Cevaplar.Org

PROF. DR. ŞENER DİLEK AĞABEY

Gönlü ummanlar gibi engin, dili şelaleler gibi çağlayan, kalbi muhabbet dolu, aklıselim, hikmetli, hüsn-ü niyetli, Hınıslı bir nur kahramanı. Fahreddin Hoca’nın en yakın sırdaşı. Faris Kaya, Abdurrahman Hoca, Nevzat Emin, Said Ceylan, Hanefi Ceylan, Mehmet Kaplan, İbrahim Alaaddinoğlu, Ömer Karaca, Abdulcebbar Altun, Cemil Bülbül ve daha onlarca, yüzlerce Hınıslının gönüldaşı. Fahreddin Hoca’nın, Hınıs Deresi kayabaşlarında Risale-i Nur okuttuğu bölüğün ilk neferi.


İbrahim Köse

ibrahimkose60@gmail.com

2013-10-21 16:20:41

Gönlü ummanlar gibi engin, dili şelaleler gibi çağlayan, kalbi muhabbet dolu, aklıselim, hikmetli, hüsn-ü niyetli, Hınıslı bir nur kahramanı.

Fahreddin Hoca'nın en yakın sırdaşı. Faris Kaya, Abdurrahman Hoca, Nevzat Emin, Said Ceylan, Hanefi Ceylan, Mehmet Kaplan, İbrahim Alaaddinoğlu, Ömer Karaca, Abdulcebbar Altun, Cemil Bülbül ve daha onlarca, yüzlerce Hınıslının gönüldaşı. Fahreddin Hoca'nın, Hınıs Deresi kayabaşlarında Risale-i Nur okuttuğu bölüğün ilk neferi.

Onu anlatmanın zor olduğu bir hizmet atmosferinin insanı. Kendini sabah yeline emanet ettiği Nur'un ilkbahar rüzgârı. Onun estiği baharların getirdiği kekik, nane kokuları Hınıs'ın en güzel günleri.

İnsan büyük bir şehri nereden anlatmaya başlayacağını pek bilemez de, konuya girmek için gider şuradan buradan bahseder. İşte şimdi aynı duygular içindeyiz.

Bir defa bir Hınıslı olarak niçin Şener Dilek Ağabey deyince insanın aklına birçok şey geliyor? Ne yaptı bu ağabey? Nasıl bir hayat yaşadı? Niçin o Hınıs'ın en çok sevilen akademisyenlerinden? Niçin onu Hınıs'ın yaşlısı genci, okumuşu, çobanı herkes seviyor.

İsterseniz biz işe Şener Ağabey'in bizim liseli ve üniversiteli yıllarımızda Hınıs'a gelince uyandırdığı heyecanı anlatmayla başlayalım.

Biz onu tanıdığımız zaman, Hınıslıların tanımıyla daha "gıdı gıdı"ydık.

Hınıs'ın ehl-i hizmet abileri, bilhassa Rahmetli Hacı Baki, onun geleceği zamanı bütün Hınıslı nur talebelerine duyurur, hem de ulaşabileceği bütün öğrencilere ulaşırdı. Onun geleceği bilhassa gençler arasında konuşulurdu. Niçin böyleydi, niçin böyle olurdu, onu şimdi pek hatırlayamıyorum, bilemiyorum.

Onu bilemem, ama bildiğimiz bir şey varsa o da o zamanlar Hınıs'ta Deniz Gezmiş'in arkadaşı öğretmenler vardı ve Hınıs'ta bu öğretmenler komünist görüşleri alenen anlatıyorlardı. Bilhassa öğrencileri akşam çeşitli evlerde toplayarak kitap okutuyorlar ve konuşmalar yapıyorlardı. Artık Hınıs'ta gençler çoktan farklı görüşleri savunmaya başlamışlardı.

İşte tam da bu sıralar Erzurum'da üniversiteyi bitirerek asistan olan Şener Dilek Ağabey'in Hınıs'a gelişi ev ve kır sohbetleri yapışı çok önemli sayılıyordu. Hatta bazen olurdu ki, komünist fikirleri en hararetli savunan bir kısım Hınıslı gençler bu sohbetlere katılır, orada çeşitli sorular sorar, Şener Ağabey de bu soruları cevaplardı. İşte bu soru ve cevaplar ertesi gün Hınıs Lisesi'nde konuşulurdu.

O zamanlar Şener Ağabey Hınıs'ta üniversite okumuş bir nur talebesi olarak rol model konumundaydı. Onun en cazip yönü ise bir üniversite hocası olarak Erzurum'dan gelişi ve Hınıs'ta yaptığı sohbetlerdi. O, gelirken belediyenin arkasındaki otobüs durağında genç dinamik heyecanlı Hınıs nur talebeleri tarafından karşılanıyor, giderken de yine aynı duraktan bu defa daha fazla bir kalabalık tarafından uğurlanıyordu.

Şener Ağabey'in kır sohbetleri de önemliydi. Bilhassa abisi Taner Ağabey'in memur olarak çalıştığı yatılı bölge okulunun yeşillik alanlarında topluca oturulur ve Şener Ağabey'in sohbetleri dinlenirdi. Taner Ağabey o zamanlar Hınıs Spor'un en iyi top oynayan delikanlılarındandı. O da arkadaşlarını getirirdi bu sohbetlere. Sanki o zamanlar Hınıslı olmak biraz da Şener Dilek'in sohbetlerine katılmak gibi bir şeydi. O Hınıslıydı, Hınıslıları çok seviyordu ve yıldızı yükselen bu kişiyle beraber olmak sanki biraz daha çok Hınıslı olmak gibi bir şeydi. O, o zamanlar Hınıs'a geldikçe daha çok Hınıslı oldu ve o gelmeğe devam ettikçe Hınıslılar onu daha çok sevdi.

Şimdi bir insan düşünün Hınıs'ı bu kadar çok seviyor ve bu sevdiği insanlar da Erzurum'a gidince hep ona uğruyor. Şener Ağabey de bunları misafir ediyor ve ağırlıyor. İşte bu, o zaman müthiş bir hizmetti. Şener Ağabey bu hizmetleriyle Hınıslıların dem ve damarlarına giriyor, onların duasını alıyor ve onlara en iyi rol model oluyordu.

Biz de o zamanlar onun yolundan gidiyorduk. Bizim Erzurum'da Şener Ağabey'i hatırladığımız yer Bağkur'un üstündeki dershanedir. Hınıs Garajı'na çok yakın olan bu dershaneye Bursa Eğitim Enstitüsü'nde okurken Hınıs'a gidiş gelişlerde misafir olurduk. Şener Ağabey orada bir vakıf gibi bizi karşılar ve ağırlardı. O zamanlar o dershanede şahit olduğumuz hizmetlerini hâlâ unutmuş değiliz.

Erzurum dadaşlarının üniversitede okuyan delikanlılarıyla hususi dersler yapardı. Onlara değer verir ve onlarla özel ilgilenirdi. Daha sonra hayata atılan bu gençlerin risale okuyan avukatlar, mühendisler, doktorlar olduğunu gördük.

O zamanlar Şener Ağabey, "Can Kardeş" adındaki derginin çıkarılmasına yardımcı oluyordu. Hatta bu dergiye bu ismi veren ve bu derginin çıkartılmasına vesile olan da Şener Ağabey olduğu söyleniyordu.

Bizim gibi, dershaneye başka illerden gelen üniversitelilerle ilgilenir ve onların kendi alanlarında söz sahibi olacak şekilde başarılı olmalarını isterdi. Bir defasında bizi hedef alarak edebiyat alanında bir sohbet yapmış, her edebiyatçının en azından hikâye yazması gerektiğini söylemiş, bunun için de başta Ömer Seyfettin'in hikâyelerinden başlayarak Sait Faik, Memduh Şevket olmak üzere daha birçok Türk ve dünya klasiği olan hikâye yazarı adı vererek bolca hikâye okumamızı önermişti.

Ağabey Bağkur Dershanesi'nde kalırken sanki bir üniversite bir yayınevi kuruyor gibiydi. 2012 Yılı'nın temmuz ayıydı. Kütahya'nın Emet İlçesi'nin Termal Oteli'nde bir vesile ile Abdullah Aymaz Bey'le görüştük. Hınıslı olduğumuzu, Kırkıncı Hoca ve onun eski talebeleriyle tanıştığımızı, Şener Ağabeyle görüştüğümüzü söyleyince "Şener Dilek" ismi geçer geçmez hemen siması değişen ve tebessüm etmeye başlayan Abdullah Aymaz Hocamız, ona bir zamanlar Bağkur Dershanesi'nde misafir olduğunu ve hâlâ o muhabbet dolu insanı unutamadığını anlattı. Şimdi ne iş yaptığını sordu. Biz de emekli olduğunu, İstanbul'da hizmetlerle iştigal ettiğini aynı zamanda Risale-i Nur'un şerhi ve açıklaması olan kitaplar yazarak neşrettiğini söyledik. Bunun üzerine eğer görürsek, çok cok selam söylediğini belirtti. Demek ki o zamanlar Şener Ağabey'in Bağkur Dershanesi gerçekten de bütün Türkiye'ye hitap eden bir üniversite, bir yayıneviymiş.

İnsanlar bugün müspet birçok üniversite ve birçok yayınevinden bahsedebilirler. Oysa gerçekten de bütün Türkiye'de Bediüzzaman Said Nursi'nin talebeleri tarafından açılan "Gönüller üzerine kurulmuş ilk medreseler" işte bu dershanelerdi.

Erzurum'da bu dershanelerin ilki de Kırkıncı Hoca ve arkadaşları tarafından açılan dershaneydi. Bu dershanenin ilk profesörleri, ilk hocaları da Fethullah Gülen Hocaefendi'nin ifadesiyle (Kırkıncı Hoca, Numan Hoca, Şercil Hoca, Muzaffer Arslan Ağabey, …) beş altı kişinin toplanıp Risale-i Nur'ları okudukları medreseydi. İşte Şener Ağabey bu Erzurum'da gönüller üzerine kurulmuş medresenin, şimdiki adıyla Nur Dershanesinin ilk asistanlarındandı.

Kırkıncı Hocam Erzurum'un bu ilk akademisyenleri için Sadık Yalsızuçanlar'ın sunduğu bir televizyon programında şöyle demişti: "Şener Dilek daha deruni, daha içe dönük bir fıtrat, Alaaddin Başar, daha güncel, daha dışa dönük bir mizaç."

Şener Ağabey Erzurum'dan sonra Malatya'ya gitti. İnönü Üniversitesi'nden işletme profesörü olarak emekli oldu. Şimdi İstanbul'da hem cemaat hizmetleriyle meşgul oluyor, hem de yıllardır not aldığı yazılarını kitaplaştırıyor.

Dili, vurgu ve tonlamaya dikkat ederek diksiyon kurallarına göre çok iyi kullanıyor. Yerine göre yaptığı esprilerle sohbetlerini renklendiriyor.

Herkese karşı hoşsohbet, gönül ehli, tebessüm eden, kimseyi kırmayan, şahsında mütevazı, takva ve ihlâslı bir kişilik yaşarken, hizmetin hakkı hukuku için meşveretlerde usulüne göre davranarak edep dairesinde sözünü ifade eden bir zat.

Şener Ağabey'in asıl hizmeti bir ömür boyu nur dershanelerinde kalarak zamanını, düşünce ve hissiyatını Kur'an hizmetine ayırmasıdır. Bu kadar uzun yıl bir insanın şahsi hayat yaşamaması, hususi hayatını davası için feda etmesi en büyük rol model örnektir. Dershanede onu dinleyen, onunla okuyan, onun sohbetlerine katılan ve onu örnek alan o kadar çok insan vardır ki, sanki bütün bu kişiler onun manevi vücudunun birer azasıdır.

Onun hizmetteki farklı yönü ise "hikmet" yönüyledir. O, bu Kur'an hizmetinde usule çok dikkat edilmesi gerektiğini söyler. Derslerin yeri, zamanı, okuyucuları, dinleyicileri hepsi ama hepsi onun için dikkat edilmesi gereken önemli hususlardır. Bilhassa hususi sohbetlerinde yeri ve zamanı gelince derdi ki:

-Kişi vardır dershanenin içindedir, ama hizmetin dışındadır; kişi vardır dershanenin dışındadır ama hizmetin içindedir."

Yine bu manada bir sohbetinde demişti ki:

-Kişi vardır hikmetsizdir bir anda yüz kişiyi derse getirir ve çok hizmet ettiği sanılır; fakat hikmetsiz olduğu için bir gün bir yanlış yapar o getirdikleri kişiler hep dağılır, onların hepsini kaybeder. Ardından kendi de kaybolur. Kişi vardır, sadece kendini getirir ama hep getirir. Bir gün de birini getirir, özenle getirdiği o kişi, öyle bir dava adamı olur ki kısa zamanda etrafında yüzlerce binlerce, nur talebesi oluşur.

İşte Şener Ağabey'in mevzi bir durum üzerine verdiği bir örnek için anlattığı ancak hükümlerinin genel olduğu, hizmette hikmetli olmayı tahlil eden ve hikmetsizliğin derenliklerini ifade eden bir tahlilini "Risale-i Nur'da Derinleşme" kitabının 315. sayfasından okuyalım:

"… Birincisi: Demek ki mukallitlerin tarz, hareket ve amellerinde birçok yanlışlar var. Ama onların o yanlışlardan haberleri bile olmuyor.

İkincisi: Otoriteye sığınıp taassupla meselelere bakanları ikna etmek kolay değildir.

Üçüncüsü: Hizmette ileri olan şahsiyetlerin davranış, amal ve ubudiyetlerinde, çevrelerine örnek olmaları gerekir. Çünkü hizmette ileri olanların hareketleri taklit edilir. Onarılmayan ve tashih edilmeyen ameller, yanlış algılamalara kapılar açar."

Şener Ağabey'in asıl kaydedilmeye değer yönü ise Risale-i Nur okunurken derslerde yaptığı açıklamalardır. Onun anlattığı bütün fikirler ve verdiği bütün misaller nurlar okunurken onun içinde oluşan tefekkürün ortaya çıkardığı manalardır. Dersin anlaşılması doğrultusunda düşüncenin derinliği ve tefekkürün ihatası onun verdiği misallerle görülüyor. Bu gün bu açıklamaların ve verilen misallerin kitap olarak yayımlandığı hizmette, bir zamanlar bizim de katıldığımız birkaç gece sohbetinde onun Risale-i Nur pişiren dimağında ortaya çıkan birkaç notunu aşağıya alıyoruz. Allah ondan razı olsun, hizmetini kabul etsin ve emsallerini artırsın. Âmin!

"Risale-i Nur'da Derinleşme" kitabının 245. sayfası:

KAPI GICIRTILARI

Bir gün gönül dostlarımızla bir mecliste oturuyor, sohbet ediyorduk. Sohbete girenler her kapıyı açtığında kapı gıcırdıyor, ses çıkartıyordu. Rahatsız edecek bir boyutta. Bir, iki,üç… o an dikkatimi çekti. Arkadaşlarıma dedim:

"Şu kapıya bakın. Kapının gıcırtılarından alınacak dersler var! Her açılışta gıcırdıyor. Bence bu gıcırtılardan bir ders çıkartmak lazım."

"Nasıl bir ders? Diye sordu arkadaşlar.

"Bu kapının menteşelerine yağ dökülmemiş.. Sürekli gıcırtı çıkartıyor, etrafını rahatsız ediyor. Hassas ruhları incitiyor, asabi ruhlara hiddet veriyor, umumun sükûnetini bozuyor, huzura ilişiyor. Zannediyorum bu gıcırtılar bize bir ders.. bir ders-i ibret.. Herhalde risaleleri okumak kapının pencerelerine yağ damlatmaya benziyor. Sürekli yağ damlatanların gıcırtıları kalmaz, pek fazla gürültü ve patırtıları çıkmaz, onlar huzur ve sükûnu temsil ederler. Okumayanların da her geçen gün gıcırtıları biraz daha artar" diye latife ettim. Arkadaşlar da tebessümle mukabele de bulundular.

"Risale-i Nur'da Derinleşme" kitabının 255. sayfası:

KABAK YAPRAKLARI

Gençlik yıllarımda, birkaç arkadaşımla Rize'ye gitmiştik. Erzurum'dan ilk gidişimizdi. Rize'yi çok yeşil gördük. Bahçelerin içerisinden geçerken kabak yaprakları çok dikkatimi çekmişti. Kabak yaprakları Erzurum'dakilerin iki üç katı genişlikte idiler. O gün ömrümde ilk defa bu kadar büyük kabak yaprakları görmüştüm.. Yolda yürürken, dönüp dönüp onlara bakıyordum. Hayretimi gizleyemiyordum. O hayret içinde zihnime şöyle bir fikir geldi: Erzurum'daki kabak tohumları ile Rize'dekiler aynı. Tohumlar arasında pek fark yok! Pek ama Rize'de açılan yapraklar niçin daha büyük?

Sonra anladım ki iş sadece tohum ile bitmiyor. Tohumun yanında toprağın humuslu, iklimin de mutedil olması lazım. Toprak ne kadar humuslu, iklim de ne kadar mutedil ise, o nisbette tohum açılıyor, serpiliyor. Bu bir sünnetullah kanunu. Bu kanun, fıtratların açılmasında da geçerli. Hakikat, tohum… istidatlar da toprak… iklim de çevre ve muhit farklılığı.

Bu ölçüler ışığında Asr-ı Saadete baktığımızda istidat farkının kulluk boyutunda pergeli nasıl açtığını açıkça görebiliriz. Kur'an aynı Kur'an..Resulullah aynı Resulullah.. Ders aynı ders… Ama, Hz. Ebubekir ve Hazret-i Ömer çok farklı. Bu fark, istidat farkıdır.

Evet, sadece tohumun varlığı yetmiyor, onu içine alıp muhabbetle kucaklayacak, himaye ve hıfzedecek humuslu toprak lazım.. ve bu açılıma kuvvet verecek bir iklim gerekli. Bu şartlar birbirine kuvvet verirse, istidatlar serpilir. Matlup keyfiyet ortaya çıkar. Ama şu var ki toprak bakım ister, teyakkuz ve dikkat ister. Onu sürekli ayrık otlarından temizleyeceksin, çapalayacaksın, suyunu verip gübresini atacaksın, gerekli karantinasını yapacaksın, ta ki tohumların açılımına kuvvet verebilirsin.

Evet, istidatları humuslu hale getiren, açan ve inbisata hazırlayan en büyük sebeplerin başında takva gelmektedir. İttika (takva)ile istidatlar inkişaf eder; maneviyat coğrafyası takva ile bağ ve bahçelere inkılâp eder."

Şener Ağabey'in o eski hizmet yıllarında yaşadığı bir anekdotla yazıyı bitirelim.

Zaman seksenli yıllardı. Karslılar Erzurumlulara düşman, Erzurumlular Karslılara düşmandı. Kars otobüsleri Erzurum'dan geçemiyor, Erzurumlular Kars'a gidemiyordu. Birisi solun doğudaki kalesi, diğeri sağın doğudaki kalesiydi. İki il arasında siyasi ve ideolojik mücadele hız kesmek bilmiyordu. İşte tam bu sırada Şener Ağabey yanına aldığı bir ekiple Kars'a hizmete gidiyor. (Bu ara şu notu da vermeliyiz ki o dönemde nur talebeleri sağ sol dinlememiş, her zaman her ile ve ilçeye hizmet için gidip gelmişlerdir.)

Şener Ağabey'in Kars'a geleceği de bütün şehre duyuruluyor. Bunu duyan o zamanın Kars komünistlerinin ileri gelen iki üç militanı bütün arkadaşlarıyla görüşüp gericiler ve dinciler adına Kars'a gelecek olan bu adamı susturmak, düşüncelerini çürütmek için tam 18 maddelik bir soru dosyası hazırlayarak Şener Ağabey'in bulunduğu sohbete katılıyor. Daha Şener Ağabey söze başlar başlamaz, onlar hemen müdahale ederek bazı sorularının olduğunu eğer onlara cevap verebilirse sohbetini yapabileceğini, eğer cevap veremezse böyle cevabı verilemeyen konularda konuşmasının mümkün olamayacağını söylerler. Bunun üzerine daha da ciddileşen Şener Ağabey: "Peki sorun o zaman sorularınızı, fakat cevapları da tam ve ciddi dinleyin" diyerek onları dinlemeye başlar. Onların ilk sorusu şöyledir:

-Her şeyi Allah yarattı diyorsunuz. O zaman bize yeryüzünde gözümüzle gördüğümüz Allah'ın yarattığı bir mucize gösterin.

Bu soru üzerine Şener Ağabey, önce bir tebessüm eder ve sonra da ciddileşerek der ki:

- Siz bana yeryüzünde Allah'ın yaratmadığı bir varlık, bir cisim gösterin. Söyleyin bana, Kuş mu mucize değil, yumurta mı mucize değil, çekirdek mi mucize değil, ağaç mı mucize değil, çocuk mu mucize değil, insan mı mucize değil, Dünya mı mucize değil, Güneş mi mucize değil, kâinat mı mucize değil, hücre mi mucize değil, kromozom mu mucize değil, atom mu mucize değil? Allah aşkına siz bana söyleyin bütün bunları Allah yaratmamışsa kim yaratmış? Bütün kâinatın ve yeryüzünün en akıllı varlığı insan mı yaratmıştır (hâşâ) bunları? Sizin doğa, tabiat dediğiniz şeylerin ismi ise gök, yer, dağ, denizdir; bu akılsız varlıklar mı akılsız maddeden akıllı, canlı, ruhlu varlıkları yaratmıştır?.......

Şener Ağabey'in birinci soruya cevabı, akşamın bütün sohbetini kaplamış herkes saatlerce bu sohbeti dinlemiş ve 18 sorudan sadece birisini sorabilen, diğerlerini sormaya gerek görmeyen bu kişiler de sohbeti sonuna kadar dinledikten sonra yüzleri dökük, içleri buruk, gözleri de hüzünlü olarak oradan ayrılıp gitmişlerdir. O zaman bu hatıra bütün Erzurum ve çevresinde bizim medar-ı iftiharımız bir anekdot olarak anlatılmıştı.

Şener Ağabey'in ne hayatını, ne eserlerini ne de ihata-i ilmini anlatacak kifayette değiliz. Bizim anlatacaklarımız sadece birkaç tespit ve kanaatten ibarettir:

1-O Risale-i Nuru hakkıyla anlayan bir profesördür.

2-Risale-i Nur'u en iyi şerh eden ağabeylerden biridir.

3-Vurgu ve tonlamayı çok iyi yaparak, dili esrarlı bir güç olarak sohbetlerinde kullanan Ağabeydir.

4-Rind meşrep, hoşsohbet biridir.

5-Yüzünden tebessüm eksik olmayan bir zattır.

6-Hınıs'ta Fahreddin Hoca'nın, Erzurum'da Kırkıncı Hoca'nın sağ koludur.

7-Risale-i Nur'u, sırf Risale-i Nur olduğu için okuyan, teneffüs eden, içen, yudumlayan, koklayan manevi bir vücuda sahiptir.

8-Hem cemaat hizmetlerini, hem öğrenci hizmetlerini bir arada götüren muvazeneli bir ağabeydir.

10-Bir akademisyen olarak belki de onlarca yıl belki de en uzun zaman dershanelerde kalarak hizmet eden ağabeydir.

11-Prensipli çalışan bir âlimdir.

12-Hikmetli hizmet eden bir ağabeydir.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

İbrahim Köse, 2013-10-24 12:58:31

Teşekkür ederiz Salih Bey."Konuşan Kainat" adlı kitaba bakalım inşallah.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Salih Okur, 2013-10-23 16:49:11

Şener ağabey yukarıda yazılan Kars'taki hatırasını, kaleme aldığı Konuşan Kainat adlı eserinde(Feyza Yayıncılık) s: 48-58 arasında tafsilatlı olarak naklediyor, bakılabilir.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR “UMMAN”

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR  “UMMAN”

Kitaplar, insanların ufuklarını açmada ve terakki hususunda hayatın temel unsurlarındandır. F

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

İsmi gibi cismi de kâmildi, güzel ahlakın kemalinde bulunuyordu. Mütebessim bir çehreye sahipt

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Şubat ayında Rahmet-i Rahmana uğurladığımız Mehmed Kırkıncı H

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

Doksan sene bereketli bir ömür yaşayan, Ümmet-i Muhammed’in dirayetli bir allamesi, nur cemaat

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

Yıl 1982. Mayıs'ın sonları. Erzurum İmam-Hatip Lisesinde öğretmenim. 6 yaşlarında ciğerpar

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

Rasulullah Efendimiz buyurmuş: “Ahir zamanda ilim kalkacak, cehalet hâkim olacaktır.”(Bkz.

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

Nam-ı diğer Kırkıncı Hoca… Kırkıncı Hoca, ilmî cesaret, münazara, cihat, Risale-i Nur ve

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

Tam kırk altı sene evvel haftalık “İttihad” gazetesinde neşredilen bu yazı, merhum Mustafa

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

Geçtiğimiz Çarşamba günü büyük bir âlimimizin vefatıyla sarsıldık. “Şarkın bilgesi

SAİD ÖZDEMİR AĞABEY’DE HAKİKAT ARAYIŞI

SAİD ÖZDEMİR AĞABEY’DE HAKİKAT ARAYIŞI

Said Özdemir Ağabey… Nam-ı diğer Tillolu Said… Hayatını Kur’an’a ve imana vakfeden bir

HINISLI FAHRETTİN HOCA

HINISLI FAHRETTİN HOCA

Fahrettin hoca, iyi bir Arapça eğitimi almış, âlim ve fazıl bir zattır. Uzun yıllar Hınıs

"Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

Ahkaf,13

GÜNÜN HADİSİ

"Biriniz bir oturma yerine girince selâm versin. Oturmak isterse otursun. Kalkarken yine selâm versin. Çünkü, birinci selâm ikincisinden daha üstün değildir."

Ebu Davud

TARİHTE BU HAFTA

*Selahaddin Eyyubi'nin vefatı-4 Mart 1193 *Yeşilayın kuruluşu-5 Mart 1920 *İmam hatip okullarının açılışı-6 Mart 1951 *Alvar imamı Hace Muhammed Lütfi hz'nin vafatı-10 Mart 1956

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI