Cevaplar.Org casino maxi

BİZ’DİK, BEN DER OLDUK

Neme lazımcılık, neme gerek veya bir diğer adı ile “bana ne” gibi sözlerle anlatılabilen, günümüz toplumunda yaşayan insanların maalesef ki artık normal bir şeymiş gibi kabul ettikleri davranış biçimi. Bu davranış biçimi İslâm ahlâkı ile bağdaşmayan, bizim toplumumuzun, bizim insanımızın batı ile tanışana ve batıya özenti hastalığına tutulmasına kadar çok uzak olan bir yaşam şekli iken, günümüzde sanki akıllıca bir iş yapıyormuş gibi, çocuklara benlik kazandırma gayreti ile onları o yönde eğitmeye çalışan anne-babaların yaşadığı bir toplum haline dönüştürüldük.


Nuriye Eycan

2013-09-10 15:44:22

Neme lazımcılık, neme gerek veya bir diğer adı ile "bana ne" gibi sözlerle anlatılabilen, günümüz toplumunda yaşayan insanların maalesef ki artık normal bir şeymiş gibi kabul ettikleri davranış biçimi. Bu davranış biçimi İslâm ahlâkı ile bağdaşmayan, bizim toplumumuzun, bizim insanımızın batı ile tanışana ve batıya özenti hastalığına tutulmasına kadar çok uzak olan bir yaşam şekli iken, günümüzde sanki akıllıca bir iş yapıyormuş gibi, çocuklara benlik kazandırma gayreti ile onları o yönde eğitmeye çalışan anne-babaların yaşadığı bir toplum haline dönüştürüldük. Arkadaşının derdini dert etmeyen, onun sevincine, acısına ortak olmayı bilemeyen, hangi şartlarda yaşadığını, hangi zorluklarla mücadele ettiğini düşünmeden, bencilce sadece kendi başarısı ve mutluluğu için çalışan çocukların yetiştirildiği geleceği hiçte parlak gözükmeyen bir nesil. Çocuğuna; 'arkadaşın nasıl birisi, temiz ahlâklımı, öğretmenlerine arkadaşlarına karşı davranışları terbiyesi nasıl, çevresine duyarlı mı?' diye sormadan. Arkadaşının dersteki başarısını ve sınavlarda aldığı notları soran, arkadaş olduğu kişinin ahlâkî davranışlarını önemsemek yerine ailesinin statüsüne, yaşadığı semte, kılık kıyafetine göre değerlendirerek çocuğunun arkadaş olacağı kişileri ona göre belirleyen anne-babaların olduğu, bencilce evlatların yetiştirildiği bir millet haline dönüştürüldük. Bu dönüşüm bu hale gelme aşamasının sanki çok normalmiş gibi gözükmesi içinse önce evlerimizin köşe başına televizyon yerleşti. Böylelikle hiç farkına varmadan bencillik yolculuğuna çıktı kocaman bir toplum. Çocuklar çizgi filmlerle, saçma sapan yarışmalar ve şarkılarla öğrendi ben demeyi, sadece benim olacak diyerek paylaşmamayı. Genç kızlar, kadınlar, pembe dizilerle, kadın programları ile öğrendi utanmamayı, moda adı altında pervasızca yaşamayı. Evet, kadın kendisine verilen değeri, duyulan saygıyı, kıymetli olduğunu hissettirenin İslâm olduğunu, aslında kadın olarak ilk önceliğinin yüce Allah'ın emirlerine uyan, Rasûlünün sünnetlerine riayet eden bir eş, iyi bir anne ve ailenin bütünlüğünü sağlayan kişi olduğunu unutarak, biz kelimesinin yerine benim haklarım, benim özgürlüğüm, sözlerini koyar oldu kadınlar ve kızlar. Erkeklerse kendince çok çalışıyorum, sizi rahat ettirmek için para kazanıyorum, çok yoruluyorum, bahaneleri ile terk etti asıl görevleri olan ailesinden sorumlu eş ve baba olduğunu. Nitekim yüce Allah (c.c) Âyet-i Kerîme'de "Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır."(1) buyurmaktadır. Evet, Yüce Allah (c.c)'ın uyarısı bu kadar açıkken inananlar hangi cesaretle bu emri göz ardı edilebilmekteydi. Çocuğu ile zaman geçirmek, onun minicik elinden tutup cemaate camiye götürmek, o mânevî havayı teneffüs etmesini sağlayarak, çocuğun ruhunu bu sevgiyle yoğurmak yerine, 'oof zaten bugün çok yoruldum' mazeretleri ile oturup saatlerce maç izleyen, sonrasında ise güya ciğer parem diye sevdiği yavrusunu kendi elleri ile ateşe itebilen ailesinden bîhaber babaların oluşturduğu bir millete dönüşüverdik. Evet daha düne kadar biz diyen bir milletken Rasûlullah (s.a.v)'in: "Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve yekdiğerini korumakta tek bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir uzvu rahatsız olursa öteki organları da bu yüzden rahatsız olur ve uykusuz kalır."(2) hadisindeki gibi yaşamayı kendimize ahlâk edinmişken, şimdilerde sadece ben, ben, ben diyen, anne-baba-çocukların oluşturduğu aile yapısına, garip, kim olduğunu unutmaya başlamış bir toplum haline geldik. Tarihimizde yaşanan şu güzel kıssa biz demeyi unutup ben demeye başlayan, sonrasında neme gerek "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" gibi sözleri söyleyebilen kişilerin çoğaldığı bir milleti hangi felaketlerin ve yok oluşun beklediğini çok anlamlı şekilde anlatmaktadır.

Bir gün cihan padişahı Kânunî Sultan Süleyman Han, Yahya Efendi hazretlerine bir hatt-ı şerîf gönderdi ve "Ağabey! Sen ilâhî sırlara vâkıfsın, bilirsin. Kerem eyle de bize Osmanoğulları'nın âkıbetinin ne olacağını haber ver. Nesli kesilip yok mu olacak. Yok, olacaksa, bu hangi sebeptendir."dedi. Hatt-ı şerifi okuyan Yahya Efendi eline kalem kâğıt alıp "Kardeşim! Neme gerek."diye büyük harflerle yazıp Kânunî'ye gönderdi. Kânunî, Yahya Efendi'den gelen mektubu okuduğunda hayretler içinde kaldı. Fakat bir şey anlamamıştı. Derhal bir kayık hazırlanmasını emretti ve bu bilmece sözün mânâsını anlamak için Yahya Efendinin dergâhına geldi. Yahya Efendiyi görür görmez "Ağabey! Ne olur gizlemeyip, suâlime cevap veriniz. Biz de ona göre hareket edelim."dedi. Yahya Efendi bunun üzerine tebessüm edip Biz cevap verdik dedi. "Bu sözümüzü anlayamamana şaşarız."dedi. Kânunî "Nasıl?" deyince, Yahya Efendi "Zulüm, haksızlık yayılsa, işitenler de; "Neme gerek."dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra koyunu kurt değil de çoban yese, bilenler de bunu söylemeyip gizlese, fakirler, muhtaçlar, gariplerin feryadı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese, işte o zaman felâkettir. Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazînelerin boşalır. Askerin itaat etmez olur ve senin yolundan gitmezler. Yok olmak mukadderdir."buyurdu. Kânûnî bunları işitince, gözyaşlarını tutamadı ve Rabbim bizi bu duruma düşmekten duyarsız, bencil bir millet olmaktan muhafaza buyursun diye dua etti.

Evet, muhakkak ki her milletin içinde sözü dinlenen, doğru yolu gösteren, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk oluşturulmasının ne denli önemli ve gerekli olduğudur. Böyle bir topluluğun oluşturulması, imandan sonra Müslümanların önde gelen görevlerinden biridir. Bu görevi yerine getiren Müslümanlar hakkında yüce Allah; Âyet-i Kerîme'de: "İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülükten men eden bir topluluk bulunsun, işte kurtuluşa erenler onlardır." buyurmaktadır.(3) Rabbimizin âyetleri bu kadar açık ve net iken maalesef ki bizler bu görevimizi tam mânâsı ile yerine getirmemekteyiz.

Rasûlullah (s.a.v) "Sizden biri bir kötülük gördüğünde, gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse diliyle düzeltsin. Onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, îmânın en zayıf mertebesidir."(4) buyurmaktadır. Malesef ki günümüzde bizler Rasulullah (s.a.v)'in hadisinde îmânın en zayıf mertebesi olarak tarif ettiği en zayıf, en âciz ve çaresiz halimiz olan sadece kalbimizle buğz edebiliyoruz.

Ayrıca bir Hak dostu olan Ebu'l-Hasan Harakânî Hazretleri, bu husustaki hassasiyetini şöyle ifâde buyurmuştur: "Türkistan'dan Şam'a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; onun ayağına çarpan taş, benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben duyarım. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir."İşte gerçek İslâm kardeşliğinde sahip olunması gereken hassasiyeti gönül gözü ile bakabilmeyi anlatabilmek bu olsa gerek.

Sonrasında garip sevdalı bir yüreğin sözleri dile gelmiş gül kokulu sevgiliyi hayal ederek başlamış derdini anlatmaya: "Bir gül açsa yüreğimde Sen (s.a.v) kokulu. O gülün dikenleri kanatırken yüreğimi, sevdamın, aşkımın, hasretimin, onulmaz yaralarımın merhemi olsa. Biliyorum benlik davasına kapılmış nefislerimiz çaresi sende. Görseydin ümmetinin parça parça olmuş ben ben diyen halini çok ağlardın Ya Rasûlullah. Çok geç olmadan ne olur dokun yüreklerimize, ey Sevgili (s.a.v), dokun ki varsın yüreklerimizi kanatsın o gülün dikenleri. Hatırlatsın bize bizden başkalarınında senin şefkatine sevgine muhtaçların olduğunu. Ey sevgili bu nefis benlik davasından vazgeçsin vazgeçmeyi öğrensin ki biz diyebilsin artık.

Rabbim bizleri mü'min kardeşinin acılarından haberdar olan, dertleri ile dertlenebilen kullarından eylesin. Gördüğü kötülükleri edepsizlikleri düzeltme gayreti olan haksızlıklara, zulümlere boyun eğmeden, doğruyu söyleyebilen, ben değil biz kavramını gönlüne, ailesine, evlatlarına, yerleştirebilen, din kardeşine duyduğu sevgiyi, muhabbeti yüreğinde hissedebilen kullarından eylesin inşeAllah.

Dipnotlar:

1(Tahrim,6)

2(Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)

3(Ali İmrân, 3/104) 

4(Tirmizi, Fiten, 11)

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

YAVUZ, 2013-09-17 16:28:53

Allah razı olsun...

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

melek, 2013-09-11 04:16:02

Rabbimiz kaleminize ve yüreğinize güç versin,Rıza ile yazılan yazılarınızın sayısı artsın inşallah

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

raziye, 2013-09-10 16:56:18

mükemmel bir yazı Nuriye hanımın eline ve yüreğine sağlık.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

"Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla, şüphesiz ki sen her şeye kadirsin."

Tahrim, 8

GÜNÜN HADİSİ

"Haramla beslenmiş vücut cennete giremez."

Taberânî.

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI