Cevaplar.Org

TAVŞANLI’LI ALİ ÇAKMAK AĞABEY-1

Üniversite sınav sonuçları belli olmuş, Bursa’yı kazandığımız anlaşılmıştı. Bursa’da ilk kaldığımız yer, Emir Sultan Mezarlığı’nın altındaki “İncirli Dershanesi”ydi. Bu dershanede geçen yıldan kalan birkaç öğrencinin yanı sıra bu sene de dershaneye on kadar öğrenci gelmişti. Biz de onlardan biriydik. Böyle yeni gelenleri çok olan dershanelerin ilk günlerinde problemler de çok olur. İnsanların bir şeye hemen alışmaları zor olduğu gibi hizmet evlerinin düzenine de hemen alışmaları zordur


İbrahim Köse

ibrahimkose60@gmail.com

2013-06-15 17:59:40

Üniversite sınav sonuçları belli olmuş, Bursa'yı kazandığımız anlaşılmıştı. Bursa'da ilk kaldığımız yer, Emir Sultan Mezarlığı'nın altındaki "İncirli Dershanesi"ydi. Bu dershanede geçen yıldan kalan birkaç öğrencinin yanı sıra bu sene de dershaneye on kadar öğrenci gelmişti. Biz de onlardan biriydik. Böyle yeni gelenleri çok olan dershanelerin ilk günlerinde problemler de çok olur. İnsanların bir şeye hemen alışmaları zor olduğu gibi hizmet evlerinin düzenine de hemen alışmaları zordur. Fakat sağ olsun eski kalanlar ve cemaatten ağabeyler onlara yardımcı olduğu için bu zorluk giderilir.

İşte bizim de bu ilk günlerdeki zorluklarımızı gidermek için Ali Çakmak Ağabey dershaneyle ilgilenirdi. Dershanede ilk bir ay geçmiş ve artık misafirlik bitmişti. Yıl boyunca kimin kalıp kalmayacağı veya cemaatin kimleri dershanede bırakacağı ve kimleri dershaneden ayıracağı belli olacaktı. Biz de o zaman Erzurum'dan gelmiş iri bıyıklı, uzun saçlı, ne olduğu pek belli olmayan ve şekli nurculara hiç benzemeyen bir kılıktaydık. Birçok ağabey bizim de dershaneden çıkmamız gerektiğini söylemiş. Karar tam bu şekilde verilecekken Ali Ağabey demiş ki: "Bu arkadaş Risale-i Nur'a ilgi duyuyor mu? Risale-i Nur okuyor mu? Ona cevap vermişler: "Geldiği ilk geceden Risale-i Nur okumaya başladı. Okumaya devam ediyor ve namaza dikkat ediyor." O zaman Ali Ağabey demiş ki: "Risale-i Nur okuyan ve namazına dikkat eden bir insan dershaneden çıkarılmaz." Bu vesile ile o gün bu gündür hizmette kalmamız nasip oldu. Allah Ali Ağabey'den de, o günkü Bursa cemaatinden de razı olsun.

Bursa'da ikinci yıl meşhur İnebey Caddesi'ndeki "34 No"lu dershanede kalıyorduk. Kurban Bayramı'nda biraz da hizmet amacıyla memlekete gitmemiş, orada bulunmayı tercih etmiştik. Fakat biz gurbet elde yapayalnız bayram geçirmenin ne demek olduğunu bilmiyormuşuz. Ulucami'de kılınan sabah namazı ve bayram namazından sonra dershaneye gelerek işimize baktık. Hey Allah'ım, böyle bayram sabahlarının gurbet elde yapayalnız geçirilmesi ne zor imiş. Annem, babam, kardeşlerim tüttü burnumda. Dakikalar saatler geçiyor, kapıyı çalan olmuyor. Bizim gidecek bir yerimiz yok. Kahvaltı yapıyorsun, boğazından geçmiyor. Ağlamaklı oluyorsun, ya da ağlıyorsun, her şey birbirine karışıyor. İşte böyle bir halet-i ruhiye içindeyken saat on gibi zil çaldı. Gelen Ali Çakmak Ağabey'di. İçeri girer girmez durumumu hemen anladı. Elini öptük, o da bizi kucaklayarak bayramlaştık. Hemen dedi ki:

-Bayramda ilk Üstad'ın evine (Yani dershaneye) gideyim, orada bayramlaşayım, dedim.

Bilemem, ya ağabey yalnızlığımızı hissetmişti ya da Allah onu bir sevk ile buraya göndermişti. Artık dershanede bir insan vardı ve o insan da belki de Bursa'da bir iki tane olan Bediüzzaman'ın talebelerinden birisiydi. Biz bayramda gurbette yalnızdık, ama Bursa'da Üstad'ın elini öpmüş olan yalnız iki kişiden birisi de bizimleydi. Bu duygu moralimizi düzeltti. Ağabey de ders yaparak bizi manevi âlemlere götürdü. Sonra dershaneden ayrılıp gitti.

O gittikten sonra zil çaldı ve ilk ziyaretçiyle birlikte ilk kurban derisi geldi. Artık bu bayramda gelen bütün kurban derilerini dershanenin arka tarafında bulunan, küçük bir oda büyüklüğündeki üstü açık yerde tuzlayıp dürüp poşetlemek işine başladık. Allah kabul etsin ve Rabbim bütün cemaati rızası dairesine alsın. Âmin.

O zamanlar Ali Ağabey'in evi Setbaşı'nda, Uludağ'dan inen derin bir derenin yanındaydı. Ali Ağabey bu evde yılda bir iki defa hususi dersler yapar, gelenlere Üstadla ilgili hatıralar anlatırdı. Yine bir defasında bir kısım üniversite öğrencilerini, evinde, hususi derse almıştı. Ağabey önce dersini yapmış sonra o pamuk elleriyle cemaate çay ikram etmişti. Çaydan sonra ise asıl o günkü derse gelenlerin beklediği an yaklaşmıştı. Herkes ağabeyin ne zaman içeri gireceğini beklemişti. Derken kapı açılmış ve ağabey içeriye bir beyaz gömlekle girmişti. Bu Üstad'ın gömleğiydi. Bu gömlek tertemizdi ve gül kokuyordu. Bu gömlek de Ali Ağabey'e Üstad'ın vefatından sonra Fırıncı Ağabey tarafından teberrüken verilmişti ve o günden beri hiç yıkanmadan bu güne kadar Üstad kokarak gelmişti. Şimdi ise Allah bu kokuyu bize nasip ediyordu. Ne diyelim Rabbim kokusunu koklattığı zatın kendisiyle de ahirette müşerref eylesin âmin.

İçeriye Üstad'ın gömleğiyle giren Ali Ağabey'in bir elinde de Üstad'tan bir parça vardı. Bu parçanın ne olduğunu yazmamıza Ali Ağabey izin vermedi. "O bizde saklı kalsın." dedi. Bu parça da Ali Ağabey'e Fırıncı Ağabey tarafından verilmişti. O akşam orada olan herkes belki de ömürlerinde Üstad'an yakın anlarını yaşıyorlardı. Gerçekten de o an hepimizin Üstad'ın kokusunu aldığı ve gözleriyle Üstad'ın bir parçasını gördüğü andı. Üstad'a bedenen ve ruhen yakın olmak Allah'a yakın olmaya vesile olduğu için çok ehemmiyetleydi. Bu fani ve geçici âlemde ebedi ve ezeli olan yüce Rabbimize yakın olmak ve ona yakın olan zatlara yakın olmak ne kadar güzel bir şeydi. Ne kadar güzel bir andı. An bu andı, dem bu demdi.

Ali ağabey'de bir de Kâbe örtüsünden bir parça vardı. Onun hatırasını da ağabey şöyle anlattı; Suudi Arabistan'da bulunan Bekir Berk Ağabey bir gün Kral için bir makale yazıyor. Makaleyi okuyan kral bu yazıyı çok beğeniyor. Bekir Ağabey'e teşekkür ederek, ona Kâbe örtüsünün bir bölümünü hediye ediyor. Bekir ağabey de bir görüşmemizde orada bulunan on kadar kişiye taksim ederek verdi. Allaha şükür bize de bir parça düştü."

Ali Ağabey aslen Kütahya'nın Tavşanlı İlçesi'ndendi. Bursa'ya leblebicilik yapmak için gitmişti. Fakat bu görünürdeki sebepti. Bazen Allah ehl-i hizmet zatları hizmetle görevlendirdiği mahallere öyle sevk ederdi ki, dünyada herkesin yer değişikliği yaptığı bir sebep gibi görünürdü. Fakat zaman ömrünü kemale erdirdikçe onların da gerçek hicret nedenleri anlaşılırdı. Ali Ağabey Risale-i Nur'larla askere gitmeden önce tanışmıştı. Askerlik sonrası Tavşanlı'da okumaya devam etmişti. O zamanlar Eskişehir'den temin ettiği Nur'ları kendisiyle birlikte Bursa'ya götürmüştü. Orada bulunurken Muzaffer Aslan Ağabey'in bir ikindi namazı sonrası Orhan Camii çıkışında kitap satmaya çalışırken görüp onunla ilk defa orada tanışmıştı. Muzaffer Ağabey'in kitapları tanıtıp anlatmak için düzenlediği bir akşam sohbetine beraberce katılmış ve orada Bursa cemaatinin ilklerinden olarak hizmete vesile olmuştur.

 

O gün bu gündür Bursa'da yaşayan Ağabey, arada bir de Tavşanlı'ya gelerek sılay-ı rahim yapmaktadır. Kader bizi sadece Bursa da değil, Tavşanlı'da da buluşturdu. Çoğu zaman Ağabey Tavşanlı'ya kızının ve torunlarının yanına gelerek biraz kalıyor. Her geldiğinde onu Tavşanlı'daki Risale-i Nur'un bütün hizmet birimleri kendi dershanelerine götürerek dersler yaptırıyorlar ve hatıralar anlattırıyorlar. O da Tavşanlı adına bütün bu hizmet birimlerine dua ediyor. Ağabey'in Tavşanlı'ya her gelişinde değil ama bazı gelişlerinde ya ziyaret ederek ya da yolda çarşıda karşılaşarak hasbıhal ediyoruz. Daha doğrusu, onu dinleyerek istifade ediyoruz.

Bir gün Tavşanlı'da, İstiklal İlkokulu'nun yanından Ziraat Bankası'na çıkan yolda karşılaştık Ali Ağabeyle. Yanında yakın bir akrabası vardı. İleride sol bir yeri göstererek: "Mehmetlerin evleri orası mı?" diye sordu. Oysa sorduğu yer biraz daha ilerideydi. Bu yerin önünden geçerken anlattı:

-O zamanlar bu yolun sağ tarafında hiç yapı yoktu. Sadece şurada bir çay bahçesi vardı. Bursa'dan geldiğimde şurada arkadaşlarla otururduk. Karşımızdaki çay bahçesinde de beni takip eden sivil polis otururdu. Biz o zaman nereye gidersek arkamıza polis takarlardı. Ben arkamdaki sivil polisi tanırdım. Şurada oturur, şapkasını önüne eğer, beni gözetlerdi. Ben de arkadaşlarımla burada oturur, sonra kalkıp giderken onun yanından geçerdim. Tam yanına gelince: "Merhaba Ahmet Bey, nasılsınız?" diye sorardım. O da şaşırır, heyecanlanır ve iyiyim, iyiyim" derdi. O günkü polisler bu gün hep emekli oldu. Onların birçoğu ile Bursa'da karşılaşıyoruz. Bizi sevmeyenler yollarını değiştiriyor. Sevenler ise canı gönülden selam veriyorlar. Zaten bize ihanet edenlerin başlarına çok belalar geldi. Neyse…"

Sonra bir akrabasının dükkânına giriyoruz. Üç beş dakikalık hasretlik muhabbeti hemen bitiveriyor. Kalkacağımızı anlayınca elini ceketinin iç cebine sokuyor. Bir "Küçük Sözler" kitabı çıkararak bize hediye ediyor. Seksen yaşındaki bu koca tarihi nurcuya söyleyecek söz bulamıyoruz. Biliyoruz ki onların huyu budur. En dar zamanda bile ceplerinden çıkardıkları kitaptan ders yaparlar ve dersin sonunda o kitabı hediye ederler. Ben sadece şunu diyebildim: "Bize en büyük hediyeniz vermiş olduğunuz duygu ve düşüncelerinizdir. Bizim düşünce ufkumuzu siz açtınız. Yirmi yıl önce bizi manevi ellerinizle yoğurdunuz, hamurumuzun mayasını oluşturdunuz. Demek ki göreviniz henüz bitmemiş ki hala kitap veriyorsunuz."

Bir zamanlar Tavşanlı'da ve Bursa'da leblebiciyken Nur hizmetinin de manevi rükünlerinden olan ve Üstad'ımızı birkaç defa ziyaret eden bu ulu çınardan ayrılırken bize önceden anlatmış olduğu bir ibretli hatırayı da burada nakledelim. Bu hatıra aklımıza geldiğinde, hep eski çınarların, nurlardan müteşekkil şahsiyetlerini düşünürüz:

O zamanlar Bursa Eğitim Enstitüsü'nde okumakta olan Mehmet Kaplan isminde Erzurumlu bir talebenin gece yarısı önünü belli bir ideoloji mensupları kesiyor. Yol kesiciler, günün belli saatlerinde kendilerinin toplanıp siyasi işler yaptıkları yere onun da gelmesini istiyorlar. O'da kendisinin Kayhan Mahallesi'nde leblebicilik yapan bir esnafın yanında çalıştığını ve gelemeyeceğini söylüyor. Onlar da kim olduğunu soruyorlar. O da: Leblebici Ali Çakmak olduğunu söylüyor. Onlar da serbest bırakıyor. Mehmet Kaplan, ertesi gün dükkâna gelerek durumu Ali Ağabey'e anlatıyor. Olayı dinleyen Ali Ağabey: "Nurcular, yalan söylemez. Madem öyle, haydi al şu leblebi çuvalını yukarı çıkar" diyor. O da çıkarıyor. "Şimdi de süpürgeyle şuraları bir güzel süpür" diyor. O da süpürüyor. "Yarın da gel hem işine devam et, hem de istihkakını al" diyor. Mehmet Kaplan ertesi gün geliyor, biraz daha iş yapıyor ve istihkakı olan leblebiyi de alıyor.

Eski nurcular, Risale-i Nur'un hakikatlerini bu derece yaşamasalardı, bilmem ki yeni nurcular yetişir miydi?

16 Mayıs 2013 Recep Ayı'nın İlk Perşembe gecesi olan Regaip Gecesi'nde Tavşanlı'da Şura Apartmanı'nda derse katılan Ali Çakmak Ağabey, hem Üstad'ı ziyaretini hem de diğer bazı ilginç hatıralarını anlattı. O anlatırken biz yetiştirebildiğimiz kadarıyla not almaya çalıştık. Yetiştiremeyerek yazamadığımız bazı hususları ise ders bitiminde sorarak tamamladık. Şimdi o hatıraları verelim:

Bir eline Risale-i Nur'dan bir kitap alıp diğer eliyle mikrofonu biraz sağa biraz da öteye iten Ali Ağabey bir yandan elindeki kitabı göstererek bir yandan da cemaate "siz" diye hitap ederek söze başladı:

-Muhterem cemaat, bir defasında İstanbul'da, Bediüzzaman'ın birinci talebelerinden Zübeyir Ağabey derste demiş ki: "Kardeşlerim bakın İstanbul'da 1.500 000 (O zaman İstanbul'un nüfusu bir buçuk milyondu.)insan var. Sizi bu kadar insanın içinden alıp buraya getiren nedir? Kardeşlerim bunu iyi biliniz ki siz Allah tarafından torpillisiniz. Allah sizi seçerek alıp buraya getirmiştir." İşte kardeşlerim, siz de şimdi Tavşanlı cemaati olarak bu mübarek gecede buraya Allah tarafından gönderilmiş kazançlı, şanslı ve talihli kimselersiniz. Bu gece burada olduğunuz için hepinizi kutluyorum. Geceniz mübarek olsun."

"Bir zamanlar, Bursa'da Araba Yatağı'nda oturan, ehl-i tahkik bir zat, bir mürşit arıyor. Bir yandan Allah'a yalvaran bir yandan da çevreyi araştırıp mürşit arayan bu zat, bir gece rüyasında Üstad'ı görüyor. Tam o zaman, büyük "Sözler" kitabı yeni basılmış ve nüshaları da bize ulaşmıştı. Rüyada Üstad bu zata diyor ki: "Git, Tomruk Hanı'ndaki (O zaman benim dükkânım Tomruk hanındaydı.) Ali Çakmak'tan Sözler'i al." Bu rüyayı gören zat rüyanın ertesi gün Tomruk Hanı'na gelip dükkânı sorarak bizi buldu. Gördüğü rüyayı anlatıp bizden "Sözler" kitabını istedi. Biz de zaten daha yeni gelmiş olan Sözler Kitabı'nın nüshalarından birini ona verdik. Bu hadiseyi Fırıncı Ağabey'e anlattım. O da o zaman: "Kardeşim bu durum hem hizmetle, hem Üstadla hem de Risale-i Nurla alakalı bir durumdur. Dükkânın fotoğrafını çekelim de Tarihçe-i Hayat'a koyalım." dedi. Fakat dükkân yanınca her şey kaldı.

"Üstad'ı ziyaretimizi çok yerlerde birçok zaman anlattım. Fakat duyduğum kadarıyla bu gün (16.05.2013) bizi Emirdağ'da Üstad'a götüren ve Üstad'ı ziyaret etmemize vesile olan Ahmet Urfalı Hakkın rahmetine kavuşmuş. Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun. Bu vesile ile Üstad'ı Emirdağ'da ziyaret edişimizden biraz bahsedelim. O zamanlar Üstad kimseyi kabul etmiyormuş. Zaten emniyet güçleri de Emirdağ'a gelen herkesi takip edip kimseyi Üstadla görüştürmüyormuş. Biz çok dikkat ederek ve Üstad'ın bizzat bizi çağırmasıyla ancak görüşebildik. Onun huzuruna girişimizi hiç unutmuyorum. Adeta elim ayağım titriyordu. Onunla müşerref olup göz göze gelince ruhum büyük bir mananın, sessiz deruni bir anın huzurunu yaşamaya başladı. Sanki zaman durdu. Mekân ise onunla birlikte bizi de alıp götürdü gittiği yere. O an kelimelerle anlatılamaz. Ancak yaşanır. Böyle bir hali anlatmak bazen mümkün olmuyor. Onunla bir defa görüşmek böyleydi.

Ya hayatını onunla birlikte geçiren ağabeylerin dünyası nasıldı acaba? Elbette ki o ağabeylerin her anı, her günü ve bütün bir hizmet hayatları bizden çok farklıydı. Şimdi Üstad'a hizmet eden ağabeylerin halet-i ruhiyelerini daha iyi anlıyorum. Onlar gerçekten Üstadla birlikte düşünen ve hayata Üstad gibi bakan zatlardı."

"Aslında önceleri Üstad'ı ziyaret ettiğimi anlatmıyordum. Anlatınca sanki kendime bir paye verir gibi oluyordum. Ancak 1980'li yıllarda, bir sohbet esnasında, bunu orada bulunan kardeşlere söyleyince cemaat içinde bulunan Aziz Doğrul adındaki kardeş heyecanlanarak: "Vay Ağabey, Üstad'ı ziyaret ettiğinizi niçin bize anlatmıyorsunuz?" deyince, baktım ki millet feyiz alıyor. Ondan sonra anlatmaya devam ettim. Hem de üstadımızın bir ziyaretimizde bize hitaben "Sizi 25 yıl hizmet etmiş gibi kabul ettim." sözünü de naklederek anlattım. Nasıl olsa insanların Üstad'a bağlılığını artırıyor ve Risale-i Nur hizmetine vesile oluyor diye anlatmaya devam ettim."

"Üstad 1952 Yılı'nda Gençlik Rehberi'nin İstanbul'daki müdafaasına gitmek için Bursa'dan geçiyor. Geçerken yolda muhtemelen kadın tütün işçilerinin arasından geçerek onların gayet tesettürlü hallerini görüyor. Üstad onların tesettürlü olduklarını görünce çok seviniyor. İşte o zaman şu ifadeyi kullanıyor: "Bursa kadınları bid'alardan mahfuz kalmıştır."

Üstad yine yukarıda anlatılan yolculuğu esnasında Bursa'yla ilgili demiştir ki: "Konya ehl-i tetkikin, Bursa ise ehl-i tahkikin merkezidir." Sungur Ağabey de bu sözü şöyle anlamlandırmıştı: "Konya memleketin medresesi, Bursa tekkesidir."

"Üstad'ı en son ziyaretim, onun Eskişehir'den ayrıldığı gündü. Üstad bütün hazırlığını yapmış, eşyaları toplamıştı. Artık yanındakilerle vedalaşıp arabasına binecekti. Biz sekiz on kişi, son kez Üstad'ın elini öpecektik. Hiç çekinmeden o gün resmi elbisesiyle Üstad'ı uğurlamaya gelen ve yanımızda askeri üniformasıyla duran Havacı Astsubay Muzaffer Erdem Ağabey'e dönerek dedi ki: "Kardeşim ben elli yıldır orduyla alakalıyım." Üstad bu iltifattan sonra bizimle vedalaşıp arabaya bindi. Onun arabaya bindiği yerden otuz kırk metre ileride toplanmış olan 40- 50 kişi de Üstad'ı yolcu etmek için toplanmışlardı. Onlar da Üstad'ı uğurlamak istiyorlardı; fakat emniyet güçlerinden korktukları için maalesef Üstad'ın yakınına gelememişlerdi. Üstad'ın gidişine öylece uzaktan bakakaldılar. Ne zor bir durumdu onlar için Üstad'ın gidişi. Böyle bir hoca efendiyi duymuş ve sevmişlerdi. Gideceğini de haber alınca koşup gelmiş, elini öpmek istemişlerdi. Fakat ne yazık ki onlara böyle bir sevinç yaşatılmamıştı. Onlar artık ömürlerinin sonuna kadar bu zulmü çocuklarına ve torunlarına anlatacaklardı. Onların Üstadla görüşmeleri ötelere çok ötelere ahirete kalmıştı. Onlar hüzünlü yüzlerle biz yaşlı gözlerle Üstad'ın ardından Saidsiz kalan bir Eskişehir'den; Üstad'ın gittiği istikamette doğan yeni ufka bakakaldık. Ondan sonra bu dünya gözüyle Üstad'ı bir daha göremedik."

"Şimdi de Bursa'da ilk hizmet zamanlarından birkaç hizmet hatırası anlatayım. 1967-1968 yıllarıydı. Abdal Mahallesinde, Abdal Mehmet Türbesi vardı. Onun yakınında bir evde ders yapıyorduk. O zamanlar her ders akşamında polisin baskın yapabileceğini düşünüp öyle derse giderdik. Polisler de hep bizi bilirler ve akşam hemen gelmezlerdi de, biz derse başlayıp dersin sonuna doğru yaklaşınca gelirlerdi. Bunun için ne zaman geç saatlerde bir zil çalsa biz hemen polis olduğunu anlardık. Aynı zamanda o günler sokakların çok bozulduğu ve terörün de hızlı olduğu zamanlardı.

İşte böyle bir zamanda Abdal Mehmet Türbesi yanındaki evde birinci dersin sonuna doğru zil çaldı. Biz herhalde gene polisler geldi diye düşündük. Kapı açıldı içeriye paltolu, kaşkollü, saçlı, sakallı, bıyıklı, altı kişi girdi. Biz "eyvah" dedik, "keşke gelenler polis olsaydı. Kim bilir bunlar bize neler yapar, diye düşündük. Fakat durum Allah'a şükür, olumsuz çıkmadı. Daha önce derslere katılan bir kardeşimiz bu getirdiği kişileri tanıyor ve onların durumlarını bildiği için onların da Risale-i Nur'larla tanışmasını isteyip belki hayatları kurtulur düşüncesi ile onları sohbete gelmeye ikna ediyor. Çünkü Risale-i Nur'u tanıyan ve imanı kurtulan bir kişi, mutlaka başkalarının da imanın kurtulmasını ister. İmanın kurtulmasına sebep olan kişi peygamber efendimizin hadis-i şerifine göre şehit sevabı kazanır ve sahralar dolusu kırmızı koyundan daha hayırlı bir iş yapmış olur. Bunun için bir kardeşimiz diğerlerini ders dinlemeye alıp getirmiş. Gelmeden önce de aralarında pazarlık yapmışlar. Yeni gelecek olan kişiler en fazla yarım saat oturabileceklerini konuşup derste o kadar kalmaya karar vermişler. Onların derse iştirakiyle dersin havası değişti. Onlar imana susayan, duyduklarıyla âlemleri değişen kişiler oldukları için çok faydalı uzunca bir ders oldu. O zaman anladım ki ders dinleyenlerin iştiyakına göre dersin tesiri değişiyormuş. Onların konuşup anlaştıkları yarım saat dilimi çoktan aşılmış, hatta birkaç katına çıkılmıştı. Ders bitince saate baktılar. Saate bakınca hayret ettiler. Birisi dedi ki:

-Ulan Kadir, ben on dakika sigara içmeden duramazdım. Bize ne oldu da bu kadar durabildik?

Bir diğeri dedi ki:

-Ben evde bile bu kadar kalmış değilim. Burada nasıl bu kadar durabildik?

Böyle hayret dolu ifadelerden sonra dersi çok sevdiklerini ve artık her akşam bu derslere katılacaklarını belirttiler. Birisi yarın ki dersin nerede olduğunu sordu. Biz de Davutkadı'da olduğunu söyledik. Dersten çıktıktan sonra bu altı kişi, dersten o kadar çok istifade etmişler ki, evlere dağılmadan önce aralarında konuşup anlaşarak birbirlerini sabah namazına kaldırıp hep birlikte camiye gitmişler. Akşama da üç kişisi Davutkadı'ya derse geldiler. O akşam da ders dinledikten sonra kim olduklarını biraz açıkladılar. Birisi dedi ki:

-Ben kırk iki defa hapse girmiş birisiyim.

Bir başkası:

-Ben öyle bir kişiyim ki, yum gözünü, aklından ne geçerse, bende hepsi var.

İsmet adındaki birisi ise ticaretle uğraşıyormuş. Dokumacı tezgâhı varmış. O da aynen şöyle söyledi:

-Ben bu gün dükkânı açınca hayretler içinde kaldım. Meğer benim tezgâh Allah Allah diyormuş. Ben dükkânı hiç bu gözle görmemiştim. Vallahi bu eserler ve sohbetler ya dükkânı ya da beni değiştirdi.

Bir başkası da aynen şu itirafta bulundu:

-Ben kendi elimle imal ettiğim dört fıçı şarabı bu gün helâya kendi ellerimle döktüm. Gerçekten de akşamki sohbet beni çok etkiledi.

Ali Ağabey tam burada durarak bu son cümle üzerine bir yorum yaptı.

Dedi ki:

-Bakın kardeşler, bir insan bir akşam bir ders dinliyor, ertesi gün dört fıçı içkiyi helaya döküyor. Bu durum Peygamber (ASM) zamanında içki yasağı geldiğinde evdeki yıllanmış içkilerini sokağa döken sahabelerin haline benziyor. İşte bu zamanda Risale-i Nur mesleği sahabe mesleğidir. Biz de böyle bir cemaatin efradıyız. Allah hepimizi muhafaza ve muvaffak eylesin.

Ali Ağabey'in anlattığı altı kişi hizmetinin hikâyesi daha bitmemişti. Ağabey anlatmaya devam etti:

-Bu hadiseden birkaç gün sonra dükkâna iki komiser geldi. Bunlar bizi bilen bizi takip eden polislerdi. Ara sıra dükkâna uğrarlardı. Gelişlerine pek şaşırmadım, ancak gelir gelmez birisi: "Sen ne yaptın yahu!" deyince şaşırdım. Hemen karşılık olarak: "Ben ne yapmışım?" dedim. Komiser anlatmaya başladı:

-Kardeşim sen bunlara okudun mu, üfledin mi? Ne yaptın? Bunların her birinin arkasında bir polis vardı, gene de baş edemiyorduk. Sen bir gecede bunlara ne yaptın da bu adamlar melek gibi oldular?

Komiser Bey, bu konuda bazı sorular sordu biz de cevabını verdik. Hatırlayabildiğim kadarıyla aramızda şöyle bir konuşma geçmişti:

-Sen bu adamlara neler anlattın da onları böyle etkiledin? Biz de az çok okumuş insanız. Biz de bildiklerimizi bu adamlara defalarca anlattık, fakat etkili olamadık. Demek ki senin anlattıkların bizim zamanımızda okullarda öğretilmiyordu. Yoksa öğretilmiş olsaydı elbette ki biz de bu insanlara anlatır ve onları etkilerdik. Sahi sen bu fikirleri nereden aldın? Sen bu ilmi nereden kazandın?

-Nur mekteb-i irfanından. Risale-i Nur eserlerinden.

-Bize de verir mi bu fikirleri?

-Verir tabi.

O zamanlar Bursa'da hiç unutamadığım bir hatıra da şöyle oldu: Bir akşam Emirsultan'da ders yapıyorduk. Derse 60 yaşlarında biri geldi. O gelince ben dersi kesmedim, derse devam ettim. Çünkü bazen böyle yeni gelen birisine hemen hoş geldin deyip derse ara verince, adam da tanıştıktan sonra Risale-i Nur'u hiç dinlemeden kalkıp gidiyor. Biz buna fırsat vermemek için okumaya devam ettik. Ders bitene kadar dinledi. Ders devam ederken unuttuğu bir şeyi ders bitince hatırlamış olacak ki hemen ayağa fırlayarak dedi ki: "Eyvah, hanımı dışarıda unuttum. Onu dışarıda bırakıp gelmiştim. Şimdi hemen gitmeliyim. Fakat şunu bilin ki bu ders bana çok etki etti. Benim bundan sonraki hayatımı değiştiriyorsun. Ben artık bundan sonraki hayatımda İslami bir hayat yaşayacağım."

Adam acele edince kim olduğunu bile soramadık. O gittikten sonra oradakilere kim olduğunu sorduk. Adam Bursa'nın en ünlü dokumacılarından birisiymiş. Yani o günlerin en zengin Bursa iş adamlarından birisiymiş. Bizim ders yaptığımız apartmanın sahibine o akşam misafirliğe gelmiş. Çıkıp giderken de ev sahibine bizim dairedeki kalabalığı sormuş. O da dini sohbet yaptığımızı söyleyince "kimdirler, ne anlatıyorlar?" diye "Bir uğrayayım" demiş.

1971 Muhtırası'nda sıkıyönetim de Yalova İskelesi'nde askerlerin arasında ellerimiz kelepçeli sağlı sollu dizilen çocukların arasından geçerek vapura binerken çocuklar bize bağırıyorlardı:

-Kaç kişi öldürdünüz? Kaç kişi öldürdünüz?

Biz de onlara bağırarak cevap veriyorduk:

-Çok küfür öldürdük. Çok küfür öldürdük.

Tabii çocuklar bunu anlamıyorlardı. Bizi katil sanıyorlardı. Oysa söylediklerimiz doğruydu. Biz katil değildik. Kimseyi öldürmemiştik. Hatta bir kişinin burnunu bile kanatmamıştık. Öyleyse bizi niçin tutuklamışlardı? Evet, biz kimsenin burnunu bile kanatmamıştık, ancak çok küfür öldürmüştük. Yanlış anlamayın sakın, çok kâfir öldürdük demiyorum, çok küfür öldürdük diyorum. Çünkü Risale-i Nur'un gayesi öldürmek değil kurtarmaktır. Bizim asıl meselemiz iman kurtarma meselesidir. Bunun için de fikirle küfrü öldürüp yok ediyoruz. Çalışmamız böyledir. Hizmetimiz budur. İnşallah bu hizmet ile Allah huzuruna çıkmak istiyoruz.

-Devam edecek-

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Mehmet Kaplan, 2013-06-24 07:05:46

İbrahim Köse Bey Kardaşımın bu güzel yazısı ve Muhteşem çınarımız Ali Çakmak Ağabeyden aldığım manevî haftalığımı hepimizle paylaşması Ali Çakmak Ağabeyin; \\\"Bu haftalığın ebedî âlemde de devam edecek İnşallah....\\\" müjdesi ile birleşti iç dünyamızda. Rabbim biribirimize eylediğimiz duaların tesirini halkeyleyerek Peygamberimize komşu eyleye....

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

mustafa, 2013-06-16 05:50:41

Hocam elinize saglik hizmetlerinizde muvaffakiyetler dilerim. Cenab-i hak bizleri basta peygamber efendimize ve ustadimiza ve de kendilerine layik eylesin ,hizmeti nuriyede de daim eylesin amin

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR “UMMAN”

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR  “UMMAN”

Kitaplar, insanların ufuklarını açmada ve terakki hususunda hayatın temel unsurlarındandır. F

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

İsmi gibi cismi de kâmildi, güzel ahlakın kemalinde bulunuyordu. Mütebessim bir çehreye sahipt

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Şubat ayında Rahmet-i Rahmana uğurladığımız Mehmed Kırkıncı H

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

Doksan sene bereketli bir ömür yaşayan, Ümmet-i Muhammed’in dirayetli bir allamesi, nur cemaat

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

Yıl 1982. Mayıs'ın sonları. Erzurum İmam-Hatip Lisesinde öğretmenim. 6 yaşlarında ciğerpar

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

Rasulullah Efendimiz buyurmuş: “Ahir zamanda ilim kalkacak, cehalet hâkim olacaktır.”(Bkz.

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

Nam-ı diğer Kırkıncı Hoca… Kırkıncı Hoca, ilmî cesaret, münazara, cihat, Risale-i Nur ve

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

Tam kırk altı sene evvel haftalık “İttihad” gazetesinde neşredilen bu yazı, merhum Mustafa

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

Geçtiğimiz Çarşamba günü büyük bir âlimimizin vefatıyla sarsıldık. “Şarkın bilgesi

SAİD ÖZDEMİR AĞABEY’DE HAKİKAT ARAYIŞI

SAİD ÖZDEMİR AĞABEY’DE HAKİKAT ARAYIŞI

Said Özdemir Ağabey… Nam-ı diğer Tillolu Said… Hayatını Kur’an’a ve imana vakfeden bir

HINISLI FAHRETTİN HOCA

HINISLI FAHRETTİN HOCA

Fahrettin hoca, iyi bir Arapça eğitimi almış, âlim ve fazıl bir zattır. Uzun yıllar Hınıs

Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur.

Zümre, 41

GÜNÜN HADİSİ

Hiç bir vâli yoktur ki, o, müslüman ahâli üzerinde icrâ-yı velâyet ederken zulüm ederek ölür, muhakkak Allah Cennet kokusunu ona haram kılacaktır.

Ma'kıl İbn-i Yesâr (r.a)'dan rivayet olunur.

TARİHTE BU HAFTA

*Prut Barış Antlaşması (Osmanlı-Rusya) 22 Temmuz 1711 *İkinci Meşrutiyet'in ilanı 23 Temmuz 1908

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI