Cevaplar.Org casino maxi

SORUNUN KISA TARİHÇESİ-2

Bediüzzaman’a Göre Terörün Kaynağı 1) Bediüzzaman’a göre terörün ve şiddetin kaynağı, insanın kalbinden merhametin ve şefkatin çıkmasıdır. Ona göre, “kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir, daha siyasetle idare edilmez."(1)


Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz

musakazimyilmaz@gmail.com

2015-05-14 05:36:18

Bediüzzaman'a Göre Terörün Kaynağı

1) Bediüzzaman'a göre terörün ve şiddetin kaynağı, insanın kalbinden merhametin ve şefkatin çıkmasıdır. Ona göre, "kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir, daha siyasetle idare edilmez."(1)

 İnsan tabiatı itibariyle medenîdir; yani başkasının haklarına karşı saygılı davranır, onlara karşı hürmetli ve merhametli olur. Eğer başkalarının haklarına saygı göstermeyen birisi varsa mutlaka onun kalbinden hürmet ve merhamet çıkmıştır. İnsanın kalbinde merhamet olmayınca başındaki akıl ve zekâ onu en müthiş bir canavar haline getirebilir.

2) Bediüzzaman, gerek bir ayetin tefsiri münasebetiyle yazdığı risalelerinde, gerek resmî makamlara verdiği dilekçelerde ve mahkemelerindeki ifadelerinde, Anadolu topraklarında çıkarılmak istenen anarşi ve teröre dikkatleri çekmiştir. Bediüzzaman Risale-i Nur'un birçok yerinde, Resul-i Ekrem'in (s.a.v.) getirmiş olduğu dinin ebedi olan bir kısım hükümlerini nefis ve şeytanın desisesiyle bozmaya çalışan bir cereyanın varlığından bahseder. Bu cereyanın insanî hayatın maddi ve manevi bağlarını bozduğunu, serkeş, sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri kopardığını dile getirmektedir.(2)

Ona göre, insanın din ile olan bağlarının kesilmesi, insanı heva ve heveslerinin esiri yapar ki bunun sonucu anarşi ve kargaşadır. Din ile bağlarını koparan bir insan artık maddi ve manevi hiçbir şeyden korkmaz hale gelir. Özellikle de İslam dininin zincirinden çıkanlar başka bir dine de giremez, dinsiz de olamaz. Olsa olsa anarşist olur.

3) Bediüzzaman'a göre "İslâm Deccalı olan "Süfyan", şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleriyle kaldırmaya çalışacaktır. Böylece insanlık hayatının maddî ve mânevî rabıtalarını bozacak, serkeş, sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nuranî zincirleri çözecektir. Kokuşmuş heves bataklığında birbirine saldırmak için insanlara cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdat bir hürriyet vermek suretiyle dehşetli bir anarşistliğe yol açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdattan başka zapt altına alınamaz."(3)

Görülüyor ki, toplumları ifsat etmenin tek yolu nefis ve şeytanın desiseleriyle İslam'ın ahkâmını değiştirmek suretiyle insanları birbirine bağlayan manevi rabıtalar hükmündeki hürmet ve merhameti ortadan kaldırmak, böylece gençleri serkeş, sarhoş ve nefisleri sersem yapmaktır. Hürmet ve merhametin olmadığı bir toplumda, güçlü ve aynı zamanda nefsinin esiri olan insanlar, fırsat buldukça zayıflara ve hakkını koruyamayacak durumda olanlara karşı terör estirirler. Bu terör anlayışı, önce ailede başlar; sonra fertler arasında devam eder; en sonunda da, kamu haklarını korumakla yükümlü olan devlet otoritesine karşı yapılır.

4) Bediüzzaman, kendisini ve nur talebelerini sıkıştıranların vatan ve millet zararına, anarşistlik ve dış güçler hesabına hareket ettiklerini söylemekten çekinmemiş ve şöyle demiştir:

"Katiyen size beyan ediyorum ki, dinsizlik hesabına bizi ezen sizler, vatan ve millet, asayiş ve idare aleyhinde ve anarşistlik lehinde ve müthiş bir ecnebi hesabına beni sıkıştırıp, bir sarsıntı çıkarıp, o cereyanın müdahalesini istiyorsunuz. Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem; asayiş, idare lehinde sabır ve tahammüle karar verdim. Elbette dünya daimi olmadığı gibi, hadisatı da fırtınalı, daima değişir. Birkaç saat cinayetlerle, dünyevi ve uhrevi binler zakkum ve azapla karşılaşanlar var. O zaman, faydasız yüz binler teessüf diyeceksiniz. Ben, resmî makamata ve bizimle tam alakadar vazifedarlara yazdığım gibi, sizin gibi bedbahtlara dahi derim: Biz, Risale-i Nur'la, bu memleketin ve istikbalinin en büyük iki tehlikesini def etmeye çalışıyoruz ve bilfiil çok emarelerle, hatta mahkemede de kısmen ispat etmişiz. Birinci tehlike: Bu memlekette, hariçten kuvvetli bir surette girmeye çalışan Anarşistliğe karşı sed çekiyoruz. İkincisi: Üç yüz elli milyon Müslümanların nefretlerini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinadını temin etmektir."(4)

5) Bediüzzaman'ın ifadelerinden anlaşıldığına göre İslam topraklarında ve Müslümanlar arasında terör eylemlerini çıkartmak isteyenlerin başında dış güçler vardır. Bunların başında da "Avrupa'nın ejderhaları" diye adlandırdığı sömürgeci devletler gelmektedir. Avrupa'lılar Müslüman ırklar arasında, bir Frenk hastalığı olan milliyetçilik dalgasını yayarak onları birbirine düşürüyor, böylece kargaşa ortamında maddi ve manevi servetlerinin heba edilmesini istiyor. Özetle şöyle der:

"Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve yabancı tahakkümü altında ezilen milletler ve İslâm toplumları içinde, milliyetçilik fikriyle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirmeye benzer. Aynı şekilde, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip belki manen onlara yardım edip, ırkçılık fikriyle doğu ve güney vilayetlerindeki vatandaşlara ve dindaşlara düşmanlık besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararlı ve tehlikelidir. Bununla beraber; o güneydekiler içinde düşman yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Güneyden gelen Kur'an nuru var, İslâmiyet ışığı gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara düşmanlık; dolayısıyla İslâmiyet'e, Kur'an'a dokunur. İslâmiyet ve Kur'an'a karşı düşmanlık ise, bütün bu vatandaşların dünya ve ahiret hayatlarına bir çeşit düşmanlıktır. Tarafgirlik adına sosyal hayata hizmet edeyim diye, iki hayatın temel taşlarını harap etmek; tarafgirlik değil, ahmaklıktır."(5)

Milliyetçilik Tuzağı

 Bediüzzaman milliyetçiliği "müspet" ve "menfi" olmak üzere iki kısma ayırmaktadır. Şöyle der: "Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp onları yutsunlar.

Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var, gafletkârâne bir lezzet var, şeâmetli bir kuvvet var. Onun için, şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara "Fikr-i milliyeti bırakınız" denilmez. Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır:

Bir kısmı menfidir, şeâmetlidir, zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet ve keşmekeşe sebeptir. Onun içindir ki, hadis-i şerifte ferman etmiş: "İslâm dini kendinden önceki bâtıl olan fiil, hareket, âdet ve inanışları keser, kaldırır."(6)

Bu ayırımı tenkit eden birçok İslamcı sosyal bilimci biliyoruz. Bediüzzaman'a göre bir insanın kendi ırkını ve ırkdaşlarını sevmesi için birçok sebep bulunabilir. Çünkü bizzat Allah (c.c) insanları bir kadınla bir erkekten yarattığını, onları gruplara ve kabilelere ayırdığını ifade buyuruyor.

Fakat ayete göre insanların farklı ırk ve kabilelere ayrılmasının esprisi insanların tanışması ve dayanışmasıdır; sürtüşme ve restleşme değildir. Dolayısıyla bir insan, başka bir ırka mensup olan insanları yok saymadıkça ve onlara buğzedip kendi ırkıyla övünmedikçe ırkçı sayılamaz. Başka ırklara mensup insanların varlığını yok saymak, adeta onları yutmakla beslenmek, kendi ırkının üstünlüğünü iddia etmek veya kendi ırkının asla ırkçılık yapmadığını iddia etmek ırkçılıktan başka bir şey değildir.

 Genellikle sosyologlar hâkim sınıfın ırkçılık yapmasını doğru bulmamakla birlikte, onların emri altında yaşayanların ırkçılık yapmalarına göz yumuyorlar. Ancak bu yaklaşım doğru değildir. Konuyu Türkler ve Kürtler açısından ele alacak olursak, bu ülkenin sahiplerinden olan Kürtlerin ırkçı yaklaşımlar sergilemeleri doğru değildir.

 Hâkim bir sınıf olan Türklerin ırkçı yaklaşımlar sergilemesi ise "inşikak-ı asaya" (birlik ve bütünlüğün bozulmasına) yol açacağı kesindir. Bediüzzaman ülkede hâkim sınıf sayılan Türklerin İslam'la bütünleşmiş olan tarihlerine dikkat çekerek şöyle der: "Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyet'le imtizaç etmiş; ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın. Bütün senin mazideki mefahirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme."(7)

Doğrusu Türklerin neden daha çok dikkat etmeleri gerektiğini bu referanstan anlamak zor değildir.

Peki, bir Kürt nasıl ırkçılık yapabilir? Kürt kökenli bir vatandaşın "Ben Kürdüm" demesi ve Kürtçe konuşması ırkçılık değildir, olmamalıdır. Bir Kürt teröre bulaşmadan demokratik haklarını talep ederse ırkçı sayılmaz. Fakat eğer bir Kürt başka ırklardan olan insanlara, örneğin Türklere, hakaret ediyorsa, onları aşağılayıcı sözler sarf etmekten çekinmiyorsa ve onların dinsiz olduklarını iddia ediyorsa ırkçılık yapıyor demektir.

Diğer taraftan bir Kürt, din kardeşliğini yok sayan ve ortadan kaldıran yaklaşımlar sergileyecek siyasal bir çizgi izliyorsa, söz gelimi, amacına ulaşmak için her şeyi mubah kabul ediyorsa ırkçılık yapıyor demektir. Esefle belirtmek gerekirse bugün ülkemizde bu türden yaklaşımları görmek mümkündür. Maalesef, Türkleri öldürmenin dinen caiz olduğunu söyleyecek kadar rotasını kaybetmiş ırkçı hocalarla karşılaştım.

Türklere gelince, bir Türk eğer bilinçli olarak "Türk'ten başka Türk'ün dostu yoktur", "Bir Türk dünyaya bedeldir" ve "Bu ülke sadece Türklerindir" gibi sözler sarf edebiliyorsa elbette ki ırkçı yaklaşımlar sergiliyor demektir. Bazıları "Türk İslam Tarihi", "Türk Medeniyet Tarihi" ve "Türk milleti" deyimlerinin de ırkçılık koktuğunu söyleyerek insafsızca davranabiliyorlar. Kuşkusuz belli bir tarihsel döneme ve anlam yüklü tarihsel kavramlara aidiyet ifade eden sözcüklerin kullanılmasını ırkçılığın bir belirtisi olarak kabul etmek, en hafif anlamıyla cahilliktir

Bir genelleme yaparak Türklerin ırkçı olduklarını iddia etmek büyük bir hatadır. Bazı radikal gruplar, Orta Asya'da yaşamış olan Türkleri ilham kaynağı kabul ederek eski kökenlerine değer verme gibi bir takım fantezi düşüncelere sahiptirler. Oysa Türkler Orta Asya tarihinden sonra büyük bir değişim geçirdiler.

Her şeyden önce Türkler Müslümanlığı kabul ederek diğer Müslüman milletler gibi cehaletten kurtulup şerefin zirvesine yükseldiler. Türklerin Müslüman olduktan sonraki şeref dolu tarihleriyle yetinmeyip cahili dönemlerdeki hayatlarına ve övünç kaynaklarına ilgi duymak akılsızlıktır. Tıpkı kuluçkaya yattıktan sonra yavrularını semalarda gezdiren Tavus kuşunun yuvasında kalan yumurta kabuklarıyla ilgilenmeye benzer. Semalarda uçan Tavuslarla yetinmeyip "şu yumurta kabukları da ne kadar asil" demek çaresizliktir.

Aslında milliyetçilikle ilgili teori ve tezler bize batıdan gelmiştir. İslam kardeşliğini zayıflatmak amacıyla bulaşıcı bir hastalık gibi Müslüman milletlerin arasında yayılmıştır. Ancak dini hayat güçlü olduğu sürece bu hastalığın yayılma gücü zayıflayacaktır. Böyle dönemlerde Türklerin ve Kürtlerin yapabilecekleri en akıllıca iş, İslam kardeşliğinin şuuruna vararak kendilerini İslam öncesi ırklarına değil, Osmanlı dönemine aidiyetlerini hatırlamalarıdır. Kabul etmemiz gerekir ki, Osmanlılar, imparatorluk topraklarında yaşayan milletlere karşı en adil davranan bir millet olmuşlardır.

Bediüzzaman'ın İslam kardeşliği ile menfi milliyetçiliği bir misal ile anlatıyor: Bir kale düşünün, içinde çok kıymetli elmaslar bulunmaktadır. Kalenin muhkem duvarları bu elmasları gayet iyi bir şekilde koruyor. Birisi çıkıp: "Ben kalenin içindeki elmasları, kalenin duvarlarında yer alan taşlarla değiştireceğim" dese, ne kadar ahmakça bir iş yapmış olur. Bu misalde olduğu gibi, İslamiyet elmaslara benzer. Bizim milliyetlerimiz kalenin duvarlarındaki taşlara benzer.

 Bediüzzaman şöyle der: "Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hâdim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyetin verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir."(8) Bizler Müslüman olarak milliyetimizle İslam'ı güçlendirmeyi hedef almalıyız. Aksi takdirde elmaslar gittiği zaman kale de yıkılmış olur. Milliyetlerini, bir kale gibi İslam'ın koruyucusu olarak kabul eden Müslüman milletlerin uzun hâkimiyet dönemleri olmuştur. Abbasileri, Selçukluları ve Osmanlıları örnek verebiliriz. Diğer taraftan bir Kürt komutan olan Salahaddin-i Eyyub'nin İslama ve Müslümanlara yaptığı hizmetler tarih boyunca birer şeref levhası olarak başımızın üzerinde durmaktadır.

Sonuç

Her konuda adaletten ve demokrasiden yana olduklarını iddia eden Batılıların Türkiye'deki ayrılıkçı teröre karşı gösterdiği hoşgörüye dikkat eden herkes, Batılıların, Türkiye'deki teröre büyük umutlar bağladıklarını görecektir.

30 yıldan beri Türkiye'nin 300 milyar dolarlık servetini heba eden ve 40 binden fazla insanın ölmesine sebep olan ayrılıkçı terörün temelinde menfi milliyet yani ırkçılık fikri yatıyor. 

Kuşkusuz ırkçı söylemlere sahip olan devletin hak ve adaleti temin etmesine imkân ve ihtimal yoktur. Devlet yıllarca "Türkiye'de Türklerden başka ırk yoktur." diyerek, Türklerin kardeşlik bağlarıyla bağlı olduğu diğer ırkları yok saydı ve düşmanların onları kandırmasına fırsat verdi. Bu yüzden bugünkü ayrılıkçı terör, milliyetçiliği öne çıkaran devletin hatalı politikalarının bir sonucu olduğu gibi düşmanların, fitneyi alevlendirmek için bulabildikleri en geniş gediktir.

Denilebilir ki, Türkiye'deki terörün nihai amacı İslam ülkeleri ile Vatikan arasında gizliden sürdürülen savaşın Vatikan lehine sonuçlanmasıdır. Vatikan temsilcileri Türkiye, İran, Irak ve Pakistan arasında Hıristiyan bir Ermeni devletinin kurulmasını istemektedirler. Bunun için Kürt bölgeleri çoktan planlanmıştır. Eğer bu iddia asılsız ise ve amaç Kürtleri Türkiye'den ayırmak değilse, Avrupa'nın ortasında bir İslam devleti olan Bosna-Hersek'in varlığına tahammül edemeyen Batılılar, neden Müslüman Kürtlere yardım etsinler ve fazladan bir İslam Kürt devletinin daha kurulmasına katkıda bulunsunlar? Fakat Batı'nın teröre verdiği maddi ve kültürel destek gösteriyor ki, Kürtler üzerinden sürdürülen savaşın nihai amacı bir Hıristiyan devletini kurmaktır.

Kuşkusuz böyle bir planın tutması eşyanın tabiatına aykırıdır ve gerçekleşmesi binde bir ihtimal dâhilinde bile değildir. Hatta bu stratejiyi kuranlar Türkleri ve Kürtleri iyi tanımıyorlar, diyebiliriz. Onun için bu strateji bir hayal ürünüdür, denilebilir. Çünkü 30 yıla yakındır, Türklerle Kürtleri bir iç savaşa sürüklemek için büyük çabalar sarf edilmiştir. Ancak Kürtlerle Türklerin dinlerine sahip çıkmaları, gittikçe daha çok kaynaşmaları, özellikle Kürtlerin Batı Anadolu'daki kentlere yoğun bir şekilde göçü terör stratejistlerini de şoke eden bir hadise olmuştur.

Anlaşılıyor ki, tarihte olduğu gibi bugün de Türklerle Kürtleri bir iç savaşa sürüklemek mümkün görünmemektedir. Bu durum, Sünni-Alevi ve laik-anti laik gruplar için de aynıdır. Çünkü bu topraklarda yaşayan insanları birbirine bağlayan vatandaşlık bağından başka önemli bir bağ daha vardır. O da İslam kardeşliğidir.

Unutmamak lazım ki, din kardeşliği her zaman nesep kardeşliğinin önündedir. Bugün her şeye rağmen Kürtlerin dinlerine olan bağlılıkları terör uzmanlarını şaşırtacak boyuttadır. Aklı başında hiçbir vatandaş terörü istemez. Çünkü Bediüzzaman'ın ifadesiyle terör hiçbir hakkı tanımaz ve insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir. (9)

Bu yüzden Müslüman olan bir kimsenin, kolay kolay terör olaylarının devam etmesinden yana olabileceğine inanmıyorum. İnanıyorum ki, Batılılar Kürtler hakkında hüsrana uğrayacaklardır. Ancak oynanan bu oyunu bozmanın zamanı geçiyor. Türkiye, acil olarak bu topraklarda yaşayan insanların kardeşliğini ön gören bir proje başlatmalıdır. Irkçılık ve şovenizm kokan her türlü etkinlik engellenmelidir. Maneviyatı yıpranmış vatan evlatlarına manevi destek sağlanmalıdır.

Bu meyanda Bugün hükümet tarafından başlatılmış bulunan kardeşlik ve çözüm projesi her türlü takdirin üstündedir. Özellikle ilahiyat tahsilinin yaygınlaştırılması çok faydalı olmuştur. Artık ülke bürokrasisi kof ve içi doldurulmamış boş evhamlardan ve "Ülke dindarlaşırsa geriye gider" şeklindeki boş hayallerden kurtarılmalıdır.

Dipnotlar

1-Said Nursî, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, s. 508.

2-Said Nursî, Şualar, s. 512

3-Said Nursî, Şualar, s. 512.

4-Said Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 111.

 5-Said Nursî, Mektubat, s. 297. vd.

 6-Said Nursi, Mektubat, s. 310, YeniAsya Neşriyat, İst. 2003.

7-Said Nursi, a.g.e., s. 312.

8-Said Nursi, a.g.e., s. 311.

9-Said Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 383.

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Allah'ın ayetlerine küfredenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.

AL-İ İMRAN, 21.AYET

GÜNÜN HADİSİ

Kur'an'ın Faziletine Dair

"Sizin en hayırlınız Kur'an'ı Kerim'i öğrenen ve öğretendir."- Buhari, Fedailu'l-Kur'an 21

TARİHTE BU HAFTA

*Prut Barış Antlaşması (Osmanlı-Rusya) 22 Temmuz 1711 *İkinci Meşrutiyet'in ilanı 23 Temmuz 1908

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI