Cevaplar.Org

SELAHADDİN DURDU

Selahaddin Durdu Hoca Efendi 1933 yılında Divriği’de doğdu. İlk ve Orta tahsilini Divriği’de, Lise tahsilini Sivas’ta yaptı. Askerliğini müteakip 1958’de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi ve Maraş İmam-Hatip Lisesi Meslek dersleri Öğretmenliğine tayin edildi. 8 yıl bu görevi yaptıktan sonra ayrılarak Diyanet camiasına geçti.


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2013-09-09 05:04:20

Selahaddin Durdu Hoca Efendi 1933 yılında Divriği'de doğdu. İlk ve Orta tahsilini Divriği'de, Lise tahsilini Sivas'ta yaptı. Askerliğini müteakip 1958'de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi ve Maraş İmam-Hatip Lisesi Meslek dersleri Öğretmenliğine tayin edildi. 8 yıl bu görevi yaptıktan sonra ayrılarak Diyanet camiasına geçti.

1964-1967 tarihleri arası Adana Vaizliği, 1967-1970 tarihleri arası Sakarya İl Müftülüğü, 1970-1974 tarihleri arasında Mersin İl Müftülüğü, 1974-1977 tarihleri arasında da Sivas İl Müftülüğü görevlerinde bulundu 1977'den sonra ise Manisa İl Müftü vekilliği görevini sürdürdü. 1980'den itibaren Adana vaizliğinde bulundu. 1982'de kendi isteği ile emekli oldu ve İstanbul'a yerleşti.

1989 yılında yeniden dostlarının ve yakınlarının isteği ile Divriği Vaizliğine, 13.11.1991 tarihinde de İstanbul Merkez Vaizliğine atandı. 1996'da tekrar ayrıldıktan sonra 2006 yılına kadar İstanbul'da ikamet etmeye başladı. 2006 Yılından sonra da Sivas İlinde ikamet etmeye başlamıştır.

1956 yılında Emirdağ'ına giderek Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret etmiştir. Öğretmenlik hayatında ve uzun seneler yaptığı il müftülüğü ve vaizliği sırasında; insafsızca iftira ve isnadlarda bulunulan Bediüzzamanı kahramanca savunmuştur… hem de ilmi ve müdellel olarak… Selahaddin Hocamız hakikaten kahramandır… Hatıralar okunduğunda bu görülecektir. Hatıraların müsveddesini kendisi yazmıştır. Düzenlemeden sonra tashihinden geçirilmiştir.

SELAHADDİN DURDU ANLATIYOR

Ankara İlâhiyat Fakültesinin ilk hali

1954-1958 yıllarında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi talebesiyim. Fakülte hocalarının çoğunluğu bir merkezden emir almışlar gibi, derslerinde, İslam Âleminin medar-ı iftiharı olan; İslâm âlimlerine, müçtehidlere, sahabelere… yersiz ve haksız isnadlarda bulunuyorlardı. Onların şahsında İslâm'ın aleyhinde konuşuyorlardı. İlim tahsili için gelmiş olan bizim gibi talebelere, İslam Dininin öğretilmesi lâzım gelirken, Avrupa felsefesi gibi derslerle vakit geçiriyorlardı. Yalnız Diyanetten gelen hocalarımız hariçti...

Ben bu hallerden bîzar olmuştum. Hâlbuki oraya ilim talebiyle gelmiştim. Fakat bizlere din düşmanlığı telkin ediliyordu. Oradan kurtulmak istiyordum. Bazı güvendiklerim tarafından da, yurt dışındaki Ulûm-u diniye okutan; Şam, Kahire, Medine ve Bağdat gibi… üniversiteler tavsiye ediliyordu. Ben de onlardan birinde okumayı düşünüyordum. Fakat nasıl ve ne zaman olacaktı?.. Buna karar veremiyordum.

İşte tam o sıralarda Said Özdemir ve Atıf Ural ile müşerref oldum... Risale-i Nurları tanıdım... 22 yaşındaydım ve Ankara İlahiyat Fakültesi 2. Sınıfında okuyordum. Onlar Hukuk Fakültesi Yurdunda, Mescidinde ve bizim kaldığımız İlahiyat Yurdunda Risale-i Nurlardan okuyorlardı bize. 

O zaman aklıma şu geldi: "Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle görüşmek ve bu mevzuu kendilerine danışmak... Bu sûretle hem Bediüzzaman'ın ziyaretinde bulunmuş olacak, hem de doğru bir karar verebilmek için istişarede bulacaktım. O zaman Risale-i Nurlarla daha yeni müşerref olmuştum, başlangıçta idim. Henüz az okumuştum eserleri, yani külliyata yabancı idim... Bu arada Said Özdemir ve Rahmetli Atıf Ural ile devamlı görüşüyordum. Bu sebeple Atıf Ural'ın delaletiyle Üstad Hazretlerinin ziyaretine gitmeye karar verdim.

Üstad: "Muallimler için, ya âlây-ı illiyyin veya esfeli sâfilin vardır, ortası yoktur"

Sene 1956. Üstad Emirdağ'ında bulunuyordu. Ben Ankara İlâhiyat Fakültesi 3. sınıf talebesiyim… Yaz aylarından biriydi. Emirdağ'ına gittim. Kısa bir seyahate çıkmış olan Üstadı Emirdağ'ında kardeşlerin dükkânında bekledik. Avdet ettikten sonra bizleri çağırmaya gelen ağabeyin refakatinde Üstad Hazretlerinin yanına vasıl olduk. Şarktan gelmiş olan bir kardeşimizle dükkândan itibaren berberdik.

Üstad Hazretlerinin huzuruna girdik. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri karyolada yastıklara yaslanarak oturuyordu. Ayaklarını örten bir örtü vardı. Ellerini öptükten sonra, yere oturduk. Altımıza minder verdiler. Üstad bizimle konuşmak veya bize bakmak için hafifçe başını sağa döndürüyordu. Gözleri parlaktı… yanındaki bir yere, bir ağabey oturdu. Üstadın sözlerini yüksek sesle bize tekrar ediyordu. Tanışma faslından sonra, Üstad, bana doğru bakarak, bizim de duyduğumuz bir sesle: "Bu Muhsin, muhlis, mü'min kardeşimizi kim buralara yollamış? Risale-i Nurları okumak benimle on kere görüşmek gibidir. Kendisini kardeşliğe kabül ettim…" buyurdu.

Ben ziyaretimin ikinci sebebi olan, bid'acı hocaları Üstad'a şikâyet ettim. "Hep felsefe okutan, ulûm-u diniye okutmayan ve dinimizin mübarek rükünleri olan şahsiyetlere dilleriyle hücum eden, bid'atçı hocaları…" Üstad'a anlattım. Ve "yurt dışındaki bir üniversitede tahsil için müsaadelerinin olup olmadığını meşveret etmek istediğimi…" söyledim. Üstad bana hitap ederek: "Fakültedeki bid'atçı fasıklar zayıf ve bekasızdır. Bu kardaşımız doğru söylüyor. Sen onları mağlup edeceksin. Yalnız perde arkasında Risale-i Nurlara çalış.." buyurdu. Üstad bunları söylerken, aynı zamanda açık bir keşif ve keramet izharı vardı.. Bu cevabı ile sanki üniversitede vazifeli bir profesör gibi işin iç yüzünü açıklıyordu. Böylece meselemize de cevap verilmiş oluyordu. Hakikaten münkirane, zalimane olarak dinimiz hakkında konuşanlar zamanla hep def olup ayrıldılar. Yerlerine daha iyi ve ehliyetli hocalarımız geldiler.

Sonra Üstad Hazretleri bizim mekteplere muallim olacağımızı anlamış olmalı ki: "Muallimler için ya âlây-ı illiyyin veya esfeli sâfilin vardır, ortası yoktur. Şimdi ailede ana-baba evladına lüzumlu ulûm-u diniye yi öğretemiyor. Mektepler de öyle. Onun için vazife muâllimlere düşüyor…" buyurdu.

Daha sonra Üstad Hazretleri, "Rusya'da esarette iken, esir kampında, Rus'un Başkumandanı Nikola Nikolaviç'in kamp ziyareti sırasında, ayağa kalkmadığı…" hâdisesini bizzat anlattı. Kendi ağzından dinledim. Onu Tarihçe-i Hayatta okumuş ve dinlemiştim. Yine zevkle ve heyecanla dinledim: (Selahaddin Duran Hocamızın bahsettiği bu hâdise; Tarikçe-i Hayat'ın 114. ve Şualar'ın 524. sayfalarında geçmektedir. Ö.Özcan)

Üstadın konuşmalarından sonsuz bir haz duymuştuk. Sonra arkadaşa veda işareti yaptım. Kalkalım dedim. Üstad ise, hizmet eden ağabeylere; "yemek getirin, üzüm getirin…" buyuruyordu. Biz o zaman ki aklımızla, "karnımız tok Üstadım…" gibi bir şeyler söyleyip ayrılmak istiyorduk. Aslında rahatsız etmemek için ve utandığımızdan ayrılmak istiyorduk. Yine de Üstad bize ders vermeye devam etti. "Sizin buralara kadar gelmeniz bana hediye demektir. Benim hediyeye mukabele etmem lazımdır." Buyurdular. Ve o zaman iki öğün yemek yenebilecek kadar olan 50 kuruş ile bir miktar bisküvi verdiler. Ellerini öpüp veda eyledik. Arkamızdan bizi, "evden tek tek çıkınız" diye kaz ediyordu.

Maraş'ta Valinin huzurunda Bediüzzamanı anlatma fırsatı doğdu

Sene 1964. Maraş'ta öğretmenlik yapıyorum. Nisan ayının onuncu günüydü. Maraş Valisi Ahmet Gümüş'ün daveti üzerine büyük bir salonda toplandık. Vilayetin bütün lise muadili olan okullarının idareci ve muallimleri gelmiş bulunuyordu. Maraş Valisi Ahmet Gümüş, iki yanında dört adet subay olduğu halde geldi. Toplantıyı açtı: "Sizinle nurculuk, ırkçılık ve kominizim mevzularında görüşeceğiz. Fikir teatisinde bulunacağız…" dedi. Fakat yalnızca nurculuk hakkında konuşuldu.

İlk sözü Maraş Lisesi Müdürü aldı. Ezcümle: "Nurculuk faaliyetleri arttı, bazı talebelerin ellerinde Risale-i Nur eserlerinden bulunuyor. Hatta bazı talebeler bunlardan bana da getirdiler. Bunlar lâikliğe aykırıdır. Toplatılması ve okutulmaması gerekir…" Diye isteğini ifade etti.

Ben o zaman Maraş İmam Hatip Okulu Müdür Başyardımcısı idim. Lise Müdüründen sonra söz aldım: "Türkiye demokrasi ile idare edilen bir cumhuriyettir. Binaenaleyh; söz, fikir, neşir ve vicdan hürriyeti vardır. Veya olması gerekir. İnsan hakları böyle korunabilir. Lâiklik ise devletin bütün dinlere eşit muamele etmesidir. Bu hürriyetlerin neticesi olarak, dinimizi terk eden ve İslâm aleyhinde iftiralarda bulunan neşriyatı görüyoruz. Kütüphanelerimizde bunlar okunmaktadır:

Mesela: İngiliz Müsteşrik Dr. Duzi'nin(1) İslâm Tarihi hakkındaki kitabında dinimiz ve onun getirdiği esaslar hakkında gerçeklere uymayan iftiralar vardır. Sahâbîlere, âlim ve müçtehitlere dil uzatmaktadır. Diğer bir misal, İtalyan Yahudi'si Leona Kayto'nun İslâm Tarihidir. Onun kitabında da ilmî esaslara dayanmayan isnadlar, iftiralar vardır. Bu eserler İslâm aleyhtarlığı ile meşhur olduğu halde; kütüphanelerimizde bulunduğunu gözlerimle müşahede ettim. Bunun gibi eserlerin okunmasına zaman ve mekân bakımından imkân tanındığı halde, bizlere dinimizin hakikatlerini, esaslarını, muamelat, ahlâk ve ibâdet mevzularını aydınlatacak, doğru olan istikamet ve irfan yoluna irşat edecek eserlerin de okunması, neşredilmesi demokrasi ve vicdan hürriyetinin muktezasıdır. Yoksa demokrasi ve insan hakları nerede kalır? Bizim dinimizin esaslarını ilmî deliller ile vesikalar ile açıklayacak eserlerin neşrine set çekilirse vicdan hürriyetinden, insan haklarından bahsedilmesi boş ve batıldır." Diye başlayarak devam şöyle devam ettim:

Risale-i Nur Eserlerine gelince: Bu eserler emniyet mensupları tarafından mahkemelere intikal ettirilmiştir. Mahkemeler muhtelif ehl-i vukuf raporlarına istinaden 360 yerde beraat kararı vermiş olup, bu kararlar kaziye-i muhkeme halini almıştır. Şimdi 360 adet mahkeme heyetini düşünelim. Birbirinden mekân ve fikir ve siyaset bakımından ayrı olan heyet-i hâkimenin Risale-i Nurlar hakkında beraat kararı vermesi ve ittifak etmesi, Risale-i Nur'un hukuk sahasında masum olduğunu ispat eder.

Hem bu eserlerin neşriyatının yasak olup olmaması heyetimize ait bir vazife değildir. Yetkili ve mesul makamlar bu mevzuda gereken işleri yapmış bulunuyorlar.

Benim bu konuşmama müteakiben Lise Müdürü tekrar söz aldı. Ve: "Konuşan arkadaşımız bu sahada bilgi ve ihtisas sahibidir. Bizleri de aydınlattı. Onun için kendisine teşekkür ederim." Dedi ve oturdu.

Bundan sonra kendisinin tarih hocası olduğunu bildiren başka bir muallim söz aldı: "Benim evimde dini kitaplar, tercüme ve tefsirler vardır. Bunlar bana yeter… Bir kürdün peşinden gitmeye mecbur değilim. Şarkta isyan çıkarttı…" dedi.

Tekrar söz aldım: "Tarih hocası çok açık bir tarihî olayı yanlış biliyor. Şarkta ayaklanmış olan Şeyh Said adındaki bir zattır. Mevzubahis olunan ise, Risale-i Nur Külliyatının Müellifi Bediüzzaman Said Nursi Hazretleridir. Mezkûr şark isyanını çıkarmış olan kimse ise Şeyh Sait'tir. Bu zât isyandan evvel daha kuvvetli olabilmek için Bediüzzaman Said Nursi'ye mektup yollayarak ondan yardım istemiştir. Bediüzzaman Said Nursi ise, vermiş olduğu cevabında: Türk Milletinin bin seneden beri, cihanın cihat-ı sitesinde; şanla, şerefle, zaferle gezdiklerini, bu uğurda milyonlarca şehid verdiklerini hatırlatarak; milyonlarca evliya yetiştirmiş bir milletin torunlarına kılıç çekilemeyeceğini ikaz ederek, 'sen de bu sakîm yoldan vazgeç. Millet irşad ve tenvir edilmelidir.' Diye hakikati nasihat etmiştir. Bu görüşünü bildirdiği mektupları, şark isyanından sonra Diyarbakır'da vazife yapan Şark İstiklâl Mahkemesinin arşivlerinde mevcuttur.

Bediüzzaman Said Nursi kudsî milliyet olarak İslam'ı seçmiş ve o yola milletimizi teşvik etmiştir. Bu cümleden olarak: "Ben felillahilhamd Müslümanım. Her zamanda…" (Selahaddin Durdu Hocamızın o toplantıda irticalen ve mealen söylediği ifadeler, Mektubat Kitabında şu şekilde geçmektedir: (Ö. Özcan)

"Ey bedbaht mülhid! Ben Felillahilhamd Müslümanım. Her zamanda, kudsî milletimin üçyüz elli milyon efradı vardır. Böyle ebedî bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürdlerin ekseriyet-i mutlakası bulunan üçyüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfî milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürd namını taşıyan ve Kürd unsurundan addedilen mahdud birkaç dinsiz veya mezhebsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüzbin defa istiaze ediyorum!.. Ey mülhid! Senin gibi ahmaklar lâzım ki, Macar kâfirleri veyahut dinsiz olmuş ve firenkleşmiş birkaç Türkleri muvakkaten, dünyaca dahi faidesiz uhuvvetini kazanmak için; üçyüz elli milyon hakikî, nuranî menfaatdar bir cemaatin bâki uhuvvetlerini terketsin. Yirmialtıncı Mektub'un Üçüncü Mes'elesinde, delilleriyle menfî milliyetin mahiyetini ve zararlarını gösterdiğimizden ona havale edip, yalnız o Üçüncü Mes'elenin âhirinde icmal edilen bir hakikatı burada bir derece izah edeceğiz. Şöyle ki:

O Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyet-füruş mülhidlere derim ki: Din-i İslâmiyet milletiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile, Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla şiddetli ve pek hakikî alâkadarım. Ve bin seneye yakın, Kur'anın bayrağını cihanın cihat-ı sittesinin etrafında galibane gezdiren bu vatan evlâdlarına, İslâmiyet hesabına müftehirane ve tarafdarane muhabbetdarım. Sen ise ey hamiyet-füruş sahtekâr! Türk'ün mefahir-i hakikiye-i milliyesini unutturacak bir sûrette mecazî ve unsurî ve muvakkat ve garazkârane bir uhuvvetin var. Senden soruyorum: Türk Milleti, yalnız yirmi ile kırk yaşı ortasındaki gafil ve heveskâr gençlerden ibaret midir? Hem onların menfaati ve onların hakkında hamiyet-i milliyenin iktiza ettiği hizmet, yalnız onların gafletini ziyadeleştiren ve ahlâksızlıklara alıştıran ve menhiyata teşci eden firenk-meşrebane terbiyede midir? Ve ihtiyarlıkta onları ağlattıracak olan muvakkat bir güldürmekte midir? Eğer hamiyet-i milliye bunlardan ibaret ise ve terakki ve saadet-i hayatiye bu ise; evet sen böyle Türkçü isen ve böyle milliyetperver isen; ben o Türkçülükten kaçıyorum, sen de benden kaçabilirsin!.." (Mektubat 420) Mealen bunları söyledikten sonra devam ettim…

Bediüzzaman bu Âyet'te Türk Milletine işaret buluyor

Anlattığım bu hususları teyid ve tevsik etmek üzere Bediüzzaman Said Nursi'nin hayatından bazı kesitleri bilgilerinize arz ederim:

Çanakkale'de vatan topraklarını işgal için girişilen büyük muharebeyi kaybeden İtilaf Devletleri hileli diplomasi yolları ve masa başı görüşmeleri ile sonuç olarak İstanbul'a girmiş, şehri işgal etmişlerdi. İşgalci ve sömürgeci İngilizler Meşihat Dairesini de işgal ederek zamanın şeyhülislamından bir fetva almışlardır. Bu fetvaya göre Anadolu'daki Ankara Hükümetine bağlı Kuvay-ı Milliyenin Halifeliğe ve Padişahlığa isyan etmiş olduğunu iddia ediyorlardı. Bu fetvayı köylere kadar göndermek suretiyle Anadolu'daki Kuva-i Milliyeyi güçsüz, kuvvetsiz yardımsız bırakmak istiyorlardı.

O esnada Dar-ül Hikmet-ül İslâmiye'de âzâ olan Bediüzzaman Said Nursi duruma el koyarak itiraz etmiştir. Şeyhülislam Dürrizadeyi de şu ma'nada ikaz etmiştir: İngilizlerin işgali altındaki bir idarenin vermiş olduğu fetva mualleldir. (illetlidir) Mesmû olamaz. (dinlenilmez) Dini, milleti, vatanı muhafaza için harp edenler padişahlığa isyan etmiş sayılmazlar. Bilakis fisebilillâh, yani Allah yolunda cihad etmiş sayılırlar. Fetvanı geri al. Yoksa mukabil fetva yazacağım" demiştir. Bu müdahaleden sonra ihtiyar Şeyhülislam Dürrizade uyanmış… eski fetvayı gitmiş olduğu birkaç yerden geri getirmiştir. Yeni fetva yazılmak sûretiyle Ankara hükümetine bağlı Kuvay-ı Milliyenin Hak yol üzerinde bulunarak onlara yardım edilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Böylece millet yolunda büyük bir hizmet başarılmıştır.

İşgal altında bulunan şehirlerimizi de parçalayıp bölmek gayesi ile ecnebi eliyle kurulmuş olan cemiyetler vardı. Bediüzzamanın İstanbul Kürt Teali Cemiyeti Reisine gönderdiği mektubun muhtevası alaka çekicidir. Bu mektup hakkındaki bilgim Ankara Davası adlı Risale-i Nurla alakalı davada avukatlarca mevzubahis edildiğidir. Orada Üstad Hazretleri Mâide Sûresinin bir âyetini ve muhtevasını ileri sürüyordu: Bu âyetin ma'nası şöyledir:

 "Ey îmân edenler! Sizden her kim dininden dönerse dönsün.

Allah onların yerine öyle bir topluluk getirecek ki, Allah onları sever, onlar Allah'ı severler.

Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar.

Allah yolunda mücahede eder ve bu hususta dil uzatan hiçbir kimsenin ayıplamasından korkmazlar

İşte bu Allah'ın öyle bir lûtfudur ki dilediğine verir.

Allah Vâsi ve Âlimdir: İhsanı boldur, her şeyi hakkıyla bilir." (Mâide 54) (Bu âyet Mektubat Kitabının 324. sayfasında geçmektedir. Ö. Özcan)

İşte Said Nursi bu âyet için diyor ki: "Bu âyeti tefekkür ederdim. Bu âyete masadak olan kavim Araplardan sonra cihad farizasını götüren Türk Milleti olduğunu izhar ediyor. Muhteva itibariyle İslâm Milliyetini de ifade ediyor." 

Bundan sonra konuşmamı şöyle devam ettim: İşte Bediüzzaman bu Âyet'te Türk milletine işaret buluyor. İlmin metodu vesikadır, ispattır. Vesikaların aydınlattığı hakikate mi inanalım? Yoksa bir takım garazkârların iftiralarına mı ilim diye inanalım.

Bu sözüm üzerine Vali sözümü keserek: "Sen çok konuştun!.. Yeter!.." diyerek müdahale etti ve sözü başkasına verdi.

1964'de yaşadığım bu olay üzerine vekâlet emrine alındım. Ve Maraş Ağır

Ceza Mahkemesinde hakkımda dava başladı. Beş avukat fahri olarak savunmamı ifa ettiler. Savcının talebi ve heyet-i hâkimenin ittifakla kararı ile davanın açılmasından on ay sonra beraatımla sonuçlandı.

Maraş'ta beni Avukat Bekir BERK, Gültekin SARIGÜL, Selahaddin AYDIN, Necdet DOĞANATA ve Ali Haydar AKSAY savunmuşlardır.

1964'den itibaren Diyanet camiasındaki hizmetlerim başladı. Müftülük ve Vaizlik yaptığım dönemlerde de Risale-i nurlarla alaka ve irtibatım olduğu için birtakım suçlamalara maruz kaldım. Bu hususta da epey müdafaalarım olmuştur.

Vaazlarımda yerine göre kitaplardan, yerine göre de aklımda kaldığı kadarıyla yine Risale-i Nurlardan bahsederdim. Emekli olduktan sonra ise tamamen Risale-i Nurları okumak suretiyle dersler yapardım. Halen Sivas'ta, ilçelerinde ve hatta köylerinde… oralara kadar giderek Risale-i Nur dersleri okumaya devam ediyoruz. Elhamdülillah, Allah bu hizmeti bize nasip ediyor…

 

(1) Doktor Dozy Hollandalı Şarkiyatçıdır. İslamiyet'i tezyif eden 'Tarih-i İslam' adlı kitabı, yine bir doktor olan Abdullah Cevdet tarafından tercüme edilmiştir. Risalelerde adı birkaç yerde geçmektedir. Mesela: Bediüzzaman Hazretlerinin 1943'de Denizli Mahkemesinde yaptığı müdafaada: "Kur'an aleyhinde yazılan Doktor Duzi'nin ve sair zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara, "hürriyet-i fikir ve hürriyet-i ilmiye" düsturuyla, bir suç sayılmadığı halde; hakîkat-i Kur'aniyeyi ve îmaniyeyi öğrenmeye gayet muhtaç ve müştak olanlara, güneş gibi bildiren Risale-i Nur'u okumak ve yazmak bir suç sayılmış..." (Tarihçe-i Hayat 406) diyerek uygulanan tezada dikkat çekmiştir.

 

Ömer Özcan

https://twitter.com/CevaplarOrg 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Abdullah Şevket, 2016-02-20 11:00:52

Allah hocamızdan razı olsun. Kendisi halen hayattadır. İstifade etmek nasip olsun.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

Hiçbir günahkar, başkasının günah yükünü yüklenemez.

İsrâ, 15

GÜNÜN HADİSİ

Yanında ana babası, ya da onlardan biri yaşlanıp da, gerekeni yaparak cennete giremeyen kimsenin burnu sürtülsün!"

Müslim

TARİHTE BU HAFTA

*Muhammed Raşid Hz.lerinin Vefatı. (22 Ekim 1993) *Astronomi Alimi Uluğ Bey'in Vefatı(25 Ekim 1449) *Fatih Sultan Mehmed Han'ın Trabzon'u Fethi(26 Ekim 1461)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI