Cevaplar.Org implant

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-46

Ders: Mesnevi-yi Nuriye, Zeylül Habbe, (s: 137-138) İzah: Prof. Dr. Alaaddin Başar İzah edilen kısım şöyle; “Mümkinatın vücudu, Vâcib'in nurundan bir gölge olduğu cihetle vehmî bir mertebededir. Vâcib'in emriyle vücud-u hariciyeye girer. Sabit ve müstekar kalır. Demek mümkinatın vücudu bizzât hakikî bir vücud-u haricî olmadığı gibi vehmî veya zâil bir zıll de değildir. Ancak, Vâcib-ül Vücud'un icadıyla bir vücuddur.” (Mesnevi-i Nuriye s:137-138 ) * Zihnimizde bir “insan” mefhumu var. Onun harici bir vücudu var mıdır? Şuuru, ruhu, hareketi var mıdır? Yok değil mi? Peki o zihnimizdeki insan yok mudur? Vardır ama vehmi bir mertebede..Ne yok, ne de var..


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2014-10-23 07:07:09

Ders: Mesnevi-yi Nuriye, Zeylül Habbe, (s: 137-138)

İzah: Prof. Dr. Alaaddin Başar

İzah edilen kısım şöyle; "Mümkinatın vücudu, Vâcib'in nurundan bir gölge olduğu cihetle vehmî bir mertebededir. Vâcib'in emriyle vücud-u hariciyeye girer. Sabit ve müstekar kalır. Demek mümkinatın vücudu bizzât hakikî bir vücud-u haricî olmadığı gibi vehmî veya zâil bir zıll de değildir. Ancak, Vâcib-ül Vücud'un icadıyla bir vücuddur." (Mesnevi-i Nuriye s:137-138 )

* Zihnimizde bir "insan" mefhumu var. Onun harici bir vücudu var mıdır? Şuuru, ruhu, hareketi var mıdır? Yok değil mi? Peki o zihnimizdeki insan yok mudur? Vardır ama vehmi bir mertebede..Ne yok, ne de var..

Cenab-ı Hakkın varlığına göre varlık âlemi vehmi bir mertebede. Ama yok da değil. Ne gibi? Mesela bir lamba var. Bir de onun aynada olan akisleri var. Onlar da var ama buna göre vehmi bir mertebede..Ama yok ta değiller.

Not; Alaaddin Başar Bey, Risale-i Nur'dan Dersler-3(Mesnevi-yi Nuriye'den Hubab ve Zerre) adlı eserinde bu konuda şunları demektedir; " Vacibin nurundan bir gölge" ifadesinde geçen nur kelimesi, ilahi isim ve sıfatlara delalet eder. Gölge ise, mümkinatın varlığı vacibin varlığına göre gölge kadar zayıf kaldığı manasına gelir.

Üstad hazretlerinin Vahdetü'l-Vücud bahsinde geçen şu ifadesi konumuza ışık tutuyor:"Vacibül-Vücuda nispeten başka şeylere vücut denilmemeli; onlar vücut unvanına layık değillerdir" diye hükmetmişler. "(Mektubat)

Dersin başında geçen lamba örneğini esas alırsak; söz konusu lambanın diğer oda görüntülerindeki akisleri de yine onun ışığıyla parlarlar, ama onlar "lamba" unvanına layık değillerdir. Yani, söz konusu odaya birisi girse ve o kişiye "Burada kaç; lamba var?" diye sorulsa "Bir lamba var" diyecektir. Diğerlerini lamba olarak kabul etmeyecektir. Şu var ki, o misali lambalar yok da değillerdir. Vardırlar, ama onların varlıkları gerçek lambaya göre vehmi mertebededir." (Alaaddin Başar, Risale-i Nur'dan Dersler, 3- s. 323, Zafer Yayınları, İst.2013)

*Cenab-ı Hak bizi yaratmadan önce ilm-i ilahide idik. Ne vardık, ne de yoktuk. Varlığımız vehmi bir mertebede idi. Cenab-ı Hakkın izniyle harici vücud giydik ve dünyaya geldik.

*Üstad, "Vahdet-i Vücud" görüşünü kabul etmiyor. Bu kâinat yok değil var. Yaratılmadan evvel Allah'ın ilmindeydi. O zaman vehmi bir mertebedeydi. Yaratıldı, vücud giydi. Bu vücud Cenab-ı Hakkın varlığına kıyasen vehmi bir mertebede de olsa yine var. Hayal değil..

Not: Alaaddin Bey, büyük bir vukufiyetle kaleme aldığı "Nur'la Aydınlanan Vahdet-i Vücud" adlı yazısında bu konuda şöyle demektedir; "Mektûbat'ta, "kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi aklî ve kavlî ve ilmî sûretine çevirmemek" gerektiği önemle vurgulanır. Ve Lem'alar'da bu mânâyı teyid için, "bu mesele-i vahdet-ül vücudu şimdiki insanlara telkin etmek ciddi zarar verir" denilerek çoğu insanımızın maddede boğulduğu, sebeplere gereğinden çok fazla önem verdiği bu gaflet zamanında, bu enaniyet asrında bu meşrebi insanlara telkin etmenin ters sonuçlar vereceğine şöylece dikkat çekilir:

"O meşreb, daire-i esbabdan geçip, terk-i mâsiva sırrıyla, mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın istiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşrebdir. Bu meşrebi esbab içinde boğulanların ve dünyaya âşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir sûrette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyyeden uzaklaştırmaktır."

Hani bazı ilâçlar vardır, üzerine not düşülmüştür; "Çocukların ulaşamayacağı yerlerde muhafaza ediniz" diye... Bu meşreb de bana öyle gibi geldi. Kullanmanın şartı, "ehass-ı havas" olmak. Yâni hasların hası olmak. Velâyetin en ileri derecelerinde bulunmak. Onlara da her zaman tavsiye edilmiyor. İstiğrak-ı mutlak hâlinde geçerli. Yâni tevhid denizinde tam gark olup, o deryada boğulup, Allah'dan gayrı ne varsa hepsinden alâkayı kestikleri zaman "lâ mevcude illâ hu" diyebiliyorlar. Denizden çıkınca, akılları o mânevî sarhoşluktan kurtulunca onlar için de bu sözü söylemek doğru olmuyor, zaten söylemiyorlar da.

Bir diğer reçete de o mümtaz zevatı pervasızca tenkide cür'et edenlere haddini bildiriyor: "Ehass-ı havasın mazhar olduğu salih bir meşreb" ifadesiyle...

Yine Nurlarda, "hakiki hakaik-i eşya esma-i İlâhiyyedir" buyrulur. Elimize bir meyveyi, meselâ bir elmayı alıp düşünelim. Onda Müzeyyin ismi, yâni bezetici, güzelleştirici ismi tecelli etmiş de öylece güzel olmuş. Musavvir isminin tecellisiyle de sûrete, şekle kavuşmuş. Mülevvin ismiyle renklendirilmiş. Rezzak ismiyle insanlara fayda verecek özelliklerle donatılmış. Bu isimler onda tecelli etmeseydi, şekilsiz, renksiz, çirkin ve faydasız bir mahlûk olurdu. Zaten Hâlık ismi tecelli etmese hiç var olamazdı, yoklukta kalırdı. Mademki, bu meyve bu isimlerin tecellisiyle var olmuş, öyleyse asıl var olan bu isimlerdir ve onlara sahip olan Zâttır. Bu elma, onun var etmesiyle var olmuştur ve O, tecellisini kestiği anda ortadan kaybolacaktır. İşte bizim ilmen, fikren düşündüğümüz bu mânâyı o mümtaz zâtlar hissederler, yaşarlar, o hâl ile hallenirler ve cezbe hâlinde o meyvenin yokluğuna hükmederler. İstiğrak hâlinden çıkınca nimetleri âfiyetle yer ve Rezzâkına şükrederler. İstiğrak hâlinde nimete şükür de yoktur. Zira, ortada nimet yoktur...

Her iklimin meyvesi ayrıdır. Bu asrın ikliminde bu meyve yetişmez. O halde vahdet-i vücudu bu zamanın insanlarıyla ilmî bir atmosferde tartışmanın mânâsı yoktur. Zira ancak aklın sahasına giren meseleleri ilmen tartışabilirsiniz. Zevkleri nasıl tartışacaksınız. Hele o zevk, tartışmacıların hiçbirinde yoksa...

Nurlarda bu meşrebin salih olduğu, mensuplarının da ehass-ı havas oldukları zikredilmekle birlikte, bu meşrebin zannedildiği gibi en ileri bir hakikat yolu olmadığına da bilhassa dikkat çekilir. "Hulefa-i Râşidinden ve eimme-i müçtehidinden ve selef-i sâlihînin büyüklerinden o meşreb sarihen görünmüyor" denilerek bu meşrebin hususî kaldığı, umuma mâl olamadığı vurgulanır.

Asırlarına yön vermekle vazifeli, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani, Abdulkadir-i Geylâni gibi mümtaz zâtlar böyle bir yolda gitmemişler. Bütün gayretlerini nübüvvet vazifesi dediğimiz, insanları irşad etme, ikaz etme, hakkı sevdirme, bâtıldan nefret ettirmede merkezleştirmişler. Bunlar ise, istiğrak değil, sahv yâni uyanıklık hâlinde icra edilebilecek büyük hizmetlerdir. Nitekim Vahdet-ül Vücud meşrebinin meşhur sîması büyük velî Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin ismini mücedditler silsilesinde göremiyoruz. "Bizim mertebemize çıkmayan kitabımızı okumasın" buyurmakla, meşrebinin hususî kaldığını kendisi de bizzat beyan etmiş bulunuyor.

Nurlarda çok güzel işlenen bir diğer mesaj da, bu meşrebe giren bir velînin sadece İman-ı billâhta, yâni Allah'a imanda terakki ettiği, buna karşılık diğer iman rükünlerini hayal sayma gibi bir hatanın eşiğine geldiğidir. İstiğrak hâlinde söylenen "lâ mevcude illâ hu" yahut "lâ meşhude illâ hu" sözlerinin uyanık halde söylenemeyeceğinin önemli bir sebebi, bu sözün diğer beş iman rüknünü dikkate almamasıdır.

"Erkân-ı imaniyye altıdır. İman-ı billâhdan başka, iman-ı bil yevmil âhir gibi rükünler var. Bu rükünler ise mümkinatın vücutlarını ister. O muhkem erkân-ı imaniyye hayal üstüne bina edilmez." Mektûbat

Bu meşrebe göre, "Rahman, Rezzak, Kahhar, Cebbar, Hallâk gibi isimler ise, tecellileri hakiki olmuyor, itibarî oluyor. Halbuki o esmalar mevcud ismi gibi hakikattırlar, gölge olamazlar: aslîdirler tebeî olamazlar." (Mektûbat)

Yine Nurlarda, "Mevcudat, evham ve hayal değil. Görünen eşya dahi Cenâb-ı Hakk'ın âsârıdır (eserleridir)" buyrularak bu noktaya dikkat çekilir.

Bu meşrebi uyanık halde iddia etmek, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinin tecellilerini hayal ve vehim derecesine indirme gibi büyük bir cinayettir. Rızık hayal olunca Cenâb-ı Hakk'ın rezzakiyeti de, hâşâ, hakiki olmayacaktır. Mahlûkata hayal dediniz mi Allah'ın hâlıkıyeti, yâni yaratıcılığı da hayal olacaktır. Hayâlî şeyleri yaratmak için sonsuz bir ilim, kudret, irade gerekmeyeceğinden bütün İlâhî sıfatların ulviyetleri gizlenecektir. Sadece Allah'ın zâtına nazar edilmekle, sıfatlara, fiillere, isimlere ve onların tecelligâhı olan mahlûkata bakılmayacaktır. Bunun ise velâyette yüksek bir meşreb olmayacağı açıktır.(Alaaddin Başar, Risale-i Nur'dan Kelimeler, Cümleler, cilt: 1, s: 251-254- Zafer Yayınları, İst. 2007) 

*İzah edilen kısım şöyle; "İ'lem Eyyühel-Aziz! Bu güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhal olduğu gibi, kendisini insanlara bildirip tarif etmemesi de muhaldir. Çünki insan mâlikin kemalâtına delalet eden âlemin hüsnünü görüyor ve kendisine beşik olarak yaratılan Küre-i Arzda istediği gibi tasarruf eden bir halifedir. Hattâ sema-i dünyada dahi aklıyla çalışıyor ve küçüklüğüyle, za'fiyetiyle beraber hârika tasarrufat-ı acibesiyle eşref-i mahlûkat ünvanını almıştır. Ve elinde cüz-ü ihtiyarî bulunduğundan bütün esbab içerisinde en geniş bir salahiyet sahibidir. Binaenaleyh Mâlik-i Hakikî'nin rusül vasıtasıyla böyle yüksek fakat gafil abdlerine kendisini bildirip tarif etmesi zarurîdir ki, o Mâlik'in evamirine ve marziyatına vâkıf olsunlar.(Mesnevi-i Nuriye s:138 )

* Üstad, "Hem nasıl ki bir hane ustasız olmaz. Bâhusus öyle bir hane ki; hârika san'atlarla, acib nakışlarla, garib zînetlerle tezyin edilmiş. Hattâ herbir taşında, bir saray kadar san'at dercedilmiş. Ustasız olmak, hiçbir akıl kabul edemez, gayet mahir bir san'atkâr ister" diyor (Sözler, s. 59-60 ) Adam dört tane tahta çakıyor, bir gece kondu yapıyor. Tutup yakalıyorlar, "bunu kim çattı" diye. Ustasını arıyorlar. "Ya dört tane tahta.. Kendi kendine de çakılmış olabilir" demiyorlar. Çünkü bir gecekondu kendi kendine olmaz. Bu kainat bir gecekondu değil yahu..Altı devrede, milyarlarca senede yaratılmış. Safha safha.. Ne ince mizanlar, ne ölçülerle..

*Alaaddin Bey, Risale-i Nur'dan Dersler-3 adlı eserinde, Üstadın yukarıdaki ilem'ini şöyle izah ediyor; "Bu güzel âlemde her şey insana bir ilahi ihsan ve ikramdır. Ve insan bu güzellikleri ve bu ikramları anlayacak, takdir edecek bir yaratılışa sahip. Cismi itibarıyla küçük bir varlık ama arza halife kılındığı için pek çok sahada tasarruf edebiliyor, elinin ulaşamadığı sahalarda da aklıyla dolaşıyor, onlardaki hikmetleri araştırıyor ve buluyor.

İşte bu derste önce insanın mahiyetinin ulviyeti, böyle çeşitli yönleriyle hatırlatıldıktan sonra, insana cüzi irade verildiğine önemle vurgu yapılıyor ve bu iradenin doğru kullanılması için Cenab-ı Hakk'ın insanlara kendini tanıtması, emirlerini bildirmesi ve onun nasıl bir kul olmasını istediğini öğretmesi gerektiği nazara veriliyor.

Kur'an elimizde ve Allah'ın razı olduğu insan modelinin en mükemmel temsilcisi olan Resullullah da (a.s.m) rehber olarak önümüzde bulunuyor. Bize düşen görev, bu iki büyük ihsanı görmezlikten gelen "gafil abdler" grubuna dahil olmaktan kaçınmak ve cüzi irademizi rıza çizgisinde kullanma konusunda hassasiyet göstermemizdir.

(Alaaddin Başar, Risale-i Nur'dan Dersler-3, Zafer Yayınları, İst.2013)

*Cenab-ı Hakkın zatı "şiddet-i zuhurundan gizli olduğu gibi verdiği bazı nimetlerde şiddet-i zuhurundan gizleniyor. Mesela oruç tutuyoruz. Saatlerce aç kalıyoruz. İftar ettiğimizde verdiği nimetler için Cenab-ı Hakk'a şükrediyoruz. Peki, yemekler için böyle şükrediyoruz da, hava için şükretmek aklımıza gelmiyor. Çünkü beş dakika havasız kalmaya dayanamıyoruz. Hava nimeti bizi öyle bir kuşatmış ki, ona dair şükür aklımıza gelmiyor, gaflet edebiliyoruz.

Not: Bu gafletimize işaret sadedinde Şeyh Sa'di-i Şirazî, "İnsanın her nefes alış verişinde iki nimet vardır; nefes alması, hayatının selâmetini temin eder, vermesi ise, vücuduna ferahlık verir. Şu halde bir nefeste iki nimet vardır. Ve her nimete bir şükür vâcibtir" der.(Salih Okur)

*Bazı âlimler, "Hz. Âdem'e secdeden melekler bu kâinatta müekkel meleklerdir ve onların secdesi de, kâinatın her bir unsurunun insanın emrine râm olmasına işarettir" demişler. Üstad da bir yerde buna işaret ediyor.

Not; Alaaddin Beyin belirttiği mesele Sözler'de geçmektedir; Kur'an, şahs-ı Âdem'e melaikelerin itaat ve inkıyadını ve Şeytan'ın tekebbür ve imtinaını zikretmesiyle; nev'-i beşere kâinatın ekser maddî enva'ları ve o enva'ın manevî mümessilleri ve müekkelleri müsahhar olduklarını ve nev'-i beşerin hasselerinin bütün istifadelerine müheyya ve münkad olduklarını ifham etmekle beraber; o nev'in istidadatını bozan ve yanlış yollara sevkeden mevadd-ı şerire ile onların mümessilleri ve sekene-i habiseleri, o nev'-i beşerin tarîk-i kemalâtında ne büyük bir engel, ne müdhiş bir düşman teşkil ettiğini ihtar ederek, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan bir tek Âdem'le (A.S.) cüz'î hâdiseyi konuşurken, bütün kâinatla ve bütün nev'-i beşerle bir mükâleme-i ulviye ediyor. (Sözler s: 246 )

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-157

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-157

Ders: 22. Mektup, 1. Mebhas(Uhuvvet Risalesi) İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *Cenab-ı Hakk

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-156

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-156

Ders: Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s: 31 İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *Tebliğ Cemaati var ya, o merke

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-155

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-155

Ders: 29. Mektup, Altıncı Risale olan Altıncı Kısmın Zeyli; Es'ile-i Sitte İzah: Mehmed Kı

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-154

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-154

Ders: 2. Lem’a, 5. Nükte İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *“Asıl musibet ve muzır musi

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-153

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-153

Ders: Kastamonu Lahikası, s: 109 İzah: Prof. Dr. Şener Dilek İzah edilen kısım: “Bu acib a

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-152

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-152

Ders: 2. Lem’a, 2. Nükte İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *Eyyub(a.s)’ın hastalığı, m

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-151

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-151

Ders: Münazarat(s: 95) (3. Ders) İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *Hased, ekabirlik, ‘ben yaparı

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-150

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-150

*İzah edilen metin, Münazarat’ta geçen “Zindan-ı atalete düştüğümüzün sebebi nedir?

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-149

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-149

Ders: 26. Söz, Zeyl İzah: Prof. Dr. Alaaddin Başar Not: Bu dersle alakalı ayrıca Alaaddin bey

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-148

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-148

Ders: 29. Mektup, Dokuzuncu Kısım, Telvihat-ı Tis'a İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *Efe

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-147

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-147

Ders: 29. Mektup, Altıncı Kısım, Beşinci ve Altıncı Desise-i Şeytaniyye İzah: Mehmed Kır

Doğrusu Allah katında din, İslâm'dır; o kitap verilenlerin anlaşmazlıkları ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki taşkınlık ve ihtirastan dolayıdır. Her kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse iyi bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir

Âl-i İmran:20

GÜNÜN HADİSİ

Hastayı ziyaret edin, açı doyurun, esiri kurtarın.

Risayü'z-Salihin

TARİHTE BU HAFTA

*Kanije müdafaası(18 Kasım 1601) *Hz.Fatıma'nın(r.anha) Vefatı(22 Kasım 632) *İstanbul'un Müttefikler Tarafından İşgali(23 Kasım 1918) *Alparslan'ın Şehadeti(24 Kasım 1072) *Öğretmenler Günü(24 Kasım)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI