Cevaplar.Org

ALİ UÇAR

Kabına sığmayan, kitaplara doymayan, kürsüden taşan bir insandı. Biz o zamana kadar değil hizmette, yaşadığımız bütün çevrelerde öyle bir insan görmemiştik. O insanı görmemiz, insanların hayatı ve gayretleri hakkındaki kanaatimizi çok değiştirdi. Onu tanıdıktan sonra değil onu görmek, değil onu dinlemek onu hayalen hatırlamak bile her an tembelliği bırakıp hizmete koşmamızı sağladı.


İbrahim Köse

ibrahimkose60@gmail.com

2013-07-22 10:32:56

Bir inişi vardı, Yeşil'den bir inişi. Sanki o gün Bursa'nın hepsine Risale-i Nur okuyacak ve Bursa'nın tümünü dershane yapacaktı. Ali Ağabey'in gündüzleri yaptığı hizmetin hızına yetişilmez, geceleri yaptığı derslerin hazzına doyulmazdı.

Sanki acelesi vardı. Ötelerden, çok ötelerden gelmişti. Bir an önce vazifesini bitirip yine ötelere, geldiği yerlere gidecekti. Garip bir insandı. İnsanlar onun ne dediğini, ne yaptığını ve ne yapmak istediğini tam anlayamazlardı.

Ali Uçar Ağabey'i ilk 1980'li yıllarda Bursa'da tanıdık. Onu, ağabeyler İstanbul'dayken Bursa'ya göndermişlerdi. Zaten oradan da Anadolu'ya ve dünyaya açıldı.

Bursa'da cemaat, ona yardımcı olalım ve halinden hizmetinden istifade edelim diye bizi onun yanına refakatçi vermişti. Biraz da biz Bursa'yı tanıdığımız için ona yardımcı olabilecektik. Fakat ona yetişmek ne mümkün? Her defasında sorulacağı yeri bizden önce sorar, varılacağı yere bizden önce varırdı. Tabiri caizse fırtına gibi esiyor, rüzgâr gibi geçiyordu.

Kabına sığmayan, kitaplara doymayan, kürsüden taşan bir insandı. Biz o zamana kadar değil hizmette, yaşadığımız bütün çevrelerde öyle bir insan görmemiştik. O insanı görmemiz, insanların hayatı ve gayretleri hakkındaki kanaatimizi çok değiştirdi. Onu tanıdıktan sonra değil onu görmek, değil onu dinlemek onu hayalen hatırlamak bile her an tembelliği bırakıp hizmete koşmamızı sağladı.

O kendisini anlayanları çok iyi bilir, kabından taştığı zaman ona herkes hayran hayran bakarken o da onlara hitap ederdi. Kendisini anlamayanları ise hemen anlar, onlarla zaman kayıp etmezdi. Hiperaktif bir vücudu, süper bir zekâsı ve hizmete hayatını vermiş bir ruhu vardı. Adana'lı Ali Uçar Ağabey işte böyle birisiydi.

Ali Ağabey'le ikinci karşılaşmamız Adana'da olmuştu. Bizim öğretmenlikte ilk görev yerimiz olan Antakya'da iken bir kısım öğrencilerimizi Adana'ya üniversite imtihanlarına götürmüştük. 1982-1983 Yıllarında Ali Ağabey, Adana'da ilk liseliler dershanesini açmıştı. Adına "Hayat Dershanesi" denen bu yerde sekiz on öğrenciyle birlikte kalıyordu. Biz de âcizane onun kalabalığı ona yetmiyormuş gibi bir o kadar kişiyle misafiri olur ve işlerini çoğaltırdık. İşte o Hayat Dershanesi bu günkü Taş Apartmanı'ndan önce, Adana'ya ve çevresine hizmet veren eski yapılı, iki katlı bir yerdi. Nur'un, bizim hatırlayabildiğimiz kadarıyla, o civardaki ilk talebe hizmet merkeziydi.

Biz o günler görmedik, ama Ali Ağabey'in yanında Antakyalı Hüseyin Bulut Ağabey'in de vakıf olarak kaldığını biliyorduk. Hüseyin Ağabey'in Antakyalı olması sebebiyle Ali Ağabey'in de Antakya'yla irtibatı çoktu. Antakya o zamanlar hizmette Adana ile içli dışlıydı. Daha doğrusu biz Adana'nın bir şubesi gibi hizmet etmeye çalışıyorduk.

1982 veya 1983'ün Mart Ayı'nın 18'in de, hiç unutmam o gün okulda Çanakkale Şehitleri'ni Anma Programı yapmış ve "Altı Numara" diye bilinen nur dershanesine gelmiştik. Hüseyin Bulut Ağabey, bir iki hafta önce Ali Ağabeyle geçirdiği trafik kazasında, önce ağır yaralanmış, sonra maalesef kurtulamayıp vefat etmişti. O gün de Antakya'ya cenazesi getirilmiş ve defnedilmişti.

Hüseyin Bulut Ağabey'in ölümünün yıldönümünde Habib-i Neccar Camisi'nde mevlit okunduğunu ve bu faaliyetin organizasyonunu da Ali Uçar Ağabey'in yaptığını hatırlıyorum. O, birlikte kaldığı insanlara çok değer veren ve onları unutmayan vefalı bir insandı.

O günlerde Türkiye'de Kenan Evren'in yaptığı anayasanın "Evet-Hayır" oylaması vardı ve bu yüzden cemaat sıkıntılıydı. İşte Ali Ağabey Türkiye meşvereti tarafından bu meseleyi anlatmak üzere Adana ve çevresinde görevlendirilmişti. Bunun için de Antakya'ya defalarca gelmiş ve onunla hizmette ilk ciddi meşvereti o zaman yapmıştık. Onu o zaman, kendisini davasına, Üstad'a, Üstad'ın hizmet metoduna adamış ve cemaatin hizmet meseleleriyle ciddi ilgilenen birisi olarak tanıdık.

Ali Ağabey, inandığı bir düşünceyi ispat etmede zorluk çekmezdi. Çok hızlı düşünür ve hızlı konuşurdu. Söylerken, duygu ve düşüncelerini açık net ifade ederek, dosdoğru anlatırdı. Onun samimi, içten ve hiç tereddüt etmeden yaptığı ani konuşmalarının içinde hiçbir hilafın bulunmadığını herkes anlardı. O, ilgilendiği hizmet hususları olarak sadece Adana bölgesinin değil bütün bir Türkiye'nin temsilcisi ve ağabeyi gibiydi. Sanki ona ihsan-ı ilahi tarafından bu vazife tavzif edilmişti.

1980 İhtilali sırasında onu da Risale-i Nur okuyor diye hapse atmışlar ve Kahraman Maraş olayları sanıklarıyla aynı koğuşa koymuşlardı. Duyduğumuz kadarıyla Ali Ağabey orada o insanlara risale dersleri yapmış, Kur'an öğretmiş ve onlara müdafaalarının yazımında yardımcı olmuştu. Serbest bırakılınca da onları unutmamış ve onları ziyaret ederek elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışmıştı.

Fakat onun serbest kalması her şeyin bittiği anlamına gelmiyordu. Emniyet onu gün gün takip ediyor ve her faaliyetini izliyordu. Zaten onun da bundan haberi vardı. Kendini takip edenleri tanıyor ve onlara kolaylık sağlıyordu.

Bir gün Antakya'da onun arabasıyla bir iki yere uğradık. İşimiz bitince arabasını özellikle merkezdeki Emniyet Binası'nın önüne park etti. O gün akşama kadar birçok esnafı ziyaret ettik. Akşam da sohbetlere katıldık. Bütün bu zaman içinde arabası hep emniyetin önünde kaldı. Bu mesele için şunu söylediğini hiç unutmuyorum: "Beni adım adım takip ediyorlar. Ben de arabayı onlara emanet ederek işlerini kolaylaştırıyorum. Fazla zahmet çekmeden işlerini yapsınlar. Nasıl olsa er geç nur talebelerinin vatana millete zararlı bir şey yapmadıklarını anlayacaklar."

Hem Antakya'da bulunurken, hem Reyhanlı'da kalırken Ali Ağabeyle zaman zaman görüşürdük. Bazen o Hatay'a, Reyhanlı'ya gelirdi bazen de biz yalnız veya öğrencilerle Adana'ya giderdik.

Onun, kavurucu Çukurova sıcağını bir sabah rüzgârı gibi serinleten hizmetteki gayreti, bir ampul gibi geceleri aydınlatan kitap okuması ve okutması, bir elektrik gibi insanı çarpan hizmetteki heyecanı, sadece Çukurova'yı değil Amik Ova'sını ve çevresini de aydınlatmıştı.

Artık Adana'da Taş Apartmanı'ndaki dershane yapılmış, "Hayat Dershanesi"nden oraya taşınılmıştı. Biz de bundan böyle öğrencilerle Taş Apartmanı'na Misafir oluyorduk. Yol üstü olan Adana'nın, gelip geçen misafirlerle dolup taşan Taş Apartmanı, bizim misafirliğimizle iyice kalabalıklaşıyordu. O zamanlar, bilhassa üniversite sınavları zamanında, dershane almayınca, Ali Ağabey, misafirleri Adana'nın misafirperver nur talebelerinin evlerine yönlendiriyordu. Kerem Ağabey'in evine, Dişçi Ali Ağabey'in evine, Mehmet Ali Ağabey'in evine öğrencilerle az misafir olmadık. Hatta bir defasında, bir üniversite sınavında, o zamanlar ilkokul öğretmeni olan sonra yazılarıyla ve kitaplarıyla tanınan Halit Ertuğrul Beyle, Mehmet Ali Ağabey'in evine misafir olduğumuzu hatırlıyorum. İşte o zaman Ertuğrul Bey üniversite sınavını kazanarak Ankara'ya tekrar okumaya gitmişti.

O sıralar aşkla şevkle Ali Uçar Ağabey'in etrafında toplanarak Nur hizmetinin pervanesi olan Cemal Öz, Zeynettin Dağdağan, Mehmet Şaylan, Mustafa Memiş ve daha niceleri bizlere dershane kapılarını açan ve bir nesebi kardeşten daha ziyade bizim dertlerimizle, hastalıklarımızla ilgilenen nur fedaileri olmuşlardı.

O günlerde Reyhanlı'da ağır bir bel fıtığı hastalığına yakalanmıştık. Artık bir ömür boyu bizden ayrılmayacak olan bu acı misafir, iflahımızı kesmiş bize hiçbir şey yaptıramaz olmuştu. Belimiz eğik dolaşıyor, acılar içinde kıvranıyorduk. Adana Balcalı Tıp Fakültesi Hastanesi'ne sevk edilmiştik. Adana'da ne bir akrabamız ne de bir tanıdığımız vardı. Sadece bize bizden yakın ağabeylerimiz ve kardeşlerimiz vardı. Ali Uçar Ağabey bazı günlerini bize ayırıp, bizimle koşturup duruyordu. Balcalı Hastanesi Nöroşirurji doktoru hemen ameliyat diyordu. Oysa o günlerde Türkiye'de bel fıtığı ameliyatı başarısı yüzde elli bile değildi. Bizi ameliyat edecek Doktor, Maraşlı Derviş Ağabey'i ameliyat etmiş ve maalesef Derviş Ağabey, daha da kötüleşerek ameliyattan altı ay sonra ölmüştü.

Ali Ağabey'in gerçek insanlık yönünü veya bir kardeşine duyduğu şefkati o gün bizim kadar anlayan olmamıştı. Önce sabahın yedisinde yanına Mahmut Allahverdi Ağabey'i de alarak hastaneye bir gelişi vardı. Sanki büyük bir sefere çıkmıştı. Zaten önündeki zaman birkaç saatti. Ya bizi hastaneden çıkaracak ya da biz saat dokuz on gibi ameliyat olacaktık. Bir yandan Mahmut Allahverdi Ağabey dua ediyor, bir yandan Ali Ağabey Adana'daki ve Türkiye'deki bütün tanıdık doktorlara telefonla durumu anlatarak fikir soruyordu. Derken bizi, yapılacak olan bir alelacele ameliyattan kurtarıp Taş Apartmanı'na getirişi vardı ki buna bizden çok o sevinmişti. O gün Ali Ağabey'in alnından akan terler ve Mahmut Allahverdi Ağabey'in şefkatli bakışı hala gözlerimin önünde ruhumu ısıtan bir an olarak yaşamaktadır. Bundan sonra fizik tedavisi için bizi Adana Devlet Hastanesi'ne yatırışı, Cemal Öz kardeşi hemen hemen her gün yanımıza göndererek bize bir anne gibi sahip çıkışı hiç unutulur mu? İşte o günler bize nur talebeliğinin sadece teoride olmadığını ve uygulamasının da bu şekilde olduğunu göstermişti. Üstad'ın "Siz birbirinize nesebi kardeşten daha yakınsınız." sözünü yaşatmıştı. Allah onların hepsinden razı olsun. Ölenlerin yerleri cennet olsun.

Ali Ağabey'in hizmette en belirgin hususiyetlerinden birisi de iyi bir gözlemci oluşuydu. O hiç kimsenin farkına varmadığı bir hususu çok iyi görür, değerlendirir, bir fotoğraf çeker gibi kaydeder ve hatıralarını naklederken onu çok iyi tasvir ederek kullanırdı. Ali Ağabey, bir gün, işte o hatıralarından birini şöyle anlatmıştı:

- Bir defasında Simav'a gitmiştim. O akşam ders, Simav Kalesi arkasındaki Mehmet Serim Ağabey'in evinin altındaki dershanedeydi. İkindi vakti dershaneye ulaştığımda dershanenin dışının bir güzel yıkandığını, içinin ter temiz silindiğini gördüm. Dershane mis gibi kokuyordu. O uzunca merdivenlerin sonunda açık olan kapıdan birçok kişinin ses sese vererek söylediği:

"Biz Kur'an'ın hadimleri

Pür imanlı ve zindeyiz,

Bu yoldan dönmeyiz asla,

Peygamber'in izindeyiz"

ilahiyi duyduk. Direk seslerin geldiği mekâna yöneldik. Sesler dershanenin mutfağından geliyordu. Mutfağa bir girdik ki ne görelim hepsi de elli yaşını geçmiş Simav Nur kahramanlarının kimi, tenceredeki çorbayı kaynatırken, kimi salata yaparken, kimi de ayran çalkalarken, birisi de et kavurmasını karıştırırken aynı zamanda ses sese verip hep birlikte ilahi söylüyorlar. Ömer Kalaycık Ağabey'in, Mehmet Serim Ağabey'in, Hasan Uygun ve Mehmet Makas Ağabey'in hizmetteki bu şevki o gün bizi hizmette başka bir boyuta taşıdı. Bu ağabeylerin bu uhuvvetini unutmak mümkün mü? Bu birlik ve bu muhabbet, çok nur fedaileri yetiştirecek diye geçirdim içimden."

Ali Ağabey bir defasında da şu gözlemini anlatmıştı:

- Bir ara İstanbul'a gitmiştim. Kimya Fakültesi'nin yakınındaki dershaye uğradım, o zaman Vahdet Yılmaz Kardeş İstanbul'a yeni gelerek bu dershanede hizmete başlamıştı. İçeri girince Vahdet Kardeş'i sordum. Ortalıkta olmayışı beni meraklandırmıştı. Odasında dediler. Odasının kapısını çalıp içeri girdim. Alt tarafı pijamalı, yatağının üzerine oturmuş, elinde iğne iplik pantolonun söküğünü dikiyor. Anlaşılan bu diktiği pantolonu giyecek ve dışarı çıkacaktı. Beni görünce iğneyi ipliği bir kenara bırakıp ayağa kalktı. Kucaklaştıktan sonra yarım kalan işini bitirip iğnesini içinde birçok iplik bulunan iğneliğe koyarak pantolonunu giydi. Onun o tavrının bizde bıraktığı unutulmaz rikkat duygusunu hiç unutmayacağım."

Gerçekten de sadece Vahdet Ağabey değil, başta Üstad olarak onun has talebeleri ve ömrünü bu hizmete veren Muzaffer Ağabey, Şerafettin Ağabey, Ali Uçar Ağabey, Eyüp Ağabey ve bütün vakıflar, hatta hayatının bir döneminde vakıflık yapan bütün nur talebeleri Vahdet Ağabey gibi kendi söküğünü diken, kendi çamaşırını yıkayan ve hatta yanında kalan öğrencilerin bile söküğünü diken, çamaşırlarını yıkayan kahramanlardı.

 İşte bu insanlar kendi işini yaparak başkasına yük olmayan ve hatta başkasının işlerini de yaparak onun dershanede biraz daha Risale-i Nur okumasını sağlayan Kur'an hizmetinin fedakâr kahramanlarıydı. O kahramanlar ki herhangi bir apartmanın her hangi bir dairesinin tek yataklı tek dolaplı bir odasında pantolonunun söküğünü dikip onu ayağına geçirdikten sonra İstanbul'un yeniden fethine çıkan fedailerdi. Bu hizmeti anlayamayanların hizmetteki bu türlü teferruatların içine dalmasını öneririz. Çünkü mükemmellikler teferruatta gizlidir. Ali Ağabey de bunları en iyi gören ve en iyi tasvir eden hatiplerden biriydi.

Hizmette bir yandan cemaatle, bir yandan öğrencilerle ve bir yandan da dershanelerle ilgilenen Ali Ağabey'in artık işi başından aşmıştı. Bir gün bizi yanına çağırarak ciddi bir teklifte bulundu. Çevresinde bulunan iki öğretmene bu teklifi yaptığını bunlardan birisinin Şaylan Hoca olduğunu birisinin de biz olduğumuzu söyledi. Teklif bizim öğretmenliği bırakarak vakıf olmamızla ilgiliydi. Evet, Ali Ağabey bizi artık dershanede hizmetten başka bir hayatı olmayan birisi olarak görmek istiyordu. Bu yönüyle bu teklif bizim için bir şerefti. Talih kuşu başımıza konmuştu. Ali Ağabey bize düşünmek için zaman verdi.

Aradan bir iki hafta geçmişti ki Şaylan Hoca'nın teklifi kabul ettiğini söyleyerek aynı cevabı bizden de beklediğini ifade etti. Eğer böyle olursa Adana, Antakya, Maraş ve civarı hizmetlerinde büyük bir inkişaf olacağını tekrarladı. Bizim yüz ifadelerimizden kanaatimizin "Hayır!" olabileceğini sezince hemen sordu: "Siz Muzaffer Ağabeyle mi meşveret ettiniz?" Biz de "Evet" deyince, hemen yüzünü çevirerek üzüntülü bir şekilde: "O Ağabey, zaten hiçbir öğretmenin vakıf olmasını istemez ki" dedi. Dediği doğruydu, Muzaffer Ağabey, hizmette bir öğretmenin öyle kolay yetişmediğini belirtip öğretmenlerin sınıflarda bulunmasının daha uygun olacağı kanaatindeydi.

Aslında her iki ağabeyin bakış tarzı da hizmetten yanaydı. Herkes kendi açısından meseleye bakıyordu. Fakat o zaman bizim kanaatimiz Muzaffer Ağabey'den yana olunca vakıflığı kaçırdık. Yıllar sonra bir gün Akhisar Hafızlık Cemiyeti'ne giderken Kertil Yokuşları'ndaki bir çeşmede mola verince aynı yerde duran ve Simav'dan Akhisar'a giden Ali Ağabey yanımızda durarak bir bize, bir de bindiğimiz Reno 9 arabaya baktı ve dedi ki: "Köse! (Bize çoğu zaman böyle hitap ederdi.) muradın Reno 9 idiyse, ben daha güzelini alırdım. Niye vakıf olmadın?" Tabi bu yaptığı bir espriydi ve bu espriyi yanımdaki eşim ve çocuğum da duyuyordu. Sonra o uzun kalender hoşsohbet simasıyla iyi yolculuklar dileyip el sallayarak arabasına binip gitti.

Bizim Reyhanlı'dan Simav'a tayinimizi yaptıran da oydu. O sanki hizmette bizi istihdam etmek için Allah'ın görevlendirdiği zattı. Gerçi bizi vakıf yapamamıştı fakat bir yerden bir yere postalamak tasarrufunu Allah'ın izniyle elinde tutuyordu. "Madem sen öğretmenliği tercih ettin o zaman diyar diyar gez de göreyim" dercesine o güne kadar hiç bilmediğim ve duymadığım Simav'a tayinimizi yaptırarak bizi buralara getirtmişti. Kendisi de ara sıra Simav'a gelip bilhassa Eynal Kaplıcaları'nda tedavi görüyordu. Bütün bu süreçte onun yanından hiç ayrılmayan Ömer Kalaycık Ağabeyle Isparta'dan Bayram Ağabey'i de alarak zaman zaman ya bir ili, ya bir bölgeyi ya da bütün bir Türkiye'yi dolaşıyordu. Kendisi gibi hiç boş zaman geçirmeyen ve her şeyin zamanında yapılmasını isteyen Bayram Ağabey, onun bilhassa bu dakikliğini çok seviyordu.

Biri Üstad'tan kalma hizmet kapısı, biri dünyaya açılan hizmet penceresi, diğeri de onlara canıyla malıyla sahip çıkan, onları arabasına alarak Türkiye'yi gezdiren, adeta hizmetin şoförü bir ağabey. Bu üç Ağabeyin sanki kader birlikteliği yapmışçasına hizmette birlikte oluşları hala gözlerimizin önündedir. Bayram Yüksel Ağabey, Ali Uçar Ağabey ve Ömer Kalaycık Ağabey'in üçüne de Allah rahmet eylesin.

Bir gün evde çocuklarımla oturmuş dünyalık bir an yaşıyordum. Telefonun çalmasıyla dikkatim oraya odaklandı. Telefonu açınca hem çok sevindim, hem çok şaşırdım. Sevindim, çünkü bizi Ali Ağabey aramıştı. Şaşırdım, çünkü biz evlendikten sonra bizi pek aramazdı. Bizi arayan Ali Ağabey, Çitköy Kaplıcaları'nda kaldığını, yanında da Ömer Ağabey ve Serim Ağabey olduğunu söyleyerek eğer müsaitsem birlikte Tavşanlı'ya derse gitmemizin uygun olacağını söyledi. Teklifini hemen kabul ettik. Hazırlanıp Çitköy Kaplıcaları'na gittik. Onlar da hazırlanınca bir ikindi sonrası Tavşanlı'ya hareket ettik. Bilememişim, bu onlarla olan son yolculuğummuş, son görüşmemmiş. Bir daha bu üçlüyle hiç birlikte olamayacağımı bilememişim. O gün Tavşanlı'ya bizi neden çağırdıklarını da hiç anlayamamışım, fakat onların o Tavşanlı yolculuğundan sonra Simav'a son kez döneceklerini ve Ali Ağabey'in buradan Barla'ya hareket edeceğini oradan da Bayram Ağabeyle Almanya'ya giderek ömürlerinin son günlerini yaşamak için son yolculuklarına çıkacaklarını bilememişim, hiç birimiz bilememişiz.

Ancak meselenin bir başka yönü var ki, o da hala üzerimizde tasarrufu devam eden Ali Ağabey'in ilginç bir şekilde bizi Tavşanlı'ya götürmesi ve adeta: "Sen öğretmenliği seçtin ya işte ben de senin tayinini bu defa da Tavşanlı'ya çıkartıyorum" dercesine bu son birlikteliğimizde bizi Tavşanlı'ya götürmesiydi. Allah bilir ya öyle uygun gördüğü için ya da dua ettiği için olacak ki, bir iki ay sonra bizim tayinimiz de Tavşanlı'ya çıktı. Onlar yani Bayram Ağabeyle Ali Ağabey, Almanya dönüşü Bulgaristan'da trafik kazası geçirip şehit olurken biz de Tavşanlı'da göreve başlamıştık.

İlginç olan bir başka husus da, onlarla Almanya'ya birlikte giden Ömer Kalaycık Ağabey onlarla dönmeyip ayrı dönünce ölümden kurtulmuş olmasıydı. Fakat kısa bir aylık zaman gösterdi ki o, Ali Ağabey'in arkada bıraktığı üzerine tapulu birçok dershanenin hukuki işlemleri için görevlendirilmişti. Yani Allah ona biraz daha zaman vermişti. O da bir ay sonra bir gece İstanbul'da dershanede kalp krizi geçirerek dünyaya veda etti. Bayram Ağabeyle Ali Ağabey'e kavuştu. Allah bu üçlüye gani gani rahmet eylesin ve bizi onların şefaatlerine nail eylesin.

Merhum Osman Demirci Hocam'ın Bayram Ağabey'le Ali Ağabey'in Isparta Hükümet Konağı Meydanı'nda kıldırdığı ve sanki bütün Isparta'nın oraya toplandığı cenaze namazının ardından cenazeler Barla'ya götürüldü. Daha bir yıl önce Bayram Ağabey'in bize anlattığı Barla Mezarlığı'nın alt tarafında Üstad'ın oturarak Göl'e nazır bir yerde eserleri tashih ettiği bu noktaya açılan mezarlara defnedildiler. Bayram Ağabey'in bizzat bize anlattığı Üstad'ın oturup kitap tashih ettiği yer ise onun makamı olarak iki mezarın arasında boş bırakıldı. Bir zamanlar Üstad'ın tefekkür ettiği ve nurlarla iştigal ettiği makamda yatan bu ağabeylerin bir ömür boyu Üstad'ın yolundan giderek Nur'lara hizmet etmelerinin bir mükâfatı olarak bu gün burada bütün Türkiye'nin ziyaretgâhı oldular. Okunan duaların ve Fatihaların mazharı oldular. Üstad adına onları kabul eden oldular.

Hizmetin en zor günlerinde birbirinden hiç ayrılmayan Bayram Ağabey, Ali Uçar Ağabey ve Ömer Ağabey, ölürken de beraber öldüler. Sadece Ömer Ağabey, Ali Ağabey'in hizmete matuf işlerini takip edip bir iki ay sonra vefat etti. Diğer iki ağabey ise Kur'an hizmetinin en mübarek mahalli olan Barla'da, Sıddık Süleyman'ın ve daha birçok nur talebesinin mezarının yakınına ve Üstad'ın makamının bulunduğu mekâna defnedildiler.

Bir gün Ömer Kalaycık Ağabey'e Bayram Ağabey'in Isparta'da bizzat birkaç öğrenciyle bana, Barla'ya gidip mutlaka ziyaret etmemiz gereken mezarlığı ve Üstad'ın tashih çalışması yaptığı makamı anlattığı hatırayı anlatarak Bayram Ağabey'in bu hatırayı ona da anlatıp anlatmadığını sorduk. Ömer Ağabey Bayram Ağabey'den böyle bir hatıra dinlemediğini söyledi. Demek ki Bayram Ağabey her hatırayı herkese anlatmıyormuş. Herhalde bizim yanımızdaki ihlâslı öğrencilerin masumiyeti olsa gerek ki bu hatırayı dinleyip orayı daha o günlerde bu hatıranın ışığında ziyaret etmek nasip olmuştu.

Velhasıl Ali Uçar Ağabey, bu hizmet-i Kur'an'da Bayram Yüksel Ağabey ve arkadaşlarının yaptığı o kutsi hizmette iken Bayram Ağabeyle birlikte şehit oldu. Şimdi Bayram Ağabey'le beraber Üstad'ın makamında, onları ziyarete gelen bütün Türkiye ve dünya nur talebelerinin okuduğu sureleri, cüzleri, hatimleri ve edilen bütün duaları üzerlerine alan iki ağabey. Allah yerlerini cennet etsin ve şefaatlerine nail eylesin.

Onunla ilgili satırları bitirmeden önce âcizane şu hatırayı da nakledelim. Adana'da bir gün bize hitaben dedi ki: "İbrahim, Risale-i Nur'u ne zaman tanıdınız?" Biz de "Ağabey, önceden haberdar olmamıza rağmen asıl liseden sonra tanıdık" dedik. Bunun üzerine dedi ki: "Siz de gençlik darbesini yemişsiniz. Kardeşim siz de biz gibi gençlik hayatını gafletle geçirmişsiniz, büyük bir gafletten sonra nurları tanımışınız. Onun için bizler herkesten ziyade Nurlara hizmet etmeliyiz." Bu ifadesiyle Ali Ağabey'in hiç günahlara girmeden çocukluğundan itibaren gençliğini ve bütün hayatını nurlarla şereflendirmek istediğini anlıyoruz. Bunun içindir ki gafletle geçmiş hayatına çok hayıflanıyor, çok çalışarak o hayatındaki kayıplarını telafi etmek istiyordu. Bir de sanki yeni gelen nesle diyordu ki: Daha ortaokul ve lise yıllarında henüz günahlara girmeden Risale-i Nurlarla müşerref olunuz.

Onun hizmetteki şahsiyetini âcizane aşağıdaki hususlar olarak kaydetmek istedik:

1-Çalışkandı. Hizmette görüşülmesi gereken kişilerle o gün görüşür, gidilmesi gereken yerlere o gün giderdi. Bu günün hizmetini yarına bırakmazdı.

2-Pratikti. Namazı, yemeği çayı, çarşı ve pazar işlerini zamanında tam ve mükemmel yapardı. Bu hususta kimse ona yetişemezdi.

3-Zekiydi. Bir metni çok kısa zamanda okur, anlar ve anlatırdı. İnsanın yüzüne bakarak ruhunu okur, gözüne bakarak hitap ederdi. Allah ona böyle bir kabiliyet vermişti.

4-Büyük bir medeni cesareti vardı. Doğru bildiği yoldan ayrılmazdı. Hizmette bir iş için veya başka bir maksat için, kiminle görüşmek gerekirse onunla görüşürdü. Adana'ya gelen bütün üst düzey görevlilere hoşgeldine gider ve onlara münasip bir dille kendini, vakfını (cemaatini) tanıtır ve onlarla münasebetini kesmezdi.

5-Az zamanda çok işler başardı. Adana'daki dershane sayısıyla birlikte vakıf sayısının da hızla artması, ilçelerde ve çevre illerde az zamanda birçok dershanenin açılması, "Konya Ereğli'deki Bahçe" gibi Türkiye'nin birçok yerinde okuma merkezlerinin teşkil edilmesinde rol alması ve oralarda birçok okuma programları yapması onun adeta "uçar gibi" hizmet yaptığını gösterdi.

6-Halden anlardı. Vakıflara fıtratlarına göre muamele eder, onlara zaman ayırır, onları dinler ve hallerine ortak olurdu. Bilhassa problem tespiti ve çözümü harikaydı.

7-İkna gücü fazlaydı. İmanı ve ilmi malumatı ona büyük bir inandırıcılık gücü verip kendisine güveni artırdığı için lafı dinlenir ve sözü tutulurdu.

8-Tebessüm ederdi. Karşılaştığı insanın gözlerinin içine bakar, insanın ruhunu rahatlatan bir tebessüm ederdi. İnsan onun bakışlarından kendisine değer verildiğini anlardı.

9-Sanki ötelerden gelmiş işi acele olan bir yolcu gibiydi. Yerinde duramaz bir hizmetten bir hizmete koşardı.

10- Acelesi vardı. Sanki Üstad ona acele yapılması gereken bir görev vermişti de onu bitirip bir an önce görevi verenin yanına tekmil vermeye gidecekti.

11- İşin farkındaydı. Dünyayı gözleri görmüyordu. Maneviyat âlemlerinde dolaşıyordu. Onun için ölüm, göçerlerin bir yayladan bir yaylaya göçmesi gibi bir şeydi. O da bir gün ayrılıp sıcak Adana Ovaları'dan, aşarak Toros Yaylaları'ndan, geçip karlı dağları ve dolaşıp gezerek uzak ülkeleri; sonra dönüp gelirken vatanına doğru, vatana yakın bir yerde, Bulgaristan sınırından girmek üzereyken Türkiye'ye, bir anda göçüp gitti bu âlemden cennet bahçelerine. Yeri cennet olsun.

HERKES SİZİN GİBİ HIZLI DEĞİL Kİ

Ey gözleri açık giden, fidan boylu yiğidim,

Keşke kanlarını ellerimle temizleseydim,

Dün resmine uzun uzun baktım, "Abii!" dedim.

 

Sen o gittiğin yerde boş duramazsın öyle,

Allah aşkına, bize yaklaş, rüyalarımıza gir,

Bize o ülkede "ne var, ne yok?" baştan söyle.

 

Sonra bekle bizim gibi tembelleri orada,

Hepimizin yolu, istikameti oraya, ancak;

Sadece "ölüm" diye bir perde kaldı arada.

 

Bana orada da "Reno Dokuz" alacak mısın?

Kardeşlerin her akşam burada ders yaparken,

Yoksa sen hep orada sessiz kalacak mısın?

 

Gel Ağabey, haydi gel; kuşlar gibi uç da gel,

Biz de sana gelelim olsun bitsin her şey,

Bizi kucakla ey Üstad, bizi kuşat ey Ezel.

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Mehmet, 2013-07-25 18:16:51

Dolu dolu yaşanmış hayatlar ve o hayata yakışır bir ayrılış. Allah bu abilerimizden ve diğer abilerimizden razı olsun,onların ilimlerinden, samimiyetlerinden, isteklerinden bizlere de nasip eylesin.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR “UMMAN”

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR  “UMMAN”

Kitaplar, insanların ufuklarını açmada ve terakki hususunda hayatın temel unsurlarındandır. F

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

İsmi gibi cismi de kâmildi, güzel ahlakın kemalinde bulunuyordu. Mütebessim bir çehreye sahipt

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Şubat ayında Rahmet-i Rahmana uğurladığımız Mehmed Kırkıncı H

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

Doksan sene bereketli bir ömür yaşayan, Ümmet-i Muhammed’in dirayetli bir allamesi, nur cemaat

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

Yıl 1982. Mayıs'ın sonları. Erzurum İmam-Hatip Lisesinde öğretmenim. 6 yaşlarında ciğerpar

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

Rasulullah Efendimiz buyurmuş: “Ahir zamanda ilim kalkacak, cehalet hâkim olacaktır.”(Bkz.

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

Nam-ı diğer Kırkıncı Hoca… Kırkıncı Hoca, ilmî cesaret, münazara, cihat, Risale-i Nur ve

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

Tam kırk altı sene evvel haftalık “İttihad” gazetesinde neşredilen bu yazı, merhum Mustafa

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

Geçtiğimiz Çarşamba günü büyük bir âlimimizin vefatıyla sarsıldık. “Şarkın bilgesi

SAİD ÖZDEMİR AĞABEY’DE HAKİKAT ARAYIŞI

SAİD ÖZDEMİR AĞABEY’DE HAKİKAT ARAYIŞI

Said Özdemir Ağabey… Nam-ı diğer Tillolu Said… Hayatını Kur’an’a ve imana vakfeden bir

HINISLI FAHRETTİN HOCA

HINISLI FAHRETTİN HOCA

Fahrettin hoca, iyi bir Arapça eğitimi almış, âlim ve fazıl bir zattır. Uzun yıllar Hınıs

İyiliğin karşılığı, iyilikten başka bir şey midir?

Rahman, 60

GÜNÜN HADİSİ

"Her şeyin bir alameti vardır. İmanın alameti de namazdır."

Münavi

TARİHTE BU HAFTA

*Çanakkale'de Kirte Zaferi(28.04.1915) *Gazneli Mahmud'un vefatı(30.04.1090) *Cezzar Ahmet Paşa Akka'da Napolyon'u püskürttü.(2.05.1799) *Fatih Sultan Mehmed'in vefatı(3.05.1481) *Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb Ensari'nin vefatı (4.05.677)(İ.hatip takvimi)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI