Cevaplar.Org

BEDİÜZZAMAN’IN İKTİSAT VE SÖZ HÜRRİYETİ

Yazımızın konusu Said Nursi’nin iktisadı, kimseye muhtaç olmadan yaşayışı ve bu tarz hayat içinde söz hürriyetini kullanması, sözünü Hak ve hakikat yolunda esirgememesidir. Said Nursi, ömrünü iktisat ve kanaat içinde geçmiştir. Hayatı boyuca kimseden yardım, zekât ve hediye almamış,(1) almış olduğu hediyelerin karşılığını da mutlaka vermiştir.(2)


İsmail Aksaraylı

i.aksarayli@mynet.com

2015-07-08 09:00:53

Yazımızın konusu Said Nursi'nin iktisadı, kimseye muhtaç olmadan yaşayışı ve bu tarz hayat içinde söz hürriyetini kullanması, sözünü Hak ve hakikat yolunda esirgememesidir.

Said Nursi, ömrünü iktisat ve kanaat içinde geçmiştir. Hayatı boyuca kimseden yardım, zekât ve hediye almamış,(1) almış olduğu hediyelerin karşılığını da mutlaka vermiştir.(2)

İktisat ve iktisatlı yaşayış, hediye kabul etmemesi ile ilgili Risale-i Nur eserlerinde birçok bilgi vardır. Kendisine hediye gönderen bir talebesine hediye almama kaidesinin sırlarını Mektubat risâlesi 2. Mektup'ta açıklar. Bunun bir sebebi olarak: ilim sahiplerinin; ilmi, para kazanma vasıtası yapmakla suçlanmalarına karşı, ehl-i dalâletin onları: "İlmi ve dini kendilerine medâr-ı maişet [geçim vasıtası] yapıyorlar." deyip insafsızcasına hücum etmelerine karşı kendisi hediye almamakla onları tekzip ettiğini söyler.

İktisat konusunda iktisadın; insanı mânevî dilencilik zilletinden kurtaracak izzetli bir yaşayış sebebi olduğu ve iktisat edenin dînini, nâmusunu, izzetini feda etmeğe mecbur olmadığını söylediği; iktisadın kişi, aile ve toplum hayatına bakan, onun maddi ve manevi sonuçlarını anlattığı İktisat Risalesi isimli risale yazar.

İnsanlardan hediye almamak, kimsenin bir şeyini kabul etmemek, Said Nursi'nin hayat prensibidir. Onun bu kaidesinin; kimsenin minneti altına girmek istemeyip maddi bakımdan bağımsız yaşaması, Hakkı ve Hakikati (Kur'ân, iman hakikatlerini) ifade etme davasında hayatı boyunca önemli yer tuttuğu görülür.(3)

Said Nursi davası uğruna sayısız zulüm ve işkencelere maruz kalmıştır. Mahkemelerde idamla yargılanmış, sürgün ve hapis edilmiş, korkusuzca söyledikleri yüzünden tımarhaneye dahi gönderilmiş, davası için vücudunu ortadan kaldırmak isteyenler tarafından birçok suikast ve zehirlenmelere muhatap olmuştur. Bu zaman içinde dikkatimizi çeken husus, onun söz hürriyetine verdiği önem ve maddi bakımından insanlara muhtaç olmaması, onlara el açmaması, kimseye minnet etmeyip iktisatlı yaşaması ve Allah'ın taahhüt ettiği hakiki rızka kanaat etmesidir.

Said Nursi, Risâlelerde görüldüğü gibi Hak ve Hakikati dile getirmede, Allah'a, Hz. Muhammed'e, Kur'an'a ve İslâmiyet'e yapılan hücumlara karşı onları müdafaa ederken haykıran, korkusuz, yer yer şiddetli bir üslup kullanmıştır. Davası yolunda sözünü sakınmayan ve "Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok."(4) diyen Said Nursi'ın bu ifadeleri onun iktisatlı yaşayışın, maddi bağımsızlığınrı söz hürriyetine dönüşen örnekleridir.

"Söz Hürriyetine Serbestlik Vermek"

Said Nursi, söz hürriyeti hususunda Hz. Muhammed'in (a.s.m.) "hürriyet-i kelâm"a serbestlik getirdiğini söyler. Söz hürriyeti, Hz. Muhammed'in yaptığı büyük inkılâp içinde hakikat nurunun "harikûlâde bir mu'cizesidir."(5) 

II. Abdülhamid'e Karşı

Hayatı boyunca Doğu Anadolu'da üniversite açmak isteyen ve bunun takipçisi olan Bediüzzaman,(6) "gaye-i hayalim" dediği ve "Medresetü'z Zehra" adını verdiği üniversiteyi; biri Van'da, biri Diyârbakır'da, biri de Bitlis'te olmak üzere üç tâne veya hiç olmazsa bir tâne Van'da kurmak için, Hürriyet'in ilânından [II. Meşrutiyet'in ilânı 24 Temmuz 1908] evvel İstanbul'a gelir [1907],(7) Bunu şu şekilde açıklar:

"Ben, doğu vilayetlerinde aşiretlerin perişan hallerini görüyordum. Anladım ki dünya saadetimiz, bir cihetle medeniyetin yeni fenleriyle olacak. O fenlerin de kokuşmamış bir mecrası, âlimler ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ, din âlimleri, fenler ile aralarındaki yabancılığı ortadan kaldırsın. Zira, o vilayetlerde, yarı bedevî vatandaşların zimâm-ı ihtiyarları - şeçme dizginleri- âlimlerin elindedir. Ve o sevk ile İstanbul'a geldim." "Hürriyet çıktı, o mesele de geri kaldı."(8)

II. Abdülhamid'in, yanlışlarını dile getiren,(9) bir bakıma susması için verilmek istenen maaş ve ihsanı reddeden, ona boyun eğmeyen Said Nursi bu hadiseyi Divan-ı Harb-i Örfi eserinde şöyle anlatır:

"[Bu hadise – Padişahın maaş ve ihsanını kabul etmeme-], medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terk ettim. (...) Ben ki bir hamalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi, hamal oğulluğundan ve fakir halden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan vilâyât-ı şarkiyenin yüksek dağlarını terk etmekle millet için tımarhâneye, tevkifhâneye (...) düşmeme sebebiyet veren öyle işlere teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim."(10)

II. Meşrutiyet'te

Hayatı boyunca kimsenin minneti altına girmeyen ve söz hürriyetini savunan, "Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam"(11) diyen Said Nursi'nin hakkı ve hakikati dile getirdiği, İslâmiyetin izzetini müdafaa ettiği hadiselerden biri de Divân-ı Harb-i Örfi'de (Sıkıyönetim Mahkemesi'nde) yaptığı konuşmadır. 

II. Meşrutiyet'in ilânından [24 Temmuz 1908] sonra hürriyeti kötü mânâda açıklamamak ve meşrutiyeti, "meşrutiyet-i meşrua" olarak kabul etmek lâzım geldiğini(12) söyleyen Bediüzzaman bu konuda konuşmalar yapar ve gazetelerde makaleler yayınlar.

"Zalimler İçin Yaşasın Cehennem."

Otuz Bir Mart Hâdisesi'nden sonra [31 Mart 1325 (13 Nisan 1909)] şeriat isteyen ve o hâdiseye ismi karışan on beş kadar hoca idam edilir. Bediüzzaman da yaptığı konuşma ve yazılar üzerine tutuklanır, idam edilenler mahkeme binasının bahçesinde asılı durdukları ve kendisi de pencereden onları gördüğü bir halde muhâkeme edilir.(13)

"Divan-ı Harb-i Örfi'de meşhur ve pek merdâne ve fedâkârâne müdâfâ" yapar(14); mahkemede, Divan-ı Harbi reisi Hurşit Paşa Bediüzzaman'a karşı pek hiddetli iken(15) Bediüzzaman'a sorar:

-Sen de şeriat istemişsin?

 Bediüzzaman:

-Şeriatin bir hakîkatine, bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat; saadet sebebi ve hakiki adâlet ve fazîlettir. Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil. Bu hükümet istibdat zamanında akla husûmet ederdi. Şimdi de hayata düşmanlık ediyor. Eğer hükümet böyle olursa; yaşasın cünun, yaşasın mevt!.. Zalimler için de yaşasın Cehennem!.. Ben zâten bir zemin istiyordum ki fikirlerimi onda beyân edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu, diye cevap verir.

- İttihad-ı Muhammediye'ye (a.s.m.) dâhil misin, sorusuna da

- Maal'iftihar! En küçük efrâdındanım. Fakat benim tarif ettiğim şekille... Ve o ittihattan olmayan, dinsizlerden başka kimdir? Bana gösteriniz, diye cevaplar.(16)

"Mürtecilik" suçlamasına karşı: "Eğer meşrutiyet bir fırkanın [partinin] istibdadından ibâret ise ve hilâf-ı şeriat hareket ise: "Bütün dünya, cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim." diye haykırır.(17)

Bediüzzaman, bu müdafaasını daha sonra Divân-ı Harb-i Örfi adıyla yayınlar. Bu eserde cumhuriyet ve demokrat mânâsına aldığını açıkladığı 'Meşrutiyet'e din ve şeriat adına sahip çıkar.(18)

Said Nursi'nin, izzet- diniyeyi muhafaza duruşu ve sözünü Hak ve hakikat için esirgememesi I. Dünya Savaşı'nda esareti sırasında idam kararına rağmen Nikola Nikoleviç'e karşı Rusya'da, Cumhuriyet'tin ilanından sonra idamla yargılandığı mahkemelerde ve Büyük Millet Meclisin'de görülür:

Nikola Nikolaviç'e karşı

Rusya'da esareti sırasında bir gün Bediüzzaman'ın bulunduğu kampa Rus Kafkas Cephesi Başkumandanı, Çar'ın dayısı Nikola Nikolaviç esirleri teftişe gelir. Teftiş esnasında Bediüzzaman, kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz; kumandan kızar, "Belki tanımamıştır", diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasıyla:

-Beni herhalde tanımadılar?

Bediüzzaman:

-Tanıyorum, Nikola Nikolaviç, Çar'ın dayısı, Kafkas Cephesi Başkumandanıdır.

Kumandan:

-Şu halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarı'na hakâret ediyorlar.

Bediüzzaman:

-Hakâret etmedim. Ben bir Müslüman âlimiyim. İmanlı bir kimse, Cenab-ı Hakk'ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binâenaleyh ben sana kıyam etmem, der.

Bunun üzerine Bediüzzaman divan-ı harbe verilir. Birkaç zâbit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahim neticenin önlenmesini istirham ederler.

Fakat Bediüzzaman:

-Bunların idam kararı, benim ebedî âleme seyahât etmem için bir pasaport hükmündedir, deyip tam bir izzet ve kahramanlıkla idam kararına hiç ehemmiyet vermez.

Nihayet idamına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için müsaade ister; dini vazifesini ifadan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini söyler. Tam bu esnada, namazını edâ ederken, Rus kumandanı gelerek, Bediüzzaman'dan özür dileyip:

"O hareketinizin, mukaddesâtınıza olan bağlılıktan ileri geldiğine kanaat getirdim, rica ederim, beni affediniz." diyerek verilen idam hükmünü geri aldırır.(19)

Mustafa Kemal'e Karşı

Bediüzzaman'ı, İstanbul'da Milli Mücâdele lehinde cansiperâne faaliyetleri üzerine Mustafa Kemal "Bu kahraman hoca bize lâzımdır." diyerek onu iki defa şifre ile Ankara'ya çağırır.(20) Eski Van Valisi ve dostu, milletvekili Tahsin Bey vasıtasıyla da davet edilir ve Ankara'ya gider.(21) Meclis'te kendisine "Hoş Geldiniz" merasimi yapılır [9 Kasım 1922, Perşembe].(22) Büyük Millet Meclisi'nde vekillerin, ibadete bilhassa namaza devam etmelerinin lüzum ve ehemmiyetine dair on maddelik, 19 Ocak 1923 tarihli bir beyânnâme yazar ve mebuslara dağıtır. Kâzım Karabekir Paşa bu beyânnâmeyi Mustafa Kemal Paşa'ya okur.(23) Bunun üzerine, Meclis Başkanlığı'da pek çok vekil varken, Mustafa Kemal şiddetli bir hiddet ile Riyaset'e girip Bediüzzaman'a bağırarak:

"Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyân edesin. Sen geldin, namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin." der.

Bediüzzaman da:

"Îmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduttur." diye elli mebusun içinde cevap verir. Münâkaşa sırasında Bediüzzaman'ın milletvekil dostları telaş eder ve Mustafa Kemal'in Bediüzzaman'ı ezeceklerini tahmin ettikleri sırada Mustafa Kemal, Bediüzzaman'a karşı bir nevi tarziye verip hiddetini geri alır.(24)

Mustafa Kemal'in Teklifleri

Milli Mücadele sırasında Ankara'da ümit ettiği çevreyi bulamayan Bediüzzaman, Ankara'dan ayrılmaya karar verir. Mustafa Kemal, Bediüzzaman'a hem vekillik, hem Dârü'l Hikmet'teki eski vazifesini, hem Kürtçe bilmeyen Şeyh Sünusî'nin yerine Doğu Vilayetleri Genel Vaizliği ve Ankara'da bir köşk tahsisi gibi teklifler yapar. Bediüzzaman kendisine verilmek istenen vekillik, Dârü'l Hikmeti'l İslâmiye gibi Diyânet'teki azalığı, hem Şark Vilayetleri Umumî Vaizliği tekliflerini kabul etmez. Ankara'dan ayrılır [17 Nisan 1923]. Van'a gider.(25)

Van'a giden ve âhiret ehli Yeni Said olarak dünyadan tamamen yüz çevirerek elini çeken Said Nursî Van'da iken Şeyh Said İsyanı olur. Bediüzzaman isyana katılmadığı halde sebepsiz olarak "ihtiyat yüzünden"(26) Batı Anadolu'ya sürgüne gönderilir[Şubat 1925].

"Dünyaları başlarını yesin."

Sürgünde "sako (palto) ve fanilâ ve pabucunu satmakla maişetini (geçimini) temin eden fakirü'l hâl"(27) yaşar, hükümete imamlık belgesi için müracaat etmez. Barla'da sürgünde iken "Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?", diyenlere şu cevabı verir:

"Şu mes'elede ben kaderin mahkûmuyum, ehl-i dünyanın mahkûmu değilim. Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu mananın hakikatı şudur ki: Başa gelen her işte iki sebep var; biri zâhirî, diğeri hakikî. Ehl-i dünya zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise, sebeb-i hakikîdir; beni bu inzivaya mahkûm etti. Sebeb-i zâhirî zulmetti; sebeb-i hakikî ise adalet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: "Şu adam, ziyadesiyle ilme ve dine hizmet eder, belki dünyamıza karışır" ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader-i İlâhî ise benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlasla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzaaf bir rahmete çevirdi. Mâdem ki nefyimde kader hâkimdir ve o kader âdildir; ona müracaat ederim. Zâhirî sebeb ise, zâten bahane nev'inden birşeyleri var. Demek onlara müracaat manasızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbab bulunsaydı, o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.

Başlarını yesin, dünyalarını tamamen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın, siyasetlerini büsbütün terk ettiğim halde; düşündükleri bahaneler, evhamlar, elbette asılsız olduğundan, onlara müracaatla o evhamlara bir hakikat vermek istemiyorum. Eğer uçları ecnebi elinde olan dünya siyasetine karışmak için bir iştiham olsaydı; değil sekiz sene, belki sekiz saat kalmayacak tereşşuh edecekti, kendini gösterecekti. Halbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada taht-ı nezarette bulunuyorum; hiçbir tereşşuh görünmedi. Demek Kur'an-ı Hakîm'in hizmetinin bütün siyasetlerin fevkinde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydan vermiyor.

Adem-i müracaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dava etmek, hakka bir nevi haksızlıktır. Bu nevi haksızlığı irtikâp etmek istemem."(29)

Sonuç olarak; Said Nursi hayatı boyunca söz hürriyetini engelleyen, Hakkı ve hakikati dile getirmesine mani olabilecek makam, mevki ve maaşları kabul etmemiş, kimseye muhtaç olmadan iktisatlı bir hayat yaşamıştır. Her şartta ilmin ve dinin izzetini muhafaza etmiş, Hakkı ve hakikâti dile getirmiştir. Hakkı ve hakikâti haykırdığı eserleri sebebiyle ömrü idam sehpaları, mahkemeler, hapisler, zehirlenme ve sürgünlerle geçmiştir. Bütün bunlara rağmen o son nefesine kadar "Hakikate açılan yol" dediği ve Kur'ân hakikatleri olan Risale-i Nur'u yazmak ve yayılmasına çalışmaktan geri durmamıştır.

Dipnotlar

1-"Benim bir düstur-ı hayâtım olan istiğnâ ve insanların hediyelerini almamak kaidesi ...", Barla Lâhikası, s. 198; "Kimsenin bir şeyini (...) kabul etmemek, bir meslek-i hayatım olduğundan ...", Barla Lâhikası, s. 370.

2- "Bizler daimî hizmetindeyiz. Hiç bir kimsenin sadaka ve hediyesini ihtiyarı ile kabul etmez. Mecbur kaldığı zaman, mukabilini vermek suretiyle alır.", Barla Lâhikası, s. 296; "ihtiyar ve kimsesiz, acınacak bir gurbette; hem sako ve fanilâ ve pabucunu satmakla maişetini temin eden fakirü'l hâl ... ", Mahkeme Müdafaları, s. 176. 

3- "Hem bütün tarih-i hayatımda hediyeleri kabul etmek ve minnet altına girip halkın sadaka ve ihsanlarını almaktan çekindiğimi, benimle arkadaşlık edenler bilirler. Nurların ve hizmet-i îmâniye ve Kur'aniyenin şerefini ve selâmetini himaye etmek için, dünyanın maddî ve içtimaî ve siyasî bütün ezvakını ve merakını terkettiğimi ve idam gibi ehl-i garazın bütün tehdidlerine beş para ehemmiyet vermediğimi, yirmi sene işkenceli esaretimdeki iki dehşetli hapislerimde ve mahkemelerimde kat'î göründü.", Emirdağ Lâhikası, s. 264.

4- "Bütün sergüzeşt-i hayatım şahiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men' edememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyakâr bir şöhret-i kâzibeden ibaret olan şan ü şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet... Kaldı ecelim. O, Hâlık-ı Zülcelal'in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.", Mektubat, 13. Mektup, s. 49.

5-İşârât'ül İ'caz, s.110-111. "Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın (...) irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidatların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikatı teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek, ancak şua-i hakikattan muktebes harikûlâde bir mu'cizedir.

6- "Bütün hayatımda bu dârülfünunu takib ediyorum." Emirdağ Lâhikası, s. 540.

7- "1322 tarihi[inden] bir sene sonra İstanbul'a gitmiş [1323: 1907] mânevî mücahedesine başlamış." Şualar, s. 574; Emirdağ Lâhikası, s. 539.

8-Emirdağ Lahikası, s. 539.

9-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 6.

10-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 29 – 30.

11- "Said Nursî İstanbul'a, çorak doğu vilayetlerinin eğitimsizlik ve öğretimsizlikle öldürülmek istenilen Yıldız siyasetlerine istikamet vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul'a gelmeden Van'dan, Bitlis'ten, Mardin'den defalarca uzaklaştırılması sebebiyle İstanbul'a gelmesiyle beraber Merhum Sultan Abdülhamid tarafından ciddi şekilde gözetim altına aldırıldı. Birkaç kere tutuklandı. Nihayet bir gün geldi, Said Nursî'yi Üsküdar'a, Toptaşı'na yolladılar. Çünkü, hapishanede ikaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Tımarhaneden ikide bir çıkartılıyor; maaş, rütbe verilmek isteniyor, Hazret-i Said: "Ben memleketimde mektep-medrese açtırmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka bir şey istemem" diyordu... Başka bir ifadeyle Bediüzzaman iki şey istiyordu: doğu vilayetlerinin her tarafında dinî mektepler, medreseler açtırmak istiyor ve başka bir şey almamak istiyordu.", Tarihçe-i Hayat, s. 445.

12-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 48.

13-Emirdağ Lâhikası, s. 239.

14-Mahkeme Müdafaları, s. 24.

15-Emirdağ Lâhikası, s. 239.

16-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 11.

17-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 34.

18-Divan-ı Harb-i Örfi, ss. 61-64.

19-Tarihçe-i Hayat, s.108 -109; Şualar, s. 403-404.

20- "Harekât-ı milliyede İstanbul'da, İngiliz ve Yunan aleyhindeki "Hutuvat-ı Sitte" eserimi tab' ve neşrile belki bir fırka asker kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki Mustafa Kemal şifre ile iki def'a beni Ankara'ya taltif için istedi. Hattâ demişti: "Bu kahraman hoca bize lâzımdır.", Emirdağ Lâhikası, s. 381.

21- "Mustafa Kemal (...) beni taltif etmek ve bütün vilayat-ı şarkıyeye vaiz-i umumî yapmak için Ankara'ya istedi. Ben oraya gittim.", Emirdağ Lâhikası, s. 266.

22- "Ankara'ya dostâne gittiğimde, Büyük Millet Meclisinin sâmiîn locasında görünmekle beraber, İngilizlere karşı Hutuvat-ı Sitte nâmındaki eserimle müdafaâtımı takdir ile yâd eden meb'usların, beni şiddetli alkışlar ile karşılamaları...", Mahkeme Müdafaları, s. 38

23-Tarihçe-i Hayat, s. 131.

24-Emirdağ Lâhikası, s. 230-231.

25- "1338: İnzivaya girip bütün gayretiyle Kur'ân'ın ilhamatından Risâle-i Nur'un mes'elelerini iktibasa başladığı tarih", Şualar, s. 574, 575.

26-Said Nursî, Eskişehir mahkemesinde Batı Anadolu'ya sürgün edilmesiyle ilgili olarak mahkemenin iddianamede Şeyh Said isyanına katıldığını ihsas etmesi üzerine müdafaasında bununla alakalı şunları söylemiştir:

"Şark hadisesi münasebetiyle nefyedilmem, iddiânâmede iştirakimi ihsas ettiği cihetle cevap veriyorum ki: Hükûmetin dosyalarında, benim künyem altında hiçbir meşruhat yoktur; sırf ihtiyat yüzünden nefyedildiğim, hükûmetçe sabit olmuştur. Ben, o zaman da şimdiki gibi münzevi yaşıyordum. Bir dağın mağarasında, bir hizmetçi ile yalnız otururken; beni tutup, on sene bilâsebep, müracaat etmediğim için, dokuz sene bir köyde, bir sene de Isparta'da ikamete mahkûm edip, âhirinde bu musibete giriftar ettiler.", Mahkeme Müdafaları, s. 27.

28-Mahkeme Müdafaları, s. 176.

29-Mektubat, s. 48-49.

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın

Münafikün, 10

GÜNÜN HADİSİ

"Tutumlu kişi asla fakir olmaz."

Taberani

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI