Cevaplar.Org 1xbet para cekmeimplant dis fiyatlari

SORUNUN KISA TARİHÇESİ

Milliyetçilik ve kavmiyetçilik İslam’ın reddettiği cahilî bir gelenektir. Bu sorun 19. asırdan itibaren bütün dünyada güçlü bir şekilde hissedilmiş, birçok ahlak-i rezilede olduğu gibi, İslam dünyasına geçişi yine Batı’dan olmuştur. Özellikle tanzimattan sonra başlayan Batılılaşma hareketlerine paralel olarak, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, bu Frenk illeti Müslümanların başına bela olmuştur.


Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz

musakazimyilmaz@gmail.com

2015-05-08 14:14:02

GİRİŞ

Milliyetçilik ve kavmiyetçilik İslam'ın reddettiği cahilî bir gelenektir. Bu sorun 19. asırdan itibaren bütün dünyada güçlü bir şekilde hissedilmiş, birçok ahlak-i rezilede olduğu gibi, İslam dünyasına geçişi yine Batı'dan olmuştur. Özellikle tanzimattan sonra başlayan Batılılaşma hareketlerine paralel olarak, Bediüzzaman'ın ifadesiyle, bu Frenk illeti Müslümanların başına bela olmuştur.

Osmanlıların son dönemlerinde, devlet-i âliyenin yıkılmasından endişe eden bazı aydınların, devlet-millet elden gidiyor refleksiyle koyu bir milliyetçilik ve hatta komitecilik hastalığına yakalanması ve bu düşüncelerini "anasır-ı uhra" denilen diğer kavimlerin aleyhine kullanmak istemeleri bir vakıadır.

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte bu tip çarpık düşüncelere sahip olan bazı aydınlar için adeta gün doğmuştu. Denilebilir ki, aydınların idareye yaptıkları baskılar sonucu Türklerden başka hiçbir kavmin kültürel varlığı kabul edilmemiş, hatta Kürt ve Türklerin bir tek kökenden geldikleri ve aynı ırktan olduğuna ilişkin bilimsel kanıtlar üretilmeye çalışılmıştır. Bunun sonucu olarak Türk etnik kimliğinin tek kimlik ve tek kültür olarak kabul edilmesi sonucu, diğer etnik kimlikler baskı altına alınmış, inkâr edilen ve dışlanan bir kimlik haline gelmiştir.

1925 yılında patlak veren Şeyh Said isyanı ve 1938 yılında baş gösteren Dersim olayları zecri tedbirlerle bastırılmış ve "Kürt meselesine kesin çözüm getirildi" diye devlet adeta bayram yapmıştır. Gerçekten de, 1965 yılına kadar Kürtçülük hareketi sadece eski medreselerde okumuş olan hocalar tarafından itibar görüyordu. Bunun sebebi, okumuş kesimin sadece eski medrese mezunları arasında yer almasıydı.

1965 ve sonraki yıllarda, il ve ilçelerde liseler inşa edilince, oralarda okuyan Kürt çocukları sol gruplar tarafından himaye görmeye başladılar. Solcu grupların marifetiyle Kürt kökenli öğrenciler Marksist ve Leninist olarak yetiştirildiler. Fesat şebekesinin bombardımanı o derece güçlüydü ki, artık liselerde okuyan Kürt kökenli öğrencilerin tümüne yakın bölümü Türk Tarihini okumaktan haz almıyor, tersine öfke duymaya başlıyordu. İşin ilginç tarafı bu odaklar devleti sol bir zemine oturtmayı başaran 27 Mayıs devrimcileri tarafından alkışlanıyordu.

Bu alabildiğine serbest ve etkili eğitim sonucunda genel olarak İmam-Hatip Liselerine giden Kürt çocukları dindar olarak yetişirken, diğer okullara giden Kürtlerin büyük bir kısmı Marksist ve Leninist olarak yetiştiler. Bu dikkat çekici sonucun ülke genelindeki etkilerini bugün bile görmek mümkündür.

Kuşkusuz sol gruplar militanlarını Kürt çocuklar arasından daha kolay seçebiliyorlardı. Diğer taraftan, Türkçülük propagandasının yoğun yapıldığı bazı doğu ve güneydoğu illerinden milliyetçi militanlar da çıkmıştır. Bunu anlamak mümkündür ve bunun iki önemli sebebi vardır:

Birincisi, o bölgelerde yoğun bir baskının mevcut olmasıdır.

İkincisi ise, Kürt kökenli çocukların kendilerini Kürt olarak ifade edememeleridir. Bunun doğal bir sonucu olarak kendilerini Türk kabul ederek aşırı birer Türkçü militan olabilmişlerdir.

Bu girişten sonra devletin milliyetçi politikaları sebebiyle dramatik sosyal ve siyasal olayların ülke ekonomisine ve insanına ne gibi zararlar verdiğini, arkasında kimlerin olduğunu ve bir sorunlar yumağı haline gelen bu meselenin nasıl çözülmesi gerektiğini anlatmaya çalışacağız.

DEVLETİN TABULARI

Kuşkusuz bir konu üzerinde konuşabilmek ve doğru tespitler yapabilmek için her şeyden önce konuyu kavramsal olarak iyi tanımlamak gerekir. Kuruluşundan bugüne kadar, Türkiye cumhuriyetinin bir takım tabuları olduğu bilinen bir gerçektir. 

Laiklik, şeriat, komünizm, inkılâplar, Atatürkçülük, Kürtler, Kürt halkı vb. gibi, devletin daha pek çok dokunulmazı vardır. Bu tabuların temelinde de milliyetçilik yatmaktadır.

Söz gelimi hiç kimse Atatürkçülüğü tenkit edemez. Hele inkılâpların olumsuz bir yanını asla ağzına alamaz. Cumhuriyet tarihinde "şeriat" o kadar vahşice bir yönetim biçimi olarak gösterilmiştir ki, hiç kimse "şeriat"ın bazı faydalı yanlarının bulunabileceğini dahi söyleyemez.

Bir zamanlar hiç kimse komünistlerin de insan olabileceklerini dahi iddia edemezdi. Hiç kimse, bırakınız Türkiye'nin doğusunda veya güneydoğusunda, Kuzey Irak ya da İran ve Suriye'de Kürtlerin yaşadığını ifade edemezdi. Birinci Körfez harekâtıyla sık sık ülke gündemine giren Kürtler için "Kuzey Irak vatandaşları" garabetini ifade eden bizlerdik.

İşte çıplak hakikata karşı yapılan bütün bu mükabereler menfi milliyetin sonuçlarıdır. Bu tabularından kurtulmak ve daha özgür bir ortamda, her türlü düşünsel ve dilsel engellerden uzak bir şekilde yaşamak isteyen Türk halkının zaman zaman bu tabuları yıkmaya yönelik hamleler yaptığı fakat her seferinde sert engeller ve zecrî önlemlerle karşılaştığı da bilinen bir gerçektir

Bediüzzaman "tebeddül-ü esma ile hakikat tebeddül etmez" derken, bir nesneye isminin dışında bir ad takarak onu farklı ifade etmeye çalışmanın hakikati değiştirmeyeceğini anlatmaya çalışıyor. Nitekim biz Cumhuriyetin kuruluşundan 75 yıl geçinceye kadar bile Kürtlere "güneydoğulu vatandaşlar", Irak Kürtlerine "Kuzey Irak vatandaşları" dediğimizde gerçek değişmedi. Kürtçeyi yıllarca resmen yasakladığımızda bile Kürtçe konuşan insanların ana dillerini öğrenmelerine engel olamadık.

Kürtçe ile Türkçenin dil mantıkları taban tabana zıt olduğu halde, hala bazı bilim adamları, Kürtçe diye bir dilin olmadığını, Kürtçe kelimelerin asıl itibariyle Türkçeden gelme sözcükler olduğunu ve Kürtlerin ırk temelinde esasen Türk olduklarını söyleyebiliyorlar. Devletin bu sert ve anlamsız tutumu, eğitimli Kürt gençlerinin menfi odakların kucağına atılmasına sebep olmuştur.
Günümüz Türkiye'sinde "Doğu" ve "güneydoğu" sözcükleri coğrafi bir bölgeyi hatıra getirmekle birlikte bilenler ve 80 yılık Cumhuriyet tarihi ile ilgilenenler için etnik bir anlam da ifade eder. Hatta "doğu" ya da "güneydoğu" denildiği zaman birçoğumuzun zihnine, tarihsel arka planı inişler ve çıkışlarla dolu olan birçok siyasi kavramlar hücum etmektedir. Kuşkusuz siyasal açıdan hüzün ve öfke dolu olan bu kavramların başında "Kürt" kavramı gelmektedir.

Bu Anadolu topraklarında yaşayan insanların tarih boyunca hep hüzün dolu öyküleri olmuştur. Çünkü bu toprakların fethedilmesi kolay olmadığı gibi, bu toprakları koruyarak buralarda yaşamak da kolay olmamıştır. Fakat üzüntüyle belirtmek gerekir ki, özellikle son çeyrek yüzyılda yaşanan acı olaylar, hem doğuda hem batıda, arkasında hazin öyküler bırakarak çok değerlerimizi aşındırmıştır.

Kültür devrimi yaşayan toplulukların en büyük zaaflarından birisi, belki de en önemlisi, yaşanan sosyal ve siyasal olaylara teşhis koyamamalarıdır. "Kürt sorunu" ya "Güneydoğu sorunu" ve bu sorunlarla ilgili kavramlar da bu türdendir. Kimisine göre "Kürt" diye bazı insanların varlığından söz etmek bile vatan hainliğidir.

Her şeyden önce, yaşanan acı olaylara ve "sorun" diyebileceğimiz hüzünlü öykülere ne denilirse denilsin, bu topraklarda kendisini "Türk" kabul etmeyen insanların var olduğu bir gerçektir. Eğer bunların bir kısmına "Kürt" denilecekse tarihleri çok eskidir. Anadolu'yu fetheden Türkler bu topraklara geldiklerinde ilk olarak samimi bir şekilde kendilerine destek olan Kürtleri bulmuşlardır. Yani tarihte Kürtlerle Türkler hep omuz omuza, büyük bir dayanışma içerisinde yaşamışlardır. Ufak tefek sürtüşmeler bir tarafa bırakılacak olursa, tarihte bu iki kavim arasında yapılmış bir savaştan söz etmek mümkün değildir.

Fakat ne yazık ki, Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte milliyetçilik ve laiklik devletin iki ana temeli olarak kabul edilmiş ve ülkede A'dan Z'ye her şey bu iki ilkeye göre anlamlandırılmıştır. Amaç, dil, din, sınıf ve meslek ayırımı gözetilmeksizin Anadolu toprakları üzerinde yaşayan herkesin eşit haklara sahip olduğu görüntüsünü vermekti.

Gerçekten de durum bir görüntüden ibaret kalmaya mahkûmdu. Çünkü bu değerli sonucu elde etmek için gerekli olan altyapıyı oluşturacak ne bir kadro yetiştirildi, ne de mevcut kadrolara bu alanda hizmet etme imkânı verildi.

Resmi ideolojisinin ön gördüğü peşin kabullerin etkisinde kalan birçok Türk vatandaşı da, milliyetçilik damarının kabarması sonucu Kürtlerle ilgili olumsuz kanaatlere sahip olmaya başlamıştır.

Bu anlayışa bağlı olarak özellikle Cumhuriyet döneminde Kütlerin aleyhine sayılabilecek bir takım siyasal ve kültürel olumsuzluklar meydana gelmiştir. Söz gelimi, kendisini Kürt kabul eden bir vatandaşımız "Ben Kürdüm" dediğinde, ya da Kürtçe konuştuğunda başına dertler açılabiliyordu. Dolayısıyla hedeflenen olumlu sonuç akim kalmıştı. Nitekim zamanla bazı siyasi mihraklar tarafından iddia edilen "Kürt diye bir millet yoktur" ve "Kürtçe diye bir dil yoktur" gibi ön yargılar, hep resmi ideolojinin ön kabullerinin sonuçlarıdır.

DİN VE KARDEŞLİK

Dinimizin kardeşliğe verdiği önem o kadar büyüktür ki, insanlar mümin kardeşinin hayatını korumak için gerekirse nefsini, öz kardeşini, babasını bile feda etmekten çekinmeyebilir. Kuşkusuz bu insanlıktan bir sapma değil, din kardeşliğinin Müslümanlar üzerinde ne kadar derin izler bıraktığının bir işaretidir. Hicretin 2. yılında Hz. Peygamber'in (a.s.m) 300 kişilik küçük ordusu ile Mekkeli müşriklerin 1100 kişilik ordusu arasında meydana gelen Bedir meydan savaşı, dünyanın en acayip savaşlarından biri kabul edilir. Çünkü Bedir'de onlarca Müslüman, kardeşlerine ve babalarına kılıç çekebilmişlerdi.

Denilebilir ki, Kürtler ile Türklerin en büyük sermayeleri aynı dine mensup olmaları ve bin yıllık ortak tarihleri boyunca kader birliği yapmış olmalarıdır. Bu güçlü kardeşlik bağları tarih boyunca birçok mihrakları kıskandırmış, fakat her türlü tahrike rağmen kesintiye uğramamıştır.

İstiklal savaşıyla pekiştirilen din kardeşliğimiz bu topraklarda yaşayan insanların en büyük manevi sermayesi olarak öne çıkmıştır. Bu topraklar için şehit düşen yüz binlerce Türk ve Kürt, doğuda ve batıda, yan yana ve koyu koyuna yatmaktadır. Bugün dünden farklı değildir. 70–80 yıllık tahrike rağmen kardeşliğimiz güçlü bir biçimde devam ediyor. Bu iki İslam kavmini birbirinden ayırıp aralarına nifak tohumlarını sokmanın önündeki en büyük engel kuşkusuz İslam kardeşliğidir.

Kanaatimce Türkiye Cumhuriyeti devleti 84 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca, Türkiye'nin genelinde olduğu gibi, Doğu ve Güneydoğuda yaşayan vatandaşların dine bağlılıklarını iyi değerlendiremedi. Din kardeşliğinin yerine adeta ırkdaşlık ve milliyetçilik akımları yerleştirildi. Tarih boyunca tüm Asya ve Avrupa'da "İslam" manasında kullanılan ve İslam dinine aidiyet ifade eden "Türk" sözcüğü, bu manasından uzaklaştırılarak bir ırkın ismi olarak dünyaya tanıtıldı.

Kuşkusuz her kavmin kendi ırkını sevme hakkı vardır ve bunun birçok gerekçesi de bulunabilir. Fakat Bediüzzaman'ın ifadesiyle, milliyetçilik dine hizmetkâr yapılmalı, yerine geçmemelidir. Milliyetçiliği dinin yerine koyduğunuz zaman kuşkusuz onu din gibi kutsallaştırmış olursunuz. Bu durum, farklı ırklara mensup olduğu halde din ve vatan birliğinden dolayı bu coğrafyada kader birliği yapmış olan insanlar arasında ciddi tahriklere yol açabilir. Nitekim öyle oldu. Materyalist eğitim sistemiyle dini duyguları zayıflatılmış insanlar başkalarına zarar verme pahasına bile olsa ırkçılık yapmaktan ve terörü desteklemekten çekinmiyorlar.

 Fakat zararın neresinden dönülse kârdır, kabilinden de olsa, bu coğrafyada yaşayan Türklerle Kürtlerin din kardeşliğini yeniden değerlendirmek gerekiyor. Zira Kürtlerle Türklerin kardeşliği yeni değildir. Bin yıl gibi bir maziye sahip olan bu kardeşliğin tarihî kökleri çok derinlerdedir. Bugün bu kardeşlik daha da pekişmiş durumdadır, denilebilir. Zira Batıya göç edip Türklerle birlikte yaşamaya başlayan Kürtlerin sayısı Doğu ve Güneydoğuda yaşayan Kürtlerin sayısından daha fazladır. İslam coğrafyasında en çok Kürt barındıran şehirlerin başında İstanbul, Adana, Mersin ve İzmir kentleri geliyor. Bu kentler, Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı Orta ve Batı Anadolu kentleridir. Bu durum, Kürt-Türk kardeşliğinin, et ve kemik mesabesinde ne kadar köklü olduğunun açık bir delilidir.

İddia edildiği gibi Kürtler ve Türkler birbirilerini sevmiyor mu? Kuşkusuz böyle bir soruya verilebilecek en kestirme cevap "Elbette ki seviyor" cevabıdır. Çünkü bu iki kavim kardeşlik bağıyla birbirilerine bağlıdırlar. İslam kardeşliği, bütün ihtilaf ve sürtüşmeleri ortadan kaldıran güçlü bir bağdır. Bu itibarla hakiki mümin ve dindar olan insanlar için söyleyecek olursak, hiçbir milli duygu İslam kardeşliğinin önüne geçemez. Doğu ve güneydoğuda yaşanan bazı acı olaylardan sonra oralarda yaşayan Kürtlerin Türkiye'nin batısına göç etmeleri, binlerce şehit cenazelerine rağmen bugüne kadar batıdaki Kürtlerle Türkler arasında ciddi bir sürtüşmenin yaşanmaması bu tezimizi doğrulamaktadır.

Güneydoğulu biri olarak başımdan geçen bir anımı anlatmak istiyorum: Yıl 1993; Güneydoğuda olayların yoğun yaşandığı bir dönemdi. Resmi bir görev dolayısıyla Manisa'nın bir ilçesinde bulunduğum sırada, Cuma günü ilçe müftüsü, yeni ilçe olmuş bir kasaba camisinde vaaz vermemi teklif etti; kabul ettim. Cuma sabahı Müftülüğün şoförüyle yola çıktık. Fakat şoförde bir tedirginlik hissetmeye başladım; hiç konuşmuyor ve üzgün duruyordu. Meğer bir gün önce gideceğimiz kasabaya iki şehit cenazesi gelmiş. Müftü Bey, Camide vaaz verirken güneydoğulu olduğumu söylediğim takdirde bazı gençlerin tepki gösterebileceğinden endişe ederek, durumu bana hatırlatması için şoförünü uyarmış, ancak şoför bir türlü söylemeye cesaret edememiş

Derken kasabaya vardık. Vaazın sonunda, burada misafir olarak bulunduğumu ve güneydoğudan geldiğimi söyleyerek kürsüden indim. Namazdan sonra cemaat, değil tepki göstermek elimi sıkmak ve kucaklamak için sıraya girdiler. Müftülük şoförünün yüzünde sevinç emareleri belirmişti. Sonra güneydoğudan gelen şehit ailelerinin taziyelerini de yaptıktan sonra memnun bir şekilde kasabadan ayrıldık.

Bazı mevzii olaylar istisna edilirse, tarihte hiçbir zaman Kürtlerle Türkler arasında bir iç savaş olmamıştır. Ancak tüm Türkiye için geçerli olan bir şey söz konusu. O da şu: Yüzyıla yakın bir zamandan beri İslamî kardeşlik zayıflatılmıştır. Cumhuriyetle birlikte din ve dini kurumlar ağır yaralar aldı. Bin yıllık ortak tarih, kültür ve din şuuruyla perçinlenen bir kardeşliği bozmayı hedefleyen tuzaklar söz konusu. Bunun karşısında, gerek Türklerde gerek Kürtlerde İslami kardeşlik bilincinin geliştirilmesi gerekir. Toplumun bünyesinde kanayan bir yara gibi duran bu sorunu çözmenin tek yolu budur. Bunun için doğu ve güneydoğuda dinî ve kalbî hayat önemsenmelidir. Hem doğuda hem batıdaki sivil İslami ve dini kuruluşlar üzerindeki baskıların kaldırılması gerekir. Sözgelimi, halk dinini rahatlıkla öğrenebilmeli ve bu konuda baskı görmemelidir. Bazı düşünür ve yazarlar, güneydoğuda dini motiflerin arttırılmasını tavsiye ederken, her nedense batıyı unutuyorlar. Oysa Türklerin de en az Kürtler kadar dini öğrenmeye ihtiyaçları vardır. Eğer konuyu sadece Kürtler açısından ve tek taraflı olarak ele alırsak, inandırıcı, içtenlikli ve yapıcı olmamız mümkün değildir. Dinin özgürce öğretilmesi ve öğrenilmesi konusu aslında çok acil bir konudur. Aksi takdirde Türklerle Kürtlerin birlikte yaşama şansları gittikçe azalacaktır.

 IRKÇILIĞIN SONUÇLARI

Bugün terör yüzünden Türkiye'de birçok aile travma yaşıyor. Artık Türkiye'nin her yerinde şehit aileleri dernekleriyle karşılaşıyoruz. Bu travmanın bir an önce sona ermesi için sadece güvenliğe vurgu yapılması yeterli değildir. Yaklaşık yarım yüzyıldır devam eden bu kirli savaşta, olaylara sadece güvenlik perspektifinden bakıldığı için çok büyük hatalar işlendi. Terör olayları her gün biraz daha büyüdü, içine ateş düşen ocaklar gittikçe artmaya başladı. Sonuçta kaybedenler hep orta halli, dinine ve vatanına bağlı vatandaşlar oldu.

Devlet yetkililerinin konuya sadece güvenlik penceresinden bakmaları, sadece korucuların sayında bir artışa yol açtı. Öte yandan terörden yana tavır koyan vatandaş sayısını arttırdığı gibi, teröristlerle işbirliği yapan korucuların sayısını da arttırdı. Bugün Türkiye'nin egemenlik alanında bulunan dağların tepesinde veya mağaralarında terör örgütü mensupları kamp kurmuşlar ve olay çıkarmaya devam ediyorlar. Deniliyor ki, eğer Türk ordusu Kandil'in Irak tarafındaki eteklerinde konuşlanırsa iniş ve çıkışlar engellenebilecektir. Bu güvenlik koridoru Türkiye'nin içinde yapılamıyorsa orada nasıl yapılacaktır?

Şu halde olaylara sadece güvenlik açısından bakmamız sorunu çözmez. Başbakan Erdoğan Kürtlerin bir alt kimlik oluşturduklarını söylemişti. Fakat bir bardak suda fırtına koparanların "Türkiye bölünüyor" şeklindeki yersiz tahrikleri ve korkuları yüzünden geri adım atmak zorunda kaldı. Aslında şimdiye kadar yapılan birçok anket, Kürtlerin kahir ekseriyetinin bölünme taraftarı olmadıklarını gösteriyor. O halde bölge insanının demokratik taleplerini dikkate alarak siyasî içerikli bir af kanunu dâhil somut çözüm önerileri getirmek ve sorunun çözümü yolunda cesur adımlar atmak zorunludur. Bunları yaparken yukarda sıraladığımız diğer çözüm önerilerini göz ardı edilmemesi, özellikle sosyal içerikli yatırımların devreye sokulması ve kardeşliğin yıpratılmaması için manevi dinamiklerin harekete geçirilmesi gerekir.

Şunu da kabul etmeliyiz ki terör, sadece dış güçler tarafından pompalanan bir hadise değil; aksine yıllardır okullarda öğretilen materyalist felsefenin bir yan ürünüdür. Terör zehirine karşı en büyük panzehir İslam kardeşliğinin vurgulanmasıdır. Türkiye için en büyük milliyetçilik İslam kardeşliğidir. Böyle hassas dönemlerde Türklüğe ve milliyetçiliğe vurgu yapmak sorunu daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Maide-7

"Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve "İşittik, itaat ettik" dediğinizde sizden aldığı ve kendisiyle sizi bağladığı ahdini hatırlayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir."

GÜNÜN HADİSİ

Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır. Üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksilme olmaz.

Tirmizi, Savm 82, (807); İbnu Mace, Sıyam 45, (1746)

TARİHTE BU HAFTA

*Gençlik ve Spor Bayramı(19 Mayıs) *Gençlik Haftsı(19-25 Mayıs)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI