Cevaplar.Org

HÜSEYİN ÇAĞDIR

1927 YILI Edirne doğumlu olan Halıcı Hüseyin Ağabey, uzun senelerden beri İzmir’de ikamet etmektedir. Kemeraltı’nda senelerce halıcılık yaptığından bu isimle tanınmıştır. Üstad Hazretlerini iki kere ziyaret etmiştir. Meşhur 1971 İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi’nin sanıklarından olarak, Av. Bekir Berk, Av. Gültekin Sarıgül, Mustafa Birlik gibi ağabeylerle beraber hapse girmiştir. İzmir’de derslere gitmeye başladığım 1968 senesinden beri tanıdığım, hemen her hizmet faaliyeti içinde en önlerde gördüğüm, Kemeraltı Camii’nin avlusunda hasırların üstünde Ahmet Feyzi Kul Ağabeyle birlikte hatırladığım “ak saçlı”[1] Hüseyin Ağabey, bir derste veya bir meşverette ilk görülen veya olmadığında ilk fark edilen ağabeylerdendir. Olmadığı meclislerde burukluk vardır, aranır. Hüseyin Çağdır 2 Eylül 2005 tarihinde İzmir’de vefat etmiştir. Mezarı Çamlık’tadır.


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2015-01-22 09:26:47

1927 YILI Edirne doğumlu olan Halıcı Hüseyin Ağabey, uzun senelerden beri İzmir'de ikamet etmektedir. Kemeraltı'nda senelerce halıcılık yaptığından bu isimle tanınmıştır. Üstad Hazretlerini iki kere ziyaret etmiştir. Meşhur 1971 İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi'nin sanıklarından olarak, Av. Bekir Berk, Av. Gültekin Sarıgül, Mustafa Birlik gibi ağabeylerle beraber hapse girmiştir. İzmir'de derslere gitmeye başladığım 1968 senesinden beri tanıdığım, hemen her hizmet faaliyeti içinde en önlerde gördüğüm, Kemeraltı Camii'nin avlusunda hasırların üstünde Ahmet Feyzi Kul Ağabeyle birlikte hatırladığım "ak saçlı"[1] Hüseyin Ağabey, bir derste veya bir meşverette ilk görülen veya olmadığında ilk fark edilen ağabeylerdendir. Olmadığı meclislerde burukluk vardır, aranır. Hüseyin Çağdır 2 Eylül 2005 tarihinde İzmir'de vefat etmiştir. Mezarı Çamlık'tadır.

"1955 senesinde Risale-i Nurları tanıdım"

Halıcı Hüseyin Ağabey, bizim arzumuz üzerine, "şahsımı nazara vermek için değil, şahs-ı manevî hesabına Üstad'ımız Bediüzzaman Hazretlerini ziyaretlerimi ve 1971 mahkeme hatıralarımı hulasaten anlatmaya çalışacağım" diyerek hatıralarını şöyle ifade etti:

"Bu âciz kardeşiniz, 1955 senesinde Risale-i Nurları lütf-u İlâhî olarak tanımış oldu. Ve İzmir'de Basmane'de 'Altınpark' diye anılan parkın üst tarafında Hava Bçvş. Cahit Erdoğan kardeşimiz, İzmir Ticaret Lisesi'nde okuyan talebelerle dershane mahiyetindeki bir evde kalıyorlardı. Ben de ara sıra oraya gidiyordum. Her ne kadar hizmetin mahiyetini bilmemekle beraber, dershanede kalan o mübarek kardeşlerin hal ve tavırları ve oraya gelen herkese samimî alâkaları bizi cezp ediyordu. Sonradan anladık ki, bu samimî alâka, Risale-i Nur'un çok kıymetli esaslarından bir düsturmuş...

"Üstad, bizi talebeliğe kabul ettiğini söyledi"

"Sene 1958… Bir gün dükkânımda otururken İzmir'de askerliği esnasında tanıştığım ve eskiden bir tarikatta beraber bulunduğumuz Hayri isminde Orhangazili arkadaşım, ziyaret maksadıyla dükkanıma geldi. Ona bildiğim kadarıyla Risale-i Nurlardan bahsettim ve Tarihçe-i Hayat kitabından bazı yerleri okumaya başladım. O, pürdikkat dinliyordu, çok hislenmişti. Ben okumayı kesmek isterken 'Devam et, oku!' deyince biraz daha okudum. Arkadaşım Hayri 'Bu zatı hemen ziyarete gideceğiz!' diye ısrar etti.

"Hâlbuki o ana kadar ben ziyareti düşünmemiştim. Onun ısrarıyla Isparta'ya gittik. O günkü anlayışımızla Hayri ve benim niyetimiz şu idi:

"'Bir mübarek zatı ziyaret edip elini öpmek ve duasını almak, yani şahsî büyüklüğünü nazara alarak ziyaret etmek...'

"Hâlbuki sonradan anlıyoruz, bu kapı, bu manayla kapalı imiş…

"Buna dair Yirmi Altıncı Mektup'ta izahat var.[2] Biz kapalı kapıyı zorladığımızdan, üç gün Isparta'da beklediğimiz halde görüşmek mümkün olmadı. Bir eksikliğimiz olduğunu anlamıştık. 

Dönmeye karar verdiğimiz dördüncü günün sabahında son bir defa kapıya vardık. Bir kardeş kapıyı açtı ve 'Kardeşim! Üstad çok rahatsız, kimseyi kabul etmiyor' derken hizmet maksadıyla gelen bir kardeşi içeri aldı. Niyet mühim! Biz mükedder olarak evin biraz ötesinde Hayri'yle, 'Artık dönelim mi? Bir gün daha kalalım mı?' diye konuşurken gayr-ı ihtiyarî başımı eve doğru çevirince evin penceresinden bir genç el ediyordu. Koşarak gittik. Kapı açılmıştı. O genç bize, 'Beş dakikayı geçmemek üzere Üstad sizi kabul etti' dedi.

"Ve Üstad'ımızın odasına girdik. Hakikaten Üstad'ımız hasta yatıyordu, sesi de kısıktı. Ben elini öpmek için eğildim, rahatsız olmasın yatarken öpeyim, diye düşündüm; fakat Üstad elini uzatmıyordu. Yanındaki ağabeye işaret etmiş. 

Üstad'ın başını kaldırıp oturttuktan sonra elini uzattı, ben de öptüm. 'Talebeliğe kabul ettiğini ve kendi şahsını ziyaretten daha ehemmiyetli, Risale-i Nurları dikkatle ve anlayarak okumamızı ve sadece şahsını ziyaret için geldiysek yol masrafımızı vermesi lazım geldiğini, bu imkânının da bulunmadığını ve üzüldüğünü' ifade ettiler. Tabiî sesi kısık olduğundan oradaki ağabey bize naklediyordu. Ben de 'Ben halıcıyım' dedim ve halı fiyatlarını öğrenmek için geldiğimi ifade ettim. Ve ayrıldık...

"Kardaşlarım! Küfrün bel kemiği kırılmıştır…"

"Yıl 1960... Ramazan ayı içinde Ankara'dan Av. Bekir Berk ve Said Özdemir Ağabeyin de içinde bulunduğu bir kafile minibüsle Üstad'ı ziyarete giderken Mustafa Birlik kardeşimizin o günkü dükkanının bulunduğu Hatuniye Camii'nin önüne, Mustafa Birlik'i de almak üzere gelmişlerdi. Ben de uğurlamak için orada bulunuyordum. Sevinç içindeydiler. Mustafa Birlik, benim kolumdan çekerek, 'Bu fırsat kaçırılmaz' deyip beni de minibüsün içine çekti. Ben düşünceliydim. Çünkü evime haber veremeden gidiyordum. Bu halimi hisseden bir kardeş, 'Niye durgun ve düşünceli duruyorsun? Sevinsene!' dedi. Ben dedim: 'Evin haberi yok.' 

O kardeş de 'Aydın'dan Mehmet Metin kardeşin oteline telefon ederiz, eve bildirirler' dedi. Çünkü o zaman telefon her yerde yoktu. Ben de rahatladım. Anladım ki, nefsim beni bu güzel nasipten alıkoymak istiyor... Yolculuk gece devam etti ve tam sahur vakti Isparta'ya vasıl olduk. Nuri Benli Ağabeyin oteline indik. Üstad bu ağabeyin otelinde kısa bir müddet kalmış. O zaman sıkıyönetim vardı. Üstad'ımıza haber gönderildi. 'Gelsinler' demiş. Hatırladığıma göre 13 kişiydik, gittik. "Üstad Hazretleri evvelki gördüğümüzden daha dinç ve neşeli, sesi tam çıkıyor ve söyledikleri tam anlaşılıyordu. 

İzmir'de üç kahraman: Muzaffer Erdem, Durmuş Olgun ve Hüseyin Çağdır Ağabeyler hâlbuki 20 gün sonra vefat edip ahirete intikal edecekmiş... Karyolasına oturmuş, bizlere hitap ediyordu. Bizler de hayranlıkla mübarek yüzüne bakıyorduk. Hemen ihtar ettiler. 'Kardaşlarım! Yüzüme dikkatle bakmayınız, bende nazar hassasiyeti var, konuşamam' dedi. Bizler de başımızı önümüze eğdik. Ezcümle ifadelerinde,

'Kardaşlarım! Küfrün bel kemiği kırılmıştır. Bir mahlûk can çekişirken yaptığı hareketler gibi, birkaç hareket daha yapabilir; sizi telâşa düşürmesin' diyordu. Dolayısıyla vefatından sonra yapılan 60 ihtilâlini ve sonrakilere işaret ediyormuş. Ve devamla, 'Risale-i Nurlar, dünya lisanlarının birçoğuna tercüme edilecektir' dedi. Buna mümasil müjdeli haberler verdiler... Bilhassa Av. Bekir Bey'e Nurların müdafaasındaki gayret ve muvaffakiyeti dolayısıyla hususan iltifatta bulundular. Ve bir kese çıkararak içinden her birimize o zaman geçerli olan sarı renkli 25 kuruşluklardan verdi ve 'Bunları ders ücreti olarak veriyorum' diye ifade ettiler ve orada kaç kişi varsa o kadar 25 kuruşluk çıktı ve kese boşaldı... Bizlere sahur yemeği ikram ettiler. Oradaki hizmette bulunan ağabeylerle birlikte yedik ve ayrıldık. Meğer 20 gün sonra Kadir Gecesi'nde, Urfa'da ahirete intikal edecekmiş… Allah (c.c.) şefaatlerine cümlemizi nail eylesin! 

"1971 İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi ve hapishane…"

"1971 yılında solcular yaygın bir faaliyet içindeydiler. Sıkıyönetim mahkemeleri bunları muhakeme etmek için kurulmuş iken, bazı mihraklarca kasıtlı olarak Nur talebelerini de aynı kefeye koymak istemişler. Ve o gizli ve dine karşı olan mihrakların maşası durumunda olan Hava Binbaşısı Askerî Savcı Nurettin Soyer'i görevlendirmişler... Burada adı geçen savcı ve onun gibi şahıslardan ordumuzu tenzih ederiz... Kötülükleri şahıslarına aittir, ordu bütünüyle bizim ordumuzdur.

"Malum savcının kendi ismine zıt hareketiyle dessasane bir şekilde Nur talebelerinde suç ararken solcuları himaye ettiği, sonradan Hâkim Albay Kaya Alpkartal'ın malum savcıya, 'Sen solcular hakkında ciddi delil toplamamışken Nur talebelerini suçlu göstermek için delil diye lüzumsuz şeyleri dosyalara doldurmuşsun!' sözlerinden anlaşılmış oldu. "Malum savcı ilk olarak Şirinyer'de birkaç kişiyi sorguya çekerek onlardan gerçek dışı ifadeler alabilmek için, 'Sizi ilk celsede bırakacağım, yeter ki benim istediğim gibi ifade verin' demiş ve aldatmış!

"Tevkifler başladı: Mustafa Birlik, Av. Bekir Berk…"

"Birkaç gün sonra, Karşıyaka'da oturan, Yüksek İslâm Enstitüsü'nde okuyan Necdet Başaran ve arkadaşları ders okurlarken, malum savcının emriyle 'Nur ayini yapılıyor' iddiasıyla basılmışlar; böylece tevkifler başlamış oldu. 

"Birkaç gün sonra da 2 Mayıs 1971 günü İzmir'de çok sadıkane Nur hizmetlerinde bulunan kardeşimiz Mustafa Birlik tutuklandı. 

Narlıdere'de askerî sahada hazırlanan tutuk evine konuldular. Malum savcı, suç olması mümkün olmayan ifadeleri suç delili gibi gösterme gayretkeşliğiyle dosyaları kabarttı.

"Bu arada Av. Bekir Berk ve Av. Gültekin Beylere vekâlet çıkarıldı, davaya girmeleri için. Malum savcı bunu haber alınca, 'Onları da tevkif edeceğim' deyip ve Av. Bekir Bey'i Balıkesir'de arkadaşlarıyla namaz kılarken bastırarak tevkif ettirip, ayrıca Av. Gültekin Sarıgül'ü de yazıhanesinden alıp İzmir Sıkıyönetim Tutukevi'ne getirtti.

"Ben İşaratü'l-İ'caz okurken yakalandım"

"Bana gelince… Malum savcı bir müddet tevkif ettirmedi. Fakat devamlı kontrol altındaydım. 

Bir gün kendisi dükkânıma gelerek İşaratü'l-İ'caz'ı okurken yakaladı.

İfademi almak üzere makamına götürdü. Birçok MİT raporu, 10 sene evvelinden tutulan raporlar, tespitler göstererek birçok soru, yalan ve inkâr etmemem için bazı taktikler… Halbuki her Nur talebesi gibi, inkâr etmek şöyle dursun, bu asra bakan ve bir Kur'an tefsiri olan Risale-i Nurları okumanın suç olmadığını ve bir vatandaşlık hakkımız olduğunu vs. kendime ait suçlamaları ve soruları becerebildiğim kadar cevapladım. Fakat 10 senelik MİT raporlarında tespit edilen isimleri saymaya başlayınca, ben de, aradan çok zaman geçmiş, belki o şahıslar da orada bulunmuş olabilirler, bu bir araya gelişlerin sadece Nur Risalelerinden istifade ederek dinimizi öğrenmek olduğunu, suç teşkil etmeyeceğini ifadeye çalıştım...

"İlk nezarethane ve solcu mahkûmlarla konuşmalar…"

"Vakit geç olduğu için beni Hilâl (Tepecik) semtinde askeriyeye ait bir yere getirdiler. Meğer orada 10 kişi (üniversiteli solcu talebeler) varmış... Onların içine girdik. Bana ilkin iltifatta bulundular. Sonra Nurculuktan tutuklandığımı söyleyince araya bir mesafe koydular. Yatsıya doğru solcu Kadir Kaymaz isimli banka arabasını soyan şahsı emniyet henüz bulamadığından babasını getirdiler. Adamcağız perişan bir halde geldi. Arka arkaya sigara içiyordu sıkıntısından. 

"Baktım solcu 10 kişi, adamcağızın etrafını sardılar... Bey'in yıkama taktiğini kullanıyorlardı. Tabiî adamcağızın solculukla filan alâkası yok. Çocuğunu Ankara Üniversitesi'nde kandırmışlar. Adamın biraz da millî hisleri var. Bitkin bir halde onlara cevap vermeye çalışırken, ben de ondan yana bir-iki lâf edeyim derken, onu bırakıp bana döndüler.

İslâm'a dair birçok sual... Allah'ın izniyle Nur Risalelerinden alabildiğim ölçülerle susturucu cevaplar oluyordu. Gece saat 3'e kadar konuşma devam etti. Bektaşî gibi 'Eyvallah, eyvallah!' demeye başladılar. Baktım ki, adamlar öyle şartlandırılmış ki, fikren mağlûp olsalar bile solculuktan vazgeçmiyorlar. 

"Bir ara birisi, 'Mademki bu idare sizi de suçlu görüyor, öyleyse beraber mücadele edelim' demeye getirdi. Ben, 'Hayır, bizim sizinle ayrılığımız o kadar derin ki şu halinizle birleşmemiz mümkün değil. Ancak Allah'a iman edip İslâm'ca yaşamanızla mümkün olabilir...' Hem dedim: 'Siz davanızda mağlûp oldunuz.' 'Neden?' dediler. Ben de, 'Siz 'kır gerillası' adı altında bazı köylülere davanızı anlatmak istediniz, Köylüler sizi jandarmaya haber verdi; bu nasıl halktan yana olmak!' deyince, içlerinden birisi, 'Evet, doğru söylüyor! Biz halkları bilinçlendirmeden köylere indik, fakat bundan sonra taktiğimiz başka olacak' dedi. Benim de maksadım, onlara başarısızlığı kabul ettirip ümitsizliğe düşürmekti... O gece böyle geçti... 

"Narlıdere Tutukevi"

"Sabah oldu, beni Narlıdere'ye tutuk evine götürmek için bir cip geldi. Bir astsubay kelepçe takmak üzere iken, onun amiri, 'Ne yapıyorsun! O adam kaçmaz, al cipe götür' diye seslendi. Ben de o şereften mahrum kaldım! Her neyse...

"Narlıdere Tutukevi'ne getirdiler. Gördüm ki, güzel bir yer, çamlık, havadar, denize nazır... Biraz nefsime, biraz da oradaki kardeşlere moral olsun diye 'Ooh, burası kamp gibiymiş!' deyince, ismini veremeyeceğim birisi, 'Sen bizim daha evvel çektiğimiz sıkıntıyı bilmiyorsun' dedi. Ben de 'Şu hali değerlendiriyorum' dedim. Hakikaten solcularla bir aradayken çok sıkılmışlar. İnsan kardeşlerle bir arada olunca keder ve sıkıntılar kalkıyor. Namazlarımızı cemaatle kılıyorduk.

"Birkaç gün sonra Balıkesir'den Av. Bekir Beyle beraber yakalananlar geldiler. Bayram havası oldu... Arkadan Av. Gültekin Bey geldi. Üst ranzada Gültekin Beyle yan yana yatıyorduk. Mütevekkil bir kardeş; çok güzel anlaşıyorduk. Hepsiyle anlaşıyorduk da, bazı farklı fıtratlar olabiliyor. Balıkesir'den gelen Hasan Aktunç kardeşin çok şakacı, güldürücü, şen bir hali vardı. Hepimizin taklidini yapardı.

Geceleri kapılar kapanırdı. Koğuşta tuvalet yoktu, dışarıda idi; o hal bizleri üzüyordu. İdareciler bizlerden memnun idiler. Bitişikteki solcuların koğuşunda her gün bir hadise çıkıyordu.

"Av. Bekir Berk gelince mahkemenin seyri değişti"

"Haftalar böyle geçti... Nihayet mahkemeye çıkarılma günü geldi. İlk gün öğleden sonra kelepçeli olarak Üçkuyular'daki askerî mahkeme salonuna getirildik. Gördük ki mahkeme heyetinin tavırları biraz sert. Hayret ettik! Meğer aynı gün sabahtan, solcular ilk sorguları yapılırken ayağa kalkmamak, sorulara ters ve saygısız cevaplar vermek gibi hareketlerle mahkeme heyetini rahatsız etmişler. Bizlerin de aynı kabalığı yapacağımızı zannederek, o sertliği gösteriyorlarmış. Aksine biz maznunların gayet edepli bir şekilde davranışlarımızı görünce çehreler değişti. Ertesi gün bazı ifadeleri düzelterek zapta geçirmeye başladılar. Müşfik bir hal aldılar. Bizler de rahatladık. 

"Sorgular yapılırken bazı ilk ifadelerde mübayenetler dolayısıyla 'Nurculuk davası ve gayesi müdafaa edilemiyor' gibi bir hal oldu. Sanık sandalyesinde oturtulan Av. Bekir Berk Bey'in ve şahitlerden Nihat Kurtça ve Necmi İlgen Efendilerin güzel ifadeleriyle mahkemenin seyri değişti. Yurdun dört bir yanından dinleyici olarak gelen kardeşler de rahatladı, bizler de ve mahkeme heyeti de rahatladı. Malum savcı müstesna... Muhakemelerimiz çok iyi geçiyordu. Türkiye'nin her yerinden dinleyici kardeşler geliyordu. Bir gün muhakeme esnasında bizi mahkemeye getiren askerlerden birinin silahı kendiliğinden dış salonda patladı. Mahkeme heyeti çok korktu, bilhassa malum savcı...

"Mahkeme reisi, malum savcıyı tokatlayınca…"

"Mahkemeler böyle seyredip giderken bir gün, mahkeme reisi Albay Kaya Alpkartal ile binbaşı malum savcı arasında münakaşa çıkmış; malum savcı, Kaya Alpkartal'a 'Sen Nurcuları koruyorsun!' deyince münakaşa büyümüş. Albay Kaya Bey malum savcıya bir tokat vurmuş. Ertesi gün muhakeme yok diye haber geldi. Meğer o münakaşa sebebiyleymiş... Sonra mahkeme heyetini değiştirdiler, malum savcı da dâhil... Aradan hayli zaman geçti. Yeni gelen mahkeme heyeti de iyiydi, celseleri başladı. Çok güzel müdafaalar yapıldı. Muhakemenin seyrini ve müdafaaları detaylı öğrenmeyi merak edenler, 1973 senesinde neşredilen 'Hakkın Müdafaası' adlı kitabı okuyabilirler...

"Banka soyguncusu bizim koğuşa geldi"

"Banka arabasını soyan solcu Kadir Kaymaz, birçok solcuyla birlikte tevkif edilmişti. Bizlerin bulunduğu tutukevinde yan yana koğuşlarda kalıyorduk. Kadir Kaymaz'ın bazı ifadeleri solcu ağabeyleri tarafından hoş karşılanmadığından öldürmeye karar vermişler. Koğuş idaresi bunu duyunca, Kadir Kaymaz'ı bizim koğuşa naklettiler. Kaymaz gelip bizim Saim Atlıhan kardeşin sert bakışlarını görünce, 'Eyvah, bunların içinde halim ne olacak!' diye düşünmüş. Halbuki bütün kardeşlerin şefkatli tavırlarını görünce rahatlamış... Birkaç gün sonra Saim Kardeş hastalandı; Kadir Kaymaz, bir hastabakıcı gibi Saim'in yanından ayrılmadı...

"Ufak tefek bir çocuktu. Ramazan ayı girince oruca da başlamış... Bir gün kendisine sordum, 'Kadir! Sen böyle işlere alet olacak birisine benzemiyorsun' dedim. 'Ağabey,' dedi, 'liseden mezun olunca Ankara'da bir fakülteyi kazanarak okumaya başladım. Hemen solcu arkadaşlar etrafımı sardılar, beynimi yıkayıcı bazı şeyler söylediler, silah verdiler, para verdiler, kız arkadaş filan... Bundan sonra biz ne vazife verirsek yapacaksın, dediler. İşte ağabey, bizimkisi macera…'

"Mahkeme seyrini değerlendirmeye gelince…"

"Birçok menfî propagandayla, bilhassa ordu içinde Nur talebelerine karşı yanlış ve maksatlı bir kanaat uyandırılmak istenmiş. Bilhassa 1971 hadiselerinde gizli zındıka komiteleri, solcularla aynı kefeye koymak istemişler. Üniformalı Türk hâkimlerinin tarafsız müşahedeleriyle Nur talebelerinin Türk milletine zararlı olmak şöyle dursun, gayet faydalı bir ekol olduğunu kabul ettikleri ve Ankara'daki yüksek hâkimler heyetinde yapılan müdafaalar neticesinde müspet kanaatleri yüzlerinden belli oluyordu. Gerçi birkaç kişiye ceza verilmişse de neticeleri itibarıyla o dava çok faydalı olmuştu. Akabinde af kanunu çıktığı için o cezalar da düşmüş oldu."

 

[1] Ahmet Feyzi Ağabey, Hüseyin Ağabeye "ak saçlı evliya" dermiş.

[2] "Malum olsun ki, bizi ziyaret eden, ya hayat-ı dünyeviye cihetinde gelir; o kapı kapalıdır. Veya hayat-ı uhreviye cihetinde gelir. O cihette iki kapı var: Ya şahsımı mübarek ve makam sahibi zannedip gelir. O kapı dahi kapalıdır. Çünkü ben kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenâb-ı Hakka çok şükür, beni kendime beğendirmemiş. İkinci cihet, sırf Kur'ân-ı Hakîmin dellâlı olduğum cihetledir. Bu kapıdan girenleri ale'r-re'si ve'l-ayn kabul ediyorum." (Mektubat, 344)

Ömer Özcan

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

İnfitar Suresi/6-8

Ey insanoğlu! Seni yaratıp sonra şekil veren, düzenleyen, mütenasip kılan, istediği şekilde seni terkip eden, çok cömert olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?

GÜNÜN HADİSİ

Her insan hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir."

Tirmizi

TARİHTE BU HAFTA

*Cumhuriyet'in ilanı(29 Ekim 1923) *Sütçü İmam Maraş'ta direnişi başlattı(31 Ekim 1919) *I.Dünya Harbine girdik(1 Kasım 1914) *İmam-ı Rabbani Hz.lerinin İrtihali(2 Kasım 1624) *Hz.Ömer(r.a.)'in Şehadeti(3 Kasım 644)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI