Cevaplar.Org implant

HAYATI GURBET OLAN ADAM

Yirminci asrın başlarında İslam dünyası ve Müslümanlar, tarih boyunca eşine rastlamadıkları büyük bir felaketi yaşarlar. Asırlardır İslam’a bayraktarlık yapmış olan Osmanlı Devleti yıkılır ve Müslümanlar imamesi kopmuş tespih taneleri gibi dağılırlar. İşte bu dehşetli hengâmede kalbi ıstırapla kıvranan Bediüzzaman


İhsan Atasoy

2013-12-23 18:11:22

Yirminci asrın başlarında İslam dünyası ve Müslümanlar, tarih boyunca eşine rastlamadıkları büyük bir felaketi yaşarlar. Asırlardır İslam'a bayraktarlık yapmış olan Osmanlı Devleti yıkılır ve Müslümanlar imamesi kopmuş tespih taneleri gibi dağılırlar. İşte bu dehşetli hengâmede kalbi ıstırapla kıvranan Bediüzzaman, bir gece İslam mukadderatıyla ilgili manevi bir meclise çağrılır. Oradan aldığı işaretle asrın tecdit yükünü omzuna alır. Bu ağır ve büyük vazifenin bedeli olarak da hayatı hep sürgün, hapis ve gözaltı üçgeninde, çile ve meşakkatle geçer. Defalarca zehirlenir, suikastlar ve işkencelere maruz kalır,.. Bundan böyle o, 'Helaket ve felaket Asrının Adamı ve Asrın Büyük Çilekeşi olur.

Osmanlının redd-i mirası üzerine kurulan yeni Cumhuriyet, tarihten gelen bütün değerlere sırt çevirir ve adeta savaş açar! Bediüzzaman, Ruslara esir düşüp İstanbul'a döndüğünde Ankara'ya davet edilir. Fakat Ankara'da en kara bir halet hisseder, imana karşı sinsi planların yapıldığını sezer. Bu yüzden kendisine yapılan dünyalık teklifleri reddeder. Fakat yanında bulunan yeğeni genç Abdurrahman dayanamaz, mağlüp düşer. Mecliste iyi bir maaşla verdikleri kâtiplik görevini, Selanik'li sarışın bir kızla evlendirerek perçinlerler. Böylece kendisini, çok sevdiği amcasından, Üstadından ayırmaya muvaffak olurlar!

Çok sevdiği bir insanın kendisini terk etmesi kalb tellerini sızlatır. Bediüzzaman bu gurbeti de yaşar. Ankara'da siyasi yolla bir netice alınamayacağını görür, kendisine yapılan milletvekilliği, üstün maaş ve Şark Umumi Vaizliği tekliflerini elinin tersiyle itip, başka bir gurbete,. Ankara'dan Van'a gelir. Esaretten sonra ilk defa geldiği Van'da kalenin başına çıkarak etrafı temaşa eder. Horhor Medresesinde talebeleriyle geçirdiği eski mesut günleri hayal eder. Rus ve Ermenilerin işgalden sonra yakıp yıktıkları, virane haline getirdikleri şehri görmekle, gurbetin en dehşetlisini kendi vatanında görür, adeta yüz gözle ağlamak ister.

Fakat bu dönüş, onun hayatında yepyeni ve büyük manevi cihad hamlesinin başlangıcı olur. Van'ın Erek Dağında inzivaya çekilir, ruhunun niyazını dinler. İki yıl boyu dünyadan tamamen tecrit olur.

 O sırada yeni hükümetin yaptığı dine aykırı icraatlar, özellikle dinde hassas doğulu insanı oldukça rahatsız eder. 'Biz bu değerler uğruna düşmanlarla savaşmadık mı?' diyen hamiyet sahipleri şaşkına dönerler. Ankara'ya karşı bir şeyler yapma ihtiyacını hissederler. İşte Şeyh Said olayı böyle bir ortamda ortaya çıkar. Ancak Bediüzzaman, Şeyh Said teşebbüsünün pek çok masumun hayatına mal olacak neticesiz bir girişim olacağını, kardeşi kardeşle kırdırmaya sebep olacağını ve bu yüzden yanına gelenlere karışmamalarını tavsiye eder, milletin tenvir ve irşad edilmesi gerektiğini söyler.

Nitekim hükümet, bu olayı çok masumların hayatı bahasına ağır bir şekilde bastırmakla kalmaz, ardından Doğunun tanınmış, şeyh, ağa ve âlimlerini aile efratlarıyla birlikte yerinden yurdundan alıp Batıya sürgün eder.

İşte cephelerde bu vatan için çarpışıp esir düşen ve İstiklal savaşına destek veren, İstanbul'da İngiliz işgaline karşı mücadele eden Bediüzzaman için de, Şarkın tanınmış şeyh ve ağalarıyla beraber, Batıya sürgün kararı alınır.. O zaman Van'ın meşhur büyük şahsiyeti olan Şeyh Enver, Bediüzzaman'a gelerek, kendisini imha edeceklerini söyler ve hükümet güçlerine teslim olmamasını ister. İran ve Irak taraflarına gitmesi için ricada bulunur. Fakat o, 'Elimden gelse ben daha da Anadolu'nun içlerine gitmek istiyorum', 'Mekke'de de olsam buraya gelmem lazımdı!' diyerek karşılık verir. Şeyh Enver, Bediüzzaman'a bütün İslam dünyasının muhtaç olduğunu ileri sürerek, kendisini iknaya çalışır. Netice alamayınca gözyaşları içinde etrafındakilere, 'Şiz Seyda'yı tanımıyorsunuz. Onu benim gibi birisi zannediyorsunuz. Seksen tane Şeyh Enver eritilse Seyda'nın tırnağı olamaz!' der.

Bediüzzaman'ı kelepçeleyerek götüren askerlere karşı bir ara Van halkı silaha sarılarak pusuya yatar. Fakat bunu haber alan Bediüzzaman, 'Kardeşlerim, ben kendi isteğimle gidiyorum, tekrar döneceğim, kesinlikle maddi bir hareket istemiyorum!' diyerek onları yatıştırır. 

Nihayet bir kış günü Van gölü kenarında sürgünler toplanır. Hazırlıklar yapılırken Bediüzzaman, askere namaz için kelepçesini çözmesini söyler. Asker, kumandanın emri olduğundan bunu yapamayacağını belirtir. Bediüzzaman, 'O halde git kumandanına söyle!' der. Asker gidip söyleyince, kumandan kızarak kendisine bir tokat vurur ve, 'Git ona sürgün olduğunu hatırlat!' der. Asker mahcup bir şekilde gelip kumandanın emrini Bediüzzaman'a iletir. Bunun üzerine Bediüzzaman, elindeki kelepçeyi bir mendil gibi sıyırıp askerin önüne atar, 'Git bunu kumandana ver!' der. Gözleri fal taşı gibi açılan asker, durumu kumandana bildirir. O sırada Bediüzzaman gölden abdest almaktadır. Karşıdan at üzerinde kumandan çıkagelir. Bunu gören sürgünler, 'Eyvah, şimdi ne olacak? Bediüzzaman'a işkence mi edecek?' diye endişe ederlerken, kumandan atından inerek Bediüzzaman'dan özür dileyip ellerine kapanır.

Sürgün kafilesi, öküzlerin bağlı bulunduğu kızaklarla çekilerek bir kış günü Van'dan ayrılır. Bin bir güçlükle gündüzleri yol alan kafile geceleri köylerde konaklar.

 Bir gece bir köyde konaklayan kafilede Bediüzzaman'a müstakil bir oda verirler. Yanına da nezaret için Trabzon'lu dindar bir askeri bırakırlar. Asker, kendi yatağına yattıktan sonra yorgan altından Bediüzzaman'ı gözetler. Yatağını dürüp sırtını ona yaslanan Bediüzzaman'ın sabaha kadar okuyup zikrettiğini görür. Bir ara asker uykuya dalar. Gözlerini açtığında Bediüzzaman'ı odada göremez. Kaçtığını sanarak korkuya kapılır. Biraz sonra dışardan kapıyı açıp içeri girdiğini gördüğünde derin bir nefes alır. Bediüzzaman, 'Kardeşim abdest için çıkmıştım, sen yat, henüz erken, ben seni namaza kaldırırım' der. Yol boyunca daha başka manevi hallere şahit olan asker, bir gün Kumandana çıkıp,

'Komutanım, beni mazur gör, bu görevi yapamayacağım. Korkarım hoca bir gün uçar!' deyince,

'İyiyi ya oğlum, sen de hocanın eteğinden tutar, onunla beraber uçarsın!' der.

Aylar süren meşakkatli yolculuktan sonra Erzurum, Trabzon üzerinden, deniz yoluyla İstanbul'a, oradan da Antalya yoluyla Burdur'a varılır. Yedi ay Burdur'da bir cami meşrutasında kalan Bediüzzaman, halkın kendinden istifade etmek için sıklıkla yanına gidip gelmesi üzerine, Isparta merkezine nakledilir. Orada eski bir medresede yirmi beş gün kadar bekletilen Bediüzzaman, yine halkın akınına uğrayınca, bu defa, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer olan Barla'ya sevk edilir.

Barla, o zaman gerçekten bir mahrumiyet yeridir. Yerli halk önceden Bediüzzaman aleyhinde doldurulur. Kimse yanına yaklaşmasın diye sıkı tembih edilir. Bir zamanlar ordulara hükmetmiş, padişahlara muhatap olmuş, ordu komutanları ile dostluk kurmuş büyük bir Osmanlı âlimi için bu durum, elbette çok ıztırap vericidir. Böyle ücra bir köşede Bediüzzaman adeta ölüme terk edilir. Beşerin planı budur.

Ama Allah'ın planı başkadır. İslamiyet uğruna milyonlarca şehit vermiş bir neslin evlatlarını geçici arızalarla perişan etmeyecektir. İşte Bediüzzaman, bu gerçeğin idraki içinde her şeye sabreder. O, 'Bir Müslüman neslinden gelen insanın akıl ve fikri ne kadar İslamiyet'ten tecerrüt etse bile fıtratı ve vicdanı yine İslamiyet'le bağlıdır' gerçeğinden hareketle. Sönmeğe yüz tutan küllenmiş imanları parlatıp, bu uğurda nice kahramanları yeniden uyandırıp, ayağa kaldıracaktır.

Fakat Barla sürgününün ilk zamanları, toprağa atılan tohumun karanlıklı ve rutubetli zeminde geçirdiği o sancılı sürece benzer. Aleyhinde doldurulmuş halk, önceleri kendisine uzak ve soğuk durur. Tam bir yalnızlık ve gurbet içinde tek başına taşlık kayalık Barla dağlarına çıkar. Rabbine niyaz eder. Dönüşte sağanak bir yağmura tutulur. Çamurlu yollardan gelirken lastik ayakkabısı ayağından çıkar. Barla'ya girdiğinde dam altlarına çekilmiş halk, meraklı bakışlarla kendisini seyreder. Önlerinden geçip, kaldığı kulübesine doğru yol alırken, içlerinden birinin kalbi kıpırdamaya başlar ve arkasından takip eder. Her ne kadar gitme deseler de o, kalbinin sesini dinler. Tam kapıdan içeri gireceği sırada Garip Adam, aniden geri döner ve 'Kardeşim, sen bana Allah için yardım et!' der.

Gurbet, büyük insanların ruhlarında büyüklükleri ölçüsünde derinleşir. Altı yedi yıl önce kendisinden Ankara'da ayrılan yeğeni Abdurrahman, Bediüzzaman'ın yazdığı Onuncu Söz'ü elde eder ve okur. Haşir'den bahseden kitap, onu kendisine döndürür. Dünyanın aldatıcı hallerinden pişmanlığını dile getirerek tekrar amcasının yanına dönmek istediğini belirtir.

Üstadın içinde Abdurrahman'ın yokluğundan doğan hep bir boşluk vardır. Gurbette bir insan için duyulacak en sevindirici ve ümit verici haber bu olsa gerektir. Tekrar civanmert, zeki ve hamiyetli talebesine kavuşacağı ve onunla eski mesut günlerde olduğu gibi imana hizmet edeceği günleri hayal eder. Fakat Cenab-ı Hak büyükleri büyük imtihan eder. Onlarda gurbeti ve yalnızlığı derinleştirerek kendisine bağlar. Yalnız kendisinden yardım beklemelerini ister. Üstad böyle güzel günleri hayal ededursun, aldığı ikinci bir mektupla adeta yıkılır. Çünkü bu mektup Abdurrahman'ın ölüm haberini vermektedir. Annesinin ölümüyle dünyasının yarısını kaybettiğini, öteki yarısını da Abdurrahman'ın vefatıyla kaybettiğini söyleyerek, Barla'nın ıssız dağ ve derelerine düşer, hazin hazin gözyaşları döker.

Bütün bunlar Rabbinin katında onun mertebesini biraz daha yükseltir ve Kur'ani ve imani ilhamlarına kuvvet verir. İfadeleri bir alev halinde kalplere düşer ve onları tutuşturur. Her türlü engele rağmen başlattığı bu hizmet, kalpten kalbe gizli bir sır gibi akar. Ve kısa zamanda Anadolu'nun bağrında parlayan bir iman meş'alesine dönüşür. Bu müspet hareket, elle yazılıp çoğaltılan risalelerin muhtaç gönüllere ulaştırılması şeklinde gelişir. Kısa zamanda gönüller üzerinde manevi bir saltanat kurulur. Bir zamanlar Barla'ya tek başına sürgün edilen Üstad'ın şanı kısa zamanda kıtalara ulaşır, sesi okyanuslar ötesinden gelir. Kırk ayrı dünya diline tercüme edilen eserleri, her tarafta gürül gürül okunur, akademik çalışmaların konusu yapılır.

İşte gurbette dökülen o gözyaşları, rahmet damlaları olur. Allah ondan bir Abdurrahman alır, onun yerine çok Abdurrahmanlar hükmünde Hulusi'leri, Sabrileri, Sıddık Süleyman'ları, Muhacir Hafız Ahmed'leri, Hafız Alileri verir… 'Ben kışta geldim. Sizler Cennet-asa bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaktır!' der, nur tohumlarını ektikçe eker... Fakat hasat mevsimini göremeden gurbet diyarından, vuslat memleketine göçer… Allah bol bol rahmet eylesin…

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

Üstadın ulaştığı netice gösteriyordu ki; gerçekten İslam fıtrat dinidir. Bundan sonra, bu

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

Müellif: M. Said Ramazan el Buti Mütercim: Fehmi Türkmen Hocaefendi Bizim için mümkün değil

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

Risale-i Nur, acz, fakr, şefkat ve tefekkür kavramlarından her birini Hakka ve hakikate ulaşma

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

Risale-i Nur kendisini tarikattan çok hakikat ve şeriat olarak tarif eder. Fakat, ister hakikat ol

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

Türkiye’de acip bir olay meydana geldi. En mühim ve en tehlikeli olan hadise ise, Türk milleti

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-2

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-2

Cenab-ı Hakkın kainata koyduğu kanunlardan(sünnetullah) birisi de, belirli zaman dilimlerinde M

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-3

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-3

Risale-i Nur, insanı Allah’a ulaştıran yolların sayısız olabileceğini söyler. Bununla birl

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-2

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-2

Bu konuda diğer bir ayrıntı da, Risale-i Nur’un diline, üslubuna yapılan itirazdır. Dilin a

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-1

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-1

“Risale-i Nur, bize, Rabbimizi tanıtan dört külli muallimden, dört umumi tarif ediciden bahsed

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-3

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-3

10. ‘Dindar Demokratlar’ Bir kere Nursi Demokratları nitelerken hemen tüm nitelemelerinde

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-2

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-2

6. Kur’an Hizmeti Hiçbir Şeye Alet Yapılmamalıdır Nursi, mevcut siyasi yapıya "isyan hakk

et-Teğabün: 3

Gökleri ve yeri yerli yerince yarattı. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş ancak O'nadır. (Mürşid 3.1 adlı yazılım-Turan Yazılım-(www.turan.com.tr) )

GÜNÜN HADİSİ

Sahabilerim yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz."

Rezin

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI