Cevaplar.Org

SAFFET SOLAK

Prof. Dr. Saffet Solak, 1926 tarihinde Konya’nın Sarayönü İlçesinde doğmuştur. İlk Okulu Sarayönü’nde, Orta Okulu ve Liseyi Konya’da bitirdikten sonra, 1952 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olmuştur. Aynı Fakültede Patolojik Anatomi Kürsüsünde ihtisasını tamamlamış ve zamanı gelince aynı kürsüde doçent olmuştur. 1959’da Ege Üniversitesinin Patoloji kürsüsünü kurmakla görevlendirilmiş ve kurmuştur. Doçentlik sınavına, bu kuruluştan sonra İstanbul’da girmiştir. Daha sonra Ege Üniversitesi Dermatoloji Kürsüsüne, yani ikinci ihtisasına başlayarak kariyerini tamamlamıştır.


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2013-08-13 12:15:26

Prof. Dr. Saffet Solak, 1926 tarihinde Konya'nın Sarayönü İlçesinde doğmuştur. İlk Okulu Sarayönü'nde, Orta Okulu ve Liseyi Konya'da bitirdikten sonra, 1952 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olmuştur. Aynı Fakültede Patolojik Anatomi Kürsüsünde ihtisasını tamamlamış ve zamanı gelince aynı kürsüde doçent olmuştur. 1959'da Ege Üniversitesinin Patoloji kürsüsünü kurmakla görevlendirilmiş ve kurmuştur. Doçentlik sınavına, bu kuruluştan sonra İstanbul'da girmiştir. Daha sonra Ege Üniversitesi Dermatoloji Kürsüsüne, yani ikinci ihtisasına başlayarak kariyerini tamamlamıştır.

Prof. Dr. Saffet Solak Akademik kariyerde bilimsel çalışmalarını yaparken aynı zamanda sosyal konularla da uğraşmıştır.

Kendisi, her zaman haktan yana olabilmiş bu memleketin yetiştirdiği mümtaz şahsiyetlerden birisidir. Üç çeyrek asırdır; bu vatanda olanların, olması gerekenlerin veya olmaması gerekenlerin şuurlu ve canlı bir şahididir. Bu konularda kendisiyle günlerce konuşulabilir.

Türkiye Komünizmle Mücadele Derneğinin Genel Başkanlığını yapmıştır. Türkiye'nin bir çok yerlerinde, toplumun sosyal ve ahlaki tehlikelerden korunması konularında konferanslar vermiştir. Zamanın müspet gazetelerinde uyarıcı ve müessir yazıları ve demeçleri çıkmıştır. Bu hizmetleri yaparken hiç bir siyasi emel peşinde gezmemiş ve yalnızca insanları uyarmaya gayret etmiştir. Her zaman milli, mânevî ve tarihî kültürümüzün ve değerlerimizin üzerinde durmuştur. İnsanlarımıza hak ve hak neş'esini aşılamaya azmetmiştir. İşte böyle inançlı bir ilim adamının varlığı ve mücadelesi, o tarihlerde bizim de içinde bulunduğumuz gençlik kesiminde büyük şevk verir hale gelmiştir. Bütün bunlara sadece biz değil, tarih-i hayatı da şahittir…

Kendisi, kültürel olarak yetişmesinde Risale-i Nur Külliyatının yerini ayrıca işaret etmiştir. Risale-i Nurlara hayrandır… Tecrübelerinden çıkardığı neticeye dayanarak, gençlerin bunlardan faydalanmasına önemle işaret etmektedir. Gayet samimi bir şekilde: "Bu zamanda gençler için Risale-i Nurlardan başka çare yok…" diyor. Hele gözleriyle şahit olduğu; Bediüzzaman Hazretlerinin namazı var ki, tarif ederken heyecanını göstermek için bize kollarındaki ürpertiyi gösteriyordu.

Prof. Dr. Saffet Solak, halen hekimlik yaptığı İzmir Şifa Hastanesinde, Alaaddin Aydın ve Yavuz Yılmaz beyler ile beraber bizi kabül ederek, saatlerce süren sohbetimizi kaydetmemize müsaade etmiştir. Çocukluk hatıralarından başlayarak, tahsil ve ilim hayatını da katarak, hemen bütün hayatını, gördüklerini, değerlendirmelerini, adeta bir film seyrettirir gibi bizlere gelişigüzel anlatmıştır. Bu sohbetimiz sırasında geçen asrın tanmış simalarının neredeyse tamamıyla dostlukları veya münasebetleri olduğunu öğrendik. Çok cesur ve vukufiyetle tevazuyu birleştiren üslubundan, zevk alarak memnuniyet duyduk. Mesleğinde ve inançlarında, samimiyet örneği teşkil eden Prof. Dr. Saffet Solak bir ekol, adeta bir marka rahatlığı içinde neşemizi tezyin etti.

Kaydettiğim bu sohbet ve hatıralar Saffet Solak Hocamız tarafından tashih edilmiştir. Okuyucularımıza arz olunur.

PROF. DR. SAFFET SOLAK ANLATIYOR

Cumhuriyetin ilk yıllarında

toplumdaki görüntü… ve neticesi

-Kendinizi tanıtır mısınız?

-Evvela şunu arz etmek isterim ki, bu güzel teşebbüsünüzle çok zor bir işe girişmiş bulunuyorsunuz. Bu teşebbüsünüzden dolayı, sizi can-ı gönülden tebrik ediyorum. Bendenizi de bu arada hatırlamışsınız. Teşekkür ediyorum. Bendenizden dinleyecekleriniz, bu zor işinize bir bedel olabilir mi, bilmiyorum! Sizin kazmanız hazine arar, hazine yoksa kazma neye yarar. Bu itibarla sizden dua, Allah'tan yardım istiyorum, inşallah… Size elimde ne varsa firesiz olarak arz etmeye çalışacağım:

Bendeniz Konya'nın o zaman nahiye olan Sarayönü İlçesinde 1926 tarihinde doğdum ve oranın yerlisiyim. Babam, dedem, ecdadım orada yatarlar… Kök olarak Orta Asyalıyız... Babaannem Şefika Nine iki şehit annesidir. İsmim İstiklal harbi şehidi amcamdan yadigardır. Bu sebeble kırık kalpli babaannem beni çok sever, yanından hiç ayırmazdı. İlkokulu orada okudum. İlkokulda okurken, inançlarımıza aykırı yanlış telkinatlarda bulunan muallimlerime karşı, bazı müdahalelerde bulunurdum. Verdikleri cevaplardan da hiç tatmin olmazdım.

Doğum tarihim, Türkiye Cumhuriyetinin ilk yılları sayılıyor. Halk, üst üste gelen harplerden kalma yorgun insanlardan müteşekkil… Dağılmış düzenler yeni yeni toparlanma safhasında… Bu şartlarda insanların birbirleriyle çok muhabbetli ve sıcak yaşamaları gerekir diye düşünülür. Ama o çocuk halimle, o küçücük nahiyede, halk bünyesinde adeta bir farklılaşma, sınıflaşma meyli belirdiğini fark edebiliyordum. Aydın kimseler, avamdan olanlar, birbirini hor görmeler, üstünlük taslayanlar karşısında kültürsüzlüğü kabül edenler gibi izlenimler… Vaktiniz varsa bir iki müşahhas örnekler de verebilirim bu konularda.

-Buyrun hocam lütfedersiniz.

-Talebe olduğum için derslerimle ilgili bir konu vardı. Şefika Ninem beni yanına aldı, Hoca Hanımla görüşmeye gittik. Ninem, konuyu anlatmak için, sanki, 'bir dakika' der gibi, Hoca Hanımın eline, eli ile temas etti. Hoca Hanım bu temasa reaksiyon gösterdi ve; 'dokunma kirli elinle bana!' dedi. Ninem hemen cevap verdi: 'Niçin kirli olsun, daha yeni abdest aldım!' dedi. Ama Hoca Hanım bu cevabı hiç gaileye almadan ekşiliğini devam ettirdi.

Toplumda ruhsal bölünmelere benzer görüntünün diğer bir örneğini daha vermek istiyorum.

İlk okul dördüncü sınıf talebesiyim. Sarayönü çarşısında yürüyorum. Dükkan sahiplerinden yaşlıca birisi, kaldırımın üzerinde, ibriği ile abdest alıyor... Tam o sırada Nahiye Müdürü olan zat, oradan geçiyordu. Abdest alanın yanında durdu ve ona hitaben, "ne yapıyorsun?" diye sordu. O da, "işte görüyorsun, abdest alıyorum" dedi. Müdür Bey sözü uzattı ve ikinci sorusunu imtihan eder gibi yöneltti: "Sen İslam'ın kaç şart olduğunu biliyor musun pekala?" İhtiyar cevap verdi: "Neden bilmeyim müdür bey, İslam'ın şartı –bir- dir." Müdür cesaretlendi ve, "bak işte bilmiyorsun!" Ben de durumu dikkatle ve merakla seyrediyorum, bakalım bu maçın sonu nereye varacaktı?.. Nihayet ihtiyar kafası ile son şutunu çekti. "Müdür Bey bilmiyor değilim. Bilirim ama, hac ile zekat bende yok; savm-u salat sende yok! Geriye ne kaldı, yalnızca kelime-i şehadet!.." dedi ve müdür kalesi kafa golünü yedi. Müdür bey bu açıklamayı hazmedemedi, sessiz de kalmadı, "ukala!" dedi ve oradan uzaklaştı.

İşte çocukluğumdaki bu müşahede, daha sonraları "Tevhid-i Tedrisat" kanununun çıkarılmasındaki hikmet-i vücudu dahi izah eder. Daha sonra bu zıddiyet devlet gücüne dayanan yasakları doğurdu. Mesela, âmâ bir Kur'an hocamız vardı… Fakat jandarmalar devamlı basıyordu... Hocayı alıp götürüp dövüyorlardı. Onun için yolda, kavşakta sırayla nöbet tutuyorduk. Jandarmaları görünce hemen koşup haber veriyorduk ve hemen dağılıyorduk. Bu baskınlardan dolayı da, Kur'anı tam olarak tamamlayamadık maalesef.

Lisede okurken Risale-i Nurları Konya'da tanıdım

-Ortaokulu ve liseyi nerde okudunuz?

-Konya'da okudum. Babam, "yurtlarda pek rahat edemezsin" diye beni dindar bir ailenin yanına verdi. Bu ailenin bey'i işsiz güçsüz biri olmakla beraber, hanımı mütedeyyindi. Bana, "evladım imtihanların olduğu zaman, bana haber ver. Ben sana dua ederim. Allah isterse muvaffak olursun" diyordu.

-O yaşlarda sizde İslami bir motif var mıydı? Saffet Solak deyince benim aklıma bu kimliğiniz geliyor.

-İslami motif şöyle başladı: 1930'lu yılardı.. Ben daha ilkokuldayım. Seyyar kitap satıcıları vardı.. Onlar bizim Sarayönündeki evin önüne de gelirlerdi. Ben o kitapları karıştırırken aralarında bir mevlit kitabı gördüm. Onda; acıklı, merhamet telkin eden hikayeler vardı. Ondan istedim. Babam: "Daha erken, ne yapacaksın sen onu?.." deyince ben gücendim. Gücendiğimi gören babaannem onu bana aldı. İlk defa oradan başladı, bendeki İslamî motif…

Asıl Konya'da; ortaokulu okumak için Konya'ya gidince, Hacı Veyiszade Mustafa Efendi(1) vardı. Onun ders verdiği Pir-i Paşa camisine giderdim. O, pazar günleri sabah namazından sonra mihrapta ayakta konuşma yapardı. Onları kaçırmazdım. O zaman her evde çeşme yoktu. Sokak çeşmeleri vardı. O şiddetli kış günleri -ki Konya'nın kışı serttir- o çeşmelerden sabah erkenden buz gibi suyla abdest almak çok hoşuma giderdi. Çok zevk alırdım. Bekçi düdüklerinin seslerini dinleyerek camiye varırdım. Evin Hanımı da; "evladım nereye gidiyorsun sabah sabah?" derdi. Ben liseden mezun oluncaya kadar Pazar günleri o zata devam ettim. Ama şimdi bana sorsanız; "ne anladın o zaman?" hiç anlatamam. Yalnız çocuk halimle huzur bulurdum… hiç derdim kalmaz, mânen rahatlardım... Bu arada Konya'da Lisede okurken Risale-i Nurları tanıdım. Bunu ayrıca arz edeceğim…

İzmir'e, Ege Üniversitesine kurucu olarak görevlendirildim.

-Üniversite maceranız nasıl başladı?

-1946'da Konya'da liseyi bitirerek, İstanbul Üniversitesine gittim.

-Tıp Fakültesine mi?

-O zaman serbest imtihanlar vardı. Klasik yazılı usulüyle, hepsine sırayla giriliyordu.. En erken Teknik Üniversitenin sınavı olduğundan önce ona girmek istedim. Sonra sırasıyla diğer imtihanlara girer, birini seçerim diye düşünüyordum. Fakat şehrin yabancısı olduğumuzdan, Teknik Üniversitenin imtihanına yetişemedim, geç kalmıştım. Ertesi gün de tıp fakültesinin imtihanı varmış. Beyazıt'taki şimdiki Eczacılık Fakültesinin Binasında Tıp Fakültesinin imtihanına girdim. İmtihandan sonra, Beyazıt Camisinin yanındaki çınar ağacının altında otururken, sonuçları hemen ilan ettiler. Ben kazanmışım. "Kazanmışken burada kalayım, diploma koleksiyonu mu yapacağım?.." dedim kendi kendime. Tıp Fakültesine kaydımı yaptırdım ve okula başladım. Kalmak için Fatih Medresesine yerleştim, sonra orası öğrenci yurdu haline geldi.

-Tıp Fakültesi bittikten sonra da üniversitede kaldınız herhalde?

-Tıp Fakültesini bitirdikten sonra kariyer yapma işi şöyle başladı: Ben Cami olarak, Cuma namazlarımı Etyemezde kılardım. Etyemez'de Şemsettin Yeşil vardı. Onun vaazları ve hutbeleri çok coşkulu idi. Camiye hiç girmemiş ve girme tenezzülünde bulunmamış olanlar bile, yaz döneminde açık pencerelere yamanır, pencerelerden Şemsettin Hocayı dinlerlerdi. Papaz bile gelir, namaz kılmaz ama, hutbeyi dinlerdi. Şemseddin Yeşil Hoca Risale-i Nurları ve Bediüzzaman Hazretlerini bana anlatanlardandır. Biraz sonra bunu da anlatacağım size.

Bir gün Şemseddin Hoca; memleketin halinden, insanların bozukluğundan ve bir çok meselelerden dert yandı... Ve sonunda dedi ki: "Çare bulunmaz mı? Çare var aslında… Anadolu'nun tertemiz evladı geliyor İstanbul'a, tahsilini ikmal ediyor.. ama sonra memleketine dönüp, para kazanma sevdasına düşüyor. Halbuki… o Rum çocukları falan, kariyerini tamamlıyor, oranın hocası, doçenti oluyorlar ve sonra da ahkam kesiyorlar. O halde üniversiteyi bitirip memleketine dönenler vebal altındadırlar!.." dedi.

Ben bunu unutmadım. Ve ondan sonra üniversitede kalmaya karar verdim. Fakat bir mecburi hizmet kanunu çıktı. Mecburi hizmet yapılmadan ihtisasa girilemiyordu. Baktım, kürsüler de asistan sıkıntısı çekiyorlar. En çok sıkıntı çeken de patoloji kürsüsü. Patoloji kürsüsüne bir dilekçe verdim: "Eğer mecburi hizmetimi ihtisastan sonraya bıraktırırsanız, ben kürsünüze asistan olmak istiyorum." Dedim. Onlar da gerekli izni almışlar… Patoloji ihtisasımı üç senede yaptım ve bitirdim.

Sonra askere gitmem lazımdı... Ama patoloji kürsüsündeki hocalardan kimisi Amerika'da, kimisi rahatsızlandı… ders verecek kimse yok. Yalnız büyük hoca vardı... Bana dedi ki: "Evladım, ben sana ders verdirecektim ama, sen de askere gidiyorsun, adama ihtiyacımız vardı…" dedi. Ben dedim ki: "Efendim, Savunma Bakanlığına yazın, benim askerliğimi İstanbul'a versinler. Ben hem askerliğimi yaparım, hem de gelir ders veririm" dedim. Hocam: "Hiç aklıma gelmemişti. Olur mu acaba?" dedi ve öyle de oldu. Asker olarak hocalık yaptım. Öğleye kadar İstanbul Gümüşsuyu Askerî Hastanede hastaları muayene eder, öğleden sonra üniversiteye gelir patoloji dersi verirdim. Ama sadece başlangıçta bir ay Diyarbakır'da askerlik yaptım. Sene 1955-56.

İstanbul'a 1946'da gelmiştim. 1959'a kadar tam 13 sene bu şehirde kaldım ve 59'da İstanbul'dan ayrıldım. İzmir'e, Ege Üniversitesine kurucu olarak görevlendirildim.

İsmail Hâmi Danişmend'in(2) evindeki sohbetler

-İstanbul'da unutamadığınız hatıralarınız vardır mutlaka?

-Çok var. Konuştukça geçecektir zaten. Bir tanesini anlatayım:

İstanbul kültür bakımından çok zengin bir şehirdir. Her an kültürel faaliyetler olurdu… Bu 13 senelik süre zarfında hiç sinemaya gitmedim. Bir defa bile olsa gitmedim. Ama her Cumartesi-Pazar muhtelif seminerlere ve toplantılara devam ettim. Mesela; İsmail Hâmi Danişmend'in evinde, cumartesi günleri toplantı olurdu. Saat 16'da ev açılır… pek çok gelenler olurdu. Zihniyeti ne olursa olsun, elit tabaka gelir, serbestçe konuşurdu orada. Konular serbestti. Biz de bir köşede genç bir talebe olarak oturup, dinleyip bir şeyler kapmaya çalışırdık.

Bekleyenler akşam yemeğini İsmail Hâmi Danişmend'in evinde yer, isteyen giderdi. Bir gün bu evde akşam yemeği yiyoruz. İsmail Hâmi Danişment akşamları içki alırdı. Ama, bu bana çok dokunurdu… Sonra "Efendimiz…" diye başlardı konuşmaya. Çocuk halimle buna bir hatırlatmak, ikaz etmek istedim. Dedim ki: "Üstad! Ben maç meraklısı değilim. Ama bir maç olduğu zaman tramvayda falan kim galip geldi, kim gol attı mecburen duyuyorum. Siz de bu işlerin bedava olduğu bir zamanda, İslamî bilgileri almışsınız. Peygamberimize hürmet etmeyi bilmişsiniz.. Peki ama bu ne oluyor yani?.." dedim. Bana "molla…" diye bir isim taktı o zaman… Fakat ben yine de onları dinlerdim.

Baba Annemin abdestli ellerlini kirli kabül eden zihniyet ile mücadelem

-Ege Üniversitesindeki hizmetleriniz?

-1959'da Ege Üniversitesine Patoloji Kürsüsünü kurmak için İzmir'e geldim. Patolojiyi kurdum. Ege Üniversitesinde dersler verdim. Tedrisatı başlattım. Benden önce gelen bir hoca vardı, o ölünce İstanbul beni gönderdi. Her şeyi kurdum… imtihanlar yapıyordum.. her şey mükemmel.

Sonra Ankara'dan solcu bir hoca geldi. Şu şarkıcı Sezen Aksu var ya.. Onun kayınpederi Yavuz Aksu geldi. O, ateist... acaip bir adamdı..

-Bunu Yazayım mı Hocam?

-Yaz!.. Yaz tabi!.. Onun yanına bir de, 1960 ihtilalinde Süreyya isminde bir hoca daha geldi patolojiye. Bu ikisi birleştiler, beni çağırdılar dediler: "Sen ne zaman gideceksin?" "Nereye? Ben gidecek falan değilim!" dedim. Birkaç gün geçti yine çağırdılar, tekrar aynı baskı... "Siz niye soruyorsunuz?" dedim. "Sen doçent olmak istiyorsun!" "Siz yapacak değilsiniz ya! Bunun usulü var… jürisi var… Haddizatında; bu zatın doçent, senin de profesör olduğun bir yerde, benim için doçentlik de az, profesörlük de az.. bir daha beni çağırmayın… elinizden geleni yapın." Dedim. İki gün sonra bilimsel yetersizlik bahanesiyle hakkımda tart kararı aldılar.

Karar bana tebliğ edilmeden evvel sabahleyin erkenden kalktım, Vehbi Göksel isminde bir dekan vardı, Ona gittim: "Müsaade eder misiniz, ben bir İstanbul'a gideceğim" dedim. Bir hafta resmi izin aldım. Ta ki devamsızlıktan bırakmasınlar diye. Doğru İstanbul'daki patoloji hocasına gittim. Ona dedim ki: "Ben doçentlik tezi yapmak istiyorum, fakat benim için tart kararı aldılar…" "Allah Allah! Kimmiş bunlar yahu?" dedi. Bir masanın üzerinde akşama kadar patoloji tezime çalışıp, akşam da aynı masanın üzerinde yatardım. Fakat bir hafta bitiverdi. Fakülte sağlık kuruluna müracaat ettim. Kurul toplandı. Kurul başkanı hoca dedi ki: "Evet delikanlı neyin var? Anlat bakalım" dedi. "Özür dilerim sizlerden… size karşı edebim müsaade etmiyor ama, mecburum söylemeye. Ben hasta falan değilim. Doçent olmak istiyordum. Fakat beni iki kişi tart kararı ile uzaklaştırdılar." "Allah! Allah! Nasıl olur yahu? Peki niçin seninle uğraşıyorlar?" dedi bana. Anlattım: "Efendim, Ege Üniversitesi İstanbul'un değil de, Ankara'nın uzantısı olsun istiyorlarmış." Dedim. Tabi "asıl sebep, benim inançlı ve namazlı olmam" diyemezdim ki. Fakat bu çok tuttu ha… "Bak şunlara, bunlar ne biçim adamlar be?" dedi. Sekreterine döndü: "Yaz kızım! Üç buçuk ay, tekrar muayene kaydıyla bronşit…" bu şekilde tekrar tekrar raporumu aldım, tezime çalışmaya devam ettim.

Tezimi yaptım sınava girdim... En sonraki safha ders verme safhasıydı. Jürinin önünde ders veriyorsunuz. 45 dakikalık bir ders. 44 dakikada bitirirsen bırakırlar, 46 dakikada bitirsen yine bırakırlar. Ben bir cesaret ve celadetle cep saatimi çıkardım, masaya koydum: "Dersanenin saati dördü sekiz geçiyor. Ben bu küsuratlı saatle hareket edemem, onun için saatimi dörde alıyorum… jüri de istiyorsa lütfen saatini ayar etsin" dedim. Jüri oturuyor karşımda. Ateş gibiydim… dersimi verdim bitirdim. Jüri çok beğendi. O gün akşam, patoloji üzerine doçent oldum.

Sabah otobüse bindim doğru İzmir'e geldim. Yeni bir dekan gelmiş. Patolojiden telefon ettim. "Raporum bitti, vazifemin başındayım…" dedim. "Saffet Bey beş dakika buraya gelir misin?" dedi. Tabi dedim ve dekana gittim. "Senin için bir karar almışlar, sen raporlu olduğundan tebliğ edememişler. Ben tebliğ edeyim sana" dedi. Artık perdeyi yırttık ya: "Ne kararıymış bakayım o?" dedim. Karara baktım; "Asistan Saffet Solak bilimsel yetersizlikten dolayı atılmıştır..." Dekana dedim ki: "Burada Asistan Saffet Solak diyor. Ben doçentim." "Ne zaman oldun?" dedi. "Akşam oldum!" dedim. Adam kıpkırmızı oldu… berbat olmuştu ama. "Peki ben bunu ne yapayım şimdi?.." demeye başladı. Orada öyle bir şey söyledim ki, onu şimdi edeben tekrar edemem!.. Bütün bunların asıl sebebi hissiyat-ı diniye sahibi oluşumdur. Baba Annemin abdestli ellerini kirli kabül eden zihniyet!.. Elit tabaka ve avam meselesi… Asıl mücadele budur.

Burada, Ege Üniversitesinde Prof. Dr. Cemal Gezen adında bir cildiyeci vardı. Ama çok mazbut bir adamdı. Cemal gezen bana dedi ki: "Seni tebrik ederim. Ama bunlar artık sana kadro vermezler. Gel sen cildiyede çalış" dedi. Ben patoloji doçenti olduğum halde, tekrar asistan olarak cildiyeye başladım. Profesörlüğüm de oradandır. Cildiyeci olmuştuk artık.

Bu Cemal Gezen Hoca gayet hakperest, ciddi ve son derece cesur idi. Allah rahmet etsin, sonra benden ibadet kurallarını öğrendi orucuna ve namazına devam eder oldu. Bu saygıdeğer hoca benim sosyal faaliyetlerimi de çok beğenirdi. Benden Risale-i Nur talep eder ve okurdu. Risale-i Nurlardaki ifadelerin şümulüne hayran kaldığını ifade ederdi. Üstad Bediüzzaman Hazretleri hakkında malumat edinmek için sorular sorardı. Bildiğim kadar, şahid olduğum nispette anlatırdım.

Neyse, işte kariyer yapma çalışmalarım, belli zihniyet sebebiyle böyle zorluklarla geçmişti. 1980 ihtilalinden sonra Ankara'ya gitmiştim. Hacı bayram Camisinin orda kahveler vardır ya, orada oturuyorum. Fethi Gemuhluoğlu, geldi. Konuşurken, "hayrola niye geldin?" dedi. "Profesör oldum da, onu tasdik ettirmek için geldim" dedim. "Oldun mu?" dedi hayretle. "Oldum" dedim. Yanımızda caminin hocalarından Eyüp Hoca vardı. Ona dedi ki: "Sen yarın saat 10'da şu minareye çık. 'Ey Ahali! Saffet Solak profesör oldu. Bu ne demek biliyor musunuz? Sağırın hükmü kalmadı artık demektir' diye ilan et" dedi.

Risale-i Nurları lisede tanıdım. Bediüzzamanı İstanbul'da gördüm

-Risale-i Nurları ilk defa nerede ve nasıl duydunuz?

-Risale-i Nurları Konya'da lisede okurken duydum ve okumaya başladım. Bu şöyle oldu: Lisede bir okul arkadaşım vardı. O, Risale-i Nurlardan okuyordu. Ondan kitap alır, ben de okurdum. Bunlar 1946'dan evvel Konya'da oluyor. Fakat ilk defa tanıyanlarda olduğu gibi, Osmanlıca kelimelerin anlamı konusunda sıkıntı çekiyordum. O, bana Risale veren arkadaşın babası, Doğanbey'li Mustafa Öten, memurdu… mahkeme başkatibiydi. Sonradan Hacı Veyiszade'den ders aldı, imtihana girdi ve müftü oldu. İşte o arkadaş, babasına kelimeleri sorar, sonra bana söyler, beraber okurduk Risale-i Nurları.

-İstanbul'a gittiğinizde devam ettiniz mİ?

-Evet. 1946'da İstanbul'a Tıp Fakültesine gidince, orada da devam ettim. Ama daha tam anlayamıyordum. Anlamak için bakın ne yapıyordum: Kelimelerin altını çiziyor, listesini yapıyordum. Kaldığım yurtta İhsan adında yaşlı bir üniversite talebesi vardı. Kendisi doğu dillerinde okuyor; Arapça, Urduca biliyordu. Yurtta beraber yemek yerken onun karşısına otururdum: "İhsan Abi, şu kelimelerin manasını söyler misin?.." derdim. Kulağı da ağır duyardı. Hem yemeğimi yer, hem de kelimelerin manasını yazardım. Ondan çok istifade ettim. Sonra ben o risaleyi tekrar okurdum. İşte o zaman çok lezzet alırdım… çok tatlı oluyordu o zaman.

Bir de kaldığım yurtta benim odada nurcu bir arkadaş vardı. Adı Mustafa Oruç.

-Evet tanıyorum. Şimdi Karabük'te yaşıyor. Emekli doktor. Kendisiyle görüştüm ve 1. ciltte hatıraları yayınlandı. Yalnız soyadı sonradan 'Oruç' yerine 'Ramazanoğlu' oldu.

-Yurttaki oda arkadaşım Mustafa Oruçtan çok istifade ettim. Sene 1952. Mustafa Oruç bir gün bana: "Bugün üstadın mahkemesi var, haydi gidelim" dedi. Ben İstanbul'da Üstadın birkaç mahkemesine gittim. Hatırlayabildiğim kadarı ile; Üstad otururken bazen ayak ayak üstüne atıyordu. Hakim diyordu ki: "İfadeni alacağım. Ayağa kalkar mısın?" Bediüzzaman: "Ben rahatsızım, ayağa kalkamam, alacaksan böyle al, yoksa giderim…" diye cevap veriyordu. Bu bir yiğitlikti… Bu bir baş eğmemekti… bu bir hürriyetti… Bunlar beni, çok, ama çok etkilemişti. Bunlar bir gencin… bizlerin çok hoşuna gidiyordu. Hakim bir şey sormuştu… Üstad: "Size, kötü bir adamın, iyi bir sözüyle cevap vermek istiyorum: "Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa; Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır." dedi. İşte o yiğitlik benim hafızamda kazınmıştı.

Bediüzzamanın "Allah-ü Ekber!" deyişini ben hala yaşıyorum.

-Bediüzzaman Hazretlerini başka yerlerde de gördünüz mü?

-Evet… Size çok enteresan bir hatıramı arz edeceğim:

İstanbul Çukurbostan'da bir cami vardır. Babamla beraber oraya ikindi namazı kılmaya gitmiştik. Caminin avlusuna girdik. Birden, avlunun doğu tarafından en dip köşesinden, Bediüzzaman Hazretleri çıktı… geliyor. Yanında talebeleri var... Heyecanla Babama: "Baba! Bediüzzaman Hazretleri geliyor!" dedim. Hemen tazime geçtik… Üstad yanımızdan geçerken selam verdik, elini öpmeye çalıştık. Tebessüm etti, selamımızı aldı, fakat elini vermedi…

Camiye girdik. Sünneti kılacağız ya… ben sünnete durmadım… Tam Bediüzzamanın arkasına geçtim. Bakalım nasıl namaz kılıyor diye, merakımdan kendisini takip etmeye başladım. Mahsus sünnete durmadım.

Aman Azizim!.. Bediüzzaman "Allah-ü Ekber!" diye öyle bir tekbir aldı ki… inanın zangır zangır titredi... Mübarek vücudunun her zerresiyle öyle bir titreyişi vardı ki! Anlatmak kabil değil. Bakın bunu anlatırken hala tüylerim ürperiyor. Bunu gözümle ben müşahede ettim. "Allah-ü Ekber!" deyişini şimdi bile hala yaşıyorum. Bu benim için çok önemli bir hatıradır. Bizim iftitah tekbirlerimizin ne kadar boş olduğunu da o gün gördüm ben… Neyse namazlarımızı kıldık çıktık... (Prof Dr. Saffet Solak Hocamız; hakikaten bu hatırayı, ayrı bir heyecan ve ses tonuyla anlattı bize. Anlatırken de kollarındaki diken diken olmuş tüylerini gösteriyordu. Biz de buna gözümüzle şahit olduk. Ömer Özcan)

Yine Üstad İstanbul'da. 1952 veya 53 olabilir. Fatih Reşadiye Otelinde kalıyordu. Biz de Fatih Medresesinde kalıyoruz… çok yakın.. Mustafa Oruç'a dedim ki: "Sen ayarlasan da bir elini öpsek" dedim. Mustafa bana dedi ki: "Ziyaretçi kabül etmiyor. Yalnızca bir kişi müstesna. O da Şemsettin Yeşil.. akşam geliyor. sabaha kadar konuşuyorlar. Sabahleyin o işine gidiyor" dedi.

Sonradan Şemseddin Hoca kendisi anlatmıştı: Otele Üstada ziyarete gittiğinde, Otelin personeli değişiyor, bazıları otel hizmetçisi kılığına giriyorlarmış. "Hoş geldiniz. Çay, kahve ne arzu edersiniz?" diye içeri giriyorlarmış. Şemseddin hoca da: "Siz de hoş geldiniz…" dermiş. Yani "yutmuyorum…" demek istiyor.

Şemseddin Yeşil(3): "Bu zat, eğer Avrupa camiasında doğmuş olsa idi…"

-Şemseddin Yeşil Hocanın Risale-i Nurlarda adı(4) geçiyor. Üstad Bediüzzaman'a ve Risale-i Nurlara bakışı nasıldı?

-Şemseddin Yeşil ile çok görüşürdüm. Bediüzzaman hakkında çok sorular sordum kendisine. Çok şeyler anlattı bana. Bir gün dedi ki: "Bu zat, eğer Avrupa camiasında doğmuş olsa idi, dünyanın şekli bambaşka olurdu. Ve bütün yer yüzündeki insanlar, bu zatın değil elini, ayağını öpmek için adeta seferber olurlardı. İşte bu zat böyle birisidir" dedi. Bize Bediüzzamanı çok anlatırdı.. Ondan naklen çok şeyleri biliyorum ben.

Şemsettin Yeşil'e bir gün dedim ki: "Siz Risale-i Nurları okudunuz mu Efendim?" "Ben Risale-i Nurları okudum. Evime de aldım. Fakat baskın yaptılar evime. O zaman hımbıl bir görüntü vermemek için, ben giyimime dikkat ederdim. Onun için halk, modern bir hoca olarak tanırdı beni… Evimi bastlar. Risale-i Nurları buldular. Beni derdest İstanbul Emniyetine götürdüler. Son katta Emniyet Amirinin karşısına çıkardılar beni. Adamın her tarafında, etrafında, masasında silahlar doluydu. 'Bana bak! burası neresi sen biliyor musun? Buranın yer yüzüyle alakası yoktur!..' dedi. Ben de: 'Benim de cihan ile alakam yoktur!..' dedim. Bu cevaptan sonra yan odaya aldılar beni, sonra da Konyalıdan(5) yemek getirttiler."

Şemseddin Yeşil 1943 Denizli Mahkemesine sevk ediliyor. Bunları ben Şemsettin Hocanın bizzat kendisinden dinledim. Hakim diyor ki: "Sen münevver bir din adamısın. Böyle saçma sapan eserler senin evinde ne arıyor?" O da: "Evvela şunu arz edeyim: İnşaat mevzuunda bir amelenin fikri, bir doktorun bir hakimin fikrinden çok daha üstündür. O itibarla siz, bunların kıymetini bilemezsiniz. Bunların kıymetini ben bilebilirim." Sonra hakim tekrar soruyor: "Peki nedir bu Risaleler?.." "Ben tarif edeyim: Bu eserler bir hazinedir. Kur'anı tarif eden.. yedi yaşından, yetmiş yaşına kadar, bir pir-i faninin hafızasında saklanabilen; elfazı ulemayı, manası urefayı hayrette bırakan; kafirin şah damarına neşter vuran; kitab-ı kâinatın hülasası olan; beşerin hüsrana uğramaması için elde yegane kitap olan… Kur'an-ı Kerimin tefsirinden ibarettir bu Risale-i Nurlar..."

Ben Şemsettin Yeşil Hocadan, Bediüzzaman ve Risale-i Nurlar hakkında böyle çok şeyler dinledim. O zaman risalelere eğilimim ve hürmetim ve okuma aşkım fazlalaşmıştı. Ne bileyim ki… bir gün böyle bir röportaja geleceğinizi bilseydim hepsini yazardım.

Vazife yaptığım her yerde, araştırıp nur talebelerini buluyordum

Diyarbakır'da sadece bir ay askerlik yaptım. Sonra İstanbul Gümüşsuyu Askerî Hastanede tamamladım. Asker elbisesiyle camiye giderdim. Yaşlı başlı insanlar bana hoş geldin derlerdi. Anladım ki, cami cemaati, resmi elbiseyi camide görmeye alışkın değildi. Yine bir Cuma günü namazdan çıktıktan sonra, yakındaki bir petrol istasyonunda, Arapça radyo konuşması duydum. Yaşlı kimseler toplanmış dinliyorlardı. Radyodaki konuşmanın mahiyetini sorduğumda, Arap radyosunda Cuma hutbesinin irad edildiğini söylediler. Ve bana nereden geldiğimi sordular. "İstanbul" deyince. "Sen orada Said Nursi Hazretlerini gördün mü?" diye sual tevcih ettiler. "Evet" cevabını alınca; hasretgüdaz bir heyecan ile, "şimdi senin, Onu gören gözlerinden öpmek lazım!" diyerek teşekkür ettiler.

Giderken İzmir'de Mustafa Birlik'e, "ben Diyarbakır'a, askere gidiyorum" diye söyledim. "Orada Yüzbaşı Mehmet Bey var, onunla tanış" dedi. Bir gün birisi beni evine akşam yemeğine götürdü. Sonra "seninle bir yere gidelim" dedi. Yüzbaşı Mehmet Kayalar Bey'in evine gittik. Orada Mehmet Bey okuyor, sakallı falan yaşlı başlı insanlar dinliyorlardı. Ama anlamadan, sanki bir ibadet diye diniliyorlardı sadece. Hatta uyuyorlardı… çok üzüldüm.. bu kıymetli cümlelerin karşısında uyuyorlardı. Diyarbakır'da bir ay kaldım. Mehmet Beyin derslerine hep devam ettim.

Daha sonraları da, gittiğim, vazife yaptığım her yerde araştırıp, oradaki nur talebelerini buluyordum. Mesela; Marmaris'e gittim. Orada bir yaz boyunca hekimlik yaptım. Ve derslere de hep devam ettim. Mühendis bir arkadaş vardı… okuması da güzeldi. Bir gün odanın içerisinde 15 kişi kadar vardı. Ders bitti… Cemaate: "Bu dersten ne anladınız?" dedim. Bir şey demediler. Ben onları onore etmek için: "Bir şey dinlenirken, ondan çok zevk alanlar, o zevkten dolayı ne olduğunu pek anlayamaz. Siz o zevke girmişsiniz demek ki… ama müsaade ederseniz aynı yeri bir de ben okuyayım" dedim. Aldım.. kelime manalarını vererek tekrar okudum. Baktım ki, hepsi bir şeyler anlamıştı.

Bu zamanda Risale-i Nurlardan başka çare de yok zaten

-Hocam siz önemli bir şahsiyetsiniz. Gelecek nesillere bir mesaj göndermek ister misiniz?

-Benim, Allah ömür versin hali hazırda dört tane torunum var. Onlara devamlı diyorum ki: "Bakın, ortalık karpuz kabuğu ile dolu… Bu nur camiasının dışında bir yere gitmeyin…" Onların ellerinde Risale-i Nurlar var zaten: "Anlamadığınız yerleri bana getirin, ben her gün size yardım edeceğim" diyorum. Bana geliyorlar. Beraber okuyup mütalaa ediyoruz… "siz de bunları arkadaşlarınıza öğretin…" diyorum onlara. Nitekim torunlarım harıl harıl risalelere çalışıyorlar. Hele birisi çok ilerletti…

Onlara: "Bediüzzaman Hazretlerini iyi tanıyın. Hayatını, gayesini, çektiğini, mertliğini, dürüstlüğünü ve aşkını iyi anlayın. Ne varsa ordadır, onun dışında okuyacak kitap bile yoktur" diyorum. Devamlı bunları telkin ediyorum torunlarıma… Allah şükür bu sayede tertemiz kaldı çocuklar… hiçbir kötü alışkanlıkları olmadı… sigara bile içmezler. Bunlar nurcular sahip çıktığı için oldu. Bu zamanda gençler için Risale-i Nurlardan başka çare de yok zaten. Torunlarıma verdiğim bu mesajı bütün insanlara ve nesillere de söylüyorum.

-Hocam bir soru daha sorayım size. Bu Risale-i Nur hizmeti bütün dünyayı kuşattı. Haberiniz var herhalde. 40 küsur dile çevrildi. Güney Afrika'dan, Avrupa'ya; Filipinlerden, Amerikalara kadar her yerde Nur Dersaneleri var. Müthiş bir çileli dönemin sonunda, bir gün bu eserlerin bütün dünyada okunacağını, siz tahmin edebiliyor muydunuz?

-Tahmin etmek mümkün değildi!... Ama ben temenni ederdim. Hatta şöyle düşünürdüm: "Bu insanlar, bu dünya insanları, böyle bir nimetten istifade edemiyorsa, bu onların cezasıdır… Keşke bu eserler bütün insanlara yayılsa da, insanlık kurtulsa…" derdim.

Komünizm İle Mücadele Derneği

-Sizin isminiz bir zamanlar; "Kominizm İle Mücadele Derneği" ile bütünleşmişti. Biraz da bundan bahsedermisiniz?.

-Komünizmle Mücadele Derneğini Ülkücü zihniyet kurdu… Ondan sonra onlar kendi hizmetlerinin reklamlarını yapmak için uğraşmaya başladılar. Ve Amerika onlara yardım yaptı…

-Bunları yazalım mı hocam?

-Yaz tabi. İlhan Darendelioğlu: "Ben bir üniversiteliye bu vazifeyi vermek isterim. Dernek faaliyeti daha parlak olur" dedi. O zaman beni gösterenler oldu. "Yapar mısın?" dediler. "Yaparım" dedim. Aldım işi elime. Bütün şubeleri gezdim ben. Fakat baktım ki; Mark'sın eserlerini okuyorlar, önce onları öğreniyorlar. "Bunlar ne yahu? Siz İslamiyet'i öğrensenize. İslamiyet'in kıymetini, derecesini, insanı insan yaptığını öğretin burada... O zaman bunlar erir gider zaten…" dedim.

-Hocam biz bunları o zamanlarda bilmiyorduk. Şimdi siz bunları anlatınca doğrusu benim alemim değişti.. Biz lise çağlarında iken; İttihat, Bugün, Sabah gibi gazetelerde sık sık sizin demeçleriniz çıkıyordu. Onları okuyunca heyecan duyuyorduk. Siz İzmir Şubesinin başkanı mıydınız?

-Yok, Genel Başkanı idim. Bir gün bir faaliyet raporunu okudum. Yapılan işler anlatılıyordu. Ben de, "Necip Fazıl da bizim toplantılarımızda bulundu" diyecektim… Birisi kalktı dedi ki: "Hocam siz bugün ki gazeteleri okudunuz mu?" "Yok henüz okuyamadım" dedim. "Sen onu methediyorsun ama, o senin aleyhinde konuşuyor" dedi. Ona dedim ki: "Evlatla baba arasına girilmez."

Komünizmle Mücadele Derneğinde iken nur cemaati beni hep takdir ettiler. Fakat bizzat içine girmediler. Fikren destek oldular ama eylem olarak katılmadılar.

-Necip Fazıl'la aranız nasıldı? Risale-i Nurlara nasıl bakardı?

-Çok iyi görüşürdük. Fakat onun da bazı tuhaflıkları vardı. Bir gün: "Said Nursi evliya değildir.." dedi. Ben de, "Yapma be üstad.. Allah sana evliyaların listesi mi gönderdi yani?.." diye cevap vermiştim.

-Niye öyle diyor peki? Enaniyetinden mi öyle konuştu…

-Ne bileyim ben… herhalde.

-Necip Fazılla fotoğraflarınız var mı?

-Vardı. Kültür Bakanı iken Erkan Mumcu istedi, sergi açacaklarmış, ona gönderdim. Geri de gelmedi. Hatta onların içinde şimdiki Cumhurbaşkanının kısa pantolonla fotoğrafları bile vardır…

-Bu dernek faaliyeti nasıl bitti?

-Benim Sekreterim Süleyman Karagülle idi. Fehmi Koru'nun Kayınpederi… Kendi içimizden bitti bu iş… Neyse bir şeyler oldu işte…

1960 yılının Martında Üstad, Mayısında hükümet gitti

-Hocam sizi çok yorduk ve kıymetli vaktinizi aldık. Şahsen ben çok istifade ettim. İnanıyorum ki mesajlarla dolu bu hatıralarınız, herkes tarafından heyecanla okunacak ve istifade edilecektir. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

-Evet var. Az önce anlatmam gerekirdi, şimdi aklıma geldi. Şemseddin Yeşil Efendiden nakledeceğim son bir haberim var: Vukuundan evvel ve zamanı gelince ayniyle vaki olan bir sözü de arz etmek istiyorum.

İstanbul'dayım. 23 Mart 1960 günü, Şemseddin Yeşil Efendinin Sahaflar Çarşısındaki dükkanına uğradım. Selam verdim ve başsağlığı diledim.. Meğer haberi yokmuş. Duyunca adeta şok geçirdi.. derin bir düşünceye daldı… Kendine gelince ilk cümlesi şu oldu: "Bu hükümet gider!.." deyiverdi. Ve ekledi: "Zira, evvelallah mânen, O'nun mânevî desteği ve duası altında idiler!" Ve hakikaten 1960 yılının Martında Üstad, Mayısında hükümet gitti. Allah hepsinden razı olsun… Âmin!..

- Hocam gerçekten muazzam bir tespit… Çok teşekkür ederim.

-Asıl ben teşekkür ederim.


Dipnotlar:

(1) Hacı Veyiszade Mustafa Efendi: (1888-1960) Konya topraklarında yetişen âlim, fâzıl, ve kâmil bir ilim adımıdır.

(2) İsmail Hâmi Danişmend: 1889 yılında Merzifon'da doğdu. Siyasal Bilgiler Okulu'nu bitirdi. Ayrıca 'Kollej de France'da okudu. Sivas Kongresi'ne İstanbul delegesi olarak katıldı. Sivas Kongresi sıralarında yayınlanan "İrade-i Milliye" gazetesine Mustafa Kemal Paşa'nın kendisine dikte ettirdiği makaleleri, imzası ile yayınladı. Temsil Heyeti ile birlikte Ankara'ya gelmeyen Danişmend, İstanbul'a gitmiş ve Padişah Hükümeti tarafından Barselona'ya şehbender (konsolos) olarak atanmıştır. Cumhuriyet'ten sonra yurda dönmüş ve İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmışsa da beraat etmiştir. 1967'de vefat etmiştir. Çok sayıda tarih ile ilgili araştırmaları ve kitapları vardır.

(3) Şemseddin Yeşil: Din bilgini, müfessir. İmam-Hatip (D. 1906, İstanbul – Ö. 8 Temmuz 1968, İstanbul). Ağahamamı Hatuniye Camii imamı olan babası ölünce 13 yaşında aynı camide imamlığa başladı. Kocamustafapaşa ve Davutpaşa'da ilk ve orta tahsilini tamamladıktan sonra Darülfünun İlâhiyat Fakültesini bitirdi. Kabri Silivrikapı Kabristanında Seyyid Nizam cami ve türbesine giden yolun sonundadır. 1947 Şubatında Hakikat Yolu adlı dergiyi, 1948 Martında ise İslâmiyet gazetesini yayınladı. Başta 'Tefsir: Füyûzât' olmak üzere çok sayıda kitabı vardır. 1943 senesinde Bediüzzaman Hazretleri ile beraber Denizli Mahkemesinde Nurculuk davasından muhakeme edilmiş ve hapis yatmıştır.

(4) Yeşil Şemseddin ismi Emirdağ Lâhikasında iki yerde şu şekilde geçmektedir: "Kardeşimiz Re'fet bana yazıyor ki: "İstanbul'da Nurlara çok ihtiyaç var ve ekmek gibi herkes muhtaçtır. Ve kardeşlerimizden ve Nurlarla çok alâkadar ve çok okumuş ve Nurcu olan Yeşil Şemseddin, Nur'un hakikatlarından ders verdiğinden; vaazında binlerle adam bulunur. Said Nursi" (Emirdağ Lâh..196)

"Mesmuatıma nazaran, Şemsi ve isimlerini söylemeyi münasib bulmadığımız müellifler, Zülfikar'dan ve sair Risale-i Nur'dan bazı kısımları kendi namlarına neşretmelerine razıyım ve helâl ediyorum ve memnun olurum. Onlar da Nur'un şakirdleridirler. Said Nursi" (Em.Lâhikası 258)

(5) Konyalı: İstanbul Sirkeci'de meşhur bir lokanta.

 

Ömer Özcan

https://twitter.com/CevaplarOrg

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

ÖMER ÖGET, 2013-11-05 13:43:26

allah böyle doktorlarımızı basımızdan eksık etmesın aama ben saffet beye ulaşamıyorum n yapmam gerek

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

nagehan, 2013-09-30 06:38:17

hayırlı günler bende vitiligo rahatsızlığı var saffet solak beyin bu konuda uzman olduğunu duydum kendisine nasıl ulaşabilirim hangi hastanede görev yapıyor şifa hastanesine baktım ama ismini bulamadım yardımcı olursanız size duacı olurum

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

İnsanlar yalnız inandık demeleri ile bırakılıveriliceklerini, kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?

Ankebut, 2

GÜNÜN HADİSİ

Sahabilerim yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz."

Rezin

TARİHTE BU HAFTA

*Cumhuriyet'in ilanı(29 Ekim 1923) *Sütçü İmam Maraş'ta direnişi başlattı(31 Ekim 1919) *I.Dünya Harbine girdik(1 Kasım 1914) *İmam-ı Rabbani Hz.lerinin İrtihali(2 Kasım 1624) *Hz.Ömer(r.a.)'in Şehadeti(3 Kasım 644)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI