Cevaplar.Org

REYHANLILI SÜLEYMAN SASONLU AĞABEY-2

Süleyman Sasonlu Ağabey’in ardından bir gün onun hizmetlerini de yazalım dedik. Bildiğimiz kadarıyla yazıp anlatırken telefonla Reyhanlı’yı arayarak bir dava kardeşimiz olan Abdulkadir Löklü’den Süleyman Ağabey’in fotoğrafını istedik. Bir müddet sonra Süleyman Ağabey’in oğlu Mahmut Sasonlu fotoğrafları gönderdikten sonra bir de telefon açarak: “Hocam, madem babamla ilgili yazı yazıyorsunuz, o zaman benim size babamla ilgili başka anlatacaklarım da var, ne zaman müsaitseniz size anlatmak istiyorum.”dedi.


İbrahim Köse

ibrahimkose60@gmail.com

2013-09-16 01:18:55

Süleyman Sasonlu Ağabey'in ardından bir gün onun hizmetlerini de yazalım dedik. Bildiğimiz kadarıyla yazıp anlatırken telefonla Reyhanlı'yı arayarak bir dava kardeşimiz olan Abdulkadir Löklü'den Süleyman Ağabey'in fotoğrafını istedik. Bir müddet sonra Süleyman Ağabey'in oğlu Mahmut Sasonlu fotoğrafları gönderdikten sonra bir de telefon açarak: "Hocam, madem babamla ilgili yazı yazıyorsunuz, o zaman benim size babamla ilgili başka anlatacaklarım da var, ne zaman müsaitseniz size anlatmak istiyorum."dedi.

Biz de 2013 Yılı Şubat Ayı'nın uygun bir akşamı telefonu elimize alarak saatlerce onu dinleyip not aldık. Süleyman Ağabey'in oğlu Mahmut Sasonlu anlattı:

-Babamın öldüğü sene biz "Milli Eğitim"in okul yemeklerinin ihalesini almıştık. Daha doğrusu bu ihaleyi babam almıştı da, onun ölümünden sonra biz işi devam ettirmiştik. Fakat devam ettirirken nedense çalıştığımız işin karşılığı olan ücreti bir türlü alamıyorduk. Oysa biz hep ay sonunda ücret almaya alışmıştık. Fakat bu defa ücretleri alabilmenin imkânı yoktu.

Üstelik Kurban Bayramı da yaklaşıyordu. Yemekçilik işinde çalışan işçiler ücret bekliyor, aile bayramlık bekliyor, kurbanlık bekliyor. Ayın yirmi dördü Kurban Bayramı geliyor, hâlâ ücretlerden bir ses yok. Biz ümidimizi kestik, artık bu bayram kurban da kesemeyeceğiz diye düşündük. Oysa böyle bir Kurban Bayramı'na hiç alışık değiliz. Bütün aile efradı üzgün. İşçiler ise her gün bayramın yaklaştığını, ihtiyaçlarının olduğunu belirterek para isteyip duruyorlar. Ben hayatımda hiç böyle daralmamıştım. Ah babam olsaydı da sorumluluğu alsaydı. O çözseydi bu problemi. Hey gidi babam, sen böyle ne sorunlar yaşadın da bizim haberimiz bile olmadı değil mi? Bak artık sen yoksun baba, ben de geride bıraktığın iki eş, on üç çocuk ve bir sürü torununla otuzdan fazla bir nüfusla beş kuruşsuz bir bayram bekliyorum.

Bu duygular içerisinde sabah namazını kıldım. Derin düşünceler içerisinde moralim bozuk halde saat sekiz civarında uyudum. Rüyamda gayet canlı ve sağlıklı görünen babam odama girdi. Odama giren babam direk bana seslendi:

-Mahmut, niye yatıyorsun, uyku zamanı mı?

-Baba ne yapayım, işçiler para istiyor, bayram için hiçbir hazırlık yapamıyoruz. Çoluk çocuk bayramda ne yapacak? Kurbanlık da alamıyoruz.

-Git Halil Osmanlıoğlu'na (Antakya il Milli Eğitim Taşımalı Öğrenciler Bölümü Sorumlusu) selamımı söyle, sana ödemeyi yapsın.

Uyandım, hayırdır inşallah dedim. Şansımı denemek için arabaya binip Antakya'ya gittim. Sabah saat on civarında, Halil Bey'in yanına geçtim. Merhabalaşıp oturduk. Halil Bey çay ısmarlayıp hal hatır sordu. Ben de kendisine: "Babamın size selamı var."dedim. Afalladı. Halil Bey'in babamla arası iyiydi. Ara sıra sohbet eder, şakalaşırlardı. Kendisi babamın ahbabıydı. Ben de ona rüyayı anlattım. Rüyayı dinledi, hiçbir şey söylemedi, zile bastı. Ödemeden sorumlu, bu işlere bakan muhasebe şefi Orhan Âşık'ı çağırdı. Orhan Bey içeri girince ona dedi ki:

-Bizim hesapta Sasonlu'ya verecek para var mı, yok mu?

Orhan Bey de anında cevap verdi:

-Para var, efendim.

-Mahmut Bey, Orhan Beyle gidin, faturanızı kesin, paranızı alın.

Parayı alıp eve geldim. Hem işçilerin parasını ödedim hem de evin bayramlık ihtiyacını gördüm. Ayrıca hem kendim hem kardeşlerim hem de babam için kurban kestim. Hey gidi nur talebesi babam! Ölün bile evlatlarından iyi iş görüyor. Kimi insanlar vardır ki babasını beğenmez. Allah beni hiçbir zaman o evlatlardan eylemesin.

Bu hadise üzerine, Reyhanlı'da bulunan babamın can yoldaşı, dava kardeşi Hacı Mehmet Vural, beni nerede görse der ki: "Ya Mahmut, senin baban ölmemiş, hâlâ yaşıyor."

Bu rüyayı görene kadar Risale-i Nur derslerine yamalıklı gidiyordum, fakat bu rüyayı gördükten sonra tam gitmeye başladım.

Bu hatırayı anlatan Mahmut Sasonlu Bey, sözlerinin daha bitmediğini babasının Risale-i Nur faaliyetlerinde birçok hizmetlere nail olduğunu da anlatmak istediğini belirtti. Biz de bir yandan onu dinlerken, bir yandan da notlarımızı tutmaya devam ettik:

-Hocam, biz babamla kardeş gibiydik. Oturur samimi sohbet ederdik. Bu sohbetler esnasında bana hep doksan yaşında öleceğini söylerdi. Hem de ölmeden önce ölümünü bana haber vereceğini söylerdi. Fakat bir gün babam ansızın öldü. Nefesi kesildi. Çenesi düştü. Sağ gözünde bir damla yaş vardı. Evde biz yanındaydık. Biraz öyle nefessiz kaldıktan sonra bir an gözünü açtı ve tekrardan nefes almaya başlayarak etrafını şöyle bir süzdü. Herkes ağlıyordu. Böyle bir zaman geçti. Biraz daha iyileşince etrafındakiler gittikten sonra baş başa kaldık. Artık eskisi gibi sohbet ediyorduk. Kendisine dedim ki:

-Baba bana sözün var, hani ölmeden önce bana öleceğini söyleyecektin?"

Babam güldü ve dedi ki:

-Senin üzülmeni istemediğim için söylemedim.

-Peki baba, nasıl oldu bu gidiş geliş, bu ölüm? Bana bu ölümünü anlatır mısın?

-Oğlum, (Odanın batısındaki pencereyi göstererek)buradan Peygamber Efendimiz, Hz. Ali ve Üstad geldiler. Üstad Bediüzzaman bana dönerek: "Süleyman seni almaya geldik."dedi. Ben de kendisine: "Üstadım biraz daha ibadet etmek zamanım yok mu? Bana biraz daha mühlet veremez misiniz? dedim. Oğlum bana biraz daha mühlet verildiği için ben gittim geldim. Benim dönüşü olmayan gidişim şimdilik tehir edildi.

Babam ondan sora kırk gün daha yaşadı. Sonra Hakk'ın rahmetine kavuştu.

İbrahim Hocam, size babamın ölümünden yirmi gün önce, Antakya Devlet Hastanesinde olan bir hadiseyi anlatayım.

Babam devlet hastanesinde yoğun bakımdan çıkarak yattığı odada kardeşim Nurettin'e diyor ki:

-Oğlum, aşağı in Cuma Kurnaz Ağabey'i al gel.

Nurettin bu istek karşısında şaşırarak babama diyor ki:

-Baba, ne telefon açan oldu, ne odaya giren oldu. Rüya mı görüyorsun? Nereden biliyorsun Cuma Ağabey'in geldiğini?

Babam Nurettin'in bu cevabına kızarak ona diyor ki:

-Ben senin babanım, ne diyorsam onu yap.

Nurettin bu istek karşısında hemen kalkarak asansörle aşağı iniyor. Asansörden çıkar çıkmaz hemen Cuma Ağabeyle birlikte ziyarete gelen bir iki kişiyle karşılaşıyor.

Hocam, babamın hapishane hatıraları da çok ilginçtir. Sırf Risale-i Nur okuduğu ve Risale-i Nur dersleri yaptığı için defalarca hapse atılmış ve mahkemelerde yargılanmıştır.

Bana anlattığı hapishane hadisesinin birincisini 1974 Yılı'nda Reyhanlı'da yaşamıştı. Reyhanlı'da Sırf Risale-i Nur okuduğu için babamı, Cuma Ağabey'i ve diğer üç beş nur talebesini de Reyhanlı'daki cezaevine koymuşlar. Onlar cezaevine varınca oradaki mahpusların sağcı-solcu diye ikiye ayrıldığını görmüşler. İkiye ayrılmanın ötesinde mahpuslar sanki birbirinin ezeli düşmanı gibi ayrı ve küs yaşıyorlarmış. Hatta yer yer aralarında kavgalar oluyormuş. Bu defa hapishaneye Nurcuları da almışlar. Oh be ne kadar güzel bir Türkiye değil mi? sağcısı solcusu, nurcusu, tarikatçısı hepsi ama hepsi hapishanede. Neyse nurcuların içeri alınmasıyla iş değişmiş. Nurcular hiç kimseyle dalaşmamışlar ve zıtlaşmaya girmemişler, herkesle oturup kalkarak yakınlık kurmuşlar. Bu durum hapishanedeki havayı değiştirmiş. Derken bütün mahpuslar arasında iyi bir diyalog başlamış. Öyle bir an gelmiş ki artık sağcılarla solcular birlikte oturup kalkmaya başlamışlar.

Bir de meselenin temizlik, tamir işi var tabii. Babamlar hapishaneye girdiklerinde her taraf toz toprak içindeymiş. Tavanlardaki örümceklerden yerlerdeki tahtakurularına kadar birçok böcek, sıvası dökük duvarlarda cirit atıyormuş. Koğuşların boyası silik, kapı ve pencereleri kırık bir haldeymiş. Babamlar orada boş oturacaklarına yetkililerle görüşüp hapishaneyi yeniden sıvayarak, boyayarak, silip süpürüp temizleyerek güzel bir hale getirmişler. Bu durum bütün mahpusların ve idarenin hoşuna gitmiş. Bir gün olmuş savcı, nurcular için demiş ki:

-Bunlar hapishaneyi ıslahhane yaptılar. Bu kişiler ne kadar temiz ve mahir insanlarmış.

Babamın bana anlattığı ikinci hapishane hadisesi ise biraz uzun bir hikâyedir. Hem de çok ilginç ve çok düşündürücüdür. Çünkü bu hapishane olayı hapishaneden çok bir tutuklama ve bir hesap sorma işidir. Aslında bu hadisenin evveliyatı da çok ilginçtir. Bunların hepsi adeta Risale-i Nur'un kerametler zinciri gibidir. Vallahi hocam, bu kadar ilginç hizmet hatıraları olan bir babaya sahip olmak benim için bir ayrıcalıktır. Bu bakımdan kendimi çok bahtiyar hissediyorum. Şimdi gelelim babamın ikinci tutuklanma ve hapse atılma hadisesine:

Hüsrev Altınbaşak Ağabey, vefatından önce Ankara'da hastanede yoğun bakımda iken Süleyman Sasonlu Ağabey de Amik Ovası'nda çalışan işçilerin amele çavuşu olarak tarlada bulunuyormuş. Bu sıra Süleyman ağabey'e ağır bir uyku basıyor. Öylece oturduğu yerde uyuyor. O sıra rüyasına giren Hüsrev Ağabey onu çağırıyor. Onu çağırırken de diyor ki:

-Süleyman durma gel!

Babam uyanıp hayli düşünüyor. Fakat "rüyadır" diyerek bir daha uyuyor ve bir daha aynı rüyayı görüyor.

-Süleyman durma gel!

Babam bu defa işinin başına yardımcısını bırakarak Reyhanlı'ya Cuma Ağabey'in yanına geliyor. Ona rüyayı anlatıyor. Onunla konuştuktan sonra babam aynı gün ikindi otobüsüyle Ankara'ya hareket ediyor. Giderken de o zaman Ankara'da Hüsrev Ağabeylerin dershanesinin büyük bahçesindeki kümeste yaşayan tavuklara yem için yarım çuval kırık buğday götürüyor. Dershaneye varınca Hüsrev Ağabey'in kaldığı hastaneyi öğrenip hemen oraya gidiyor. Hastanede Hüsrev Ağabey'in kaldığı servise çıkıyor. Yetkililere Hüsrev Ağabeyle görüşmek istediğini söylüyor. O sıra yoğun bakımda olan Hüsrev ağabeyin durumu çok ağırdır. Bunun için profesörler Hüsrev Ağabey'in gözleri kapalı olduğunu, konuşamadığını, kimseye cevap vermediğini söyleyerek görüşmenin mümkün olamayacağını belirtiyorlar. Bunun üzerine babam diyor ki:

-Ben Hatay'dan geldim. Sadece odasına girip uzaktan bakıp, bir kendini görüp çıkayım.

Doktorlar babamın bu isteğini geri çevirmeyip izin veriyorlar. Babam içeri girip Hüsrev Ağabey'in ayakucunda duruyor. Kalben içinden selam veriyor. Sessizce: "Esselamu aleyküm Ağabey" diyor. Hüsrev Ağabey gözleri kapalı olduğu halde bu selama cevap vererek doktorları hayrette bırakıyor:

-Ve aleyküm selam Süleyman. Niye zahmet ettin, o buğdayı getirdin? Şimdi hemen Isparta'ya git ve beni bekle. Ben üç güne kadar oraya geleceğim, beni oraya defnedeceksin.

Babam oradan ayrılıp Isparta'ya gidiyor. Hüsrev Ağabey'in dediği gibi oluyor. Üç gün sonra cenaze Isparta'ya getiriliyor. Reyhanlı'dan Cuma Ağabey de geliyor. Isparta'da görüşüp cenazede birlikte oluyorlar. Cenazeyi defnettikten sonra verilen mevlide de katılıp, cumartesi günü Adana'ya dönüyorlar.

Adana'ya dönünce ne oluyorsa oluyor, onlara iki sivil polis yaklaşıyor. Biri babama "Sen Süleyman Sasonlu musun" diyor. Diğeri de Cuma Ağabey'e: "Sen Cuma Kurnaz mısın?"diyor. Onlar da evet deyince, hemen onları sorgusuz sualsiz yakalayıp direk cezaevine götürerek solcuların koğuşuna koyuyorlar.

Cumartesi günü hapishaneye konulan babamla Cuma Ağabey'in namazlarını kılması oradaki mahpusları rahatsız ediyor. Gardiyan vasıtasıyla koğuşta gericilik yapmamaları konusunda uyarılıyorlar. Gardiyan babama gelerek diyor ki:

-Burada ayin yapamazsınız. Sizin ayin yapmanızdan buradaki mahpuslar rahatsız oluyor.

Babam da gardiyanı dinledikten sonra diyor ki:

-Biz ayin yapmıyoruz. Allah'ın emrettiği vazifeyi yapıyoruz. Yaptığımız iş namaz kılmaktan başka bir şey değildir.

Bunun üzerine gardiyan babama sert çıkıp onu tehdit ediyor. Diyor ki:

-Eğer siz ayin yapmaya devam ederseniz, sizi tuvalete tıkarım.

Bu küstahça söz üzerine babam celallenerek diyor ki:

-Sen değil, Amerika, Rusya birleşse, benimle Allah'ın arasına giremezsiniz.

Bu cevap üzerine gardiyan çekip gidiyor, babamlar da namazlarına devam ediyorlar. Ancak gece geç saatlerde birileri babamı uykudan uyandırıyor.

Uyandıran kişiler kendi aralarında "Halk Mahkemesi" kurarak güya hazırladıkları sorularla babamın cevap veremeyeceği ve suçlu çıkacağı bir durumla babamı yargılayıp idama mahkûm ederek o gece boğup öldürmeyi düşünen aşırı solcu örgüt üyeleriymiş.

Babam uyandıranlar onu birkaç kişilik bir heyetin huzuruna getirerek diyorlar ki:

-Size birkaç sorumuz olacak.

-Hay hay, buyurun.

-Niye namaz kılıyorsunuz? Allah'ın namaza ihtiyacı mı var?

-Allah'ın namaza ihtiyacı yoktur. Fakat insanın namaza ihtiyacı vardır. Aslında sadece namaz değil, Allah'ın hiçbir ibadete ihtiyacı yoktur. Fakat insanların bu ibadetlere ihtiyaçları vardır. Mesela insan namaz kılmakla cenneti hak eder. Düşünün bir kere bu hapishaneden kurtulmak bile sizi ne kadar çok sevindirir. İşte cennete gitmek de insanı dünya ve dünya içindeki bütün hapishanelerden üzüntülerden ve bütün olumsuzluklardan kurtarır. İnsanı ebedi mutlu eden bir hayata kavuşturur. Bakın size Bediüzzaman'ın bir sözünü nakledeyim: "Kim kendi uyanık vicdanını dinlerse ebed ebed sesini işitecektir." Aslında hiç kimse yok olmak istemez. Ebedi hayatın varlığı herkesi sevindirir. Herkes cennette sonsuz mutlu bir hayat yaşamak ister. Madem insanlıkta böyle bir istek vardır, elbette ki böyle bir yer de vardır ve insan oraya sevk edilmektedir. Çünkü Allah "Vermek istemeseydi, istemek vermezdi." Bizler nasıl ki uyuduktan sonra sabah olunca uyanıyorsak, kış uykusuna yatanlar da baharda yeniden canlanıyorsa ve bir çekirdek yer altında çatlayıp çürüdükten sonra tekrar filiz verip diriliyorsa aynen onun gibi insan da haşirde bir gece uykusundan uyanır gibi mezardan dirilip hesap verecektir. İşte o zaman namaz ve diğer ibadetler çok işe yarayacaktır. İnsanı ebedi cennete götürecektir.

-Öldükten sonra dirilme olacak mı?

-Olacak tabii. Görmüyor musunuz kışın öldükten sonra baharın yeniden dirilen ağaçları, çiçekleri, meyveleri. Görmüyor musunuz insan midesine giren yiyeceklerin ölmelerine rağmen yok olmayıp yeni bir hayata kavuştuklarını. İnsanın vücudu her zaman yenilenmesine rağmen ruhunun hep aynı kaldığını düşünsenize. İşte insanın mezarda çürümesiyle insanın ruhu yok olmuyor. O ruh ahirette yaşayacağı bir donanımla yeniden vücut bulup ebedi hayatına devam ediyor.

Babam yukarıdaki ifadelere benzer ifadelerle onların bütün sorularına Risale-i Nur'dan cevaplar veriyor. Bilhassa Miraç ve Peygamberimiz hakkında çok açıklamalar yapıyor. Peygamberimizin hayatından ve mucizelerinden çok bahsediyor. Babam daha önce gençliğinde inançlı bir solcu olduğu için onların hayatını ve düşüncelerini hatta onların okuduğu kitapların birçoğunu okuyarak onların kültürünü bildiği için onların istifade edeceği şekilde bol bol misal vererek anlatıyor. Babamın bu tür açıklamaları onları yumuşatarak düşündürüyor. Hatta bazılarının yüzünde bir tebessüm bile görünüyor. Fakat bir anda kendisine gelen bu kişilerden biri diyor ki:

-Ağabey kafamızı karıştırdın, eğer sen biraz daha konuşursan hepimiz senin gibi düşünmeğe başlayacağız.

Bir başkası da diyor ki:

-Biz "Halk mahkemesi" kurarak seni buraya idam etmek için getirdik. Fakat sen bize annemizden, babamızdan, öğretmenlerimizden duymadığımız bilgiler verdin.

Başka birisi de babama sormak için maddeler halinde sıraladıkları soruları göstererek diyor ki:

-Biz bu soruları evde annemize, babamıza sorduk bize cevap veremedikleri gibi üstelik bize kızdılar. Okulda öğretmenlerimize sorduk, bize: "Saçmalamayın" dediler. Bir kısım yaşça bizden büyük ağabeylerimize, ablalarımıza sorduk onlar da bize: "Siz kafayı mı yediniz ki böyle sorular soruyorsunuz."dediler. Biz bu soruların cevabını toplumun hiçbir yerinde bulamadığımız için bu görüşleri savunduk. Fakat şimdi duruma bak ki bu soruların cevabını siz veriyorsunuz. Siz çok değişik bir insansınız. Çok farklı fikirleriniz var.

Diğer birisi de diyor ki:

-Ağabey, artık meseleyi uzatmayalım, siz gidin uykunuza devam edin.

Babam oradan ayrılıp tekrar yatağına gidip yatıyor. Yatar yatmaz da hemen uyuyor. Uyuyunca rüyasında Peygamberimizi, Hz. Ali'yi ve Üstad Bediüzzaman'ı görüyor. Onlar hem babama bakıyorlar hem koğuşa bakıyorlar. Bakarken de her şeyi görüp anlıyorlar. Tam o sırada sabah ezanı okunmaya başlıyor. Peygamberimiz: "Namaz vakti" deyip ayağa kalkıp gideceği zaman Üstad'a diyor ki:

-Bunlar burada sıkılıyorlar, bunları beraber götür.

Babam tam o sıra uyanıp sabah namazını kılıp rüyayı Cuma Ağabey'e anlatıyor. Rüyayı dinleyen Cuma Ağabey hayretler içinde kalarak babama diyor ki:

-Ben de aynı rüyayı gördüm.

Bunun üzerine babam diyor ki:

-Cuma ağabey, bu gün bu iş kesinleşecek. Ya içerideyiz, ya dışarıdayız.

Sabah oluyor, herkes gibi babamla Cuma Ağabey de kalkarak kahvaltıya oturuyorlar. Kahvaltıda masaya çorba geliyor. Daha bir iki kaşık almadan Sıkı Yönetim Komutanı içeri giriyor. O içeri girince dikkat çekiliyor, herkes ayağa kalkarak sıraya geçiyor. Babam komutana göre yan tarafta dördüncü kişi olarak sıraya geçiyor. Cuma ağabey de biraz ötede kendine sıra buluyor. Herkes sıraya geçtikten sonra komutan konuşmaya başlıyor:

-Herkes beni dinlesin. Bakın sorduğum soruya cevap istiyorum, başka bir şey istemiyorum.

Bu ifadeyi kullanan komutan hemen yanındaki ilk kişiye soruyor:

-Suçun ne senin, burada niçin bulunuyorsun?

-Ben banka soydum.

Komutan hemen onu geçerek ikinci kişiye soruyor:

-Sen niçin buradasın, senin suçun ne?

-Ben Halkın Kurtuluş Örgütü'ndenim, onun için buradayım.

Komutan hemen üçüncü kişiye geçiyor:

-Sen niçin buradasın?

-Ben devrimci mücadelemden dolayı buradayım.

Sıra babama geliyor. Komutan hemen ona da soruyor:

-Sen niçin buradasın?

Babam hiç tereddüt etmeden şu cevabı veriyor:

-Lailahe illallah, Muhammedun Resulullah dediğim için, Allah'a iman ettiğim için ve Peygamber'imize ümmet olduğum için buradayım.

Babamın bu cevabı üzerine komutan babama dönerek diyor ki:

-Burada senin gibi düşünen senden başka kim var?

Babam hemen Cuma Ağabey'i göstererek cevap veriyor:

-Cuma Kurnaz var.

Komutan artık ileri gitmiyor başka kimseye soru sormuyor. Hemen emir erine diyor ki:

-Bunların adını soyadını al, deftere yaz.

Emir eri denileni yapıyor ve komutanla birlikte koğuştan çıkıp gidiyorlar. Bir saat sonra babamlar nöbetçi mahkemeye çağırılıyorlar. Savcı babamla Cuma Ağabey'e sorular soruyor. Babam sorulan soruya şöyle cevap veriyor:

Savcı: Nurcu musun, değil misin?

Süleyman Sasonlu: Ben amele çavuşuyum. İşçi çalıştırıyorum. Rızkımı bu yoldan tedarik ediyorum. Namaz vakitleri namazımı kılıyorum. Kur'an tefsiri olan Risale-i Nur da okuyorum.

Savcı bu cevap üzerine diyor ki:

-Zaten sizinle konuşmak hata. Siz hep böyle ameleden, tarladan, takkeden, çiçekten, böcekten bahsediyorsunuz. Sizi anlayamıyoruz.

O ara savcı kâtibe dönerek diyor ki:

-Zapta girmesin. (Benim anam babam da namaz kılıyor. O zaman onlar da kılmasın. Böyle kabahat olur mu? Sizin gibileri buraya getirende kabahat.)

Bundan sonra babam ve Cuma Ağabey serbest bırakılıyor. Fakat bu süreç burada bitmiyor. Bakın hocam, bu ilginç hadise nasıl devamı ediyor.

Bu olaydan sonra aradan üç beş yıl geçiyor. Malum ya Reyhanlı Cilvegözü Sınır Kapısı'yla her yıl hacıların akın ettiği bir yerdir. Bizim insanımız da hacılara ikram etme, hürmet etme ve onları misafir etme isteğiyle doludur. Yine bir hac mevsiminde birçok hacı Reyhanlı'da konaklıyor. Bunlardan birkaçı da bir gece bizim kirvemizin evine misafir oluyor. Akşam evde sohbet edilirken misafirlerden biri, ev sahibi olan bizim kirveye diyor ki: "Burada nurcu var mı?" Kirve de: "Evet var, Süleyman efendi var. Hem de bizim aile dostumuz olur." Bunun üzerine eski sıkıyönetim komutanı olan hac yolcusu babamla görüşmek istiyor.

Bizim kirvenin oğlu akşam eve gelerek bir hacının babamla görüşmek istediğini, bunun için kirvenin babamı çağırdığını söyledi. Babam da kalkıp çocukla birlikte gitti.

Babam gidince, hoşbeşten sonra nurculukla ilgili konuşuyorlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde eski sıkıyönetim komutanı olan hacı sözü bir hatırasına getirerek diyor ki:

-Ben Adana'da sıkıyönetim komutanı olarak görev yaparken bir gece sabaha yakın bir rüya gördüm. Rüyamda Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa bana kızarak dedi ki:

-Sen nasıl rahat yatıyorsun? Benim ümmetimden iki kardeşim senin cezaevinde duruyor. Sen de burada rahat rahat uyuyorsun.

Uyandığımda sabah ezanları okunuyordu. Artık bir türlü uyuyamadım. Kalkıp hazırlık yapıp yemeğimi yemeden, çayımı içmeden direk cezaevine gittim.

Eski komutan bunları anlatırken tam buraya gelince bu defa babam araya girerek bütün olan bitenlerin devamını o anlatmaya başlıyor:

-Koğuş kapısından içeri girince herkes kalkıp sıraya geçti. Siz de yanınızdaki kişiden başlayarak hapse hangi suçtan girdiğini sordunuz. Ben dördüncü kişiydim. Bana gelince sorunuza şöyle cevap vermiştim:"-Lailahe illallah, Muhammedün Resulullah dediğim için, Allaha iman ettiğim için ve peygamberimize ümmet olduğum için buradayım." Siz de bundan sonra sormayı bırakıp, bizim isimlerimizi almıştınız.

Babamın bu anlattıklarına "Evet evet" diye cevap veren eski komutan bu ilahi kaderi en derin hissiyatıyla hatırlayıp o anı oradakilerle birlikte yeniden yaşamışlar. "Tesadüfe tesadüf edilmeyen" bu hayatta; kadere, Peygamber'e ve Allah'a olan imanlarını daha da kuvvetlendirip Allah'a şükretmişler.

Mahmut Efendi'yle olan görüşmemiz sürüp gidiyordu. "Süleyman Ağabeyle ilgili merak ettiğim birkaç soru da ben sorayım" dedim. Aklıma gelen ilk soruyu sordum:

-Mahmut Efendi, babanız hizmete maddi yardım yapar mıydı?

Mahmut Efendi bu soruya şu cevabı verdi:

-Babam hizmetlerle ilgili harcamalarını bize söylemezdi. Biz onun bu konudaki tasarrufunu bilmiyoruz. Fakat bazen Cuma Ağabey'in onu aradığını ve hizmette ihtiyaç olduğunu anlardık. Hatta bazen gece on ikilerde Cuma Ağabey gelir ya yola çıkacaktır ya başka acil bir ihtiyaç vardır. Fakat babamda da o sıra para yoksa babam hemen kalkar dışarı çıkar bir yerlerden bulur ve Cuma Ağabey'in işini görürdü. Bizim bildiğimiz bu kadar.

Aklıma bu defa başka sorular geldi:

-Mahmut Efendi, Süleyman Ağabey kaç dil bilirdi? Gençliği nasıl geçmişti, kaç evliydi, kaç çocuğu vardı?

-Babam Türkçe, Kürtçe, Arapça bilirdi. Üç dili de ana dili gibi konuşurdu. Asıl anadili ise Kürtçeydi. Babamın gençliği çok hareketli geçmişti. Babam gençliğinde inanan bir solcuymuş. Çok kitap okumuş. Ölene kadar da kitap okumaya devam etti. Hocam, biz tam 13 (on üç) kardeşiz. Babam iki evliydi.

Bu defa Mahmut Efendi'ye merak ettiğim başka bir hususu sorudum:

-Neden soyadınız "Sasonlu"? Sizin aslınız nereli?

- Hocam, 1912 Yılı'nda Rus işgali olduğunda, Muş'ta (Sason o zamanlar Muş'a bağlı) dedemiz Ermeniler tarafından katlediliyor. Hatta dedemiz ve diğer büyüklerimiz Ermenice olduğu için "Sason" demezlermiş de "Kabilkoz" derlermiş. Dedemizin öldürülmesiyle bütün çocuklar sahipsiz kalıyor. O zaman ailenin diğer büyükleri göçü yükleyerek "Kabilkoz"dan buraya, Reyhanlı'ya gelip yerleşiyorlar. Biz Sason'u bilmeyiz. Hiç gitmedik.

-Mahmut Kardeş isterseniz son sorum babanızın son anlarıyla ilgili olsun. Ağabey ne zaman öldü, Hakk'ın rahmetine nasıl kavuştu?

-Babam, 31.11.2007 günü öldü. Öldüğü günün gecesi, akşam saati sordu. Saat sekizdi. Babamın o sıra durumu iyiydi. Arada bir ağzına Antep fıstığı atıyordu. Onu ağzında dolaştırıyor fakat yutmuyordu. Çünkü o türlü yiyecekler yemesi sağlığına zararlıydı. Yediği takdirde müdahale edeceğimizi biliyordu. O sadece Antep fıstığını ağzında dolaştırarak kendisine bir eğlence yapıyordu. Babam bu sıra tekrar saati sordu. Saat sekizi on geçiyordu. Biraz sonra tekrar saati sordu. Sekizi on beş geçiyordu. Babam ya bir şeyler görüyor biliyor ama bize söylemiyordu, ya da bir şeyler hissediyor ve ona göre konuşuyordu. Tekrar saati sordu, saat sekizi yirmi geçiyordu. Bir an odaya şöyle bir baktı. Sonra bir tebessüm ederek odada bulunan 28-30 kişilik bütün aile efradına elini uzatarak dedi ki:

-Kalkın haydi, babayım, hepiniz bu eli öpün.

Sırayla herkes elini öptü. El öptüğümüzde babam gayet iyiydi. Ben de nasıl olsa babam iyi, öyleyse hemen arabada olan eve bırakılması gereken bir iki eşya vardı. Onlarla birlikte çocukları da eve bırakıp gelmek için babamdan müsaade istedim. Bana: "Gitme" dedi. Bu kelimeyi bir kaç kez söylemesine bir anlam veremedim. O fark etmeden ben bir ara hemen arabaya atlayıp eve hareket ettim. Eve daha varmadan telefon açtılar, dediler ki:

-Gel baba öldü!

Yazık babam bana gitme demesine rağmen, yani bana ölümünü haber vermesine rağmen ben onu dinlemedim, daha doğrusu onu anlayamadım. Ölürken onun gözlerine bakamadım, son bakışlarını göremedim. Babam bir başkaydı!

Allah Süleyman Abiye rahmet eylesin. Yeri cennet olsun. Geride kalan çocuklarına ve dostlarına da sabr-ı cemil versin. Âmin.

Mahmut Efendi'yle olan telefon konuşmamız iki saate yaklaşırken sürekli not alan sağ elim de hayli yorulmuştu. Artık bu sohbetin sonuna geldiğimizi düşünüyorduk. O bir an telefonda birisiyle konuşur gibi olunca biz de kendisine teşekkür edip telefonu kapatmak istedik. Fakat o ara başka birisi sürekli Mahmut Efendi'ye kiminle konuştuğunu soruyordu. O da bizi söyleyince "O benim hocam" diyerek hemen telefonu alıp bizimle konuşmaya başladı. Adı Beyazıt Ölmezer olan bu eski öğrencimin ismi bana yabancı gelmiyordu. Kendisini bir an hatırlayamadım. Fakat hatırlayamasam da o benim otuz yıl öncesinden bir öğrencimdi. Onunla da sohbete doyum olmadı. Zaten toprağı, havası, suyu ve güneşi bol olduğu gibi; gönül zenginliği, kardeşliği, dostluğu ve insanlığı da bol olan bu güzel ilçemizden ayrılmanın imkânı yoktu.

Allah'a emanet olun, her şey gönlünüzce olsun Reyhanlı'lılar.

Reyhanlı cemaatinin rükünlerinden biri olan, muhakemeli, muvazeneli, gayretli, fedakâr, cömert ve gönül ehli bu Ağabeyimize Allah'tan rahmet diliyoruz. Süleyman Sasonlu Ağabey için kanaatlerimizi şöyle dile getirsek uygun olur mu bilmem:

1-Risale-i Nur'u çok iyi anlıyordu.

2-İyi bir müteahhitti.

3-Sosyal çevresi genişti.

4-Çevresine Risale-i Nur'u tanıtırdı.

5-Hem kendisi aslen Sasonlu'ydu, hem de soyadı Sasonlu'ydu.

6-Cuma Ağabey'in en yakın dava kardeşiydi.

7-Fedakârdı. Hizmetten bir şey esirgemezdi.

8-Arapça, Türkçe, Kürtçe bilir üç dilde de çok iyi konuşur ve ders yapardı.

9-Tevazu sahibiydi. Dershanede bir köşeye çekilir kitabını okurdu. Onu tanımayan onun bir iş adamı olduğunu bilmezdi.

10-Yazıcıydı, okuyucuydu, anlatıcıydı. Hakka kanat açan bir nur kahramanıydı.

11-İhlâslıydı. Her şeyi Allah rızası için yapardı.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

ABDULKADİR LÖKLÜ, 2013-09-17 01:34:12

Muhterem İbrahim Hocam bizleri bu zamandan alıp mazi dediğimiz aslında hiçte mazi olmayan o günlere götürdüğünüz için Allah sizden razı olsun.Cenab-ı Hak sizleri ve bizleri bu ağabeylerle birlikte bu hatıraları Cenettinde yad etmeyi nasip etsin.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR “UMMAN”

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR  “UMMAN”

Kitaplar, insanların ufuklarını açmada ve terakki hususunda hayatın temel unsurlarındandır. F

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

İsmi gibi cismi de kâmildi, güzel ahlakın kemalinde bulunuyordu. Mütebessim bir çehreye sahipt

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Şubat ayında Rahmet-i Rahmana uğurladığımız Mehmed Kırkıncı H

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

Doksan sene bereketli bir ömür yaşayan, Ümmet-i Muhammed’in dirayetli bir allamesi, nur cemaat

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

Yıl 1982. Mayıs'ın sonları. Erzurum İmam-Hatip Lisesinde öğretmenim. 6 yaşlarında ciğerpar

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

Rasulullah Efendimiz buyurmuş: “Ahir zamanda ilim kalkacak, cehalet hâkim olacaktır.”(Bkz.

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

Nam-ı diğer Kırkıncı Hoca… Kırkıncı Hoca, ilmî cesaret, münazara, cihat, Risale-i Nur ve

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

Tam kırk altı sene evvel haftalık “İttihad” gazetesinde neşredilen bu yazı, merhum Mustafa

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

Geçtiğimiz Çarşamba günü büyük bir âlimimizin vefatıyla sarsıldık. “Şarkın bilgesi

SAİD ÖZDEMİR AĞABEY’DE HAKİKAT ARAYIŞI

SAİD ÖZDEMİR AĞABEY’DE HAKİKAT ARAYIŞI

Said Özdemir Ağabey… Nam-ı diğer Tillolu Said… Hayatını Kur’an’a ve imana vakfeden bir

HINISLI FAHRETTİN HOCA

HINISLI FAHRETTİN HOCA

Fahrettin hoca, iyi bir Arapça eğitimi almış, âlim ve fazıl bir zattır. Uzun yıllar Hınıs

Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç bir ortak koşmasın.

Kehf, 110

GÜNÜN HADİSİ

"Biriniz bir oturma yerine girince selâm versin. Oturmak isterse otursun. Kalkarken yine selâm versin. Çünkü, birinci selâm ikincisinden daha üstün değildir."

Ebu Davud

TARİHTE BU HAFTA

-İbn-i Batuta'nın Vefatı(24 Şubat 1369) -Malcolm X'in Vefatı(25 Şubat 1965) -Tarık Buğra Vefat Etti.(28 Şubat 1994) -Buhari'nin Vefatı(2 Mart 869)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI