Cevaplar.Org

TAVŞANLI’LI ALİ ÇAKMAK AĞABEY-2

Ali Çakmak Ağabey’i hazır Tavşanlı da bulmuşken, hem biraz daha istifade edelim, hem de onun hakkında buraya kadar yazdığımız notları kendilerine okuyayım diye 22. 05. 2013 tarihinde randevu alarak torunu Mustafa Çırak’ın dükkânının arka odasında görüştük. Torununun ve öğretmen arkadaşımız Murat Eser’in de katkılarıyla bir mülakat yaptık. Şimdi soru cevap şeklinde o mülakatı veriyoruz


İbrahim Köse

ibrahimkose60@gmail.com

2013-06-24 22:15:42

Ali Çakmak Ağabey'i hazır Tavşanlı da bulmuşken, hem biraz daha istifade edelim, hem de onun hakkında buraya kadar yazdığımız notları kendilerine okuyayım diye 22. 05. 2013 tarihinde randevu alarak torunu Mustafa Çırak'ın dükkânının arka odasında görüştük. Torununun ve öğretmen arkadaşımız Murat Eser'in de katkılarıyla bir mülakat yaptık. Şimdi soru cevap şeklinde o mülakatı veriyoruz.

- Ali Ağabey, sizin hakkınızda bir yazı yazdık bir okuyalım da bakın. Düzelt dediğiniz yerleri düzeltelim, çıkar dediğiniz yerleri çıkaralım.

-Ben senin yazdığın bütün yazıları çıkartırım. (Gülerek, espri şeklinde söylüyor.)

Baştan buraya kadar olan kısmı hep birlikte okuyup dinledik. Bazı cümleler, hatta bazı kelimeler üzerinde bile konuşup düzelttik. Bu iş bitince bu defa merak ettiğimiz bazı hususları sorarak ses kaydı yaptık. Daha sonra bu ses kaydını metne dönüştürdük. Şimdi bu metni veriyoruz:

MERAK EDİLEN BAZI HUSUSLAR

SORU: Ali Ağabey, siz Türkiye'de "Altmış Sekiz Kuşağı"nın en faal oldukları dönemi yaşadınız. Bu dönemde Nurculuktan içeride yattınız. O dönemin meşhur militan komünistleriyle hiç karşılaştınız mı? Onlarla birlikte kalıp fikir tartışmasında bulundunuz mu? Nasıl oldu, anlatır mısınız?

CEVAP: İstanbul Sıkıyönetim Askeri Hapishanesi'nde yatıyorduk. Bizim kaldığımız yerin üst katında da Mahir Çayan ve arkadaşları kalıyordu. Onlar beş kişiydi. O zaman bu kişiler; hem 1. Ordu Komutanı hem de Sıkı Yönetim Komutanı Faik Türün Paşa'yı düşürmek istiyorlardı. Faik Türün müthiş bir adamdı. Onlara hiç taviz vermiyordu. Bunun için Faik Türün bizim koğuşun önünden geçerken komünistler onun duyacağı şekilde: "Omuzu kalabalık hayvan! Ne arıyorsun burada?" diye yüzüne karşı hakaret ederlerdi. Adam çok akıllıydı, duymazlıktan gelerek hiç bozuntuya vermeden çekip giderdi.

Bu kişilerden birisi bu gün milletvekili olan Ertuğrul Kürkçü'ydü. Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürüldüğü Kızıldere Olayı'ndan yaralı olarak sağ kurtulan tek kişi de oydu. Şimdi bir partiden milletvekili seçilmiş. Sonra bu kişilerin üçü, Mahir Çayan ve diğer iki arkadaşı hapishaneden kaçtı veya kaçırıldı. Onlar gidince, geriye kalan iki kişi, bizim koğuşa sürgün olarak gönderildi.

Bu iki kişiden adı İrfan Uçar olan kişi aynı zamanda Mahir Çayan'ın da temsilcisiydi. 13 gün bizimle kaldılar. Biz onlarla karşılıklı bir tartışma yapmadık; fakat bizim koğuşta 22 kişiden sadece iki kişi namaz kılmıyordu, onlar da o arkadaşlardı. Bu iki kişiden söz sahibi olan İrfan Uçar'dı. O çok zeki bir kişiydi. Onu özellikle seçmişlerdi. Bizi dikkatlice dinliyor ve izliyordu. Fakat İslami konularda yetersizdi. En malum İslami meselelerde bile hiçbir şey bilmiyordu. Ne zaman iktisat, ekonomi veya hak hukuk konularında bir fikir duysa hemen hayretini gizlemeyip: "İslam'da buda mı var?" diye sorardı. Biz de anlatırdık.

Biz namazlarımızı cemaatle kılardık. Onlar da her şeyi duyma ve görme zorunda kalırlardı. Hatta tuvalete bile gitseler, her şeyi duyarlardı. Çünkü askeri hapishanede tuvaletler de içerideydi. Biz cemaatle namaz kılıyorduk ve Risale-i Nur'dan okuyup ders yapıyorduk. Yetkililer bizi Risale-i Nur okuduğumuz için içeri almışlardı, biz ise içeride Risale-i Nur okuyorduk.

Biz İrfan Uçar'ların yukarıda nasıl yaşadıklarını bilmiyorduk, fakat her gün sabaha kadar bağırır, çağırır, kavga ederlerdi. Bağırma sesleri her tarafı yıkardı. Bir maç alanı gibi kullanırlardı kaldıkları yeri. Oysa şimdi o kişilerden ikisi bizim uyumlu, sessiz, birlikte tertemiz geçindiğimizi görüyordu.

Bir gün ortada yanan sobanın etrafında toplanmıştık. Ben İrfan Uçar'a dedim ki: "Siz iktidara gelirseniz din ne olacak?" "Din serbest" dedi. Peki dini eğitim ne olacak? "Ona asla asla izin verilmeyecek." O zaman sobanın yanında ısınan arkadaşlardan birisi sordu: "İrfan Bey, biz şimdi bu sobaya kömür atmazsak bu soba yanmaya devam eder mi?" O zaman sustu, hiçbir şey demedi.

Onunla karşılıklı konuşmamız bu kadar oldu. Birlikte kaldığımız on üç gün içinde yemeklerimiz, ibadetlerimiz birbirimizle olan münasebetlerimiz ona büyük bir ders oldu. Hiç yokken İslamiyet'i biraz gördü ve öğrendi. Sonra onların mahkemesi Ankara'da olduğu için onu Ankara'ya mahkemeye çağırdılar. Gitti. Ertesi gün bir baktık, bu güne kadar olan önceki ifadelerinin hepsini reddetmiş. Yeni ifadesinde aynen şunu söylemiş: "Ben Leninist değilim, Maoist de değilim. Ben halk çocuğuyum."

Bursa'da ehli hizmet kardeşimiz Sami Pala vardı. Onun eniştesi Orhan Karmış, TGRT Kanalı'nda bir zamanlar tefsir yapıyordu. Diyanette memurdu. O bizi Sami Pala vasıtasıyla takip ediyordu. İrfan Uçar ODTÜ de talebe iken yakalanmış ve dört tane idamlık mahkemesi varmış. Bu mahkemelerin hepsinde susmayı tercih etmiş, hiçbirinde konuşmamış. 1974 Affı'nda çıkmış. Eğitimini tamamlayıp üniversitede öğretim görevlisi olmuş ve beş vakit namazını da kılıyormuş. İşte kanaatimce onun bu değişmesinde bizimle kaldığı 13 günün etkisi vardır. Demek ki yanımızdan boş dönmemiş. Çünkü o zaman Allah inancının insanlardaki etkisini yakından görmüştü. Kardeşliği, samimiliği, temizliği ve iyi geçinmeyi bizzat yakından müşahede etmişti.

SORU: Ağabey, bir zamanlar Bursa'da size Marks'tan, Lenin'den sorular soran gençlerden bahsetmiştiniz. Bu gençleri biraz anlatır mısınız?

CEVAP: Sigaralı dersten bahsediyorsun. Kapalı Çarşı'dan gelen saçlı sakallı bir kısım gençten bahsediyorsun. Biz bir kısım gençlerle perşembeleri sigaralı ders kurmuştuk. Solcu beş altı genç, kâğıtlara yazılı sorular getirirlerdi. Onlar sigaralarını içtikten sonra biz ders yapıyorduk. Biz ders yaparken kesinlikle sigara içmezlerdi. Ders bitince yine içerlerdi. Bir de bu gençler Karl Marks'ın, Lenin'in, Mao'nun okudukları ve duydukları birçok fikirlerini sorarlardı. Biz onları dinler, sonra da Risale-i Nur'dan cevaplar verirdik. Onlar bu cevaplar karşısında hayrette kalırlar ve etkisinde kaldıkları fikirlerden bir bir kurtulurlardı.

Bu gençler 4- 5 hafta sonra saçlarını sakallarını kesip namaza başladılar. Ayrıca bir defasında kapalı çarşı esnafı kendilerine ait sigaralı ders istediler. Biz de başlattık. Şu anda bir yerde memur olan birisi, ismini vermeyeceğim ve yine derse gelen bir başkası faize para veriyorlarmış. O gün Risale-i Nur'daki faiz bahsi okunup açıklanmıştı. Bu iki kişi de faize para vermenin günah olduğunu bilmiyorlarmış. Hayatlarında hiç duymamışlar. O akşam dersinden sonra o işi bıraktılar. İşte Risale-i Nur'daki muhtelif konularının her biri, toplumdaki bir derdin ilacı, bir sorunun cevabı oluyor.

SORU: 1977'li yıllarda biz Bursa'da okurken Üstad'ın bazı emanetleri vardı yanınızda. Bunlar hâlâ duruyor mu? Kaç parçadır bu emanetler? Bunlar size nasıl intikal etti? Anlatır mısınız?

CEVAP: Mehmet Fırıncı Ağabey vermişti bize Üstadın emanetlerini. Bu emanetlerin birisi yakasız bir gömlekti. Gömleğin o zaman kokusu vardı, Üstad kokardı gömlek. Şimdi kokusu kalmadı. Emanetin birisi de Üstattan bir parçaydı. Onun ne olduğunu siz biliyorsunuz, ama ben burada yazılarak bütün Türkiye'ye duyurulmasını istemiyorum. Bu hususi bir emanettir. Şimdilik bende kalsın.

SORU: Sizi takip eden polislerle sonradan hiç görüştünüz mü? Size yaptığı takibi itiraf eden oldu mu? Onlardan nur talebesi olan veya sizin vesilenizle nurları tanıyan var mı?

CEVAP: Çok. Şimdi aklıma gelen Mardin'e giden Mustafa Bey var. Bu arkadaş Bursa'da Birinci Şube'de bizi takip etmekle görevlendirilmişti. Görevi icabı hakkımızda düzenli rapor tutuyordu. Bu memur aynı zamanda içkisini içen, bir sosyal demokrat gibi hayatını yaşayan birisiydi. Fakat bizi yıllarca takip etmesi neticesinde okuduğumuz kitapların, gittiğimiz yerlerin ve savunduğumuz fikirlerin devlete millete, hukuka ve örfe hiçbir zarar vermediğini çok iyi anladığı için raporlarını müspet veriyormuş. Tabi bunu biz bilmiyoruz. Bir gün Mustafa Bey, elinde bir dosyayla dükkâna çıkıp geldi. Morali bozuktu. Bir şeye sinirlendiği her halinden anlaşılıyordu. Sandalyeye oturup dosyayı açıp içerisindeki yazıları bana göstererek konuşmaya başladı:

-Ali Bey, ben bu güne kadar sizin hakkınızda hiçbir olumsuz rapor vermedim. Çünkü sizde olumsuz bir şey görmedim. Bütün toplantılarınızda Allah'tan, dinden, imandan bahsediyorsunuz. İnsanların ahlakını düzelterek, topluma hizmet yapıyorsunuz. Ben sizi sevmesem dahi, sizin hakkınızda nasıl olumsuz bir şey yazabilirim. Fakat sizin hakkınızda yazdığım raporlar yüzünden benim tayinimi çıkarttılar. Onlar, yalan yanlış raporlarla sizi suçlamamı istiyorlar. Ben de bunu yapmadım ve yapamam. Bunun için de tayinimi çıkardılar.

Bak Ali Bey, benim Ankara'da bir tane değil, üç dört tane üst düzey akrabam var. Hatta emniyette bile en üst düzeyde adamım var. İstesem bu tayinimi hemen durdururum veya istediğim bir yere çıkartırım. Fakat ben tayinimi durdurmayacağım ve Mardin'e gideceğim. Çünkü Mardin'de Risale-i Nur dershanesini ben açacağım. Namazıma da başlayıp bütün bir Müslüman olmaya çalışacağım. Bundan sonraki ömrümü böyle yaşamayı düşünüyorum.

Gerçekten de Mustafa Bey Mardin'e gitti ve orada dershane açarak hizmet etti. Hem de dediği gibi beş vakit namaza başlayıp bütün kötü alışkanlıklarını terk etti.

SORU: Şu anda Bursa'daki evinizin alt katının, kadın hizmeti için istihdam edildiğini biliyoruz. Sizin de kadınlara ders yaptığınız oluyor mu? Bu dersler verimli geçiyor mu? Bu konu da neler anlatmak istersiniz?

CEVAP: Geçen hafta 65 kişilik bir hanım grubu geldi. Biz de kendilerine ancak dershanede görüşebileceğimizi söyledik. Onlara Risale-i Nur'dan dersler yaptık. Aynen sizlere anlattığımız hatıraları anlattık. Onlara anlattığımız şeyler aynen size anlattığımız şeylerdir.

Nasıl ki çarşıda pazarda insanlar alış veriş yapıyorlarsa biz de öyle ders yapıyoruz. Onlarla münasebetimiz sadece sesimizle oluyor. Onlar da bu anlatılanları duyunca hayret ediyorlar, heyecanlanıyorlar ve hizmette aşk ve şevkleri artıyor. Aslında ben bu sohbetleri çok istekli de yapmıyorum. Benim için çok hoş hizmet şekli değil. Fakat sırf hizmet için katlanıyorum. Ancak şunu da belirtmeliyim ki siz bu dersleri İstanbul'da, Bursa'da yapabilirsiniz; fakat Tavşanlı gibi yerlerde yapamazsınız. Küçük yerlerde bu türlü sohbetler olmadığı için, halk onu kaldıramaz. Tavsiye etmem.

SORU: Sungur Ağabey'in nisalara hususi dersleri vardı. Bu konuda Bayram Ağabeyle Muzaffer Arslan Ağabey buna pek sıcak bakmıyorlardı. "Kadın hizmetlerini kadınlar yapmalıdır" diyorlardı. Sizce erkekler kadın hizmeti yapabilir mi? Veya bu hizmet nasıl olmalı? Bu konuya açıklık getirir misiniz?

CEVAP: Muzaffer Ağabey bütün ömrünü bekâr yaşadığı için, Bayram Ağabey de çok geç evlendiği için kadınlara mesafeli bakabilirler. Aslında haklıdırlar da. Fakat Sungur Ağabey, Fırıncı Ağabey kadınlara sohbet yaptılar, hâlâ da yapıyorlar.

SORU: Ağabey, Üstad'ın kadınlara böyle bir sohbeti var mıydı?

CEVAP: Hani Barla'da Üstad'ın evine karı koca çift geliyorlar da Üstad onlara ders yapıyor ya. İşte bizimki de öyle.

SORU: Ağabey bu dersi sizden başkalarının da yapmasını tavsiye eder misiniz?

CEVAP: Hiç kimseye yapsın diyemem.

SORU: Bekir Berk Ağabeyle ilgili bir hatıra anlatır mısınız?

CEVAP: Onunla ilgili çok hatıramız var. O, mahkemede konuştu mu herkes çıt çıkarmadan dinlerdi. Bursa'da, ağır cezada bir kardeşin bir mahkemesi vardı. Mahkemede celse bitti, bir başka zamana gün tayin edilecekti. Bekir Berk dosyalara bakarken mahkeme reisi dedi ki: "Bekir Bey, sizin işleriniz karışık, hangi tarihi istersiniz." Reis sözünü tam bitirmişti ki Bekir Berk Ağabey ayağa kalkarak sert ve tok bir sesle: "Biz sırat-ı müstakim üzereyiz. Bizim hiçbir işimiz karışık değil Reis Bey." Bu söz üzerine reis bey geri adım atarak dedi ki: "Ben onun demek istemedim. Sizin zamanınız az, sizin için zaman tayini sıkıntıdır."

Bekir Berk ağabey çok dakik ve dikkatli bir insandı. Bir defasında Balıkesir'e mahkemeye gidiyoruz. Otobüsün arka koltuğunda birlikte oturuyoruz. Otobüsün içine oturur oturmaz hemen bir kitap açtı. Kitap Çetin Özek'in doçentlik tezi olarak hazırladığı kitaptı. Kitabın içinde Risale-i Nur'ların aleyhinde bir sürü ifade vardı. Onların bir kısmının altını kırmızı kalemle çizmişti. Ben de onları yan gözle takip ederek okuyordum. Bunun üzerine bana dönüp kızarak "Okuma" dedi. Çünkü kendisi mahkemede savcıların, hâkimlerin bu ve benzeri kitaplardan aldıkları suçlayıcı fikirlere cevap vermek için hazırlık yapıyordu. Kitapta o kadar ağır ifadeler vardı ki, kendisi dışında bir başkasının okumasına tahammül edemediği anlaşılıyordu. Bunun için okumamı istemedi. Ben de "Sen okuyorsun ya." dedim. O da: "Ben şerbetliyim" dedi. Yani alışkınım, etkilenmem.

SORU: Fırıncı Ağabeyle ilgili bir hatıra anlatır mısınız?

CEVAP: Fırıncı Ağabeyle birlikteliğimiz anlatmakla bitmez. Ben Bursa'ya gidince, Bursa'da hizmetler başlayınca Fırıncı Ağabey bana dedi ki: "Benim ekmeğime mani oldun." Bu sözün anlamını sorunca dedi ki: "Ben baktım ki Bursa'da hizmet olmuyor. O zaman bir fırın kiraladım ve niyetim fırıncılık yaparak onun kazancıyla Bursa hizmetlerini başlatmaktı. Fakat sen hizmete başlayınca, biz fırından vazgeçtik. Onun için benim ekmeğime mani oldun."

Allah razı olsun Fırıncı Ağabey'den, Üstad'ın Bursa hakkındaki iltifatkâr sözleri ve "Bursa'yı Emirdağ gibi; Barla, Isparta gibi kabul ediyorum" iltifatının sebebi hep Fırıncı Ağabeydir.

SORU: Prof. Dr. Faris Kaya köylümdür. Babalarımız yakın aile dostu idiler. Fakat biz o ağabeyin hizmetlerini yakından tanıyamadık. Onun hizmetlerinden bahseder misiniz? Varsa yaşadığınız veya şahit olduğunuz bir hizmet hatırasını anlatır mısınız?

CEVAP: Şu anda hemen bir şey hatırlayamıyorum. Hizmette hep beraber olduk. Faris Bey, ehl-i hizmet bir kardeşimizdir. Üstad hakkında yapılan Sempozyumların beynidir. Sempozyumları her şeyiyle tanzim eden, Tebliğleri sıraya koyan odur. Yurt dışından gelen misafirlerin kalması için yerlerin müsait olup olmadığını bakmak için geçen Bursa'ya geldiler. Allah razı olsun, kendisi hizmetin en iyi müdebbiri ve tanzimcisidir. Hizmetin belkemiğidir.

SORU: Bursalı yıllarımızda sizin daha çok öğrenci hizmetleriyle ilgilendiğinizi biliyoruz. Bu hizmetlerle ilgilendiğiniz zamanlarda ilginç öğrenci hatıralarınız oldu mu? Anlatır mısınız?

CEVAP: Öğrenci hatıralarımız çok. Şu anda kayda değer hatıra çıkarmaya çalışıyorum. Ha Doktor Tevfik Özlü'yü hatırlıyorum. Çok samimi ve ihlâslı bir kardeş. Onun Bursa'ya ilk gelişini gözlerimin önüne getiriyorum da ne kadar içten, ne kadar ciddi ve ne kadar dürüst bir gençti. Babasını yitirmiş olmanın verdiği kimsesizliği âleminde Risale-i Nur'un şefkati doldurmuştu. Onu, bütün bir âlemi kaplayan Risale-i Nur'un kolları kucaklamıştı. O kucak onun için ne kadar sıcak ve ne kadar güvenilirdi. O da kendisini o kucağın sonsuz sahipliğinde hissediyordu.

Bursa'ya anne ve kardeşiyle gelmişti. Okulu bitene kadar annesi ve kardeşinin ara sıra ziyaretleri devam etti. Dershanelerimizde okuyup tıp fakültesini bitirdi. Risale-i Nur'dan öyle istifade etti ki, hem bir örnek nur talebesi, hem de alanında çok başarılı bir doktor oldu. Çok çalıştı ve alanında söz sahibi oldu. Türkiye'de birçok toplantıya katıldı, çok sayıda konferans verdi.

Geçenlerde bir seminer için Bursa'ya geldiğinde bana da uğradı. Zaten Bursa'ya her gelişinde bize uğrar. Çok vefalıdır. Benim sağlığımla da yakından ilgilendi. Sağlığıma kavuşmam da emeği büyüktür. Yalnız bu son gelişini anlatmadan geçemeyeceğim. Bir Cuma günüydü. Ben genellikle Cuma günleri evden çıkmam, misafir kabul etmem. Fakat söz Tevfik Özlü olunca, evimin de, gönlümün de bütün kapıları açıldı. Eve geldiğinde yalnızdım. İçeri girer girmez, elimi öperek, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Belki beş on dakika elini omzuma koyarak ağladı. Ağlayışın sonunda başladı saymaya: "Ali Ağabey, biz Bursa'ya geldiğimizde hiçbir tanıdığımız yoktu. Kimsesiz garip bir öğrenciydik. Siz bize yeri geldi anne, yeri geldi baba, yeri geldi kardeş, arkadaş oldunuz. En sıkıntılı zamanlarımızda dertlerimizi dinleyen siz oldunuz. Yorgun biten günlerimizin akşamlarında yaptığınız sohbetlerle bizi dinlendiren siz oldunuz. Bayramlarda elini öptüğümüz aile büyüğümüz siz oldunuz. Biz sizin hakkınızı nasıl öderiz!"

Oysa onun saydıklarını yapan ben değildim Risale-i Nur'du. Eğer Üstad'ım Bediüzzaman ve onun yazdığı Risale-i Nur'lar olmasaydı kime faydası dokunurdu Ali'nin, kim bilirdi Tavşanlılı Leblebici Ali Çakmak'ı. Bu gün Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi Başhekimi olan Prof. Dr. Tevfik Özlü'nün benim âlemimdeki yeri başkadır. Ondan bir bayram tebriki de gelse atamıyorum, saklıyorum."

Gerçekten de Tevfik Bey, aynen Ali Ağabey'in anlattığı gibi ihlâslı bir doktordur. Onunla Bursa'da bir yıl kalabildik. Bursa'ya onun yeni geldiği, bizim mezun olduğumuz yıldı. O zamanlar hem insan olarak hem de aynı davanın mensupları olarak birbirimize en yakın kardeş olduğumuzu hissetmiştik. Kader bizi daha sonra Aydın'da da karşılaştırdı. Onun yakın akrabası olan Ömer Faruk Bey bizim de yakın aile dostumuzdu. Zaten bir kardeşliğimiz vardı, böylece ikinci kardeşliğimiz de kurulmuş oldu.

Bursa Uludağ'da öyle çınarlar vardır ki dallarında yüzlerce bülbül öter, altında binlerce çiçek açar. Bursa'da da öyle evliyalar vardır ki kanatlarının altında yüzlerce yumurta saklar, dillerinin altında binlerce dil zikir eder ve öyle âlimler vardır ki bin dil ile kitap okur, bin dil ile hakkı anlatır ve binlerce öğrencinin gönlünde taht kurarak onları geleceğe hazırlar. İşte bu ahirzamanda Bursa'da böyle nice Ali'ler, nice hizmetler yaparak, Allah'ın tevfikine mazhar olmuştur.

SORU: Ali Ağabey, 1980'li yıllarda Bursa'da okuyan öğrencilerden bazıları bu gün basın hayatında yer alıyorlar. Bizim bildiğim kadarıyla kitapları çıkmış olan bir Mehmet Kaplan var, bir de Mahir Duman. Sizin bildiğiniz başka yazarlar var mı Bursa mezunu olup sizin hizmet dershanelerinizde yetişen?

CEVAP: Var tabii. Hüseyin Yılmaz, Rıfat Okyay, Urfa'da Mehmet Ali Arslan. İnşallah bir de siz. Allah hepinizin kalemine istikrar ve ihlâs versin. Âmin."

Gerçekten de bir dönem Bursa'da öğrencilik yapan Mehmet Kaplan, Rifat Okyay, Mahir Duman, Hüseyin Yılmaz, Mehmet Ali Arslan ve âcizane sayılırsa bir de biz, tam altı kişi bu gün çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde yazı hayatına devam ediyoruz. Böyle bir eğitim kuşağında, bir toplulukta, bir ilde, bu kadar yazan insanın çıktığına pek şahit değiliz. Demek ki Bursa neşriyatta de ileri bir durumdadır.

SORU: Hizmetle alakalı olarak Rasulullah'ı veya Üstad'ı rüyada gördünüz mü? Daha çok bu rüyaları ne zaman gördünüz? Bu rüyaların hizmete bakan yönü neydi? Anlatır mısınız?

CEVAP: Gördüm. Hem Peygamber'imizi hem de Üstad'ı rüyada gördüm, fakat bu türlü rüyalar anlatılmaz. Ben asıl hizmetle ilgili gördüğüm tevafukları anlatayım. Çünkü hizmette o kadar çok tevafuk gördüm ki, hizmette işlerimizin Allah tarafından ayarlanıp yapıldığına hiçbir şüphem kalmadı.

Mesela birisi bir sual sorar. O sualin cevabı olan yeri ben bulabilmem için bütün altı bin sayfayı hafızamdan geçirip onun yerini bulabilmem lazım. Fakat öyle an olurdu ki, hiç aramadan, bir risaleyi açtığımda tam orası karşıma çıkardı.

Bak şimdi birisi aklıma geldi. 1960-1961 seneleriydi. Dükkânda otururken aklıma geldi. Allah'ın "Vahit ve Ehat" isimlerinin ikisi de aynı anlamı taşıyor. Fakat Üstad'ın bu isimleri kullandığı yerlerde Üstad bu kelimelere ayrı ayrı anlamlar yüklüyor. Bunu dükkânda kendi kendime düşünüyorum. Aradan birkaç gün geçince Sungur Ağabey geldi dükkâna. O, dükkâna gelince ben hemen bu düşüncemi hatırladım. Hoş beşten sonra bu durumu sordum. O da şöyle cevap verdi: "Mesela Güneş'in bütün bir deniz yüzünde gözükmesi vahidiyettir. Her bir parlak cam parçasında gözükmesi de ehadiyettir. Bir şeftali ağacı Allah'ın vahidiyet tecellisini gösterir. Ancak bir ağaçtaki bütün şeftaliler Allah'ın ehadiyetini gösterir."

Böyle cevap veren Sungur Ağabey, Risale-i Nur'lardan filan filan yerleri oku dedi bana. Aradan iki üç gün daha geçince hafta sonu bir pazar günü ben evde iken kapının zili çaldı. Bir müezzin yanındaki altı yedi kişiyle gelip eve geçtiler. Onları içeri alınca müezzin dedi ki: "Biliyor musun Ağabey niçin geldik?" Ben de –usulden- niçin geldiniz diye sordum. O da dedi ki "Biz Allah'ın vahid ve ehad isimlerinin anlamını sormaya geldik." Ben de tebessüm edip, Sungur Ağabey'in dediği yerleri açarak hem okudum, hem anlattım. Çok memnun kaldılar. Bu durum düpedüz bu zamanda insanların şüphelerini giderenin ve sorularını cevaplayanın Risale-i Nur'lar olduğunu gösteriyor. Hem de Allah bizi önceden hazırlıyor ve cevap verdiriyor.

Bu zamanda Risale-i Nur talebeleri bir toplumda hep önde göründükleri için halk bu tür soruları onlara soruyor ve onlardan cevap bekliyor. Eğer onlar da cevaplayamazsa o zaman insanlar şüpheye düşüyor ve imanları zayıflıyor. İşte Risale-i Nur bu zamanda bütün sorulara cevap vererek şüpheleri gideriyor ve imanları kuvvetlendiriyor.

Bir defasında da Pınarbaşı'nın ötesinde Zindankapı denen yerde meşveret yapılıyordu. Meselenin ne olduğunu şu anda hatırlayamıyorum fakat çok hararetli tartışmalar oluyordu. Bir sonuca varamıyorduk. Ama bu duruma ben çok üzüldüm. O gece rüyamda Üstad bir yer yatağında oturuyordu. "Gel" dedi bana. Geldim, diz çöktüm oturdum. "Yaklaş" dedi, yaklaştım. "Yaklaş" dedi, yaklaştım, iki dizinin arasına dizim girdi. Elini ağzına götürerek, kulağıma bir şey söyleyeceğini anladım. Ben de kulağımı uzattım. Kulağıma dedi ki "Beşinci Mesele." Ben de rüyada diyorum ki "Üstad bunu kulağıma söyledi, fakat yüksek sesle söyledi. Demek ki bunu arkadaşlara meşverette anlatmam lazım."

Rüyayı gördüğüm günün ertesi akşamında yine toplanarak aynı meseleyi meşveret edeceğiz. Ben o gün akşama kadar beşinci mesele ama hangi beşinci mesele diye çok düşündüm. Bir sürü beşinci mesele var. Ben hepsine baştan bakayım dedim. İlk elime "Lemalar"ı aldım. Hemen bir sayfayı açtım. Fesuphanallah sayfanın başında "Beşinci Mesele" var. "Madem" dedim, "tevafuk oldu, öyleyse Üstad'ın dediği beşinci mesele budur." O akşam meşverette herkese dedim ki "Üstad'ı rüyamda gördüm. Üstad'ın size selamı var (Bu kısmı biraz espri olsun diye kendim kattım.) "Beşinci Mesele"yi okumamı istedi. Hemen açıp Lemalar'daki Beşinci Mesele'yi okuduk. Okunan yer o gün meşverette, o meselemize o kadar açıklık getirdi ki, artık tartışmaya hiç mahal bırakmadı ve mesele halloldu. Böyle tevafuk bakımından ve ilham şeklinde hizmetin çok kerametini gördük.

SORU: Bursa'daki nur hizmetlerinin başından bu güne kadar olan fakat bilhassa ilk başlangıç günlerini gösteren bir "Bursa Risale-i Nur Hizmetleri Müzesi" kurulmasını hiç düşündünüz mü? Mesela ya İnebey Caddesi'ndeki 34 Numara, ya sizin eski eviniz veya şimdiki vakıf binanızın bir bölümü buna tahsis edilemez mi? Aslında her ilde böyle o ilin hizmette ilk merkezlerinden birinde bir müze kurmak güzel olmaz mı? Bu konudaki duygu ve düşüncelerinizi anlatır mısınız?

CEVAP: Malumunuz bizim İstanbul'da "Nur Vakfı" adında bir vakfımız var. Bu türlü çalışmaları o vakıf yapıyor. Biliyorsunuz İstanbul'da bir hizmet ve Üstad müzesi açıldı. İnşallah bu türlü çalışmalar devam edecek.

SORU: Ali Ağabey, bizim başka bir sorumuz yok. Siz son olarak anlatmak istediğiniz bir şey varsa dinleyelim.

CEVAP: Madem öyle son olarak şunu da ekleyelim. Zübeyr Ağabey Bursa'da bize gelmiş, üç dört gün kalmıştı. Ben de o zaman yeni çıkmış olan büyük Sözlerin hoşuma giden yerlerin altını kırmızı kalemle çizerek baştan sona okumuştum. İkinci kez okurken bu defa da hoşuma giden yerleri başka renkte bir kalemle çizerek okuyayım dedim. Bunu ağabeye de söyledim. O zaman Ağabey kitaba bakarak dedi ki:

-Kardeşim, samanın içinde tane aramak için samanı karıştırırsın. Taneyi bulunca onu samandan seçersin. Fakat Risale-i Nurlar saman değil ki, taneyi bulunca altını çiziyorsun. Risale-i Nurların her tarafı tane.

Son cümlemiz de şu olsun kardeşim: Risale-i Nur'ların tevhidi kısımlarını okuyan tahkiki iman sahibi olur. Ameli kısımlarını okuyan muttaki olur. Lahikaları okuyan nur talebesi olur."

Ali Çakmak Ağabey'imiz için âcizane şu ifadeleri kullansak uygun olur mu bilmem!

1-Hafız-ı Kelam bir zat.

2-Üstadla birkaç kez görüşmüş ve elini öpmüş bir ağabey.

3-Hizmette Bursa çınarlarının en ulularından biri.

4-Kendisi Tavşanlılı, Bursa'da leblebicilik yapan bir esnaf.

5-Bursa'nın merkezinde bulunan evini hizmete veren fedakâr bir ağabey.

6-Dershane hizmetlerine önem veren bir ağabey.

7-Öğrenci hizmetlerine gereken ehemmiyeti veren bir ehl-i hizmet.

8-Hizmette basın yayına ve neşriyata önem veren bir ağabey.

9-Gayretli, şevkli bahtiyar bir zat.

10-Kendini takip eden polislere ders veren bir ağabey.

11-Bilhassa Fırıncı Ağabeyle birlikte hizmet eden Bursa'da Nur'un eski bir çınarı.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR “UMMAN”

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR  “UMMAN”

Kitaplar, insanların ufuklarını açmada ve terakki hususunda hayatın temel unsurlarındandır. F

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

İsmi gibi cismi de kâmildi, güzel ahlakın kemalinde bulunuyordu. Mütebessim bir çehreye sahipt

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Şubat ayında Rahmet-i Rahmana uğurladığımız Mehmed Kırkıncı H

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

Doksan sene bereketli bir ömür yaşayan, Ümmet-i Muhammed’in dirayetli bir allamesi, nur cemaat

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

Yıl 1982. Mayıs'ın sonları. Erzurum İmam-Hatip Lisesinde öğretmenim. 6 yaşlarında ciğerpar

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

Rasulullah Efendimiz buyurmuş: “Ahir zamanda ilim kalkacak, cehalet hâkim olacaktır.”(Bkz.

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

Nam-ı diğer Kırkıncı Hoca… Kırkıncı Hoca, ilmî cesaret, münazara, cihat, Risale-i Nur ve

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

Tam kırk altı sene evvel haftalık “İttihad” gazetesinde neşredilen bu yazı, merhum Mustafa

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

Geçtiğimiz Çarşamba günü büyük bir âlimimizin vefatıyla sarsıldık. “Şarkın bilgesi

SAİD ÖZDEMİR AĞABEY’DE HAKİKAT ARAYIŞI

SAİD ÖZDEMİR AĞABEY’DE HAKİKAT ARAYIŞI

Said Özdemir Ağabey… Nam-ı diğer Tillolu Said… Hayatını Kur’an’a ve imana vakfeden bir

HINISLI FAHRETTİN HOCA

HINISLI FAHRETTİN HOCA

Fahrettin hoca, iyi bir Arapça eğitimi almış, âlim ve fazıl bir zattır. Uzun yıllar Hınıs

Kur an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.

Hicr Suresi,9 (Mürşid 3.1'den alınmıştır)

GÜNÜN HADİSİ

Resulullah (sav) buyurdu ki: "Kim "üç kız" veya "üç kızkardeş" veya "iki kızkardeş" veya "iki kız" yetiştirir, terbiye ve te'diblerini eksik etmez, onlara iyi davranır ve evlendirirse cenneti hak etmiştir."

Ebu Davud, Edeb 130, (5147); Tirmizi, Birr, 13 (1913)

TARİHTE BU HAFTA

*NATO'nun kuruluşu(24 Mart 1949) *Uhud savaşı(24 Mart 625) *Huneyn savaşı(29 Mart 630) *Fatih Sultan Mehmet Han'ın doğumu(30 Mart 1432)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI