Cevaplar.Org

ABDULLAH TAYLAN HOCAEFENDİ İLE SOHBETİMİZ

Kıymetli ziyaretçilerimiz, yeni bir söyleşimizi daha hizmetinize sunuyoruz. Aslen Muş’lu olup halen Kahramanmaraş’ta ilim ve irşad vazifesini yürüten Abdullah Taylan Hocaefendi’yi ziyaret etmiştik. Sohbetimizi


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2015-05-21 03:05:33

TAKDİM VE BİR ÖZÜR

Kıymetli ziyaretçilerimiz, yeni bir söyleşimizi daha hizmetinize sunuyoruz. Aslen Muş'lu olup halen Kahramanmaraş'ta ilim ve irşad vazifesini yürüten Abdullah Taylan Hocaefendi'yi ziyaret etmiştik. Sohbetimizi banda da almıştık. Ama 2010 senesinde yaptığımız bu söyleşiyi maalesef yeni yazıya geçirebildik. Onun için -başta Abdullah Hocaefendi'den- özür dileriz.

Abdullah Efendi ilim ehli bir sülaleye mensup. Çok sevecen, hoşsohbet, mütevazı, insan canlısı bir zat. Kendileri ile Üstad Bediüzzaman'ın yetiştiği ilmi havza etrafında konuştuk. Sohbeti dipnotlarla biraz daha zenginleştirerek istifadenize arz ederken Seyda Molla Abdullah Taylan Efendiye sıhhat ve afiyet dilerim. Salih Okur/cevaplar.org

Hocaefendi'nin kısa özgeçmişi

Abdullah Taylan hoca, 1965 yılında Muş İçboğaz (Nurkağak ) köyünde dünyaya gelmiştir. Bölgenin meşhur zatlarından merhum Şeyh Abdurrahim Efendi'nin torunudur. Şeyh Abdurrahim Efendi, meşhur Şeyh Fethullah Verkanisi'nin kardeşidir.

Abdullah Taylan Hocamızın babası merhum Şeyh Muhammed Taylan Efendi'dir. İlk ve ortaokulunu Bitlis/Tatvan da, lise tahsilini Kahramanmaraş İmam Hatip lisesinde tamamlamıştır.

1985 yılında Diyanet teşkilatında Samsun/Alaçam ilçesinde İmam-hatip olarak görev yaptı.

1994 yılında Mısır El -Ezher Üniversitesi, Arap dili edebiyatı fakültesi genel bölümden (ilahiyat-edebiyat ) mezun oldu.

İlmi ve manevi icazetini amcazadesi merhum şeyh Muhammed Asım efendi'den almıştır. Hayatını talebe yetiştirmeye ve ilim öğretmeye hasreden Hocaefendi halen Kahramanmaraş'ta Ülfet vakfı bünyesinde hizmetlerini sürdürmektedir.

Hocaefendi ile sohbetimiz Üstad Bediüzzaman'ın hocalarından Şeyh Fethullah ve Molla Fethullah efendilerle başlıyor..

"Molla Fethullah ayrıdır, Şeyh Fethullah ayrıdır. Molla Fethullah,(1) Molla Halil Siirdi'nin(2) torunlarındandır. Şeyh Fethullah(3) da Şeyh Fethullah-ı Verkanisi'dir. İkisi de aynı sülaledendir. Sultan Şeyh Musi Zili vardır, Mardin ile Diyarbakır arasında bir büyük türbesi vardır. Kendisi Şeyh Abdülkadir Geylani'nin muasırıdır.

Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah işte o zatın torunlarıdır. İlmi açıdan öncelikle Molla Fethullah'ın ailesi memleketimizde inkişaf etmiştir. Bilahare Şeyh Fethullah Kaddesallahu âliye, onun babası Şeyh Abdurrahim, onun babası Şeyh Abdurrahman.. Bunların hepsi ilimden başka bir şey yapmamışlar, onu da söyleyeyim.

Üstadın ağabeyi Molla Abdullah, Molla Fethullah'ın mücazıdır. Üstad da bir müddet ağabeyinde okumuş, bilahare ağabeyinin de hocası olmuştur. Yani Molla Fethullah'ın talebesi olması iki yöndendir; hem ondan okuması, hem onun talebesi olan ağabeyi Molla Abdullah'tan okumasındandır.

Bir de manevi olarak da Molla Fethullah Siirdi ile çok rabıtaları var. Mesela meşhurdur, Bitlis'te olsa gerek(Siirt'te. Salih Okur) şark âlimleri Bediüzzaman'ın küçük yaşta mazhar olduğu ilmi dereceyi garipsiyorlar. Bir araya gelip onu imtihan edip sorular sormayı düşünüyorlar. Zaten Üstadın tabiatı da soru sormamak, sorulan sorulara cevap vermektir.

Şart koşuyor, "Üstadım Molla Fethullah'ın olduğu bir mekânda olursa kabul ederim" diyor. Molla Fethullah'a soruluyor, o da kabul ediyor. Halka kuruluyor. Bediüzzaman sorulan sorulara muhatabına bakarak değil, yüzü devamlı Molla Fethullah'a dönük olarak cevap veriyor.

Tabii Üstad çok farklı birisi. Molla Fethullah onun hakkında

قَدْ جَمَعَ فِى حِفْظِهِ جَمْعُ الْجَوَامِعِ جَمِيعَهُ فِى جُمْعَةٍ

demiştir. Yani "Bir hafta içinde Cem-ul Cevami' kitabının tamamını ezberledi." Cem'ul Cevami, Usul-i Fıkıhla alakalı bir eserdir ve çok ağırdır. Genelde son olarak medrese talebelerine o okutulur ve ondan sonra icazet verilir.

-Üstadın Şeyh Fethullah Verkanisi ile alakasına da biraz değinebilir miyiz hocam?

-Üstadın biliyorsunuz gençlik yıllarında şaşalı bir giyimi varmış, giyimine kuşamına dikkat edermiş. Belinde hançeri vs. Bu durumdan Şeyh Fethullah Kaddesallahu âliye çok muzdaripmiş, yani dert ediniyormuş. Diyormuş ki; "Keşke Said öyle yapmasa." Onun o halinden, geleceğinden dolayı korkuyormuş. Acaba bu durum ona nefsanî bir duygu verir mi, onu o hakikat yolundan alıkoyar mı diye dert ediniyormuş.

Van'da Molla Ömer(4) var, eski müftülerden. Kendisi çok iyi bir âlim ve aynı zamanda Şeyh Fethullah Verkanisi'nin de damadıdır. Onun oğlu Seyda Molla Abdi bana anlattı. Kendisi benim hocamdı. Ona da babası merhum Molla Ömer Efendi anlatmış. Seyda Abdi'nin anlattığına göre Molla Ömer demiş ki; "Bir gün Şeyh Fethullah beni çağırdı. Dedi ki; "Van'da Molla Said ile karşılaşıyor musun?" "Evet, kurban, karşılaşıyorum" dedim. Dedi ki "onu görünce kendisine de ki; şunu kendisine ezkar haline getirsin;

"Allahümme erine'l hakka hakkan verzuknâ ittibâ'ahü ve erinel bâtıla bâtılan verzuknâ ictinâbehü" (Allahım! Hakkı bize doğru olarak göster ve ona uymayı bize nasip et ve yanlış, bozuk olan şeylerin yanlış olduklarını bize göster ve onlardan sakınmamızı nasip et.)

Ve ben şu anda kendisinin bulunduğu halden korkarım. Belki bu ezkarın sırrı kendisine fayda verecektir."

Bunun üzerine Üstad bu duayı kendisine ezkar haline getiriyor. Üstad bilahare Molla Ömer'e; "gittikçe o halet bende soğumaya başladı" diyor. Ve dış görünüme önem vermekten vazgeçiyor.

-Hocam, Şeyh Fethullah Efendi'nin torunu merhum Gıyaseddin Emre ile siz akrabasınız değil mi?

-Tabii.. Gıyaseddin Emre ile Şeyh Asım Efendi amca çocukları…

-Gıyaseddin bey medrese ilmi okumuş değil mi?

-Mükemmel bir müderristi. 1950'li dönemlerde Menderes-tabii Üstadın işaretiyle-siyaset amaçlı değil, asil ailelerin Demokrat partinin yanında yer almaları açısından, yani o şeflik döneminin tükenmesi, bitmesi açısından asil ailelerden bazı kimseleri milletvekili olarak Ankara'ya getirdi. Gıyaseddin bey, Küfrevilerden Kasım Küfrevi, Gavsgilerden Selahaddin İnan gibi zevatı getirdi. Nurşin ile Ohin genelde beraber hareket etmiştir. Yalnız, Gıyaseddin Emre'nin siyasal hayatı Yassıada ile bitti. Ondan sonra milletvekili olmadı.

Onun üstadla çok münasebetleri var. Üstadın cenaze namazına da iştirak etmiştir. Hatta onun çok güzel bir araba hatırası var. Milletvekili arkadaşlarıyla bir gün Üstadı ziyarete gitmiş.

Not: Abdullah Hocaefendi'nin sohbette icmalen anlattığı bu hatırayı merhum Gıyaseddin beyin dilinden nakletmeyi uygun buldum(Salih Okur);

" İkindi namazından sonra, 'Allah'a ısmarladık' diyerek ayrılmak istedik. "Dediler: 'Gitmezseniz, eğer bu gece burada kalırsanız (otelin ismini şu anda hatırlayamıyorum) yolun üzerinde iyi bir otel var. Milletvekilleri de o otelde kalıyorlar. Orada kalabilirsiniz.' Müsaade isteyip ayrılırken, tekrar, 'Şayet gitmezseniz, o otelde kalabilirsiniz' deyiverdiler.

Ama biz kalmak niyetinde değildik tabiî... Elini öptük, ayrıldık. Arabayla otelin önüne kadar geldik. Otel, yolun üzerindeydi. Biz Eskişehir'den Ankara'ya gidecektik. Orada arabanın lastiği patladı. Şoför, uğraşa uğraşa bir saatte zor yaptı. Güneş de batmak üzereydi. Tam arabaya bindik. Anahtarı çevirmeden ikinci lastik patladı. Ekrem Bey, 'Biz çok aptal insanlarız. Zat-ı Muhterem, 'şayet gitmezseniz bu otelde kalın, sabahleyin Gıyaseddin beni görsün, ziyaret etsin!' dedi. Bize kalacağımız otelin ismini bile söyledi, araba otelin önünden gitmiyor, biz zorla arabayı götürmek istiyoruz. Arabaya emir etmiş, gidemeyiz. Eğer yola yaya revan olacaksak gidelim. Ama ben gelmeyeceğim, imkânı yok!' dedi. Böylece o gece orada kaldık. Sabah namazından sonra bir talebe beni otelden alarak Üstadın huzuruna götürdü."(N. Şahiner, Son Şahitler, cilt:3, s: 278, Nesil Basım Yayın, İst. 2008)

-Bir de kendisi hatıralarında (Gıyaseddin Emre, Medrese'den Meclise, Meclis'ten Yassıada'ya, Kent Yayınları, İst. 2006) şunu anlatıyor hocam; "Burada size çok daha enteresan bir hususu arz edeyim; Üstad hazretleri sohbet sırasında "bu mahfuz kalsın" diyordu. Hafızam kuvvetli olmasına rağmen ve bunları hafızamda da muhafaza etmeme rağmen, o günden beri "bunlar mahfuz kalsın" kaydıyla anlattığı şeyleri bir başkasına anlatmaya kalksam derhal hafızamdan siliniverdiğini hissediyorum. Ben bunu pederim Şeyh Maruf Efendi'ye anlattım. İfadesi şöyle olmuştu; "Kitapların kaydettiklerine göre, bu anlattığın İmam Rabbani ve Ahmed-i Bedevi'ye mahsus bir manevi rütbedir." Halen ne zaman düşünsem, aklım duruyor. Yalnız kaldığım zaman, o sohbetleri hatırlıyorum. Fakat bugüne kadar tek bir insana, tek bir cümleyi ifade edemem."

-Evet, merhumun öyle de bir hatırası var. Üstad çok farklıdır… Bizim amcaoğlu merhum Şeyh Saffetullah, Üstadın Kızıl İcaz'ı üzerine güzel bir şerh yapmıştı.

-Yayınlandı mı hocam?

-El yazması olarak var, benim de kütüphanemde bir tane var. Bir de İşarat'ül İ'caz'ın tetmimi ile(tamamlanması) uğraşıyordu. 

-(Bir misafir); Hocam şu anda doğuda medrese hizmetleri devam ediyor değil mi?

-Çok ciddi ve çok güzel şekilde.. Hatta şu anda çok ciddi teşvik de var. Ona seviniyoruz. Halkın da rağbeti var. Bir de çarenin ancak medrese olduğu anlaşıldı. Hani üstad eli kitaplıları dağa çıkarmıştı. Dağlarda, kamp gibi, medrese talebelerine ders veriyordu. Eli kitaplılar inince eli silahlılar çıktı. Baktılar ki çare yine eli kitaplıların orada olmasıdır, o köylerde, o dağlarda, o ovalarda..Eli kitaplılar olmalı ki, eli silahlılar da son bulsun, vahşet son bulsun.

-(Bir misafir); Üstadın Medresetü'z Zehra projesi o zamanlar hayata geçirilebilseydi çok farklı olurdu değil mi hocam?

-Üstadın iki nevi sancısı vardı, onu söyleyeyim. Üstad ilk defa İstanbul'a geldiğinde–hatıralarında geçiyor malumunuz-ayakkabıcıya nereli olduğunu soruyor, 'Mardinliyim' diyor. Hammala soruyor, 'Diyarbakırlıyım' diyor. Bir diğerine soruyor, 'Bitlisliyim' diyor. Bunları görünce ciddi bir hamleye ihtiyaç olduğunu görüyor. Bu bölge insanına eğitsel olarak gidilmeli ve bunlar kurtarılmalı. Aksi halde gelecekte çok büyük bir faturaya mal olur. O halkın eğitim ve ilimden âri kalması meseleyi çok daha farklı boyutlara getirir.

İkincisi; aynı zamanda İslam ümmetinin içinde bulunduğu bölünmüşlüğü önlemek. Osmanlının dağılımından sonra ümmet tekrar nasıl toparlanır? Ve en azından bu bölge insanlarına nasıl bir çözüm bulabilirim ki dağılmasınlar?

Üstad neticede bunda muvaffak da olmuştur. Dikkat ederseniz bugünkü hareket ve çalışmaların bütün merkezinde nur hareketi vardır, nur hareketinin ihlâsı vardır. Yani ondan alınan paragrafların faydası ve bereketi vardır.

Her asrın zaruretini idrak edip o vazifeyi ifa eden bir zatı Allah bir zatı gönderir. Üstad'a bakıldığında kendi devrinde çok nadir ulemalar var. Kendisinin de kabul ettiği ulemalar var. Mesela bir Şeyh Alaaddin Efendi, bir Şeyh Ziyaeddin Efendi, Cizre mıntıkasında bir Şeyh Seyda, kendisinin de okuduğu Molla Fethullah Efendi, Şeyh Emin Efendi, Şeyh Fehim Arvasi gibi zatlar var. Bunların her biri çok büyük âlimler ama burada hareket mekanizmasını işlettirecek bir heybet lazımdı. O heybeti Allah Bediüzzaman'a verdi.

Onun zekâsı Kur'an ile bütünleşmişti. Bir zekâ Kur'an'la bütünleşirse, vahiy ile bütünleşirse, onu biçmek, ölçmek yanlış olur.

-Biraz merhum Şeyh Asım Efendi'den bahsedebilir miyiz?

-Tarikat ve Şeriattan hiç taviz vermedi. Ohin'de anlatılırdı, namazların sünnetlerini dahi hayatı boyunca hiç terk etmedi. Asrın büyük âlimlerinden ve yaşayanlarındandı. Allahu Teâlâ inşallah nispetini daim etsin.

Şeyh Mazhar, Şeyh Halid ve Şeyh Asım üçü kardeştirler. Babaları şeyh Alaaddin Efendi'dir. Allahu Teâlâ dünyada bir babaya üç evlat vermiş ki, üçü de âlim, üçü de halife, üçü de mürşid. Üçü de birbirlerine gıpta ederlerdi. Üçü de yeri geldiğinde irşad eder, yeri geldiğinde el verirlerdi. Zaten Şeyh Fethullah Efendi'nin ailesinin ehemmiyet verdiği husus, ilim olmuştur.

 Mesela Şeyh Halid Efendi memleketimizin Şeyhu'ş Şeria'sı idi. Bölgenin bir nevi kadısı gibi idi. Bütün âlimler onun verdiği kararlara teslim olurlardı. "Ne dediyse o, tekrar kitaba bakmaya ihtiyaç yok" diyorlardı.

Ve suçlu birisi onun gözüne bakamazdı, mümkün değildi.

-Hocam sizi de kısaca tanıyabilir miyiz? Siz nerelerde okudunuz?

-Aile çevresi ilmi bir çevre olduğu için ilk başta kendi aile çevremde okudum. Sonra Van'da demin bahsettiğim Molla Abdi efendi'nin yanında okudum. Bir de Tatvan'da Şeyh Muhammed Saki vardı, o da Şeyh Asım efendi'nin talebelerinden idi.

Medrese eğitimimden sonra Mısır'a El-Ezher Üniversitesine gittim. Orada Külliyat-ı Lugati'l Arabiyye(Arap dil ve edebiyatı)yi bitirdim. İlmi icazetimi Şeyh Asım Efendi verdi. Sülukte de kendisine tabi oldum. Manevi icazeti de kendileri takdir ettiler.

Maraş çok sevdiğim bir yer. İnsan sevdiği yerde hizmet eder, sevmediği yerde etmez. Burada bir vakıf(Ülfet vakfı) ve vakıf bünyesinde bir medrese kuralım istedik. Şimdi burada Maraşlı kardeşlerimizle hizmet etmeye çalışıyoruz. Allah bizleri onlara karşı mahcup etmesin inşallah. Hem medrese hem de akademik boyutta bir çalışma yapıyoruz.

-Hocam, Allah razı olsun. Çok zevk aldık.

-Allah sizden de razı olsun. Ben de bu sohbette çok rahatladım.

Dipnotlar

(1)-Molla Fethullah Es'ardi(Hasbî); 1253 Hicri(1837 M.) tarihinde Siirt'te dünyaya gelmiştir. Babası Ömer Efendi'den icazet almıştır. Üstad Bediüzzaman bu konuda şöyle diyor; "Ve yine zamanın âlimi ve asrının kandili olan Şeyh Fethullah Es'ardi bana icaze vermiştir. O ise, kendi babası Ömer Siirdi'den icaze almıştır. O ise, büyük dedesi Molla Halil Siirdi'den okumuştur. Molla Halil'in icazet silsilesi ise gide gide ta meşhur âllame Sadeddin-i Taftezani'ye ulaşıyor."

Siirt'in ilk mutasarrıfı Kenan Paşa'nın 1867 senesinde yaptırdığı Rüşdiye mektebinde muallimlik, Siirt, Mardin, Diyarbakır ve Lice'de müderrislik yapmıştır. Bediüzzaman kendisinden Siirt'te iken okumuştur.

Üstada ilk defa 'Bediüzzaman' lakabını veren odur. Bu konuda Üstad Bediüzzaman'ın ifadeleri şöyledir; "Meraklı kardeşimiz Re'fet Bey, Bediüzzaman-i Hemedânî'nin üçüncü asırda, vazife ve te'lifatı hakkında malûmat istiyor. Ben o zat hakkında yalnız harika bir zekâveti ve kuvve-i hafızası bulunduğunu biliyorum. Elli beş sene evvel, üstadlarımdan Siirt'li merhum Molla Fethullah eski Said'i ona benzeterek, onun o ismini ona vermiş."

Yine Abdurrahman Nursî'nin, Bediüzzaman'ın hayatıyla alâkalı yazdığı kitapta Molla Fethullah Efendi'nin Bediüzzaman'a "Zekâ ile hıfzın aşırı derecede bir arada bulunması gerçekten az rastlanır bir şeydir. Fakat şimdiye kadar bu özelliği iki kişide gördüm. Biri sizde (Bediüzzaman'da), diğeri de Molla Halid-i Olekî'de" dediği yazılıdır.

Siirt ilçelerinden Rıdvan, Kurtalan, Diyarbakır'ın ilçelerinden Palu, Lice ve Kulp'ta kadılık yapmış bu mümtaz zat, dini ilimlerdeki rusuhiyetinin yanında Kozmografya, İslam Felsefesi, Matematik, Geometri ve Astronomi gibi ilimlere de muttali olmuştur.

1903 senesinde bir seyahat dolayısıyla Diyarbakır'ın Kulp kazasından Siirt'e dönerken, Zilan köyünde vefat emiştir. Türbesi aynı köyde medfun Şeyh Muhammed-i Zılî'nin yanındadır.(Salih Okur)

(2)- Meşhur allâme Molla Halil-i Si'irdî Hicri: 1164'te(1750 M.) Hizan'a bağlı "Guhpik" köyünde doğmuş.1259'da(M.1843) Siirt'te vefat etmiştir. Bediüzzaman bu zat hakkında, Onbeşinci mektupta,"bizde gayet meşhur ve sözü hüccet bir zat-ı muhakkik" şeklinde tavsif etmiştir. 24 kadar eseri olup, bunlardan yalnız "Nehc-ül Enam" Risalesi ile Mantık'a dair Arapça bir eseri bastırılmıştır.

(3) Şeyh Fethullah Verkanisi; Babası Şeyh Mûsâ el-Mardinî'dir. Siirt'in Minar nâhiyesine bağlı Verkanis köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1899 (H.1317) senesinde Bitlis'te vefât etti. Kabri Bitlis vilâyet merkezindeki türbesindedir.

Şeyh Fethullah-ı Verkanisî'nin torunu Gıyaseddin Emre'nin anlattığına göre Şeyh Fethullah Efendi, Bediüzzaman'ın küçüklüğünde ona çok fazla iltifat ederlermiş. Büyük müderris Molla Abdülkerim, bu iltifatları fazla görerek, Şeyh Fethullah'a: "Kurban, siz bunu şımartıyorsunuz!" demiş. Ona mukabil, Şeyh Fethullah: "Sen benim Saidime karışma! O ilerde Din-i İslâm'a büyük hizmetler yapacaktır" demiştir." (Bak: Son Şahitler-2, s: 51)

(4) Molla Ömer Efendi; Üstad, Barla'da iken bu zata yazdığı bir mektupta; "Ömer Efendi kardeşim! Sen şeyh Fethullah ve Hazret gibi çok sevdiğim ve çok ihtiram ettiğim mübarek zatlara mensub olduğundan, onların namına ve hesabına seni çok düşünüyorum. Sen de onlardan aldığın ders iledir ki; gaflet ve gurur veren dünyevi me'muriyetlerde bulunduğun halde, benim gibi kûşe-i nisyan ve gurbette olanı unutmuyorsun. Cenab-ı Hak sizi o mübarek zatların marziyyatı dairesinde muhafaza etsin.. Âlem-i berzahta onların kafilesinden ayırmasın.."demektedir.

 Merhum Gıyaseddin Emre Bey ise, yukarıda bahsedilen Şeyh Halid efendi ile alakalı bir yazısında bir vesile ile bu zata şöyle değiniyor; "Bir zat, ona(Şeyh Halid Efendi'ye) Köprü mecmuasını getirdiği zaman "Acaba Bediüzzaman Hazretlerinin Van müftüsü Ömer Efendiye yazmış olduğu küçük bir risaleden-ki o zaman Bediüzzaman Hazretleri tarafından bu küçük risaleye Kantar-ü'z Zeheb (Altın Köprüsü) denmiştir-mülhem olarak mı alınmıştır? diye sormuştur.

Tabii dergiyi getiren arkadaş adem-i malumat beyan edince "İnşallah ondan alınmıştır; değilse bile güzel bir tevafuktur" demiştir.

Hicri 1293(1877 M.) doğumlu olup 1945'te irtihal eden Molla Ömer Efendi'nin Üstadla çok yakınlıkları olmuştur. Bazı hatıraları aşağıya aldım;

Merhum Abdülkadir Badıllı ağabeyin, 7 Mart 1984'de Van'da Molla Hamid Ekinci merhum'dan dinlediği bir hatıra şöyledir; "Hazret-i Üstad bir gün cuma namazından sonra, Nurşin camiinde oturmuş tesbihatına devam ediyordu. Nurşin Camii bahçesinde, çimenlik üzerinde oturan Van müftüsü ile diğer bazı ulema ve bazı aşiret reisleri, çay semaverini kaynatmış, sohbet ediyorlardı. Müftü Ömer Efendi beni Üstad'a yolladı. O da gelsin, burada biraz sohbet edelim diye.. Gittim, Üstad'a söyledim, kalktı geldi. Fakat Üstad çimenlikte oturmayıp, otsuz ve kuru bir yerde, güneş altında oturdu.

Müftü Ömer Efendi Üstad'a: "Kurban! Buraya geliniz! Neden güneşte, kuru yerde oturdunuz?" dedi.

Üstad: "Şu otlar ve çimenlik Allah'a tesbihat yapıyorlar. Siz semaveri onların içinde kaynatmakla onları yakıyor, üstünde oturmakla da eziyor ve tesbihatlarına mani oluyorsunuz!" dedi.(Abdülkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Cilt. 1)

Bu hadise İhsan Atasoy beyin "Molla Hamid Ekinci" adlı eserinde şöyle geçmektedir; "'Bir gün Van'ın ileri gelen âlimleri Müftü Ömer Efendi'nin bahçesinde toplanmışlardı. Çay için semaver kurulmuştu. Ben de orada idim. Müftü Ömer Efendi, içini çekerek,

'Ah keşke Seyda Bediüzzaman da burada olsaydı. Ne hoş olurdu. Fakat acaba çağırsak gelir mi?' dedi. Sonra beni göstererek,

'Molla Hamid gitse onu kırmaz, Seyda'yı alıp getirir' dedi. Nurşin Camiine gittim, selam verdim.

'Hayırdır ne var Molla Hamid?' dedi.

 'Seyda! Müftü Ömer Efendi, Şeyh Hasan Efendiler ve arkadaşları çay içecekler, sizi de aralarında görmek istiyorlar. Gelseniz çok memnun olacaklar!' dedim. Biraz düşündükten sonra,

'Haydi gidelim' dedi.

Birlikte bahçeye vardık. Yeşil otların üzerine kilim sermiş oturuyorlardı. Üstad'a armut ağacının dibinde bir minder hazırlamışlardı. Bahçeye girdiğimizde hepsi birden ayağa kalktılar. Üstad'a 'Buyurun!' dediler. Üstadımız geçip gösterilen minderin üzerine oturdu. Fakat oturmasıyla kalkması bir oldu. O kadar çabuk ayağa kalktı ki, herkes hayret etti. Ev sahibi Müftü Ömer Efendi mahcup oldu.

'Aman Seyda! Canım feda, oturduğun yerde bir şey mi vardı?' dedi.

Üstad, Ömer Efendi'nin mahcubiyetini gidermek için kerametini gizleyemedi, dedi ki,

"Yok kardeşim, ben az evvel bahçeye girerken otların zikrini işitiyordum. Fakat mindere oturur oturmaz o zikir kesildi. Anladım ki otların boynu büküldü. Oturmaya cesaret edemedim!' Sonra ne kadar ısrar ettilerse yeşillikte oturmadı, kuru bir yere geçip oturdu. Minderi kaldırdıklarında, altında bizim üçleme denilen bir nevi yeşil uçlu bitkileri gördüler.'

Üstad esaret hayatı ve oradan kurtuluşuna dair en uzun tafsilatı yalnız Eski Van müftüsü Ömer Efendiye anlatır. Müftü Efendi da Üstad'ın kendisine anlattığı bu bilgileri Molla Hamid'e aktarırken şöyle der:

'Ruslar esir kampında domuzları vura vura bayıltıyor, kesmeden öyle yarı canlı fırınlara sürüp pişiriyor, esirlere veriyorlardı. Ekmeği de aynı fırınlarda yapıyorlardı. Domuz yağı ekmeklere karışıp, necis oluyordu. Ben onun için verdikleri ekmekleri ve yemekleri yemiyordum. Ya un alıp saçta kendim ekmek pişiriyordum veya buğdayı el değirmeninde öğütüp Tatar köylülerine ekmek yaptırıyordum. Bazen de dışarıdan gelen ev ekmekleriyle idare ediyordum. Bu arada yumurta veya patates de pişirirdim. Benim bu halimi gören Ruslar, 'Bu delidir!' derlerdi.

Kamptaki görevliler başımdaki kalpağa çok kızıyorlardı. Defalarca onu başımdan çıkartmamı istediler. Fakat ben razı olmadım. En sonunda kampa bakan rütbeli bir subay beni odasına çağırdı. "Biliyorum, domuzdan dolayı bizim yemekleri yemiyorsun. Eğer başındaki bu kalpağı çıkartırsan, sana üç öğün özel yemek pişirir, ayrıca her ay da maaş bağlarız' demişti. Ben onun teklifine de hayır cevabı verdim. Onun maaşını da yemeğini de kabul etmedim!' deyince orada bulunan Fakih Haydar, 'Efendim sizin yaptığınızı kimse yapamaz!' demişti.

Merhum Molla Hamid Ekinci'nin acıklı bir hatırası da şöyledir; "Ben Müftü Ömer Efendi'den gizlice ders alıyordum. Bir gün caminin önündeki karakolun yanından geçerken kitabımı koynumda saklamıştım. Polisler fark etmişler. Beni karakola çağırdılar. 'Bu okuduğun nedir?' dediler. Ben de 'Abdestimi, namazımı, dinimi, şeriatımı öğrenmek için okuyorum!' dedim. Komiser hiddetle ayağını yere vurarak dine, şeriata küfürler etti, 'Atın bunu nezarete. Yatırın falakaya, bayıltana kadar dövün! Tövbe ederse bırakın. Şeriat neymiş görsün!' dedi.

Karakola alındığımda esnaf ve halk beni gördüğü halde kimse korkudan ağzını açamadı. Beni falakaya yatırdılar, feci şekilde dövdüler. Durumu Müftü Ömer Efendi'ye bildirdiler. Ben nezarette baygın yatıyordum. Kapı açılınca uyandım, kendime geldim. İki polis koluma girip güçlükle yukarıya çıkardılar. Komiserin önünde bir sandalyeye oturttular.

Birazdan içeriye Müftü Ömer Efendi girdi. Benim ayaklarımın dayaktan morarıp şiştiğini görünce sakallarından yaşlar süzülmeğe başladı. Çekine çekine, 'Sayın komiser! Bu garibanın ne suçu var ki, böyle eziyet etmişsiniz?' dedi. Komiser, 'Bu şeriatçıymış, Said-i Kürdi'nin casusuymuş, bize siyaset yapıp, Nursi'nin casusu olmadığını söylüyor!' dedi. Ömer Efendi ağlayarak, 'Bu, gariban yetim, saf bir gençtir. Ne anlar siyasetten?' dedi. Müftü Efendi beni müdafaa için kitabı masanın üzerine koyup, 'Hamid, elini bu kitaba koyup doğru söyle, siyaset nedir, bilir misin?' dedi. Ben de müftü Efendiye, 'Niçin yemin ettiriyorsun, ben siyaseti dalavere ve yalan olarak biliyorum!' dedim. Bunun üzerine Ömer Efendi, 'İşte bu gariban, saf bir gençtir. Onu bırakın, bütün mesuliyeti üzerime alıyorum!' diye yalvardı. Beni faytona koydular, evime gönderdiler. On gün yerimden kalkamadım.(Salih Okur)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

serkan çakır, 2015-05-21 03:53:09

üstad bediüzzamanı birde ehli ilim ehli halden dinlemek bir başka keyif bilinmedik yöneleriyle hz. üstadın ilim hayatındaki ince nüktelerden üstadımızın edeb gayret ve meyveye doğrugidişini izlemek bir okadarda lezzetli salih okur beyfendiye teşekkür eder kalb ve aklımıza böyle güzel fakihe ve mevyeleri toplayıp fikir tabağında sunduğu için cenabı haktan bu hususta yeni ihsanlarlalada buluşmasını ve bizlere sunmasını tazarru ederim binler selam

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

Ne yerde ne gökte zere ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz.

Yûnus,61

GÜNÜN HADİSİ

"Kişi, dostunun dini üzeredir. Bu nedenle, kiminle dost olacağına dikkat etsin!"

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Ebû Dâvud.

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI