Cevaplar.Org

EŞARÎ - MATURİDÎ AKILCILIĞI VE TÜRK MÜSLÜMANLIĞI-2

Gerçeğe Ulaşmada Aklın Sınırı "İslam akılcılığı" hareketi olarak değerlendirilebilecek olan Mu'tezile hareketin hicretin ikinci yüzyılı başlarında sistematik bir düşünce disiplini olarak gelişti. Amaçları başlangıçta imani konuların aklileştirilmesi, İslam'ın farklı nas ve öğretilerine tutarlı akli yorumlar getirerek İslâm'ın temel ilkelerini aklî bir temele oturtmaktı. Ancak Mu'tezilî rasyonalistler Yunan fizikçi ve filozoflarının eserlerini incelemeye başladıklarında, Yunan felsefî yöntem ve fikirlerini İslâm'ın temel ilkelerinin açıklanmasında da kullanılabileceğini savunarak bu yöntemden etkilen-meye başladılar.


Bünyamin Duran, (Prof. Dr.)

2015-02-15 03:32:44

Gerçeğe Ulaşmada Aklın Sınırı

"İslam akılcılığı" hareketi olarak değerlendirilebilecek olan Mu'tezile hareketin hicretin ikinci yüzyılı başlarında sistematik bir düşünce disiplini olarak gelişti. Amaçları başlangıçta imani konuların aklileştirilmesi, İslam'ın farklı nas ve öğretilerine tutarlı akli yorumlar getirerek İslâm'ın temel ilkelerini aklî bir temele oturtmaktı. Ancak Mu'tezilî rasyonalistler Yunan fizikçi ve filozoflarının eserlerini incelemeye başladıklarında, Yunan felsefî yöntem ve fikirlerini İslâm'ın temel ilkelerinin açıklanmasında da kullanılabileceğini savunarak bu yöntemden etkilen-meye başladılar. Zamanla hem yöntem hem içerik olarak Helen medeniyetinden geniş ölçüde etkilendiler. Etkilenme sadece fikrî düzeyde kalmadı, siyasal alana da sirayet etti.

Mutezile, gerçeğe ulaşmada aklı tek belirleyici kaynak olarak gördü. Onlara göre fiiller güzel ve çirkin olarak iki kısma ayrılıyordu. Bunlardan bir kısmının güzel ve çirkinliği akıl yürütmeye bile ihtiyaç duymadan akli zaruretle biliniyor, bir kısmı ise akıl yürütme yoluyla bilinebiliyordu. Denizde batan veya ateşte yanan kimsenin kurtarılması, dürüstlüğün iyi, yalancılığın kötü olması, adaletin iyi zulmün kötü olması, bilginin iyi cehaletin kötü olması vahye ihtiyaç olmadan akılla bilinecek şeylerdir. Akıl yoluyla bilinebilecek şeylere misal ise sonunda zarar olan doğruluğun güzelliğini, aynı şekilde sonunda fayda olan yalanın çirkinliğinin bilinmesi olgularıdır. Akıl yoluyla bilinemeyecek, bilinebilmesi için vahyî bilgiye ihtiyaç olacak şeylerde vardır. Onlarda namazın, haccın ve diğer ibadetlerin güzelliğinin bilinmesidir.

Mu'tezile'ye göre güzellik ve çirkinlik zaman, mekân ve kişiye göre değişmeyen özsel niteliklerdir (zati). Çölde tek başına yolculuk yaparken kör ve ölmek üzere olan bir kişiyle karşılaşan bir dinsiz insan örneğini verirler. Etrafta kimse yoktur, ölmek üzere olan kişi de hiçbir şeyden haberdar değildir. Bu dinsiz adamın kör adama yardım edip etmeyeceğini sorarlar. O dinsizin kesin olarak yardım edeceğini herkesin kabul edeceğini ifade ederek, o dinsizin neden yardım ettiğini irdelerler. Bir menfaat beklentisinden dolayı olamaz, çünkü kör adam ölmek üzere ve işe yarar hiçbir şeyi yok. Yardım ettiğinden dolayı insanlar kendisini alkışlasın amacıyla olamaz, çünkü onları gören kimse yok. Allah'ın rızasını kazanmak için olamaz, çünkü Allah'a inanmıyor. O zaman ona bu fiili yaptıran salt akıldır. Dolayısıyla salt akıl tek başına doğruyu ve güzeli bulabilmektedir. Doğruluğun, ihsana karşı teşekkürün, bilgili olmanın, adil olmanın güzelliği evrenseldir, vahiyden önce de güzeldir sonra da. Zaten bunlar güzel oldukları için Allah emretmiştir. Bunların tersi nitelikler ise kötü ve çirkin oldukları için Allah yasaklamıştır.

Mu'tezile, aklın sınırlarını aşan vahyin haber verdiği bazı ilkeleri kabul etmemiştir. Sırat, Allah'ın görülmesi, haşr-i cismani gibi meselelerde olumsuz bir tavır takınmıştır.

Allah'ın emirlerinin güzel olana, nehiylerinin de çirkin olana bağlı olmasından Mutezile "En iyiyi yaratma" konusunda Allah'ın tercihinin bulunmadığı yaklaşımını kabul ederek Allah'ın küllî iradesini inkâr etmiştir.

Her şeyi salt akılla yorumlama arzusu yüzünden Allah inancına ciddi ölçüde zarar vermiş ve O'nu tanımlanamaz bir evrenselliğe ya da soyut bir birliğe indirgemiş oldular. Bu şahsiyeti olmayan, soyut, mutlak Allah fikri Müslümanlara hitap edemezdi. Zamanla halkın sünni kesimi Mutezili akılcılığa karşı güçlü bir tepki gösterdi ve Mutezilileri sapık olarak görmeye başladı.

Eşari yaklaşım Mutezilenin aşırı akılcılığının karşısına tam bir vahiycilikle çıktı. Eşari yaklaşımda iyi ve kötü, güzel ve çirkin salt akılla bilinemezdi. Çünkü iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik özsel değil izafi kavramlardı; zaman, mekân ve kişiye göre, kişinin içinde bulunduğu ortama göre değişmekteydi. A şahsı için iyi olan B şahsı için iyi olmayabilir, A şahsı için zulüm olan B şahsı için zulüm olmayabilirdi. Mesela öldürme olayı farklı konumlarda iyi ve kötü olabilmekteydi; av hayvanlarının öldürülmesi genel de mübah fakat bu hac zamanında mubah değildi; savaş esnasında düşmanın öldürülmesi sevap, fakat ülke içinde herhangi bir insanın öldürülmesi haramdı; insanların kısas için öldürülmesi iyi, fakat ülke fakat suçsuz öldürülmesi tüm insanlığın yok edilmesine bedel bir cinayetti.

Bu gerçeklerden hareketle, Eşariler fillerin beyazlık ve siyahlık gibi zati nitelikte olmadıkları, tersine ortama ve duruma göre değişebildiklerini savunuyorlardı. O zaman bu düşünürlere göre vahiy gelmeden önce şu iyi, şu kötü demek mümkün değildir. Allah'ın emrettikleri iyi, nehyettikleri kötüdür. Salt akılla iyi ve kötünün belirlenmesi mümkün değildir. (Gazali, Kitabü'l Mustasfa, c.1)

Maturidi yaklaşım aklın etkinliği konusunda Eş'ari yaklaşımdan ayrılıyor, fakat Mu'tezili yaklaşımı da tam olarak benimsemiyordu. Yani Maturidi yaklaşım kendi ifadeleriyle orta yolu benimsiyor. Ne ifrata giden Mutezileyi ne de tefrite düşen Eşari yaklaşımı benimsemiyordu. Maturidi yaklaşımın teorisyenlerinden olan Ebu'l Muın en-Nesefi bu konuyu ayrıntılı olarak incelediği kitabında Eşari yaklaşımdan önemli ölçüde farklılaşarak akla ayrı bir vurgu gerçekleştiriyordu. Ona göre akıl iyiyi ve kötüyü bilebilirdi; adaletin iyi, zulmün kötü, bilginin iyi cehlin kötü, ihsanın iyi nankörlüğün kötü olduğunu bilmek için vahye ihtiyaç yoktu. Vahiy gelmeden de aklıselim sahibi insanlar bunları bilebilirdi. Zaten vahiy gelmese de insanların akıllarını kullanarak Allah'a inanmak zorunlulukları vardı. İnanmadıkları takdirde mesul olacaklardı. Hatta aklı eren çocuklar akıl baliğ olmadan öldükleri takdirde Allah'a inanmadan ölmüşlerse yetişkin insanlar gibi ebedi Cehennemde kalacaktı. Dağ başlarında yaşayanlar akıllarını kullanarak Allah inancına ulaşmadı iseler kanları helaldi; bir müslümanın onlardan birini öldürmesi halinde kan bedeli ödeme zorunluluğu yoktu. Eşari yaklaşımda ise onlara vahiy ulaşmadığı için mesul olmadıklarından kanları masumdu. Dolayısıyla onlardan birini öldüren kişi kan bedeli ödemek zorundaydı.

Maturidi âlimleri, Eşarilerin kendileri için önemli bir delil olarak ileri sürdükleri "Rasul göndermeden insanlara azap vermeyiz." Ayetindeki "rasul" kelimesinin "akıl" anlamında olduğunu ileri sürerler ve ayeti; "insanlara akıl vermeden onları mesul tutmayız" şeklinde tefsir ederler. (Muhammed İzmiri, Şerh-i Miratü'l Usul)

Bizi şaşırtan bu yaklaşım sadece ilk Maturidi âlimlerin yaklaşımı değil, aynı zamanda tüm Osmanlı ulemasının yaklaşımıdır da. Tüm kelam ve usul kitaplarında ifrata kaçmadan akla özel bir önem verilmekte, her fırsatta akıl yürütmenin vazgeçilmezliği vurgulanmaktadır.

Ünlü Türk âlimi Nesefi akıl-vahiy ilişkisini değerlendirirken gerçekten şaşırtıcı bir yaklaşım sergiler. Bazı akımların akıl olduktan sonra vahye neden ihtiyaç olsun şeklindeki sorularını sorarak cevap vermeye çalışır. Aklın gerçekten iyi ve kötüyü bilebileceğini vurgulayarak başlar, ancak insanların içinden aklını kullananların sayısının çok sınırlı olduğunu ifade ederek vahye ihtiyacın olduğunu söyler. İnsanların genelde üçe ayrıldıklarını; bir kısmının sürekli maişetlerini temin için koşturduklarını, bunların para ve servetten başka bir şeyi düşünecek zamanlarının olmadığını, bunların akılları olsa da akıllarını sadece maddi şeylere tahsis ettiklerini, dolayısıyla iyi-kötü, güzel-çirkin konusunda düşünecek zamanlarının olmadığını, o zaman bunların hayatlarını düzen altına alacak, iyi ve güzel yaşantı tarzlarını bunlara kazandıracak vahyi ilkelerin olması gerektiğini ifade eder.

İkinci kesimin ise akıl ve zeka bakımından yetersiz olduklarını, genellikle bunların okumamış cahil kimseler olduklarını, kendi yaşantılarını zor geçindirdiklerini, dolayısıyla zaten bunlardan akıl yürütme beklenemeyeceğini, bunların kendilerinin hazır ilkelere muhtaç olduklarını, vahyi ilkelerin bunlar için de zorunlu olduğunu vurgular.

Üçüncü kesimin ise akıl ve zeka sahibi kimseler olduğunu, bunların akıllarıyla iyi-kötü, güzel-çirkini bilebileceklerini, fakat bunların sayısının son derece sınırlı olduğunu, aynı şekilde her akıl sahibi olan kimsenin aklını bağımsız olarak kullanamadığını, birçok akıl sahibi düşünürün aklını şehvetinin, hazzının ve çıkarının etkisi altında körlettiğini, dolayısıyla bunlarında iyi kötü hakkında körelmeyen bir aklın rehberliğine muhtaç olduğunu söyler.

İnsanların çoğunun aklını kullanabilir düzeye çıktığını, akıllarını şehvet, haz ve çıkarlarının esareti zaruret ve maslahat gereği meşru kabul edilebileceğini benimsemiştir. Bu ilkeyi Osmanlı uleması siyasetten, ekonomiye kültürden ibadete kadar çok büyük bir alanda uygulamıştır. Osmanlı devletinin toplumsal zaruretleri bir meşru kaynak olarak görüp bu konuda çok rahat yasa yapabilmesi devletin uzun müddet ayakta kalmasına neden olmuştur denilebilir. Meşruti demokrasiye geçme arifesinde Bediüzzaman'ın bir "toplumsal zaruret" olmasına dayanarak demokrasiyi savunması yine Maturidi ilkenin Osmanlının son döneminde de işler olmasını gösterir.

Türkiye-Müslümanlığı

Yukarıdaki temel şartları dikkate alarak ülkemizdeki özgün Kur'an anlama ve yorumlama, hatta yeni ve orijinal bir Müslümanlık icat etme (!) meraklılarının formasyonlarının hangi düzeyde olduğunu sormak gerekir. Gerçekten Müslümanlığı algılama ve anlama yolundaki çalışmalar ve bu konudaki birikim ülkemizde hangi düzeydedir acaba?

Bir kere bilim ve felsefeyle ilgilenen bilginlerimizin (!) çok büyük bir ekseriyetinin zaten böyle bir derdi yoktur. Böyle bir derdi olmadığı gibi bu konuda çaba sarf etmek isteyenlere de acımasız bir aşağılama psikolojisi içindedir. Doğa bilimleriyle ilgilenenlerin zaten bu konuya ilgi duyması beklenmemelidir.

Geriye ilahiyatçılarımız ve diyanet camiası kalmaktadır. İlahiyat hocalarımızdan da ciddi çıkışlar beklenmemelidir. Bir kere hocalarımızın çoğunluğu köy kökenlidir. Köyün de ağasının değil ikinci dereceden kişilerinin, genellikle fakir tabakasının çocuğudur. Çoğu ya inek çobanlığını, ya da kuzu-oğlak çobanlığını bırakmış gelmiştir ( ben de öyleyim). Tahsilini çok zor şartlar altında tamamlamıştır. Her zaman maddi. sıkıntı içinde kıvranmış, dolayısıyla ciddi bir servet ve para yüzü görmemiştir. Bu insanın birincil amacının bilgi olması beklenmemelidir. En önemli hedefi para kazanmak, ev, araba, bilgisayar ve benzeri teknolojik araçlara sahip olmak olmalıdır. Öte yandan bu insanlar köylü tarafından alkışlansa da şehirliler, özellikle çağdaş (!) kesim tarafından her zaman aşağılanmıştır.

Dolayısıyla ciddi bir toplumsal itibara ihtiyacı vardır. Bunu sağlayabilmek için tüm imkânlarını seferber ederek mümkün olan en kısa süre içinde doktorasını, doçentliğini ve profesörlüğünü tamamlamak zorundadır. O zaman bunlar için bilgi ikinci, üçüncü dereceden hedeflerdir. Dolayısıyla mevcut eğitim sistemin kısırlaştırıcı cephesi bir tarafa bu hocalarımızın çağın ihtiyaçlarını dikkate alarak İslam'ı yeniden anlama çabasına girmesi beklenmemelidir. Zaten mevcut performansla bunun olması mümkün değildir. Yani İslâm'ı kendimize göre yeniden anlayabilmek için ilk olarak bu konuda çok ciddi bir "tutkuya " sahip olmamız gerekir. Oysa yukarıda ifade ettiğimiz gibi zamanımızda tutkular genellikle servet ve şöhrete yönelmiştir.

Öte yandan bu tutkunun yedeğinde dünyayı farklı bir şekilde okuyabilmemiz gerekir. En azından farklı okumalara ilgi duyup dünyadaki felsefi tartışmalara kulak kabartmamız, bizim bu konudaki yaklaşımımızı üretmeye çalışmamız gerekir.

Aynı şekilde geçmiş ulemanın İslâm'ı anlamak için hangi yöntemleri izlediğini, nasıl anladıklarını ve nasıl anlattıklarını yakından bilmemiz gerekir. Yani Mutezileye, Eşariliğe, Felasifeye, Maturidiliğe mensup düşünürlerin fikirlerini bilmeden bu gün kendimize göre İslam'ı sağlıklı bir şekilde anlayabileceğimizi sanmıyorum.

Şimdilerde görülen o ki ne mevcut donanımımız, ne de hevesimiz çeşitli konularda derinliğine dalmaya yetmemekte, dolayısıyla İslam'ı yeniden anlama faaliyeti de nefessiz kalmaktadır. Donanım açısından yetersiziz, çünkü klasik birikimi değerlendirebilecek formasyondan kasten yoksun bırakılmışız. Özlem ve tutku bakımından yetersiziz, çünkü bu işe kalkışanlar hayatı boyu serseri gibi zindandan zindana sürülmüş, dolayısıyla diğerlerinin şevki de kırılmıştır.

Ancak yine de ümitsiz değilim, bu faaliyetleri çocuklarımız gerçekleştirecektir. Çünkü onlar kısmi bir refah içinde yetiştiklerinde para ve servet derdi içinde olmayacaktır. Aynı şekilde bir doçentin, profesörün oğlu-kızı olduklarından itibar açısından da doymuş olacaklardır, şayet onlar daha donanımlı hale getirilebilirse istediğimiz bilgiyi gerçekleştirecekler, İslâm'ı daha özgür ve daha sağlıklı şekilde anlayabileceklerdir.

Bütün bunlara rağmen günümüzde bir Türk Müslümanlığından bahsedebilir miyiz? Günümüzde ancak bir kaostan bir kimlik krizinden söz edebiliriz. Günümüzde söz edilen Türk-Müslümanlığı olsa olsa Köy-Müslümanlığı olabilir. Köy-Müslümanlığı ise derin bir felsefi ve kelami geri plandan, anlaşılabilir bir kâinat tasavvurundan, net bir Allah tasavvurundan, gelişmiş bir metin anlama, yorumlama ve akıl yürütme yönteminden, ciddi bir ahlak, din, tabiat, bilim ve tarih felsefesinden mahrum folklorik bir Müslümanlık anlayışıdır. İslam'ın temel ilkelerinden daha ziyade putperestliğe daha yakın bir anlayış ve yaşantı şeklidir.

Kitabi ve felsefi tabanı olmadan yaşanan bir hayat ancak ilkel bir hayat olabilir. Böyle bir Müslümanlık, gelişmiş kent yaşantısının, felsefi ve bilimsel gelişmelerin, aşırı uzmanlaşmış endüstriyel hayatın karşısında ancak anlamsız ve içi boş bir tarih malzemesi olacaktır. Bu durumda insanlar tarih, din, ahlak, bilim, yönetim, üretim felsefelerini dışarıdan alacak, Müslümanlık sadece bir düğün eğlencesi konumuna indirgenecektir. Böyle bir eğlenceye on yedi on sekiz yaşlarındaki işsiz genç kızların ihtiyacı olabilir, ama her gün çeşitli düşünceler arasında savrulan bir düşünürün, manevi tecrübe alanında dünyayı görmeyen bir arifin, aklını ve mantığını her şeyde ölçü olarak kullanan bir akılcı insanın ihtiyacı olamaz. Böyle bir Müslümanlığı savunanlar bilerek veya bilmeyerek akıl almaz düzeyde bir birikimi temsil eden felsefe, kelam, usul, mantık, edebiyat, ahlak, din birikimlerini sele veriyor demektir, Ama hiç kimse şunu unutmasın ki, insanlar fanidir, bir gün ölür gider, fakat Bediüzzaman'ın, Fahreddin-i Razi'nin, İmam-ı Gazali'nin eserleri kıyamete kadar yaşar.

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Zulüm (ve haksızlık) edenlere de sakın meyletmeyin! Sonra size de ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur, sonra size yardım da edilmez.

Hûd, 113

GÜNÜN HADİSİ

"Kim ilim tahsili için bir yola girerse Allah ona cennete gidecek yolu kolaylaştırır."

Müslim

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI