Cevaplar.Org

ELİ, DİLİ VE BIYIĞI ÖNEMLİ OLAN MESLEK

Eskiden beri tanıdığım, otuz üç yıldır öğretmenlik yapan ve o gün bu gündür benden hiç ayrılmayan her gün birlikte olduğumuz bir öğretmen var. Bir gün bu öğretmene sordum dedim ki: -Seni tanırım, hem de canımdan çok severim. Öğretmenlikte otuz üçüncü yılını çalışıyorsun, bana söyler misin o gün bu gündür öğretmenliğin en zor tarafı nedir? Sizi meslekte en çok üzen, yoran bıktırıp usandıran nedir?


İbrahim Köse

ibrahimkose60@gmail.com

2014-11-23 04:16:13

 (Bu yazıyı çocuğu okuyan bütün veliler, öğrenciler, idareciler ve sanatçılar mutlaka okusun.)

Eskiden beri tanıdığım, otuz üç yıldır öğretmenlik yapan ve o gün bu gündür benden hiç ayrılmayan her gün birlikte olduğumuz bir öğretmen var. Bir gün bu öğretmene sordum dedim ki:

-Seni tanırım, hem de canımdan çok severim. Öğretmenlikte otuz üçüncü yılını çalışıyorsun, bana söyler misin o gün bu gündür öğretmenliğin en zor tarafı nedir? Sizi meslekte en çok üzen, yoran bıktırıp usandıran nedir?

Cevap verdi bana benden yakın o yılların öğretmeni dedi ki:

-Mükemmellik. Yani her zaman hazır olmak. Her zaman vaktinde kalkmak ve noksansız yaşamak.

-Açıkla bunu, ne demek istiyorsun? dedim kendisine.

Anlatmağa başladı canım öğretmenim. Hem öyle candan konuşarak anlattı ki, can kulağıyla dinledim.

-Hani erkekler bir defa, bir iki yıllığına askerlik yaparlar ya. İşte öğretmenlik de öyle bir askerliktir. Fakat bir iki yıl değil de göreve başladıktan sonra emekli olana kadar süren bir askerlik.

Bunun için her sabah erkenden kalkacaksın, okula vaktinde varacaksın, derse saatinde yetişeceksin. Eğer biraz geç kalırsan, bazen tehlikeli, bazen olağanüstü anlar yaşayacaksın. Yoksa vaktinde okula varamazsın. Mesela Reyhanlı Lisesi'nde çalışırken bir gün ilk derse girdiğimde camdan dışarı bakan öğrencilerin gülüştüklerini gördüm, nedenini sorduğumda dediler ki; "Hocam, Basri bey geç kalmamak için yoldan değil de tarlalardan koşarak okula geldi. (O zaman lise binasının arkası ve yanları tarlalarla çevriliydi.) Koşması neyse de, tarla çamur olduğu için, ayakları kocaman çamurlarla okula girmişti Basri Bey. Çocuklar ona gülüyordu.

Eğer biz ilk zilin çalındığında sınıfta olmasak ne olurdu biliyor musunuz? Anlatayım size birazcık geçmişten. Biz meslek hayatımız boyunca zil çaldığında hep sınıfta olmaya gayret ettik. Olur ya bazen de birkaç dakika geciktiğimiz oldu. Mesela bir defa iki buçuk dakika geciktiğimiz bir derste sınıf kapısının karşısında okul hademesinin dikeldiğini gördük. Biz sınıfa girince beş dakika sonra nöbetçi öğrenci gelerek bizi müdürün çağırdığını söyledi. Odasına vardığımda müdürün yüzünden dökülen bin parçaydı. Derse tam iki bucuk dakika geç girdiğimizi ve bunun bir daha olmaması gerektiğini ikaz etti. Sınıfa geldiğimizde ders yirmi dakika geçmişti. Artık o ders, ders işlemediğimi hatta gün boyu ders işleyemediğimi hatırlıyorum.

Bir defasında derse geç kalmamak için tuvaletlerden acele çıkıp öğretmenler odasına geldik. Oradan da hemen kitaplarımızı alıp tam sınıfa gitmek üzereydik ki bir arkadaş bize bakıp bakıp güldü. Biz de kendimize bakıp çekidüzen verdik fakat gülecek bir şey bulamadık. Sonra arkadaş aceleyle gözlerimizin hiçbir şey görmediğini anlamış olacak ki dedi ki: "Dükkân açık." Biz hemen meseleyi anladık. Hiç bozuntuya vermeden aceleyle fermuarı çekerek sınıfa yollandık. Allah muhafaza eğer bu şekilde sınıfa girseydik, işte o zaman görürdünüz çocuklara maskara olmayı. Belki de o gün öğretmenliğimizin son günü olurdu.

Tabi sadece fermuarı açık bırakmamak yetmez. Allah korusun sınıfta eğilip kalkarken sakın ha elbiseniz bir yerinden sökülmesin. Düşünebiliyor musunuz bir an sınıfta tahta önünde yazı yazıyorsunuz ve eğildiniz bu arada pantolonuzun arası söküldü. Ne der o şeytan tüylü muzip çocuklar. İşte bu halde artık derse devam edebilir misiniz? Peki, yarın bu okula gelmek ister mi canınız? Bir arkadaşın başına böyle bir durum gelmişti de, arkadaş depresyona girmiş aylarca derse girmemiş, yıllarca da tedavi görmüştü. O okuldan da ayrılmıştı.

Evet, dükkanı hiçbir zaman açık bırakmayacaksınız, fakat aynı zamanda çorap ve ayakkabılarınızı da düzgün giyeceksin. Hem bunu her gün yapacaksınız. Öğrencilerin her birinde iki kamera olarak karşınızda çekim yaptığını hiçbir zaman unutmayacaksınız.

Bir defasında bir arkadaş sabah aceleyle bakmadan bir ayağına siyah diğerine de lacivert çorap giyerek okula geldiği için öğrencilerin maskarası olmuştu ve o arkadaşı ertesi gün okulda görememiştik, tayini bir günde başka bir yere çıkmıştı.

Bir defasında da daha önce çalıştığım okuldan bir öğrencim dört beş yıl sonra beni yeni okulumda ziyarete gelmişti. Maşallah çok dikkatli ve çok gözü açık öğrencim hiçbir şeyi unutmamış olacak ki bir parka çay içerken, bir anda gözü ayakkabılarıma ilişti. Onları görür görmez sanki eski bir yakınını görmüş gibi hemen tebessüm ederek dedi ki: "Hocam maşallah, bu yazlık krem ayakkabılarınızı hâlâ giyiyor musunuz? "Evet" dedim kendisine. "Bunlar kaliteli ayakkabı çıktılar. Sadece yazları birkaç ay giydiğim için de bu güne kadar benden ayrılmadılar." Ah vefalı ayakkabılarım, sizi daha çok yazlar giyecektim, amma artık keramet bozuldu ne yapsam ki sizi bundan sonra?

Bir de saç sakal meselesi var tabii. Seksenlerde öğretmenlik yapanlar bilir. Favorilerini "L" şeklinde yapanlara Leninci, bıyıklarını "M" şeklinde yapanlara Maocu deniyordu. Yeniçeri bıyıklı olanlara milliyetçi deniyordu. Küt bıyıklı olanlara Hitlerci, badem bıyıklı olanlar cemaatçi, pala bıyıklı olanlar mafyacı, bıyıksız olanlar da layt deniyordu.

Saçların da elbette ki anlamları vardı. Genelde uzun saçlı olanlar sorumsuz kişiler, kısa saçlı olanlar da düzenli kişiler olarak bilinirdi. İşte böyle bir kültürün olduğu bir diyarda elbette ki öğretmenlerin saçına sakalına ve bıyığına çok dikkat etmeleri gerekirdi. Bir gün bir arkadaş okula tıraş olmadan gelmişti de, müdür onu bir öğrenci gibi kapıdan çevirmiş, tıraş olmaya göndermişti. Öğretmenler kurulunda da bunu dile getirmiş ve okula tıraş olmadan gelen öğretmenleri ya böyle eve geri göndereceğini ya da onlara soruşturma açacağını söylemişti.

Bakın biz öğretmenlik yapıyoruz ama öğretmenlik yapmak o kadar da kolay bir şey değildir. Öğretmenlikte eline diline, gözüne dikkat etmek gerekir. İnsanın eli kendine aittir ve onunla ister yüzünü kaşır, isterse saçlarını dalgalandırır. İsterse yanına salar, isterse havaya kaldırır. Fakat öğretmen bu ellerini baba ve anne şefkatiyle dahi olsa başka bir vücut üzerinde istediği gibi gezdiremez. Hele hele artık çocuk olmayan genç öğrencilerin sırtını sıvazlamak, yüzünü veya saçlarını okşamak yanlış anlaşılabilir. Bir gün orta yaşlarda bir hademe bir genç öğrencinin saçlarını okşayarak onunla konuşuyordu. Bizim gibi mesleğinde otuz yılını aşmış Almanca öğretmeni Mustafa Bey o hademeye öyle bir bağırdı ki, sesi hala kulaklarımızdadır. "Sen hademesin hademeliğini bil, bırak öğrencilerle arkadaş olmayı." O an ve o okulda olduğum her zaman Mustafa beyin bana da bağıracağını düşünüp dikkat etmişimdir. Çünkü böyle yaşlı öğretmenler kaybedecek bir şeyleri olmadığı için kimseden korkmazlar.

Bir müdür gibi okulda herkese "oğlum, kızım" diyerek seslenirler ve konuşacaklarını hiç kimseden esirgemezler. Biz öğretmenliğimizin ilk on yılında bu öğretmenlerden hep korkmuşuzdur. Onları bazen müdür yardımcısı bazen de müdür sanmışızdır. Vallahi o yaşa kadar öğretmen kalabildikleri için onlar gerçekten güçlü öğretmenlerdir.

Öğretmenlikte diline sahip olmak da çok önemlidir. İnsanız hepimiz elbette ki sürçü lisan yapabiliriz. Fakat öğretmen olduğumuzu düşünüp yanlış konuşmamalıyız. Her cümlemize her kelimemize dikkat etmeliyiz. Elbette ki öğretmenlik yaparken daha çok dikkat etmeliyiz. Kullanacağımız yanlış bir kelime veya yanlış bir cümle bizi rezil eder, hapse de atar, öğretmenlikten de atar. Gel gör ki öğretmenler de hep konuşan anlatan ve açıklayan bir meslek icra etmektedir. Çok konuşan çok yanlış yapan öğretmenlerin bu konuda başlarına gelmeyen kalmamıştır. Öğretmen lisesinde çalışırken bir gün sabah okula bir velinin kızgın şekilde geldiğini gördüm. Hemen selam verip "hoş geldiniz" dedim. O da "hoş bulduk" dedi ama öylesine. Sevdiğim bir veliydi. Öğrencisini de severdim. Kültürlü bir aileydiler. Velinin her zaman efendi bir tavrı vardı. Fakat şimdi onu sinirli ve kızgın görüyordum. Sebebini sordum. Hemen bana açıldı. Dün dedi ……. adındaki öğretmen benim oğluma pezevenk demiş. Bir öğretmen bir öğrenciye nasıl bu ifadeyi kullanır. Onunla görüşmeye geldim. Hemen veliyi alıp kantine götürdüm. Birer çay içtikten sonra dedim ki "bakın bu söz öylesine söylenmiş bir sözdür. Kasten ve bilinçli olarak söylenmiş bir söz değildir. Ben o öğretmeni tanırım, o öğretmen kesinlikle hakaret olsun diye bu sözü söylememiştir. Belki içinden gelen bir sevgi duygusunu da katarak, onu sahiplenerek hani bir babanın evladına "ulan pezevenk" demesi gibi bir manada söylemiştir. Siz hiç evladınıza kızınca "pezevenk" demediniz mi? İşte öğretmen de sevgi ile o anlamda bu sözü söylemiştir. Siz bunu kafaya takmayın. Ben hem öğretmenle hem de öğrenciyle görüşür aralarını düzeltirim." Sağ olsun veli anlayışla karşıladı ve durum, sorun haline gelmeden o gün okulda fırtınalar kopup bir "Titanik" daha batmadan öğretim yapıldı. Öğretmenlerin her biri eğitim okyanusundaki işte böyle gemilerdir; dalgalarla, fırtınalarla, akıntılarla boğuşup dururlar.

Öğretmenler fikirlerine de çok dikkat etmesi lazımdır. Bilhassa fikir özgürlüğü var deyip anayasa ile hakkında konuşulamayan hususlara girmemeleri gerekir. Yani öğretmenlerin hiçbir zaman zülfü yâre dokunmamaları gerekir. Öğretmenlikte aldığımız ilk ihtar cezası işte bu yüzden olmuştu. Sınıfın birinde söz sırası gelince "Vahdettin vatan haini değildir"dediğimiz için soruşturma açılmıştı. Üstelik karşımıza Vahdettin'in vatan haini olduğunu gösteren kapı gibi bir belge çıkararak. Bu konuyla ilgili meclis kararını bulup fotokopisini çekerek tarihi ve hukuki belge olarak marşımıza çıkarılınca, gıkımız bile çıkmamıştı. Gerçekten bilmiyordum böyle bir meclis kararı olduğunu. Demek ki biz anayasamızı ve ceza hukukumuzu bilmiyormuşuz.

Bir defasında da okul kütüphanesinde bulunan ve daha sonra Milli Eğitim Bakanlığınca Tebliğler Dergisi'nde okunması için tavsiye edilen "İlimler ve Yorumlar" kitabını çocuklara okumaları için tavsiye etiğimiz için soruşturma açılmıştı. Kitapta da ilimler yorumlanırken dinden imandan bahsediyormuş. İşte bahsedilen bu din ve iman yüzünden tam ciddi bir ceza alacakken, kitap tebliğler dergisinde yayınlanınca, cezadan kurtulmuştuk.

Bir arkadaş da sınıfta "insan maymundan gelmemiştir" dediği için ders kitabına aykırı fikirde bulunarak öğrencileri yanlış yola saptırmaktan soruşturma geçirmişti.

Bir başkası da ruh yoktur dediği için din kültür ahlak bilgisi ders kitabındaki temel kavramları inkâr etme suçundan soruşturma geçirmişti.

Zaten memlekette falan başbakanın, filan cumhurbaşkanının hakkında ileri geri konuştuğu için soruşturma geçirenlerin görevden alınanların haddi hesabı yoktu.

Bir de mevcut hükümetler ve siyasi partiler hakkında konuşanların aldıkları cezalar vardı tabi. Bilhassa bu konulara öğretmenlerin hiç mi hiç girmemesi gerekirdi.

Yani öğretmen her zaman her yerde, karada, havada, denizde, güneyde, kuzeyde, doğuda ve batıda diline sahip olacak. Mantıklı konuşacak. Dengeli olacak. Dilin kemiği olmasa da, öğretmen diline gizlice görünmeyen bir kemik takacak.

Öğretmen eline sahip olacak. Onun eli hiçbir zaman hiçbir şekilde başkasının yüzünde patlamayacak, başında boynunda, sırtında dolaşmayacak.

Öğretmen her zaman temiz olacak. Dağınık durmayacak, pasaklı olmayacak.

Her zaman okula vaktinde gelecek ve sınıfa zille girecek, zille çıkacak.

Öğretmenin her zaman morali yerinde olacak. Kızmayacak, bağırmayacak, cevap vermemezlik etmeyecek.

Öğretmen her zaman düzgün yürüyecek. Tökezlemeyecek, yıkılmayacak, düşmeyecek yoksa öğrenciler çok güler.

Öğretmenin elbisesi temiz, düzgün ve uyumlu olacak. Ceketi yırtmacından, pantolonu arasından sökük olmayacak. Dükkânı açık olmayacak. Ayakkabısı boyalı olacak fakat elleri boyasız olacak.

Saçı bıyığı düzenli, sakalı kökünden kazınmış olacak.

Bir meslek ki insan her bakımdan mükemmel olacak.

İnsan güzel görecek, güzel düşünecek güzel olacak.

Hayranız işte böyle öğretmenlere, böyle güzelliğe

"Hüsn olur kim seyrederken ihtiyar elden gider!"

(Öyle güzellik vardır ki, görünce ihtiyar -irade- elden gider)

İşte öğretmenliğin en zor tarafı budur.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

et-Teğabün: 3

Gökleri ve yeri yerli yerince yarattı. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş ancak O'nadır. (Mürşid 3.1 adlı yazılım-Turan Yazılım-(www.turan.com.tr) )

GÜNÜN HADİSİ

"Kelimetan hafifetan alellisan. Sakiyleten filmizan. Habiybetan ilerrahman: Subhanellahi ve bi hamdihi, subhanellahi'l-azim."

"İki kelime vardır ki, dile hafif, mizanda ağırdırlar: Sübhanellahi ve bi hamdihi, sübhanellahi'l-azim." (Buhari, Deavat: 11/175)

TARİHTE BU HAFTA

*Kanije müdafaası(18 Kasım 1601) *Hz.Fatıma'nın(r.anha) Vefatı(22 Kasım 632) *İstanbul'un Müttefikler Tarafından İşgali(23 Kasım 1918) *Alparslan'ın Şehadeti(24 Kasım 1072) *Öğretmenler Günü(24 Kasım)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI