Cevaplar.Org implant

BEDİÜZZAMAN'I ANLAYABİLMEK İÇİN GAZALİ'Yİ ANLAMAK-2

Tarihin akışını değiştiren düşünürlerden biri de şüphesiz Gazalî’dir. Gazâlî ümmeti çöküntüden kurtararak yepyeni bir yörüngeye sıçramasını sağlayan büyük bir müceddittir.


Bünyamin Duran, (Prof. Dr.)

2014-12-31 04:57:23

Tarihin akışını değiştiren düşünürlerden biri de şüphesiz Gazalî'dir. Gazâlî ümmeti çöküntüden kurtararak yepyeni bir yörüngeye sıçramasını sağlayan büyük bir müceddittir.

Gazali, düşünce sistemi ve etkisi

Ebu Hamid Muhammed el-Gazâlî 1058'de Horasan'ın Meşhed kenti yakınlarında bulunan Tus kasabasında dünyaya geldi. Şimdi harabe durumunda olan ve İran'ın kuzeydoğusunda bulunan bu küçük kasaba, o zamanlar akarsuları, ağaçları ve çevresinde bulunan dağlardaki maden depolarıyla gelişmiş bir yerleşim yeri idi. Burası, büyük destan şairi Firdevsî ve zeki vezir Nizam-el-Mülk gibi dünya şöhretlerine de beşiklik etmekle şeref kazanmış bir yerdi.

Bu şehir 1389'da, adı "tahripkâr prens" olarak tanınan Moğol fatihi Timur'a karşı isyan etmiş, bu sebeple de Timur tarafından tahrib edilmiş, bir daha da onarılmamıştır. Onun su kaynakları Şiîlerin bir kutsal şehri olan Meşhed'e akıtılmış, bu nedenle de Meşhed gelişme göstermiştir.

Büyük babası gibi el-Gazâlî nin babası da bir yün eğiricisiydi (gazzaldı). İşte onun Gazâlî ismi de buradan gelmektedir. Gazâlî ismi genel isim formuna göre yakında bulunan ve bir köy olan Gazzala'dan da gelmiş olabilir. Gazâlî, daha çocukluğunda bir ilim adamı olan amcası Hamid'in ünvanını almıştır.

Eğitimini yaptığı ilk yer, Tus'ta yetim çocukların eğitim gördüğü bir yerdi. Babası tarafından kendisine mütevazî bir miras düşen bir aile dostunun himayesi altında tahsilini sürdürdü. Bir sûfî olan arkadaşı, ilkokula ilaveten ona bir de sûfî eğitimi yaptırma sorumluluğunu duydu. Böylece Ebu Hamid, Hazar denizinin güneydoğu kıyılarında 250 mil uzaktaki Cürcan'da tahsil yaptı.

Ebu Hamid o zaman daha olgun yaşta olmayan bir gençti. Bu tahsili yaptıktan sonra o, Allah bilgisinden başka bir bilgi aramadığını, bunun dışındaki bir bilgiyi reddettiğini yazarak geri dönü. Fakat bu dönüş yolculuğunda yol kesici soyguncular, yanında bulunan ve çoğu da ders notlarından ibaret olan defter ve eşyalarını almaya çalıştılar. Bu ders notlarını kurtarmak için hararetle onlara yalvardı. Soyguncuların başkanı alay ederek; "Bu bilgi nasıl bir bilgidir ki, defterler kaybolunca o da kayboluyor ve sizi bilgisiz bırakıyor" diye sordu. Bu durum ona öğreneceklerini hafızasına nakşetmeye ve defterde bırakmamaya azmetmeyi öğretti.

Gazali'nin tahsilini devam ettirdiği ikinci kent Nişabur'du. Bu kent Tus'un 30 mil güneybatısında bulunan eyaletin başkentiydi. Bu şehre, çağın en büyük âlimlerinden el-Cuveynî tarafından davet edilmişti.

El-Cüveynî, iki mukaddes şehirde yıllarca vaizlik yapmış ve bu nedenle İmam el-Harameyn ünvanını kazanmıştı. Bu imam çok geçmeden el-Gazâlî'nin şeyhi olma şerefine nail oldu. El-Cuveynî bir kelâmcıydı ve yeni kurulmuş Nizamiye medresesinde kürsü sahibiydi.

Nizamiye medresesi de, diğer benzerleri gibi Nizamü l-mülk tarafından kurulmuştu ki, okul ücreti, pansiyon ve yurt masrafları bağış yoluyla elde ediliyordu. Burada Ebu Hamid, ilâhiyat, felsefe, mantık ve tabiî bilimler tahsil ederek sekiz yıl geçirdi (1077-85). Tahsil yaparken de Cuveyni'nin asistanlığını yaparak kısmen derslere giriyordu.

Sonradan da bağımsız olarak ders vermeye başladı. Kısa zamanda bir öğretici olarak ilâhî ve felsefî konulara ışık tutucu, yorumlayıcı ve esaslı çözümler getirici keskin zekâlı biri olarak ün yaptı. Entellektüel üstünlüğünün ve ona uygun davranışının bilinci içindeydi. Önceleri kavrayışını dipsiz bir deniz olarak tasvir ettiği bu öğrencisini, el-Cuveynî kıskanmaya başladı. Ebu Hamid ona ilk eserini gösterdiği zaman şeyhi ona: "Daha ben hayattayken beni mezara gömmek mi istiyorsun?" diyerek sitem etti. (Hitti, 1995, s. 179)

Daha sonra el-Gazâlî, Selçuklu sarayının aydın veziri Nizamü l-Mülk'ün himayesinde toplanan parlak şairler ve alimler halkasına katılmak için Nişabur'dan Bağdat'a gitti. Yirmiyedi yaşındaki bu gencin ünü kendisinden evvel oraya gelmişti ve bu halkaya şerefle kabul edildi. Nizam, o zaman saraydaki mevkiinin en üst durumundaydı. Onun yükselişi daha önce Alp Arslan zamanında (1063-1072) başlamış, onun ölümü üzerine de, onsekiz yaşındaki halefi Melik Şah'la zirveye ulaştı(1072-92). Nizamü l-Mülk, kültürden ziyade savaşla ilgileniyordu. Ancak din öğreticileri ve şairler için cömertçe para harcıyordu. Sûfî tekkeleri yanında kendi adını taşıyan Nizamiye Medreselerini de tesis etti.

Saraya intisabından altı yıl sonra Gazâlî Bağdat Nizamiye medresesine baş müderrris olarak tayin edildi. Dört yıl bu meslekte kaldı. Gazali'nin şöhreti sadece bir medrese hocası sınırları içinde kalmadı, kısa zamanda İslam dünyasının her tarafına yayıldı. Yakın ve uzakta bulunan ilim adamları ilim öğrenmek için değilse de danışmak için ona geliyorlardı. Fas ve İspanya da Murabıt hanedanlığının Berberî kurucusu Yusuf İbn Taşfin, Şer î bir hükümde şüpheye düşmüş bunun çözümünü arıyordu. Fakat başvurduğu hiç kimse onu tatmin edememişti. Bu sebeble Gazâlî'nin ayağına kadar gelerek, ondan yardım talep etti.

Daha Nişabur'dayken Gazâlî de aklî ve ruhi tatminsizlikler baş göstermişti. Modern Avrupa felsefesinin başı sayılan Descartes gibi o da kendisinde bulunan saf otoriteyi kaybetmişti. Oldukça yüksek duruma çıkan şüphecilik duygusu onu tamamen aklî şüpheciliğe sürükledi. Fakat o tüm Skolâstik teolojiyi, hukuku, felsefeyi ve mistisizmi kökten anlamaya ve gerçeklerini bulmaya çalışıyordu. Septisizm (Şüphecilik) onun düşüncelerine hâkim olmuştu.

Öğretim ve davranış konusunda kendisiyle meslektaşları arasındaki uyuşmazlık onu şüpheciliğinde daha da ısrarlı hale getiriyordu. Böylece fizikî ve zihnî bakımdan çöküntüye uğrayarak görevinden çekildi ve İslâm'ın en büyük entellektüel merkezine sırt çevirdi. Böylece inzivaya ve tefekküre dalarak huzura kavuşmak istiyordu. Onun kürsüsünü de kardeşi Ahmed işgal etti.

Gazâlî'nin otobiyografisi bizi doğrudan hayatı boyunca ve özellikle Bağdat'daki Nizâmiye medresesinden ayrılışını takip eden büyük sıkıntı dönemi esnasında mücadele etmek zorunda kaldığı aklî ve rûhî problemlerle tanıştırır. Gazâlî bize, yirmi yaşından önce, ateşli bir hakikat arzusuna tutulduğunu ve körü körüne atalarının otoritelerine uyan alelade insanların pasiflik ve safdilliğini ve inanç ve akîdelerle uğraşmalarını görmekten duyduğu sıkıntıyı anlatır. Bunun için içinde şüphenin asla yer almadığı bilgi diye tanımladığı "kesin bilgiyi" aramaya karar verdi. Aradığı bilgi öyle kesin olmalıydı ki, biri çıksa üçün ondan büyük olduğunu söylese ve buna delil olarak da elindeki bastonu yılana çevirse yine de sayılarla ilgili bilgisi konusunda şüphelenmemeli, sadece bastonun yılana nasıl dönüşmüş olabileceğini araştırmalıydı.

Kendisinde gerçekten böyle bir bilginin olup olmadığını araştırdığında, bu niteliklere sahip bilginin, ancak duyuların verdiği bilgi ile apaçık önermelerin sağladığı bilginin kesin olabileceğini düşündü. Ancak şüphe sürecini mantıkî neticesine kadar götürebilmek için tüm bilginin gerçekten kati (yakîn) olduğundan emin olmak gereğini duydu.

Zahmetli şüphe süreci sonunda gerçekte onun da kesin olmadığını gördü. Çünkü birincinin (duyu bilgisinin) durumunda, duyularımız genellikle bir şey hakkında şöyle şöyledir, diye hüküm verir, fakat onların hükmü az sonra akıl tarafından yıkılır. Mesela biz, gölgeye bakar ve onun hareketsiz olduğuna hükmederiz. Fakat çok geçmeden hareketsiz olmadığını kabul etmek zorunda kalırız. Yahut gezegen gibi, uzak bir nesneye bakarız da o duyularımıza bir madeni para büyüklüğünde görünür. Oysa astronominin delilleri bizi onun dünyamızdan defalarca büyük olduğuna inanmaya zorlar.

Şâyet duyu tecrübesi güvenilir değilse o takdirde, zorunlu önermeler yahut aksiyomların bilgisi de güvenilir değildir. Tıpkı akıl otoritesinin duyu hükmünün geçersiz olduğunu göstermesi gibi, aklın hükmünün geçersiz olduğunu gösterecek aklın ötesinde daha yüksek bir otorite olamaz mı Burada Gazalî rüya olayına dikkat çekerek düşüncesini anlatmaya çalışır. Genellikle rüyada gördüğümüz şeylerin gerçekliğine inanır, fakat bu inanma uyanır uyanmaz kaybolur gider.

O halde peygamberin söylediği gibi, ölümden sonraki hayata kıyasla, bizim uyanık halimizin, uykudan başka bir şey olmaması mümkün değil midir? Gazâlî bize, bu şüphelerin gerçek bir hastalık gibi, kendisini iki ay müteessir ettiğini söyler.

Sonunda kendi gayretiyle değil, bilakis Allah ın onun kalbine gerçekten birçok bilginin anahtarı olan bir nur u akıtmasıyla fikri sağlığını yeniden kazanır. O zaman bu nurun bir muhakeme yahut delil meselesi olmadığını, fakat Peygamberin kalbin açılması ve bu suretle İslâm'ı kabul etmeye müsait olarak tarif ettiği İlahî lütuf meselesi olduğunu anlar. (Fahri, 1987, s. 173-74)

Bu bunalımlı günlerde Gazalî, Selçuk hanedanının hükmü altında bulunan Şam'a gitmek amacındaydı. 1095 yılının ilk günlerinde bir derviş olarak Şam'a gitti. Emevi camiine yerleşti. Kaba, eski püskü elbiseler giyerek, bir sopaya dayanarak azığını ve eşyalarını koymak için omuzunda bir torba taşıyarak çilekeş bir hayat sürdürmeye başladı. Riyazet, tefekkür ve ibadet yapmak suretiyle nefis terbiyesi yaparak, şöhret, para ve dostlarının kendisine veremediği zihin huzurunu aradı.

Bu aktif çileci yaşantı devresinin sonunda Gazalî, kesin bilgiye ulaşmış olarak yeniden memleketine döndü ve eğitim-öğretim faaliyetlerine devam etti.

Gazâlî alışageldiğimiz anlamda bir ilim adamı veya filozof değildi. İslam dünyasının entellektüel hayatını öylesine derinden etkilemişti ki, Nasr'ın haklı değerlendirmesiyle, "Onu hesaba katmayan bir İslam ilim tarihi, eksik kalmaya mahkûmdur."

Seçkin kişiliği ve güçlü yazarlığı sayesinde Gazalî, İslam dünyasında, Meşşai felsefenin etkisini dizginleyebilmiştir. Aynı zamanda tasavvuf öğrenimini resmi dini çevreler nezdinde meşrulaştıran da Gazâlî olmuştur. Gerçekten Gazalî, sufiliğin ilk ve en büyük ıslahatçısı olmuştur, denilebilir. O Sufiliğe sünniliğin bünyesinde bir yer bulmuş, daha da önemlisi sünni kelamın biçimsel ve doğmatik olan ifadesinin yaşayan dinle irtibatını sağlayarak, onları yeniden canlandırıp, onlara vahiy ruhunu yerleştirmiştir. Böylece o katı skolastisizme ağır bir darbe indirmiş ve akidenin doğmatik niteliğini yumuşatmıştır. Bu iki önemli adımı atmakla Gazali İslam dünyasında onikinci yüzyılda ortaya çıkan entellektüel dönüşümünü herkesten çok etkilemiştir. Gazalî her bakımdan İslam tarihinin en dikkate değer dinî ve entellektüel şahsiyetlerinden biridir. (Nasr, 1991, s. 51-52)

Gazâlî'nin bilim alanındaki performansı çağımız bilim adamlarına da ışık tutacak niteliktedir. Gazzali, sadece bir İlahîyatçı değil aynı zamanda bir mantıkçıdır da. Felsefe alanında da son derece orjinal eserler vermiştir. Ancak bu alandaki önemi, daha çok yaptığı eleştirilerden kaynaklanır. Filozofların Maksatları (Makaside l-Felasife) adını taşıyan kitabında Meşşai felsefeyi öyle mükemmel bir şekilde özetlemiştir ki, bu kitap Latinceye çevrildiği zaman, Batı da Gazâlî bir Meşşai felsefe otoritesi olarak tanınmıştır.

Gerçekten Gazâlî, Meşşaî felsefeyi derinlemesine tetkik ederek felsefî kavramları o çağın sıradan insanının zekâsının anlayabileceği bir düzeye indirmeyi başarmıştır. Aristo ve benzeri filozofların düşünceleri, müslüman filozoflardan el-Kindî, Farabî ve İbn-i Sina'nın felsefî yaklaşımlarını açıklayarak ve anlaşılmayan noktalarını anlaşılır hale sokarak felsefî birikime de önemli bir katkı sağlamıştır.

Gazâlî bu çalışmasını nihaî amacına ulaşmak için sadece bir hazırlık olarak gerçekleştirir. Bundan sonra sadece felsefî ilkeleri dikkate alarak ve felsefenin mantığını kullanarak felsefeyi veya aynı anlama gelen vahiyden bağımsız salt aklın tek başına gerçeği izah edemeyeceğini göstermek için Felsefenin Tutarsızlıkları kitabını yazdı. Bu kitabında Gazâlî, Aristo felsefesinde gündeme getirilen ve genellikle Tevhidî anlayışa ters düşen Allah ve Allah ın yaratma fiili, fenomenler arasındaki nedensellik ilişkisi, Küllî İrade, zaman ve evrenin ezeliyeti veya sonradan yaratılması, Allah'ın sıfatlarının kıdem veya hâdis olması gibi konuları yüksek bir mantık sistemiyle tartıştı, felsefenin kendi ilkeleriyle felsefenin tezlerini birer birer çürüttü. İlginçtir ki Gazâlî nin kullandığı son derece rafine mantığı ve bunun bazı çıkarımlarını sadece kavramları değiştirerek yaklaşık aynı konularda Descartes, D.Hume ve K.Popper gibi Batılı bilim adamları kullanmışlar, hatta sistemlerini o mantık üzerine bina etmişlerdir.

Gazâlî'ye kadar İslam dünyasında rasyonalist Felâsifenin vahiyden bağımsız akılla tevhidî anlayışı önemli ölçüde zedelediği bir gerçektir. Özellikle zaman ve evrenin ezelî ve ebedî olarak değerlendirilmesi, Allah'ın İlk Aklı yaratıp başka şeylerin yaratılmasını İlk Akla bırakması anlayışı, İrade-i İlahiyye nin olmaması.. gibi yaklaşımlar hem Allah'ı eksik sıfatlarla niteleyerek Allah'ın Küllî bir İrade, sonsuz bir kudret ve tek ve yekta bir yaratıcı olduğunu inkar ederek tevhid-dışına çıkıyor, hem de zaman ve evreni ezelî ve ebedî kabul ederek öldükten sonra dirilme, cennet ve cehennem gibi çok sayıda vahyî gerçekliği inkar ediyordu. Bütün bu yaklaşımlar ise o çağlarda müslüman bireyin inanç sistemini derinden sarsıyor, bir inanç bunalımının ortaya çıkmasına ortam hazırlıyordu. Nitekim Gazâlî'nin de ifade ettiği gibi bu tür felsefelerin müslümanlar arasında yayılmasına bağlı olarak müslümanlar İslamî duyarlılıktan uzaklaşıyor, ahlak, itikad ve düşüncede derin bir çöküntü içine giriyordu.

Bütün bu olumsuz gelişmeleri önlemek için el-Gazâlî alabildiğince yüce duygularla müslümanların inançlarını kurtarma faaliyetine başladı ve felsefenin sadece vahiyle çatışan ilkelerini bir daha dirilmeyecek şekilde çökertti.

Aslında Gazâlî nin ilk çıkışı Felâsifeden tevhide yönelen meydan okumalara bir cevap niteliğinde idi. Ancak Gazâlî nin cevabı öyle yüksek bir mantık ve berraklık taşıyordu ki, bizzat kendisi Felâsife için bir meydan okumaya dönüştü. Bu meydan okumanının dozunun ise Orta-şiddetin üzerinde boğucu nitelikte olduğunu burada vurgulamış olalım.

Rasyonalist felsefe, İslam dünyasında Gazâlî sonrası dönemde müstakil bir akım olarak ayakta duramamış, fakat özellikle tasavvuf perdesi altında varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Burada şunu hemen vurgulayalım ki Gazâlî vahiyden bağımsız kendi başına buyruk rasyonalist felsefelerin İslam dünyasında olamayacağını ortaya koymuş, Felâsifenin vahye ve marifete tabi olması gerektiğini sağlamıştır. (Nasr,1991,s.24)

Gazâlî hiç bir şekilde mantık ve aklın kullanımına karşı olmadığı gibi mantığa dayalı birçok eser de yazdı. Fakat onun esas karşı çıktığı şey, aklın tüm gerçeği kavrayacağı ve hiç söz sahibi olmadığı alanlarda bile parçalı görüşleriyle yeterli olacağı iddiasıydı.

Öte yandan Gazâlî müslüman ilim adamlarından oluşan Mutezile ekolünün tevhid-dışı yaklaşımlarını berteraf etmeyi de başarmıştır. Özellikle rasyona-list felsefeden etkilenerek üslup ve metodolojilerini ve düşüncelerini geliştiren bu ekol, gerektiğinde Kur'anî naslara, gerektiğinde de salt akla dayanarak çok sayıda tez geliştirmişlerdir. İslamî düşüncenin hemen her ünitesinin tartışmaya açılması, tüm yönlerinin yeniden eleştirilmesi faaliyetini Mutezile ekolü başlatmıştır. Hatta İslamî düşüncenin gelişmesi, daha sonraki çağlarda sarsılmadan ayakta durmasının sağlanması konusuna da yine bu ekol zemin hazırlamıştır, denilebilir. Çünkü ortaya atıp tartışmaya açtığı konular binlerce zekâ tarafından asırlarca tartışılmış, o konularda binlerce eser yazılmış, sonunda Gazâlî gibi dehaların yetişmesine ortam hazırlanmıştır. Mutezile ekolünün tartışmaya açtığı konuları el-Eşarî, el-Maturidî, el-Bakıllani, el-Cüveyni, İbn-i Hazm, el-Gazâlî, er-Razî, el-Cürcanî, et-Taftazanî gibi dev düşünürler en ince ayrıntısına kadar tartışmışlar, hatta bu tartışma çağımızda bile belli cepheleriyle Bediüzzaman tarafından sürdürülmüştür.

-devam edecek-

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

Üstadın ulaştığı netice gösteriyordu ki; gerçekten İslam fıtrat dinidir. Bundan sonra, bu

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

Müellif: M. Said Ramazan el Buti Mütercim: Fehmi Türkmen Hocaefendi Bizim için mümkün değil

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

Risale-i Nur, acz, fakr, şefkat ve tefekkür kavramlarından her birini Hakka ve hakikate ulaşma

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

Risale-i Nur kendisini tarikattan çok hakikat ve şeriat olarak tarif eder. Fakat, ister hakikat ol

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

Türkiye’de acip bir olay meydana geldi. En mühim ve en tehlikeli olan hadise ise, Türk milleti

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-2

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-2

Cenab-ı Hakkın kainata koyduğu kanunlardan(sünnetullah) birisi de, belirli zaman dilimlerinde M

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-3

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-3

Risale-i Nur, insanı Allah’a ulaştıran yolların sayısız olabileceğini söyler. Bununla birl

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-2

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-2

Bu konuda diğer bir ayrıntı da, Risale-i Nur’un diline, üslubuna yapılan itirazdır. Dilin a

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-1

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-1

“Risale-i Nur, bize, Rabbimizi tanıtan dört külli muallimden, dört umumi tarif ediciden bahsed

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-3

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-3

10. ‘Dindar Demokratlar’ Bir kere Nursi Demokratları nitelerken hemen tüm nitelemelerinde

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-2

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-2

6. Kur’an Hizmeti Hiçbir Şeye Alet Yapılmamalıdır Nursi, mevcut siyasi yapıya "isyan hakk

Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.

AL-İ İMRAN,134.AYET

GÜNÜN HADİSİ

Sehavet sahibi Allah'a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır, cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah'tan uzaktır, insanlardan uzaktır, cennetten uzaktır, cehenneme yakındır. Cahil sehavet sahibini Allah, cimri ibadet düşkününden daha çok sever."

Tirmizi, Birr 40, (1962)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI