddin Hoca bir havuç tarlasına giriyor. Bulduğu havuçları çuvalına dolduruyor, bir kısmını cebine atıyor. Bir iki tanesini eline, son bir tanesini de ağzına alıp tam çıkacakken tarla sahibi onu suçüstü yakalıyor. Hoca diyor ki; "ben hırsız değilim, fırtına beni buraya attı."

-Peki fırtına attı da bu elindeki havuçlar nedir?

-Öyle hızlı düştüm ki, durayım diye tuttum ama fırtına sürükleyince, elimde kaldı.

-Hocam, peki bu cebindekiler ne?

-Ehh, sürüklenirken cebime dolanlar da orada kaldı.

-Ağzındaki ne?

-Hızla düşerken o da ağzıma girdi.

-Hocam, bunların hepsi kabul de şu ağzı bağlı çuvalın içindekiler ne?

-Onu düşünüyordum, sen geldin.

*Bir yerde bir üst üste duran bir taş yığını görsek bazıları bunun dağdan yuvarlanarak bir araya geldiğini söyleyebilirler. Ama dağın dibinde Erzurum üniversite camii veya Selimiye Camii veya Dolmabahçe sarayı olsa artık kimse dağdan gelişigüzel yuvarlanan taşların bu sanat eserini meydana getirdiğini iddia edemez. Çünkü orada kullanılan her bir taş belli bir gaye, belli bir maslahat ve menfaat ve fayda için ve sanatlı olarak oraya yerleştirilmiş olduğunu görürüz.

Allah için düşünelim, şu kainatta lüzumsuz olarak ortaya konulan bir taşı inanan- inanmayan gösterebilir mi? Acaba gözbebeğimizdeki hücreler mi lüzumsuz olarak oraya konulmuş?

* Lisede bize okutulan Biyoloji kitabında diyordu ki; "bir tek sinir telinden beyne 70 çeşit akım gidiyor. Bir şey sıcak mı soğuk mu, şöyle mi böyle mi? Her nedense bu akımlar birbirine karışmıyor. Bunun sırrını insanoğlu ileride çözecek." Kitabın yanına 'daha çok çözersin" diye not düşmüşüm. Bunu ilmi nihayetsiz bir Hâlık'a vermenin dışında çözümünü bulmak mümkün değil.

* Her bir insan esas azalarda birbirine benzemekle beraber aslında kimsenin birbirine benzememesi, parmak uçlarına kadar birbirinden tefrik edilmesi gösteriyor ki, her bir ferdin plan ve programı yeni.

*Bir eczane düşünelim. Her bir ilacın prospektüsünde o ilacın hangi maddelerden kaç miligram alınarak yapıldığı yazılı. Öyle hassas ölçülerle yapılmışlar ki o miligramın üstünde veya altında alındı mı, o ilaç, ilaç olma hüviyetini kaybediyor ve belki ilaç iken zehir oluyor. Şimdi birisi çıksa dese ki 'bu ilaçlar tesadüfen o maddelerin içinde bulundukları şişelerin rüzgarın etkisiyle devrilerek bir araya gelmesiyle oluşmuştur? Böyle bir iddiaya inanan dünyada bir akıllı insan çıkabilir mi?

O eczaneden kasıt yer küresi. İlaçlardan kasıt da insan..Öyle aspirine de benzemiyoruz. Biliyorsunuz, vücudun herhangi bir yerinde ihtiyaçtan fazla bir madde oldu mu, hemen problem baş gösteriyor. Karaciğerin maddeleri ayrı, akciğerin ayrı, atar damarın ayrı, toplardamarın ayrı, kanın ayrı, beynin ayrı, derini ayrı, kemiğin ayrı..Ana maddeleri o 110 element. Ama o elementlerden öylesine hassas ölçülerle alınarak insan yaratılıyor ki, 'yahu bu elementler bir araya geliyor, insan oluyor' demeye imkan kalmıyor.

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Sizi topraktan yarattık; oraya döndüreceğiz ve oradan tekrar sizi çıkaracağız.

Tâ Hâ, 55

GÜNÜN HADİSİ

İçinde Allah'ın anıldığı ev ile içinde Allah'ın anılmadığı ev diri ile ölüye benzer.

Müslim

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI