Cevaplar.Org

MUZAFFER ARSLAN

Muzaffer Arslan ağabeyimiz 1928 senesinde Erzurum’un İspir İlçesinin Gaziler Köyünde dünyaya geldi. 1950 de İzmir’e taşındı, aynı sene Risale-i Nurları İzmir’de tanıdı. Alsancak DDY de üç sene çalıştıktan sonra, 1954’de istifa edip ayrıldı. Manisa’da askerlik yapmakta olan Abdullah Yeğin ağabeyin teklifiyle 1954 başlarında Manisa’ya yerleşti.


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2013-06-15 02:47:40

Muzaffer Arslan ağabeyimiz 1928 senesinde Erzurum'un İspir İlçesinin Gaziler Köyünde dünyaya geldi. 1950 de İzmir'e taşındı, aynı sene Risale-i Nurları İzmir'de tanıdı. Alsancak DDY de üç sene çalıştıktan sonra, 1954'de istifa edip ayrıldı. Manisa'da askerlik yapmakta olan Abdullah Yeğin ağabeyin teklifiyle 1954 başlarında Manisa'ya yerleşti. 

Artık, bu andan itibaren kendi dünyasını, insanların âhiretleri için feda etmeye karar vermişti. Tıpkı Üstad'ı Bediüzzaman gibi. Bundan sonra bütün mesaisi Kur'ân ve iman hizmetlerine aitti.

Muzaffer Arslan seyyar olarak Risale-i Nur dağıtma işine başlayarak, bütün Türkiye'yi il il; kasaba kasaba; köy köy dolaşmaya başladı. Her yerde Risale-i Nurları neşrediyor, mahiyetini insanlara anlatarak dağıtıyordu. Bütün bunları Hz. Üstadla veya Üstadın yanındaki talebelerle sık sık görüşerek, istişareyle yapıyordu.

Dile kolay, iki elinde, iki ağır tahta bavul ile, bütün Anadolu... Hem de senelerce, bir ömür boyunca… Yaşlanınca herkesin midesi aşağı sarkarken, onunki göğüs kafesine çekilmiş. Cerrahpaşa'daki Doktorlar hayret etmişler; "herhalde o ağır valizlerden olacak" diyor kendisi.. Muzaffer ağabey gittiği bir çok beldede; ya soruşturma geçirdi, ya karakollarda sabahladı veya hapishanelerde yattı. Ama o her seferinde, kaldığı yerden devam etti. Allah için geriye dönüş gemilerini yakmıştı... Bereketler saçarak hep ilerledi... Mübarek Anadolu insanının kalplerine nur tohumlarını ekti.

Olağanüstü bir istidata sahip olduğu halde; mal-mülk, para, evlad, evlilik konularını hiç gündemine sokmadı. O zamanlar hizmet yolunda yürümek çok sıkıntılı ve zahmetli idi. Bazen yol parası bile bulamadı, yamalı gezdi, dükkânlarda yattı, hatta aç bile kaldı. Fakat O, şunu iyi anlamıştı: "…hizmet-i Kur'aniyede bulunana; ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Ta ihlâs ile ciddiyet ile hizmet-i Kur'âniyede bulunsun." (Lem'alar 43) O şimdi bizim nazarımızda, hem "Muzaffer"dir, hem de "Arslan"dır. Yani ismiyle müsemmadır.

Elbette, O müşfik Üstad, böyle bir talebesinden razıydı. Rıza-i İlâhi için yaptığı fedakârca hizmetlerini her seferinde tebessümle tebrik ediyor, dualarla teşvik ediyordu. 

Muzaffer Arslan'ın aşağıda okuyacağınız hatıraları bir cihette kendi hayatı; bir cihette de nur hizmetlerinin Anadolu'daki büyüme, yayılma serüvenidir. Anlattıkları sadece bir kesittir, birkaç örnektir. Şayet bir gün Nurculuğun Anadolu'da yayılma serüveni yazılacaksa, bence temel kaynaklardan birisi Muzaffer Arslan olmalıdır. Hatıralar okununca görülecek ki şaşırtıcı bir hafızası var. İfade kabiliyeti çok mükemmel, ağır ağır fevkalede fasih konuşuyor Muzaffer Ağabey.

"KAYDA DEĞER BİR ŞEY YOK" DEYİP BENİ HEP ATLATMIŞTI

1968 senesinde İzmir Patlıcancı yokuşunun sonunda bulunan, Mustafa Birlik ağabeyin evinde yapılan mutad Salı derslerinden birine gitmiştim. Muzaffer Ağabeyi ilk defa orada görmüş, dinlemiş ve çok etkilenmiştim. O gün İhlâs Risalesini açıklayarak okuduktan sonra, az sayıda bulunan cemaate şöyle bir soru sormuştu: "Neden Kur'ândaki sûre'nin birinin adı İhlâs?" Beklemeden kendisi cevap verdi: "Çünkü bu sûre'de Allah (CC) sadece kendi sıfatlarını anlatıyor." Muzaffer Ağabeyle görüşmemiz kırk senedir devam ediyor. Zannedilmesin ki bu hatıraları kolayca aldım kendisinden. Defalarca teşebbüsümden sonra, ancak 21 Nisan 2006 da İzmir Şirinyer'deki mütevazi evinde, nasip oldu. Bir de evimdeki bir derse iştirak etti, orada da ilave hatıralar aldık. Fakat hep perde arkasında kalmayı sevdiğinden ve fevkalede mütevazi kişiliğinden dolayı, bu iş epeyce gecikmiş oldu. "Kayda değer bir şey yok" deyip beni hep atlatmıştı.

Bu kudsî hizmetin 1950 senesinden sonraki seyrini kısmen hülasa eden veya perdeyi aralayan bu hatıraların merakla okunacağını tahmin ediyorum. Anlattıklarından çıkarılacak çok dersler var.

Velhasıl: Muzaffer Ağabey, Anadolu'nun sinesine nur tohumlarını serpen çok kıymetli ağabeylerimizden biridir. Allah kendisine sağlıklı, uzun ömürler versin... Âmin.(*)

SORULAR VE HATIRALAR

RİSALE-İ NURLARI 1950'DE İZMİR'DE TANIDIM

-Risale-i Nurları nasıl ve nerede tanıdınız?

-İzmir'de tanıdım. İzmir'e geliş sebebim şuydu: Sene 1950. Küçük biraderimin kaçıp buraya geldiğini haber aldım. O, buralarda bozulmasın diye İzmir'e geldim, biraderi buldum. Maksadım onu alıp memlekete geri götürmekti.. Baktım Halkapınar meyan fabrikasında çalışıyor. Biraderle 15 gün beraber kaldık. Sonra o, Ankara Muhafız Alayına asker oldu. Birader yakışıklı boylu-poslu idi. Tam o sırada Devlet Demir Yollarında çalışan dayım İzmir'e tayin olmuştu. Beni ikna etti; "Memlekete gidipte ne yapacaksın, gel Alsancak'taki yol atölyesine gir, beraber çalışalım" dedi. İşte bu şekilde İzmir'de kalmış olduk .

Basmane'de, Anafartalar Caddesinde bir ev tutmuştuk. Bir hafta sonuydu, Basmane'deki Çorakkapı Camisinde ikindi namazını kıldım. Oradaki koca çınar ağaçlarının altında -karakola varmadan- bir kahve vardı. Orada bir çay içeyim dedim ve içeri girdim. Selam verdim oturdum. "Merhaba genç, kimsin, necisin?" dedi birisi. Kimliğimizi, işimizi anlattık. "Bir tarikata mensup musun?" dediler. "Yok! Tarikatı Muhammedeniye'denim" dedim. "Nurcu filan mısın yoksa?" dedi. "Yok! Nurcu filan da değilim" dedim, soğukkanlılıkla. Fakat ilk defa duyduğum bir tâbirdi, "tarikatı biliyoruz da, nedir bu nurculuk?" dedim. "Şarktan sürgün olarak gelen, Emirdağ'ında bir İslâm âlimi var. Meşrutiyetten beri İslâm'ı savunmakla geçmiş ömrü. Mahkemelere verilmiş, sürgünlere gönderilmiş. İşte O'nun kitaplarını okuyanlara nurcu diyorlar" dedi. "Yok, alâkam yok" dedim. "Sen iyi bir gence benziyorsun İzmir gibi bir yerde namazını kılabiliyorsun, hocalarla oturuyorsun; tavsiye ederim bu kitapları oku, çok istifade edersin" dedi.

-Bunu diyen zât kimdi, şimdi hatırlıya biliyor musunuz?

-Evet. Bu zât, Cumaovası'ndan (şimdiki Menderes İlçesi) İmam-Hatip Ferdi Hoca idi. Allah rahmet etsin. "Bu kitapları nereden bulurum?" dedim. "Burada Abdurrahman Cerrahoğlu var, Basmane'de Anafartalar caddesinde, köşede kendisinin bir kitap dükkanı vardır. Benim selâmımı söyle. O, el altından bu kitapları satıyor, al oku" dedi. "Olur hocam" dedim. Ferdi Hocam devam etti: "Ben Emirdağ'ında Üstadı ziyaret ettim. Çok büyük bir âlim, çok lûgat biliyor, çok ağdalı konuşuyor. Bir çok müşküllerim vardı, ziyaret esnasında bunların hepsini cevaplandırdı" diyerek Üstadı çok övdü bana. Sonra dedi ki: "Benim Üstadı ziyaret sebebim şuydu: Bir rüya gördüm. Asrın bütün imamları toplanmış, onların üzerinde birisi vardı. Sordum, 'bu kimdir?' 'Bediüzzaman Said Nursi' dediler. Ondan sonra ziyarete gittim ben." İşte benim Ferdi Hoca vasıtasıyla Risale-i Nurlarla ilk haberdar oluş tarzım böyle olmuştu.

İZMİR'DE İLK HİZMETLER

Oradan kalktım, Abdurrahman Cerrahoğlu ağabeye gittim, tanıştık. O zaman daha Latin harflerle Risale baskısı yoktu. Fakat ben Osmanlıca'da bilirdim, okur ve yazardım. Bana teksir bir kitap verdi, mürekkebi dağıtmış bir kitap. "Ciltli kitap yok mu Abdurrahman ağabey?" dedim. "Kalmadı yakında gelecek" diye cevap verdi. Bir iki hafta sonra bütün külliyatı, ama ne varsa, müdafaalar dahil hepsini aldım. Müdafaalar da ciltliydi. Tek taraflı sayfa baskısı vardı o zaman. Hepsi Osmanlıca. Hutbe-i Şâmiye, Münazarat da var içinde. Ben geldim eve; nedense Mektubat'tan başladım okumaya. O zaman Mektubat iki cilt. Üstad hocalara Zülfikar'ı tavsiye edermiş, ama daha biz oraları bilmiyoruz ya. Mektubat'ı gözden geçirirken, 15. mektup dikkatimi çekti. "Sahâbîler hakkında görüşü nedir acaba, ehl-i sünnet'e uygun mu değil mi?" diye baktım; tam ehl-i sünneti savunuyordu orada Üstad. 

Bu arada ben, bir taraftan, Manisa'nın eski müftüsü Edipzâde Ahmet Efendi'den sarf nahiv, yani Arapça çalışıyordum. Hafta sonları Kestanepazarı Camisine gidiyor, Arapça okutan hocaları dinliyordum. Her hafta sonu mutlaka Kestane Pazarı'na gidiyordum. Şaban Düz Hocayla da o zaman tanışmıştık, yakınlarda daha yeni vefat etti, Allah rahmet etsin. Hem Salih Efendiden, hem Ali Efendiden ders alıyor, hem de aşağıdakilere ders okutuyordu.

O sırada Eskişehir'den Ali Demirel tayin oldu İzmir'e. Derken arkasından Mehmet Akif Usanmaz tayin oldu. İkisi de astsubay. Mustafa Birlik o zaman askerde idi. Bu astsubaylar o zaman Eskişehir'de Üstadı ziyaret etmişler. Esnafımız yok, biz de yeniyiz. Ali Demirel'in evinde toplanmaya başladık. Bu arada Hüseyin Çağdır'la, Saim Atlıhan'la tanışmıştık.

ABDULLAH YEĞİN: MANİSA'YA TAŞIN

Biz böyle İzmir'de toparlanırken, o sıralarda bize Urfa'dan bir telefon geldi: "Bir ağabey askere geliyor, karşılayın." diye, 1953 sonlarıydı. Gelen Abdullah Yeğin Ağabeydi, Manisa'ya askere geliyormuş. Neyse Basmane'de karşıladık kendisini. Fakat düşünün misafir edebilecek bir yerimiz bile yok. Şaban Hocaya dedim: "Caminin –Fettah Camii- anahtarını ver." Artık camide misafir ettik Abdullah Ağabeyi. Sabahleyin Manisa'ya gitti. Aradan bir ay geçmişti, Astsubay Mehmet Âkif dedi ki: "Muzaffer Kardeş, Abdullah Ağabeyi bir ziyaret edelim." Ve gittik Manisa'ya.

Abdullah ağabey dedi ki: "Muzaffer Kardeş! Manisa dindar bir yer, merkez, çevre hep öyle. Fakat bu Menemen Hadisesinden dolayı halk sindirilmiş. Ben ise erken mesaiye gidiyorum, geç geliyorum, halkla münasebet kuramıyorum. Sen Manisa'ya gelsen çok iyi olur" dedi. Mehmet Âkif de Manisalı ya: "Ooo, çok iyi olur Abdullah Ağabey! çok iyi olur Abdullah Ağabey!" dedi. "Ben gelsem nerede kalacağım" dedim. "Yahu! sen gel" dedi. Onun da yedek subay bir arkadaşı vardı, öğretmen. Onunla bir ev tutmuş, orada kalıyordu. Abdullah ağabey "Dil Tarih'i" bitirmemiş ama, o zamanlar 1960 öncesi, liselilere de yedek subaylık veriyorlardı.

Böylece 1954 başlarında Manisa'ya taşındım. Abdullah Ağabeylerde bir iki gün misafir kaldım. Biz de o zamanlar her doğru bildiğimizi her yerde anlatıyoruz ya… Hocalarla münakaşalarımız da oluyordu. Dedim: "Abdullah ağabey! Benim size zararım olmasın, ben başka bir yerde kalayım." İki tane ziraat memuru vardı, Bekir Amca ve Ahmet Binici, yeni yeni alışıyorlardı. Göktaşlı'da ev tutmuşlardı. Onlar dediler ki: "Bizim Mahalle camisinin müezzini yok, çok güzel de odası var. Biz imamla konuşalım, sen gel, hem müezzinlik yaparsın, hem orada kalırsın, hem de orada sohbet yaparız" dediler. Gittiler hocayla konuştular. Böylece kabul ettik; taşındık caminin odasına. Nedense o zaman öğle ve ikindi kılınmıyordu o camide. Yani ben rahattım. Akhisar'a, Turgutluya, İzmir'e… gidiyor akşama dönüyordum. Bazen de yazın Kur'ân öğrettiğim gençlere bırakıyordum müezzinliği.

Caminin imamı Hamdi Hoca, varlıklı bir insandı, Allah rahmet etsin. O, o zaman 80 lira maaş alıyor, 20 lirasını caminin masrafına ayırıyor, 60 lirasını da bana veriyordu. Ben onu yol parası yapıyordum. O zaman İzmir otobüsle 1 lira idi.

MANİSA'DA KISA SÜREN VAİZLİK

Artık biz Manisa'da kalmıştık. Beni Erzurumlu değil de, ismimiz bu hizmette orada çıktığı için Manisalı bilirlerdi.

Bir ara, bizim sarf nahiv okuduğumuz, Manisalı eski müftü Edipzâde Ahmet Efendi aylığını almak için Manisa'ya gelmiş. Bana haber salmış, gittim. "Gel seninle müftülüğe gidelim" dedi. Gittik, müftüye bizi anlattı; "her camide konuşabilir" dedi. Müftü de bizi imtihan etmeden hemen vazife verdi.

Ben, Cuma vaazlarında kitapları çıkartmadan, âyet-hadis okuyarak, hocaların tarzında, risalelerden nakiller yaparak konuşuyordum camide. Ramazan yaklaşmıştı; bir ikindiden sonra vaiz diye bizim ismimizi yazmışlar. Cuma günü cemaate dedim: "Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin çok kıymetli kitapları var, onlardan okuyacağım." Bir müddet öyle devam ettik. Sonra bir gün, bir arkadaş beni bir Cuma günü başka bir camiye dâvet etti. Orada Âhirzaman hâdisatı ile ilgili bazı şeyler söyleyince, beni mahkemeye verdiler…

KİTAPLARIN TEMİN EDİLMESİ

-Dağıttığınız Risale-i Nurlar nereden geliyordu?

-İstanbul'dan geliyordu. Daha Latin harfine geçilmemişti, Osmanlıca, ciltli teksirler vardı. Isparta'dan da gelirdi. Mustafa Ezener ağabey Mersinde Gençlik Rehberini bastırmış; Antalya'da İleri matbaasında Hutbe-i Şâmiye basılmış; İstanbul'da Zübeyr ağabey'in Konferansı teksir edilmiş; Samsun'da Büyük Cihad matbaasında da "Küçük Sözler" basılmıştı. İşte oralardan geliyordu kitaplar. Ağrı'da Mesuliyet Gazetesi vardı, o da tefrika ediyordu Nurları. İlk basılan teksir kitaplar, biraz mürekkebi filan taşmış, 3. hamur'a basılmış kitaplardı. Ama sonradan fevkalede düzene girdi bunlar.

Kitapları sakladığım yer ise: Manisa'da iken; en evvel Mesut'un babası Hacı Ekber Ağabeye… Sonra yurtdışında çalışmış Hamdi Kumbaracı vardı; O, Vakıflardan Muradiye Camisine yakın bir yer tutmuş, yorgancılık yapıyordu. Gelen kitapları kasalarla onların deposuna koyuyorduk. Hem orası garaja yakındı, bundan dolayı benim için de kolaylık oluyordu. İzmir'de de Gönen Palas'ta; Mehmed Metin, otelinin alt katında bana bir oda vermişti, kitapları orada depoluyordum. Orası da o zamanki Basmane garajına yakındır zaten. İşte oralardan Tire, Bayındır.. her tarafa gidiyordum. Allah kolaylık veriyordu.

-Elinizde o eski kitaplardan var mı hiç, hâtıra olarak?

 -Manisalılar benim elimde eski hiçbir şey bırakmadılar. Mesela Üstadın verdiği altı tane 25 kuruşu Manisa'ya gittiğim zaman hemen bölüştüler. "Sen nasıl olsa Üstad'dan yine alırsın" dediler. Kitaplar da öyle, hep hatırını kıramadığım ahbablara verdim gitti. Ama diğer odadaki kütüphaneme bir baksanız iyi olur.

BEŞİNCİ ŞUA

-Nurları daha ilk tanıdığınızdan beri gittiğiniz yerlerde Beşini Şua'yı çok okuduğunuzu biliyoruz. Şimdi bile sizi beşinci şua uzmanı olarak görüyor çok kimse. Bunun sebebi neydi?

-Üstad Hazretlerinin şahsı üzerinde çok durmuşumdur Anadolu'da. Kitapları nazara verdiğimiz kadar; bilhassa Üstadın makamı (mehdiliği) üzerinde ve Âhirzaman'daki eşhas-ı mühimme üzerinde duruyordum. Bu sebeble 5. Şua'yı çok okuyordum. Aslında 5. Şua en evvel okunacak mesele değildir. Ama ben 1950-60 arasında o zaman her gittiğim yerde onu okuyordum. Zaten baş tarafında da: "Akide-i avam-ı mü'mininin imanlarını vikaye ve şübehattan muhafaza etsin diye…" yazılmış. Bu istikbal meseleleri hakkında avam-ı müminin ve bazı hocalarımız da dahil, yanlış malumat sahibiydiler. Çünkü bu istikbale aid hadisleri okuyanlar muhkem gibi kabul edip, yanlışlığa düşüyorlardı. Hâlbuki müteşabih hadisler tevil ister. Bunları da ancak ilimde vukufu bulunanlar tevil edebilirler. Yoksa Riyaz-üs Sâlihin gibi kitaplara bakıyorum, olduğu gibi nakletmişler. Halbuki bunlar müteşabih hadislerdir.

Üstadın izahlarına baktığımız zaman: Hadislerde geçen, "alnında yazılı bir kişi" veya, "eli delik bir kişi"yi aramak değil de, ondan murat nedir? Onları anlatıyor üstad. Peygamberimizin huzurunda işitilen bir gürültü duyulduğunda, Resulullah ne diyor: "Yetmiş senedir yuvarlanan bir taş, Cehennemin dibine yuvarlandı." Biraz sonra: "Yetmiş yaşındaki filan münafık öldü, Cehenneme gitti." diye haber geliyor. İşte bunun gibi müteşabih, yani benzetmeli hadislerdir bunlar. Ben çocukluğumdan beri bu Mehdi-Deccal meselelerini, Muhammediye, Ahmediye kitaplarından okumuştum, bunları bekliyordum. Âl-i Beyt'ten birisini bekliyordum ben. Şunu da bilin ki, onları okuduğumda daha üçüncü sınıftaydım.

Öğretmenimiz kadındı, Bir gün bana 23 Nisan hakkında bir şiir verdi, "bunu okuyup ezberleyeceksin" dedi. Çocuklar içinde biraz görüntülüydüm ben. O şiiri bir okudum, fakat ezberleyemedim onu. Çünkü, benim itikadıma, inancıma aykırı şeyler vardı içinde. Bu sebeble okula gitmedim ve o şiiri de okumadım.. Daha üçüncü sınıftaydım, o yaşta bizim inancımız buydu. Bu halimle ve yaşımla ben hep bu meseleleri bilirdim. Ahirzaman'da kim nedir anlardım, anlatırdım. Oysa ailemden böyle bir terbiye de almamıştım. Çünkü daha altı yaşımda babam, onaltı yaşımda da anam vefat ettiler. 1948-1950 arası Davutpaşa'da askerliğimi yaptım. O zaman bölüğün yarısına Kur'an ve ilmihal öğrettim. O zamanda bile ilgilenirdim bu meselelerle. Daha 5. Şua'yı da okumamışım henüz. Vakta ki 22 yaşında İzmir'e geldim…

-Duyduğuma göre, 5. Şua gibi yerlerden çok okuduğunuz için bazı ağabeyler sizi üstada şikayet etmişler?

-Evet.. Zübeyir ağabey anlatmıştı.. Birileri üstada gelerek, "en son okunacak mahrem eserleri en evvel okuyor…" tarzında üstada anlatmışlar. Fakat Üstad da gülmüş, bir şey dememiş…

ÜSTAD HAZRETLERİNE ZİYARETLERİM

İLK ZİYARETİM

-Üstad Hazretlerini ilk defa nerede ve nasıl ziyaret ettiniz? Neler konuştunuz?

-Ağabeyler, "Üstad ziyaretçi kabul etmiyor, kitapları okuyun diyor" dedikleri için benim ziyaretim biraz gecikti. Üstad 53'den sonra Isparta'ya geldi. Daha evvel malum Emirdağ'ında ve kısmen Eskişehir'de kaldı. Bir de 52'de İstanbul Gençlik Rehberi Mahkemesi vardır.

İzmir'de Mustafa Birlik'in kaynı Mehmet Uslu ve onun kardeşi Kadir vardı. "Üstadı bir ziyaret edelim" dediler. O zaman ben DDY'de çalışıyordum. Ramazan Bayramı yakındı. "Giderken Üstad'a bir kutu şeker, iki kilo da bal alalım, gelen ziyaretçilere bayramda ikram ederler" dedim. "Üstad kabul etmiyor ama" dediler. "Siz alın da biz kabul ettiririz" dedim; kendimden gayet emin olarak. (Muzaffer Ağabey bunun mümkün olmadığını sonradan gördüğü için gülerek anlattı bu kısmı)

Isparta'ya vardık, gece Nuri Benli Ağabeyin otelinde kaldık. Sabahleyin Rüşdü Çakın Ağabeyin Kitapçı dükkanına gittik. Dedi: "Kardeşim, Üstad burada, ama bakalım ziyaretçi kabul edecek mi?" Dedim: "Yahu sen yerini bir tarif et yeter." Yerini tarif etti, şimdi müze olan ev. Kapıyı çaldık, Tâhirî Mutlu Ağabey bizi içeri aldı, dedi: "Kardeşim Üstad rahatsız, ziyaretçi kabul eder mi bilmiyorum, buyurun çıkalım" dedi. Fakat elimizdeki eşyaları bıraktırdılar, onları içeri almadılar. Tâhirî Ağabey: "Kardeşim Üstad hediye almaz, şimdi bunları görürse bizi azarlar" deyince, mecburen hediyeleri öylece bıraktık. O zaman Üstadın evinin kapısının arkasında ziyaretçilere dair bir mektup vardı. Gelen gidenlere okuturlardı. "Benim eserlerimin her biri bir Said'dir. Bunları okumanız benimle görüşmek gibidir…" diye. Orada Tâhirî Ağabeyden başka, Zübeyr Ağabey ve Ceylan Kardeş vardı. Bayram Yüksel kardeş o zaman Kore'de idi. Mahmut Çalışkan var mıydı hatırlamıyorum.

Meğer Üstad ziyaretçileri yatak kıyafetiyle karşılamıyor, evvela giyim kuşamını düzeltip ondan sonra kabul ediyormuş. Neyse Zübeyr Ağabey haber verdi. Üstadın yanına girerken, Ağabeyler bize üç talimat vermişlerdi: 1.Yanında fazla kalmayın 2.Sual sormayın 3.Yüzüne bakmayın. Girdik içeriye. Üstadın elini öptüm, sağ tarafına diz çöktüm, oturdum. Üstad Hazretlerini ilk defa görüyordum. Hemen dikkatimi çekti: Üstadın belinde hiç bir eğilme yoktu. O yaşında dimdik ve dinçti. Âhir hayatına kadar da hep öyle kaldı Üstad. Şu Fatih Camiinde dua ederken bir fotoğrafı var ya, aynen o tarzdaydı, zaten en vurucu resim de o geliyor bana..

Neyse Zübeyr ağabey bizi takdim etti. Erzurumlulara Üstad hemşehrim diyordu. "Maşaallah, maşaallah.." diye iltifatlar ettiler. Üstadın konuşmalarını Zübeyr Ağabey bize tekrar ediyordu. İzmir'den hususan Abdurrahman Cerrahoğlu'nun selamlarını söyledim. Ege hizmetleri hakkında bilgi verdim. Üstad konuşmalarında zorlanarak da olsa mücadelelerini bize anlatmaya çalışıyordu. Risale-i Nurları okumanın öneminden ve bugünkü gençliğin kurtuluşunun, ancak Risale-i Nurların okunmasıyla mümkün olacağından bahsedip, daima akla kapı açıyordu.

Üstad konuşmayı kestiği zaman kalkın demekti. Dedim: "Üstadım, sizin yanınızda uzun zaman kalmak isteriz, fakat sizi rahatsız etmemek için, hem meşguliyetiniz de olabilir, bize müsaade buyurun" dedim. Ayrılırken: "Üstadım! Bayramda ağabeyler ve ziyarete gelecekler için misafir şekeri getirmiştik, sizin için de iki kilo bal almıştık." Dedi: "Kardeşim ben hediye kabul etmiyorum. Beni, kaidemi bozmaya zorlamayın." "Anlıyorum da bir sefer kabul etseniz Üstadım" dedim. Üstad tekrar etti. Biz ısrar edince: "Peki madem bizim için getirmişsiniz, ben onların bedelini ödeyeyim" dedi. Ben, bedel deyince: "Üstadım önemi yok onun" dedim. "Söyle öyleyse kaça aldınız?" dedi. "150 kuruşa aldık" dedim. Üzerinde buğday kellesi olan 25 kuruşluklar vardı o zamanlar; Üstad krem kutusundan altı tane çıkardı verdi bana. "Burada kalan talebeler için bunu kabul ediyorum. Sizi de talebeliğe kabul ediyorum, sizi otuz kırk senelik eski talebeler gibi kabul ediyorum" dedi. Üstad iltifat ediyordu tabi.

Tekrar elini öptük. O da bizim başımızı okşadı. "Buralara kadar masraf edip benim için gelmişsiniz, beni minnet altında bırakıyorsunuz, sizin yol masraflarınızı karşılamam lazım" diye de, Üstad bizi ikaz etti. İzmir'den Abdurrahman Cerrahoğlu'na, Ahmed Feyzi'ye, "bana vekaleten selâm söyleyin" dedi.

Sonra "Denizliye de uğrayacak mısınız? Orada Yakalı Hâfız Mustafa var, ona da selâm söyleyin" deyince; "uğrayacağım Üstadım" dedim. Halbuki biz direk trenle dönecektik, şimdi bu bizim için bir emir olmuştu. Denizli'ye daha önce hiç gitmemiştim.

Üstad ziyaretçileri orada tutmak istemiyordu. "Kardeşim şimdi araba var, binin gidin" dedi. Emniyet eziyet veriyordu o zaman. Ama ben uzun yıllar Üstad'a gidip geldiğim halde, hiç öyle bir sıkıntım olmamıştı. "Peki Üstadım" dedik ve çıktık. Trene bindik, ben Denizli'de indim, diğerleri İzmir'e devam ettiler. İşte ilk ziyaretimiz bu tarzda olmuştu. Daha sonraları birkaç defa Emirdağ'ında, fakat daha ziyade Isparta'da iken çok ziyaretlerim olmuştur.

Geçenlerde birisi; "Muzaffer Abi ne zamandan beri hizmettesin?" diye sormuştu. "Seksen senedir" dedim. "Yahu ağabey yaşın kaç ki?" dediler. Dedim: "Yaşım o kadar yok; belirli bir fiili hizmetimiz var. Ama otuz kırk sene de müktesep hakkımız var" dedim. Hani Üstad: "Sizi otuz kırk senelik eski talebeler gibi kabul ediyorum" demişti ya…

DENİZLİ'DE YAKALI HÂFIZ MUSTAFA

Üstad, "Denizli'de Yakalı Mustafa'ya selâm söyle" deyince, bunu emir telakki edip Denizliye geldim. Ben Yakalı Mustafa Ağabeyi hiç tanımıyordum. Fırıncılık yapıyormuş, sora sora buldum. Bakınız Üstad onu hiç unutmamıştı. Üstad dokuz ay Denizli hapsinde yattığı zaman, evinden hep yemek götürürmüş, çamaşırlarını yıkatırmış. Üstadın tahliyesi için hakimlerle özel görüşmüş, çok gayretler sarfetmiş o zaman. Bu hizmetleri için Üstad onu unutmamıştı.

Misafiri oldum, çok sevindi. Orada bir hatıra anlattı bana: "Ben Hicaz'a giderken, Üstadı ziyaret ettim. Bana bir takım Osmanlıca külliyat verip: "Hacı Mustafa, bunları Mekke-i Mükerreme'ye bırak, okunsun" dedi. Sınırdan geçerken valizleri açtılar, kitapları gördüler, ellemediler. Fakat bulunduğum yerin emniyetine haber vermişler. Dönüşte Emniyete çağrıldım. Emniyet müdürü: "Hacı! Allah kabul etsin. İyi güzel de, giderken bu Said-i Kürdi'nin eserlerini niye götürüyorsun. Bunların zararlı olduğunu bilmiyor musun?" dedi. Ben de dedim ki; "Eğer bunlar size göre zararlı eserler ise, memleketin dışına götürerek memleketi bunlardan kurtardım. Yok, faydalı bir İslâmî eserlerse, bir İslâm memleketine götürdüm, okunsun. Artık bunları bırakın. Bu tür şeylerle bizi rahatsız etmeyin. Memlekette demokrasi var" deyince, serbest bıraktılar beni." Yakalı Ağabey çok demokrat, kahraman, korkusuz bir insandı. Üstad, Emirdağ Lahikasında bir mektubunda merhum Mustafa Efendinin bu hizmetini şöyle anlatmaktadır:

"Aziz, sıddık kardeşlerim!

Hadsiz şükür olsun ki, Risale-i Nur'un Haremeyn-i Şerifeyn'ce makbuliyetine bir alâmet şudur ki: Denizli kahramanı Hâfız Mustafa, İstanbul'dan aldığı Zülfikar ve Asâ-yı Musa ve Siracünnur'u -ki Hindistan ülemâsına gönderilecekti- onları alıp yolda bazı hacılara okutup, beraber Medine-i Münevvere'de Keşmir'li gayet meşhur bir âlim ve Türkçe de güzel bilen zâta teslim etmiş. O zâtın da çok takdir edip kat'î teminat ile Hindistan ülemâsının merkezine göndereceğini ve Medine-i Münevvere'ye mahsus olan mecmualar da yetiştiğini ve sair yerlere de gönderilen mecmualar selâmetle yetiştiğini, Denizli'li Hâfız Mustafa'ya beraber arkadaş olup ve yolda Nurları okuyarak giden hem genç, hem Nurcu iki Afyon'lu hacı ve başka hacılar, bu müjdeli haberi bana getirdiler ve hariçte Risale-i Nur'un ehemmiyetli revacını ve makbuliyetini müjdelediler." (E.Lâhikası 275)

ÜSTAD'DAN KOPUK ÇALIŞMIYORDUM

-Dolaştığınız yerlerden Üstadın haberi oluyor muydu?

-Ben o zaman yazları Ege'de kalıyordum, Ağustos ay'ı olduğu zaman Erzurum'a gidiyordum. Giderken Üstad'ı ziyaret edip bilgi veriyordum. Gittiğim, veya gideceğim yerler hakkında bilgi veriyordum. Dönüşte de uğradığım yerler hakkında tekrar Üstad'a bilgi veriyordum. Onun için Üstad'dan kopuk çalışmıyordum. Yani resmî bir mukavelemiz yoktu ama, her şeyden Üstad'ın malumatı oluyordu. Yalnız daha ziyade Zübeyr Ağabey bizi Üstad'a anlatıyordu. Netice itibarı ile Üstad bizim faaliyetlerimizi biliyor, Zübeyr ağabey de Üstada devamlı anlatıyordu.

Şarka gittiğim zaman altı ayda bir Üstadı görebiliyordum. Bir giderken, bir de dönerken. Ama Ege'den bazı arkadaşlarla haydi… deyip ayda bir gittiğimde olmuştur. Fakat Üstad sık sık ziyareti iyi karşılamazdı. Hizmet olmalıydı. Mesela bir gün yeni harflerle Mektubat basılmış daha bize gelmemiş, biz de: "Üstadım Mektubat basılmış, biz daha onu almadık da onu almak için geldik" derdik, bunun gibi hizmet vesileleri olmalıydı.

ÜSTADIN TEKLİFİ İLE VERİLEN TAYINAT

 Ben Ege'de iken tayın bedeli filan almıyordum. Kitaplar satıldı mı, hemen parasını yeni baskısı yapılsın diye İstanbul'a gönderiyordum. Onun için Üstadın naşirlere bıraktığı yüzde onikibuçuk alıyorduk sadece. Zaten o da, masraflar filan oluyordu… öyle ticaret filan gayesi yoktu. Bir kitap, mesela kaça mal oluyor.. masraflar çıkarılır maliyet belirlenir, yüzde onikibuçuk üzerine konulurdu, o da diğer masrafları karşılasın diye. Onun için kitaplar hep maliyetine satılıyordu. 

İkinci sefer Üstad'a gidişimde Üstad bana sordu: "Tayin bedeli alıyor musun?" "Almıyorum Üstadım" dedim. Üstad: "Olmaz kardeşim, bu kadar masrafı nasıl karşılıyorsun?" dedi. "Kardeşim, eğer benim imkanım olsa sana birkaç tane tayin bedeli öderdim, fakat imkanımız bu kadar" dedi. Üstadın yanında kalanlara aylık veriliyordu. Ayda dokuz lira, bir ekmek parası. Bana da aynı, yıllık 108 lira veriyorlardı, çünkü ben şarkta beş altı ay kalıyor, çok yerleri dolaşıyordum. Erzurum'da kalıyordum iki buçuk ay, Erzincan'da kalıyordum bir ay, Sivas'ta, Kayseri'de, Van'da… on iki ay içinde en sonunda Çukurova'da kalıyordum. Kışı orada geçiriyordum. Edirne'den Hakkari'ye kadar her yere gittim.

-Dersaneler mi vardı oralarda?

-Yok, ne dersanesi daha? Otelde kalıyoruz, dava arkadaşlarımızda kalıyoruz. Mesela Hemşehrim Ayhanlar, o zaman Adana'da oturuyorlardı, onlarda kalıyordum. O sebeble Adana'da problemim yoktu. Hizmete sahip çıkan arkadaşların evlerinde misafir oluyordum. Netice itibariyle hani Üstad "fıtrî nurcu" diyor ya. Bizim yapımız ona müsaitti...

İSTİĞNA DÜSTURUNDAN NE ANLAŞILMALI

-İstiğna düsturunu nasıl anlamalıyız ağabey?

-Ben Erzurum doğumluyum, nüfusumu İzmir'e aldırdım. Şaktan garba hiç kimse bir şey diyemez… Daima izzetimle yaşadım. Bu meslek- i kudsiyeye, cemaatime zarar verici, itibarına leke verici bir davranışta bulunmadım bu zamana kadar. Buna da kararlıyız.

-Ağabey bizim için sormuştum, istiğna düsturunun devamı hususunda?..

 -İstiğna şahıslarımız içindir. Ehl-i himmetin hizmete iştirakine mani olunmaz. Risalelerde bunlar vardır.

ANADOLU SEYAHATLERİNDEN BİR KAÇ ÖRNEK

-Muzaffer Ağabey! Gerek Üstad Hazretleri hayatta iken, gerekse daha sonraları, senelerce bütün Türkiye'yi dolaştığınızı; kitapları insanlara okuyarak tanıttıktan sonra neşrettiğinizi biliyoruz. Tamamını olmasa bile, seyahatlerinizden birkaç örnek anlatırmısınız?

BURSA'DA BİR KAPI KAPANDI, ALLAH BAŞKA BİR KAPI AÇTI

 -1955 senesiydi, daha o zaman henüz yeni harflerle Risaleler basılmamıştı. Onlar 56'da basılmaya başladı. 

Manisa'da hapis yattığım zaman, şimdi Nazilliden tanıdığınız Ertuğrul Öztürk Bey'in dedesi elli lira harçlık bırakmıştı. Ben de Astsubay Muzaffer Erdem'le beraber "Ramazanda Bursa'ya gidelim" diye kararlaştırdık. O, oradan evliydi. Haberleştik. Muzaffer Kardeş bana sordu: "Resmî elbiseyle mi geleyim, yoksa sivil mi geleyim?" Dedim: "Resmi elbiseyle gel." O İzmir'den, ben Manisa'dan Balıkesir'e geçtik.

İki tahta valizim vardı, o zaman sapları bile kopmuştu. Çilingir Ramazan Usta vardı. O, vidalı, kopmayacak şekilde, kırk kilo kadar taşıyacak kulplar yapmıştı. Benim, tahmin ediyorum midemin göğsüme doğru çekilmesi, o kollarımdaki ağır yükten olabilir. Cerrahpaşa'da muayene eden o dekan demişti: "Yaşlanınca herkesin ki sarkar senin miden göğsüne çekilmiş." Neyse, Muzaffer Erdem'le Balıkesir'den çıktık, Bandırmaya geçtik, bir iki gün kaldık orada. Edincik, Gönen, Biga, Kemalpaşa… oralara uğrayarak vardık Bursa'ya.

Üstad'la Afyon'da yatan Ali Aktar isminde birisinin adresini almıştık. Orada yorgancılık yapıyormuş, Orhan Camisine yakın. Biz Orhan Camiinde öğleni kıldık, fakat adam bize sahip çıkmadı. "Kardeşim, çok sıkı, hiç nurculuktan bahsetmeyin, Hocaefendiyle (Üstad) ben de mektuplaşamıyorum…" şöyle-böyle dedi, bizi bıraktı gitti. "Yahu bu nasıl nurcu" dedik. Caminin önünde Muzaffer Erdem bana dert yanıyordu: "Bu nasıl nurculuk böyle" diye söyleniyordu. Orada seyyar kitapçı varmış, Darendeli Mustafa. "Yahu arkadaşlar nedir derdiniz?" dedi. "Yok, bir şey yok" dedik. "Yok yok söyleyin kimsiniz, necisiniz siz?" dedi. Dedik: "Bu arkadaş Astsubay, ben Manisa'dan seyyar kitapçıyım." "İyi biz de seyyar kitapçıyız. Nedir meseleniz?" deyince, anlattık. "Yahu siz ne merak ediyorsunuz, verin o kitapları ben satarım." Dedim: "Bizim kitaplar öyle cami önlerinde sergide satılmaz." "Eee Nasıl olacak?" "Evini açarsın, tanıdıklarını, yakınlarını davet edersin, biz açarız okuruz, kendi elimizle…" "Tamam, Ben Yeşil'de oturuyorum, iftara akşam bana gelin, teravihi beraber kılarız, tanıdıklarımı davet ederim" dedi. "Tamam uygundur" dedik. Bir kapı kapandı, Allah başka bir kapı açmıştı bize.

O zaman da istiğna düsturuna öyle bir riayet bir ediyoruz ki; düşünün, Mustafa Birlik kurban eti göndermiş, biz de onu geri göndermiştik. Müessiriyet bozulmasın diye, hiç kimsenin çayını çorbasını içmiyoruz. Muzaffer Erdem kayınvalidesine gitti. Ben de lokantada yemek yedim, oradan Yeşil semtine gittik. O arkadaş da bizi hesaba çekti: "Yahu ben sizi iftara bekledim, niye gelmediniz?" dedi. O arkadaşta onbeş gün misafir kaldım ben. Ama hep onda kalmadım da, derse gelen arkadaşlardan da her birisi bizi götürdü. Emirsultan, Davutkadı, Yıldırım, orada meşhur bıçakçı Vehbi usta vardı, Tatar Feridun vardı. Onlarda da her gün hem misafir olduk, hem de dersler okuduk. Tabi götürdüğümüz kitapları dağıttık. Ama hayli bir muhit edinmiştik. Ali Kulluklar, tapu müdürü.. Kitaplar bitince Muzaffer Erdem'i İstanbul'a gönderdim, iki valiz daha kitap getirttim. onları da dağıttık.

Bir gün o tapu müdürü bizi iftara davet etti. Dedi: "Muzaffer Kardeş benim kayınım Emirdağ'ında savcıdır; onunla görüşmeye gitmiştim de; bana, Üstadı ziyaret ettiğini söyledi. Üstad, "yakında ben Bursa'ya geleceğim" diye söylemiş. "Bekliyoruz ama daha gelmedi Üstad." Ona dedim ki: "Ben pek tevillerden anlamam, ama üstad'ın muradı, bu gelen kitaplar olacak herhalde. Üstad her yere gelişigüzel gelmez, gezmez" dedim. Ramazanda 15 günümüz böyle Bursa'da geçti.

AYDIN'DA YİNE ORTADA KALMIŞTIK

Bursa'dan dönüşte tekrar Bandırmaya geldik. Akhisar'a uğradık, orada saatçı Ömer'e kitap bıraktık. Daha Şahin Hocalar filan yok Akhisar'da. Oradan Manisa'ya geldik, cemaatla görüştükten sonra İzmir'e geçtik. İzmir'in çevresini dolaştık, hedefimiz de bayramı Üstadın yanında geçirmek. Aydın'a da yeni geliyoruz. Aydın için Aksekili birisinin adresini almıştık, ona uğradık. Baktık ki adamda nur talebesi vasfı yok. Bunu nurcu diye nasıl adres verdiler bize, hayret ettik. Bize: "Beyhude uğraşıyorsunuz, Bediüzzaman'da uğraştı uğraştı, baktı ki olmuyor, bu millet hep münafık, O da vazgeçti" demez mi. Ortada kalmıştık. (Muzaffer ağabey gülerek anlatıyor)

Muzaffer Erdem'e dedim: "Komutan, gel bakalım!" Valizleri bir otele bıraktık. Başka tanıdığımız da yok Aydın'da. Gel dedik, ikindi namazını camiye çıkalım, imamla, müezzinle tanışalım, belki alakası olan birileri vardır. Baktık Camide mukabele var, sonuna kadar dinledik. Kitapları ben sergi şeklinde yapmıyordum ama, belki bir tanıyan çıkar diye götürdük. Fakat kitaplara pek sahip çıkan olmadı. Anlaşılıyordu ki Risale-i Nurlar sergi kitabı değil. Önemini anlatmadıktan sonra, adam ona sahip çıkmıyor. Nitekim hiç kimse bakmadı, ilgilenmedi.

Camiden en son sakallı birisi çıktı. "Arkadaş kimsiniz?" diye sertçe sordu. Dedik: "Biz Risale-i Nur talebesiyiz, Risale-i Nurların neşriyatı ile uğraşıyoruz." "Haa! Benim oğlan da sizlerden, Konya'da yatılı okuyor, ben yukarı camide imamım, gelin iftarı bizde yaparız, benim misafirim olursunuz" dedi. Biz: "İyi hele şükür, bir kapı açıldı" dedik. O, Reispaşa Camisi imamı imiş. Tabi biz yine lokantada yemeğimizi yedik. Fakat Salih Hoca da: "Benim yemeğim helal değil mi?" Diye bizi hesaba çekti. Cemaatinden otuz kırk kişi davet etti maşallah. O kadar cemaat geleceğini tahmin etmiyorduk, çoğu da Osmanlıca biliyormuş. Salih Hoca Kitapları kendi eliyle tavsiye etti, dağıttı. Hele Vakıflar Bölge Müdürlüğünde çalışan Kilisli Mehmed Ağa vardı, (geçen sene vefat etti. Allah rahmet etsin) En sadık sahip çıkan da o oldu. Dedi: "Yarın kalın, vakıfların yurdu var, orada talebeler var, onlarla bir sohbet edin." Gittik, oranın başında bulunanlara kitaplar verdik, orada sohbetler ettik. Derken bu şekilde üç gün Aydın'da kaldık, ama hep otelde yattık.

ÜSTAD'A, GİTTİĞİMİZ YERLERİ ANLATINCA ÇOK SEVİNDİ

Aydın'dan geçtik Nazilliye, Denizliye, oralarda da kaldık birkaç gün. Nihayet arafe günü Isparta'ya vardık. Akşam yine Nuri Benli ağabeyin otelinde yattık. Ulu Cami'de Bayram namazını kıldıktan sonra Üstad'a gittik.. Baktık ki; Üstad ders okuyorlar, yanında hizmet edenlerden başka, Mustafa Ezener Ağabey, Terzi Mehmet Efendi vardı. Biz de oturduk derse iştirak ettik. Üstadın elini öptük, bayramını tebrik ettik. Bu geldiğimiz yerler hakkında Üstad'a bilgiler verdik. Nerden başladık, nerelere gittik anlattık. Üstad çok sevindi, çok memnun kaldı, dualar etti, tebrik etti.

Sonra tekrar Denizliye geldik. Komutanın (Muzaffer Erdem) memleketi Acıpayam olduğu için abisi oradaydı, yanına gittik. Bir iki gün onun misafiri olduk. Muzaffer Erdem çok memnundu: "Ben her sene iznimi kullanıyordum ama, bu sene ki müstesna oldu" dedi. Üstadla bayramlaşmamız filan..

KUMAŞIMI SATTIM, İNEGÖL'E YOL PARASI YAPTIM

Anlattığım gibi Bursa'da onbeş gün kalmıştık, ben yine gelirim diye de söz vermiştim. Fakat baktım yol param yok. Hacı Mustafa'nın verdiği iyi bir kumaş vardı. Onu 50 liraya satarak yol parası yaptım ve Bursa'ya ikinci sefer gittim. Bursa'da bir müddet kaldım, aynı cemaatla ilgilendik, semtlere gittim.

Sonra İnegöl'e geçtim. İnegöl'e daha evvel bir sefer gitmiştim. Bursa'nın kazaları içinde en dindar yerdi, şimdi bilemiyorum nasıl. İnegöl'de at arabası yapan birisi bize sahip çıktı. Bir hafta onun misafiri olduk, her günde toplanıyorduk. Öğretmenler, halk, cemaat… O zaman öyle ki, siyasi görüş ayrılıkları da yok. Başka cemaatler, cereyanlar da yok. Milletin karşısında tek cereyan var, nurculuk, onlar da demokrat. Demokratlara herkes taraftar. İşimiz kolaydı yani...

 Bakınız, o zaman işinizi bırakıp gitmeden olmazdı ki bu iş. Bir yer var akşam kalırsınız, bir yer var ki bir gün kalabilirsiniz. Bursa'da bir gün 5. Şua'yı okursun, ikinci gün, Hücumat-ı Sikke'yi, diğer gün İhlası.. Değişik mevzular.. derken Üstadın şahsiyeti hakkında bilgiler veriyorsunuz. Diğer meslek meşreplerle Risale-i Nurlar arasındaki farkları anlatıyorsunuz. O zaman bunları mecburen tek başımıza yapıyorduk. Yanımızda kitap okutturacak bir kimseler de yok. Milletin kafasında o kadar istifhamlar var ki; suallere cevap vermekle zamanımız geçiyordu. Bazen adamlara kitap okumuyor, sorulara cevap şeklinde daha iyi dinliyorlardı. Üstadın görüşleri çok açıktır. Görüşleri cumhur'la hiç çatışmaz. Cumhur-u Ulema hangi mevzuda karar vermişse Üstad uyuyor, tasdik ediyor zaten.

MANİSA'DA AHMED FEYZİ AĞABEY'İN KONUŞMASINA HERKES HAYRAN KALDI

Manisa'da pasaporta bakan Hasan Bey vardı, halkçıydı, ama insaflıydı. Üstadın mehdiliğini bilir, fakat İnönü'yü tutardı. Yanında getirdiği insanlar oluyordu. "Muzaffer Hoca, sen bunlara kitap okuma, konuş daha iyi, daha tesirli oluyor" derdi. O zaman Erzurum Türkçesiyle okuyoruz herhalde. Ama kitaplar Osmanlıca. Hasan Bey bir gün dedi ki: "Burada bir Nuri Bey var, buna dehri diyorlar, vahdet-i vücud'cudur. Bütün buradaki ulemayı ilzam etmiş.. şöyledir, böyledir, bunu getirsem, konuşur musun?" dedi. "Konuşuruz, Risale-i Nurların Vahdet-i vücud'la alakalı yerlerinden okuruz" dedim.

 Tam ikindi sonrasıydı. Ahmed Feyzi Ağabeyler gelmesin mi. Kardeşi Mehmed Emin'le beraber Mustafa Birlik'in yanına uğramışlar. "Muzaffer Kardeşin yanına gidelim" demişler, çıkıp geldiler. O zamanda Mustafa Birlik'ten aldığım bir gazocağım ile, sadece çorba yapacak bir kabım vardı. Misafir ağırlayacak durumum yok yani. Fakat bir lokantacı vardı, bir mübarek hacı, orada günde bir öğün yemek yiyebiliyoruz. Ahmed Feyzi Ağabeyleri de o lokantaya götürdüm, akşamdan evvel yemeğimizi orada yedik. Ahmed Feyzi Ağabeyi de Manisa halkı hiç bilmiyor, tanımıyordu. 

Hasan Bey, Nuri bey'i getirdi. Yatsıyı kıldık. Ben Mektubat Kitabındaki, Telvihat'taki vahdet-ül vücut'la ilgili yerleri okudum. Sonra Ahmed Feyzi Ağabeyle onları karşı karşıya bıraktım. Ama… Hasan Bey, diğerleri, cemaat hayran kaldılar Ahmed Feyzi ağabeyin konuşmalarına.

Ahmed Feyzi Ağabey eski muallim mektebi mezunudur. Görev yapmamış ama, o zaman ki muallim mektebi mezunları vaiz, müftü kadar yeterli bilgiye sahip oluyorlardı.

-Şirinyer'de Kızılçullu Muallim Mektebi vardı, Ahmed Feyzi Ağabey orayı mı bitirmişti?

 -Yok. Ahmed Feyzi Kul Ağabey Halk Parti zamanının mezunu değildir, eski Osmanlı zamanı mezunudur.

NAZİLLİ'DE AHMED FEYZİ AĞABEYLE BAYRAM VAAZI VERDİK

Ertuğrul Öztürk'ün dedesi, Hacı Mustafa bizi Nazilli'ye davet etti. Tam böyle bir bayram günüydü. Oranın Müftüsü ile de tanışıyoruz, Tavaslı Hüseyin Hoca. Ahmed Feyzi ağabeyle beraberiz. Müftü Efendi dedi ki: "Muzaffer Efendi, sen Hacıethem'de konuş, Ahmed Feyzi de Koca Cami'de konuşsun. Nazillide Büyük Camiye Koca Cami diyorlardı. Ahmed Feyzi Ağabey o camide, ben de Hacıethem'de Bayram'da konuştuk. Hacı Mustafa: "Arkadaşlar Allah razı olsun, bizi cahillikten kurtardınız. Nurculara hep cahil diyorlardı" diye pek memnun kaldı. Ahmed Feyzi ağabey'de beylik laflar çoktur, biliyorsunuz çok büyük bir hatipti o.

O zaman Hacı Mustafa Ağabey bana: "Arkadaş! Sen kimseden bir kuruş isteme, şarka çıkacağın zaman benim yanıma gelirsin, ben senin yol paralarını karşılarım, ama bunu kimseye de söyleme. Bir sen, bir de Allah bilsin" dedi. İşte 1960'a kadar kimseye arz-ı hâcet etmeden, bu şekilde her sene 5-6 ay şark'a gidiyordum. Hacı Mustafa'nın bir oğlu vardı, hâkim. Ertuğrul'un babasıdır, bir çırçır fabrikası kurdu, imkanları arttı. Ondan sonra, Denizli'li kardeşler, Atıcı'lar filan bize destek oldular, hiçbir zaman da yolda kalmadık. Ben ne Manisa'dan, ne İzmir'den bir kuruş destek görmüş değildim.

-İstanbul'da kaldınız mı hiç?

-Evet. Zübeyr Ağabeyden sonra kaldım. İstanbullular dedi ki: "Muzaffer ağabey artık kışları İstanbul'da kalsın, bizi yalnız bırakmasın" dediler. Birkaç sene Beyazıd'da kalmıştım, gazeteyi bırakıncaya kadar daha çok Nurtaşında kaldım. Daha sonra Bahçelievlerde kaldım.

-Eskişehir'e kalacak şekilde ne zaman gelmiştiniz?

 -Birkaç seferim var da, en çok Zübeyr ağabeyin kaldığı zamandır. Üstadın kaldığı evde, o zaman bir buçuk ay kadar kalmıştım. Orada muhatap, ağırlıklı olarak hep astsubaylardı.

ERZİNCAN CEMAATİNİN TEŞEKKÜLÜ 

Erzincan için de Re'fet Kavukçunun adresini vermişlerdi. Baktım onun evi müsaid değil, Otele gittim, bir hafta orada kaldım. Otelin önünde kahve vardı, değişik camilerde namazlarımı kıldım, Kur'an kursuna gittim. Buralarda tanışabildiklerime meseleleri anlattım. Fakat birisi evini açıp ta, "buyurun bizim evde sohbet edelim" demedi. En sonunda Niğdeli bir astsubay arkadaş, ziraat memuru Necip isminde bir kardeş getirmişti. O bizi kahvede görünce: "Muzaffer abi bu sohbetler kahvede olmaz, bizim ev müsaid, buyurun eve gidelim" dedi. Bizim de aradığımız buydu zaten. O gün Mehmed Küçükağa'yı birisi derse getirmiş. Bana: "Kardeş nerde kalisen?" dedi, şark şivesiyle. "Otelde kalıyorum" dedim. "Yahu olur mu, evlerimiz müsaid." O, beni ve otelden eşyalarımı aldı, bizi evinde onbeş gün misafir etti. İşte Erzincan cemaati o zaman teşekkül etti.

SİVAS'TA DA BAŞTAN SAHİP ÇIKAN OLMADI

Erzincan'dan Sivas adresi aldım. Eflani'li, Belediyede fen memuru Mustafa, onun adresine geldim. O da öğlen bana bir köfte yedirdi, sonra: "Kardeş ben burada çok uğraştım, olmadı. Çok uğraştım bir türlü Risale-i Nurlara sahip çıkan olmadı, onun için ben vazgeçtim. Senin de burada kalmana hiç gerek yok" dedi. Bir köfte yedirdi, bizi bıraktı gitti. Ben de gittim, Develi Oteli vardı, Kayserililerin, valizlerimi koyup oraya yerleştim.

Bir iki adres daha almıştım. Erzurumlu hemşehrim Ahmed Hoca, Merkez Vaizi imiş orada. Onu buldum. Dedi: "Hemşerim ben sana nasıl yardımcı olurum?" Dedim: "Hocam kürsüde halka anlat demiyorum, ama cemaatine bu kitapları tavsiye edebilirsiniz. Sizden bu şekilde yardım bekliyorum." Fakat hocam da çekindi. Re'fet Kavukçunun amcasının da adresini almıştım. O da pek sahip çıkmadı. Bir hafta biz Sivas'ta sohbet imkanı bulamadık, ancak camilerdeki imamlarla tanıştık, ama bir sohbet imkanı bulamadık. Otelde kalıyor, lokantadan yiyip içiyordum.

Sonra, Ahmed Hocadan Arapça okuyan Hulûsi isminde bir kardeş dedi: "Muzaffer Abi! burada postanede veznede çalışan Ömer Bey var. Bunun Cumartesi günü demiryolcularla, özel sohbeti var, ben seni oraya götüreyim" dedi. "Gidelim, belki bir şey olur" dedik ve gittik. Ömer Bey sohbet etti, biz de dinledik. Sonra bir tanışma oldu. "Erzurumluyum, Risale-i Nur neşriyatıyla ilgileniyorum" dedim. "Çok iyi. Bizde bunlardan edinelim, yanınızda var mı?" dediler. Ben de taşıması kolay olduğu için yanıma Uhuvvet Risalesini almıştım. Birinci bölümü okudum. Çok beğendiler. "Biz de edinelim bu kitaptan" dediler. Kalkacağımız zaman birisi yanıma geldi: "Kardeş nerde kalisan" dedi. Molla Emir isminde imamlık yapan bir hocamızdı. Bizi evine götürdü. Onbeş gün onun evinde sohbet ettik. Şerafeddin Kartal'la da ilk defa orada tanıştık. O zaman veteriner astsubaydı.

Sivas cemaatinin ilk teşekkülü böyle oldu. Yetmiş seksen kişi olmuştu. O, bize köfte yedirip yol veren Mustafa da gelmeye başladı sonradan. Daha sonra imama siyasi şubeden bir sivil polis geliyor: "Hocam sizin evde sohbet ediliyormuş, biz o adamı takip ediyoruz, sana acıyoruz" demişler. Hocam da "bunu mescide yapalım" dedi. Ben: "Yok hocam mescitte de yapmayalım" dedim. Sonra Mustafa abi bize sahip çıktı, onun evinde devam ettik. O da artık inanmıştı hizmetin olacağına.

TOKAT VE KAYSERİ

Sivas'ta ilk başta bize bir köfte yedirip gönderen Mustafa ağabey, sonradan hizmetin olacağına inanınca: "Muzaffer kardeş bir de Tokat'a gidelim beraber" dedi. Tokat'a gittik. Tanıdığımız İmam Hatip Müdürü Hasan Bey vardı, onun misafiri olduk. Kitaplar götürmüştük, aynı şekilde…

Tokat'tan geldik Kayseri'ye. Daha o zamanlar Ali Mutlu falan yok. Başka bir bakkalın adresini almıştım, "Merkez Bakkaliye" diye. Fakat bize sahip çıkmadılar. Bir hafta otelde kaldım. İşte, bazı hocalarla, talebelerle, kitapçılarla görüştüm. Bir miktar küçük kitaplardan bıraktım. Sonradan 1962'de bir daha geldim. Maraşlı askerlik yapan tanıdığım bir kardeş vardı, onun adresine geldim. O da askere gitmiş bulamadım. İbrahim Canan'la Elazığlı Fuat vardı, ilahiyatçı. Onların Kayseri İmam Hatip'e hoca olarak tayin olduklarını duymuştum. Askeri buldum, ama diğerleri de askere gitmişler görüşemedik.

DÜKKANDA YATMAK, BAŞKASININ EVİNDE YATMAK, 'BENİ ÇAĞIRSINLAR DA GİDEYİM' DİYE BEKLEMEK ZOR DEĞİL MİYDİ?

-Muzaffer ağabey, hiç içinizden geçmiyor muydu: "Benim de bir evim olsun, çoluk çocuğum olsun, mal mülk edineyim" diye düşünmüyor muydunuz hiç. Dükkanda yatmak, başkasının evinde yatmak, beni çağırsınlar da gideyim diye beklemek zor değil miydi?" 

-"Meyl-ül rahat himmetin gözünü kör eder" diyor Üstadımız, ona inanmıştım. Haliyle rahatımı düşünmüyordum. Geceli gündüzlü hizmet için dolaşıyorduk, dersler yapıyorduk. Mesela bir gün İnegöl'de gece saat 12 ye kadar ders yapmıştık. Ev sahibine haber geldi ki: "Öğretmenler var, fakat halk içine gelmeye çekiniyorlar. Soracakları sualler var, hususi konuşmak istiyorlar" dediler. Sabah ezanı okunana kadar onların suallerine cevap vermek icap etti. Onun için öyle rahatımızı filan düşünecek vaktimiz yoktu. (Muzaffer Ağabey'e hangi şehir ve kasabayı -hatta köyleri- sorsak, oralarda mutlaka hizmetle alâkalı bazı hatıraları vardı. Şimdi bunlar bizim teşvikimizle ve sorularımızla ortaya çıkıyordu ve anlattıkları ise sadece bazı numunelerdi. Ö.Özcan)

KARAKOLLAR HAPİSHANELER

- Karakol, hapishane hatıralarınızdan da numune olarak birkaç tane bahsedermisiniz?

-Anlatalım

DİYARBAKIR'DA KARAKOLDA SORGULAMA

Sene 1958, Erzurum'dan gelip Diyarbakır'a indim. Elazığ'da Hulusi ağabeyi ziyaret edip Çukurova'ya gidecektim. Diyarbakır'da polisler bizi valizlerle indirdiler. Belki valizlerimiz ağır olduğu için olacak. Silah, veya belki başka bir şey arıyorlardı. Valizleri açtırınca istasyondaki polisler kitapları gördüler. "Demek nurculuk tarikatına mensupsun iyi..." dediler. "Kardeşim nurculuk tarikat değildir.." dedimse de; "Emniyette anlatırsın artık" deyip beni siyasî şubeye götürdüler. Akşama kadar orada ifademi aldılar. "Kimsin, neyin nesisin?.." Dedim: "Ben Erzurumluyum, Erzurum'dan geliyorum, İzmir'de oturuyorum." "Ne iş yaparsın?" "Yapıcıyım, inşaat işleriyle uğraşıyorum." Dediler: "Hoca bizi aldatma, sen inşaatçı değilsin." Allah Allah! ben de hayret ettim. Üzerimden çok adresler, kartpostallar çıkmıştı. "Bunlar ne?" dediler. Dedim: "İzmir'de fuar olduğu için çok kimseler geliyordu, onlarla tanışmıştık, adreslerini almıştım." Ama sonradan öğrendim ki, oralara hep tel çekmişler, aratmışlar. Onlar da demişler ki: "Muzaffer Hoca seyyar kitapçı olduğu için, tefsir istemiştim, ilmihal istemiştim.." diye söylemişler hep, yani bir yolunu bulmuşlar. Netice itibariyle beni karakola teslim ettiler, orada geceleyeceğim, sabahleyin ifademiz devam edecek.

Lakin bizimkiler haber almışlar, demokrat parti başkanı bir avukat bulmuşlar, beni çıkardılar dışarı. Çıkarken dediler: "Saat dokuzda siyasi şubede bulunacaksın, nerede kalacaksın?" "Molla Habib'te kalacağım" dedim. İkinci gün tekrar sordular: "Peki sen yapıcı isen bu kitaplar ne?" Dedim: "Şimdi kış mevsimi olduğu için, işler biraz yok, memleketimi ziyaret edeyim, bu kitapları da okuduğum ve faydalı olduğunu da inandığım için; akrabalarıma dağıtayım istedim." "Niye dağıtmadın?" "Baktım çokları Osmanlıcayı anlayamıyorlar, kültür seviyeleri düşük, onun için kitaplar zayi olmasın diye geri götürüyorum." "Burada bu kadar hocalar şeyhler varken, Mehmet Kayalar'la niye konuştun?" Siyasi Şube Müdürü Mardinli Selahaddin Bey'di. Dedim: "Selahaddin bey, bu kitapları Türkiye'de okuyan geniş bir kitle var. Her yerde var bunlardan, bu Risaleleri emniyet, istihbarat biliyor. Yüzbaşı Mehmet Kayalar'ın da ismini duyuyordum. Bu kitapları da okuduğu için merak ettim, ziyaretine gittim." dedim. Mehmet Kayalar çok tahrik edici olmuş orada, biraz da onun için sorguya çekildik. Kendisi yüzbaşı iken ordudan uzaklaştırılmıştı.

BENİ MİT'E SEVK ETTİLER

 Beni ikinci gün öğleden sonra MİT'e sevk ettiler. Yani verdiğim ifadelere kanaat getirmediler. MİT'te bir öğle namazı kıldım, askerler yemek getirdi, yedik. 

Sonra bir yüzbaşı ifademi aldı. "Ne zamandan beri bu cereyandasın, ilk olarak nasıl oldu?" diye sordu. Dedim: "İlk olarak İstanbul'da Sebil-ür Reşad dergisi sahibi Eşref Edip Bey var, onun Said Nursi ile alâkalı bir eseri vardır, küçük, onu okumuştum. Onu okuyunca merak ettim, nasıl bir zât diye..." " "Ziyaret ettin mi?" "Ettim." "Ne anlattı?" "İslâm'ın, bu asırda Risale- Nur'un önemini anlattı." "Mustafa Kemal hakkında ne dedi?" "Mustafa Kemal hakkında benim duyduğum şudur: Said Nursi Milis alay Kumandanı olarak, talebeleriyle ve gönüllülerle beraber savaşıp, Ruslara esir düşer. İngilizlerin İstanbul'u işgaline karşı, Hutuvat-ı sitte namında bir eser neşreder İstanbul'da.. Kuva-i Milliye'nin teşekkülünü teşvik edip, daima taraftarı olur. Hatta o günkü Şeyhülislam Dürrizade, Kuva-i Milliye'ye karşı çıkarken; hükümet mütareke imzalarken; Bediüzzaman, 'istiklalini kaybetmiş bir hükümetin fetvası mualleldir, onunla amel edilmez' diye, Şeyhülislama karşı fetva veriyor. İşte bu yararlı hizmetlerinden dolayı Mustafa Kemal, Bediüzzamanı şifre ile Ankara'ya davet ediyor. Bu hizmetlerine karşılık, milletvekili olmasını veya şarkta Şeyh Sunusi yerine vaiz-i umumi olmasını teklif ediyor. Bediüzzaman da, yaptıklarını Allah için yaptığını, karşılığında herhangi bir mevki makam beklemediğini söylüyor ve kabul etmiyor. İşte ben böyle biliyorum" dedim.

O yüzbaşıya dedim ki: "Arkadaş bak, aynı milletin fertleriyiz. Ben bu kitapları okuyorum, ayet ve hadislere müstenid, faydalı kitaplardır bunlar. Bu kitaplar bir Müslüman olarak herkesin inanıp kabul edeceği meseleleri anlatıyor. Ben idare aleyhinde bir şey görmüyorum." Dedi: "Doğru, ama Mehmet Kayalar gibi burada bir temsilciniz olursa daima takibata maruz kalırsınız. Ben Risale-i Nurları üç ay okudum, onun derslerine de katıldım. Ama halkı teşvik ediyor." Dedim ki: "Üstad Bediüzzaman, hiçbir yerde, hiçbir kimseyi kendisine temsilci olarak seçmiş değildir. Bu kitapları gayr-ı resmi olarak herkes bulduğu yerde okur. Bediüzzamanı görmese bile okur. Mucibince amel eder."

HÂDİSEYİ ÜSTADA ANLATTIM

Beni sorguya çeken yüzbaşı müspet kanaat edinince kaldık üçüncü güne. Tekrar getirdiler 2. şubeye. Selahaddin Bey: "Yarın dokuzda gel, seni savcılığa sevk edeceğiz." dedi. Ben aynı şeyleri savcıya da anlattım. Savcı dedi ki: "Seni serbest bırakıyoruz, ama eserleri ehl-i vukuf'a inceletmek üzere alıkoyuyoruz. Eğer suç görülürse sizi adresinizden çağırırız mahkemeye." Dedim: "Savcı Bey, bu eserler piyasaya yeni çıkmıyor. Bunlar uzun yıllar ehl-i vukuf'a incelettirilmiş, suç olmadığı tebeyyün etmiştir. Yeniden inceletmeye lüzum yoktur." Dedi: "Seni serbest bırakıyorum, teşekkür etmiyor musun?" Halbuki şahsımdan çok, eserlerin serbest kalması önemli idi. Hem ben bütün yol paralarımı hep o kitaplara bağlamıştım. "Ben bunlara para bağlamışım" dedimse de savcı sesimize kulak vermedi, öylece çıktım. Ondan sonra Avukat Bekir Beyle konuşmuştuk. Onüç tane Lem'alar vardı sadece. Hâdise 1958 de oldu, risaleler bugünkü şeklinde, yeni harflerle idi. Ama böyle karakollara, mahkemelere düşmek bizim şevkimizi hiç kırmıyordu.

-Bu hadiseyi Üstada anlattınız mı?

-Evet anlattım.

-Ne dedi Üstad?

-Bir şey demedi, tebrik etti. Benim Manisa davama Üstad Mustafa Ezener ağabeyi göndermişti. Üstad onu takip ediyordu. O zaman avukatımız falan da yok. Fakat beraat ettik.

BİR SÂDIK RÜYA

-Bir rüya görülmüş, nasıl olmuştu o?

-Köyde bakkal dükkanının önünde sorular sormuşlardı, konuşmuştuk, hâdise bu.

 Beni tanımayan bir kadın -kocası beni tanır- görüyor: Rüyasında iki kişi geliyor. Birisi Eyyüp-el Ensâri, diğeri de Fatih Sultan Mehmed olduğunu söylüyorlar. Sonra üç kişi daha geliyor. Hz.Ali, Şeyh-i Geylani, birisi de sakalsız, ismini söylemiyor. "Muzaffer'in bugün mahkemesi var, biz onun için geldik, merak etmesin beraat edecek, şu sûreleri okusun." diyorlar. Manisa'da Emin Hocanın oğlu İsmail Hakkı Zeyrek, geldi, bana hapishanede anlattı bu rüyayı. İsmail Hakkı'ya: "Merak ettiğim yok benim, Hapishanede 50-60 kişi cemaatimiz oldu. Dışardan kitaplar getirttik millet okuyor" dedim. Rıfat Canever vardı Üsküplü, onu avukat olarak tutmuştuk. Bana demişti ki: "Muzaffer hoca savcı senin cezalandırılmanı istiyor, ama merak etme temyiz ederiz." Yani O mutlak ceza alacağımızı bekliyordu. 

Bir ayda beş mahkeme oldu. Ehl-i vukuf tayin ettiler. Nahiye müdürü, karakol çavuşu da dâhil "kasten halkı toparlayıp konuştu mu?" diye sordular. Ehl-i vukuf: "Yok, kasden halkı toplayıp konuşma yok. Bir münakaşa konusu olmuş" diye rapor verdi. Son olarak bir günde iki mahkeme oldu. Biri öğleden evvel, biri de öğleden sonra. Öğleden sonra beraat.. Avukatım: "Bu harikulade bir şey oldu, savcı bunu temyiz eder" dedi. Temyiz etti, ama yukarıdan tasdik geldi elhamdülillah. Üstad Diyor ya, "ihlâsı kırsanız onların tokadını yersiniz." Demek, biz ihlâsı kırmadık ki, onların himmeti gelmiş oldu.

Ondan sonra avukatım bana nasihat etti: "Sen Manisa'da durma artık, git." Ben çıkar çıkmaz, valizleri doldurdum, Hüseyin Çağdır'a dedim: "Bunları da sen götür." Kitapları, Hüseyin Çağdır'ın İzmir Mezarlıkbaşında bir halıcı dükkanı vardı, oraya bırakırdık. Tireli bir berber vardı, Tilkilik'te biraz da ona bırakırdık. Bizim İsmail Güzel'e de bıraktık. Muazzam, Abisinin dükkanında kalıyordu, ona da bırakıyorduk. Yani bu gibi hadiselerle çok karşılaşıyorduk. Ama hizmetin gelişmesine, duyulmasına vesile oluyordu bunlar.

-Hapishaneye ilk girdiğinizde mahpuslar nasıl karşılıyorlar, bir şey sormuyorlar mıydı?

 -Evet, ilk girdiğimizde mahpuslar sormuştu: "Arkadaş geçmiş olsun, suçun ne?" Ben dedim: "Suçum yok!" "Yahu arkadaş insanı camiden getirmezler ya, suçun vardır mutlaka?" Dedim: "Beni camiden getirdiler." Gülüştük o zaman. Hapiste namaz kılanlar vardı. Fakat birbirinin imamlığını kabül etmiyorlardı, birbirlerini suçluyorlardı. Fakat biz camiden geldiğimiz için, kabül ettiler. Zaman içinde de anlaşmaya, namazda birbirlerine uymaya başladılar.

İZMİR'DE İLK DERSANE VE HAPİSHANE… 

 İhtilalde (1960) 10 temmuzda tevkif edildim. Bu şöyle oldu: Basmane Altınpark'ın üstündeki Selvili Mescid'de İzmir'in ilk dersanesini tutmuştuk. Tuzcu Cahid Erdoğan, Tire'li Kemal Hepşen… ile beraber. Üç talebe de Yüksel Ticaret Okulunda okuyordu, onlarla beraber kalıyorduk. Birisi Urfa'lı Abdurrahman, diğeri Antep'te Sümerbank müdürü olmuştu. İhtilal olunca onlar, "Muzaffer Abi yaz tatilinde biz nasıl hizmet edebiliriz?" diye sordular. Ben de 100 parça küçük eserlerden verdim. "Bunları arkadaşlarınıza okutursunuz, tavsiye edersiniz" dedim.

Nasıl olduysa, Basmane'de talebelerin çantaları aranınca, kitapları karakola almışlar. İfade verirken sormuşlar, "kimden aldınız?" "Muzaffer Arslan'dan." Tabi emniyet beni aramaya başlıyor. Ben de Selvili Mescid'de dersanede idim. Sonra, "Şirinyer'e bir çıkayım bakayım, ne var yok bir biradere uğrayayım" demiştim. Birader Şirinyer'de oturuyordu. Meğerse emniyet orayı, biraderin kaldığı yeri tespit etmiş. Bir Çingene Ahmet vardı Bandırmalı, bizleri takip eden siyasi şubeden bir polis, namaz da kılardı kendisi. O, orayı nasıl tespit etmişse… Gelmişler: "Ben Muzaffer Hocanın arkadaşıyım, onunla görüşmek istiyorum" demiş, girmişler eve. Evin her tarafını, ne kadar kitap varsa taramışlar. Ben de o sırada eve varmış bulundum. Dediler: "Binin bakalım cip'e."

Beni Alsancak'a, onları da başka karakola bıraktılar. İki gece orada kaldım, sabahleyin bir sivil geldi. Meğerse Nail Papatya Hocanın dayısıymış O, rahatladık. Dedim: "Ben akşamdan beri yemek yemedim, gel beraber yemek yiyelim." "Ben yemek yedim" dedi. "Peki" dedim, ben yemeğimi yedim. Getirdiler Kemeraltı'na, siyasi şubeye. Şevket Bey vardı Kemeraltında tanıdığım, baktım orada. O halde iken, "benim kefilim Şevket Beydir" dedim ve gidip cumayı kılıp geldim.

 Sonra bizi savcılığa sevk ettiler. Talebe Abdurrahman'ı bıraktılar. Diğerleri ile beni tevkif ettiler. Üç gün yattıktan sonra tevkife itiraz ettim: "Eğer nurculuk propagandası ise, bunun suçlusu benim, bunlar kimseye kitap vermemişler, sadece çantalarında kitap bulunmuş." O zaman mahkemeye kadar üç ay tutabiliyorlardı. "Bu kadar uzun süre bunların mağduriyetlerine sebep olacak" dedim. Böylece, Onlar da bir gün sonra çıktılar. Ben Eylül 15'e kadar Buca Cezaevinde kaldım. Cezaevinde güzel hizmetler oldu. Bir jandarma başçavuşu ile anlaştık. Mektubat, ilmihal falan istedik. Bizi en arkaya atmışlardı. Jandarma bir sepetle geldi, kitapları getirdi. Arkadan ip salıp, arkadan aldık içeriye. Kapıdan sokmuyorlar, kontrol ediyorlardı. Orada iyi hizmetler oldu. Çıkınca geldim Şirinyer'e. Biraderler o zaman kirada oturuyordu. Valizlerimi aldım, gittim Manisa'dan kitap doldurdum, tekrar getirdim İzmir'e. 

 Biz, bu davaya böyle inanmıştık, elhamdülillah.

SAVCIDAN BAŞKA, VALİ DE DÂHİL

HERKES ÜSTADIN CENAZESİNE İŞTİRAK ETMİŞTİ.

-Üstadın cenazesinde bulundunuz mu?

-Ben Adana'da kalıyordum o zaman. İskenderun'a henüz pazartesi günü geçmiştim. Üstad da Salı günü Adana'dan Urfa'ya geçmiş. Vefatını İskenderun'da mahalli gazeteden okudum, oradan gittim. Çok izdiham, çok kalabalık vardı. Urfa halkı bütün kapatmıştı. Sonradan anlattılar, devlet daireleri de kapanmış. Savcıdan başka, Vali de dahil herkes Üstadın cenazesine iştirak etmişti.

-Üstad'la son görüşmeniz nasıl oldu, bir vedalaşma oldu mu?

-Üstadla son görüşmemiz, ziyaret edip Erzurum'a geçmiştim ben. Son görüşmemiz bu olmuştu. Görüşmemizden 5-6 ay geçmiş oldu. Ben yine Erzincan, Sivas, Kayseri, Mersin, Tarsus, Hatay, Antep, Maraş… hizmetlere devam ettim. Güney'e geçince en fazla Adana'da kalıyordum, ikinci derecede Maraş'ta.

-Üstad Hazretlerinin kabrinin yerini biliyor musunuz?

-Araştırmaya lüzum yok. Ben bir kere rahmetli Hacı Bayram-ı Veliye (Bayram Yüksel) sordum. "Bir istisna ile bana söyleseniz" diye. "Ağabey kusura bakma, Sungur Ağabeye bile söylemedim" dedi.

MUZAFFER ARSLAN AĞABEYİN VEFATI

Bu hatıralar hazırlanmış, bitmiş, yayına hazır hale getirilmişti. Hiç beklemiyorduk… aklımıza bile gelmiyordu. 2 Ağustos 2007 Perşembe, gece yarısından sonra Antep'ten bir telefon geldi. Abdülvahid Mutkan ağabeyim arıyordu... fakat Abdülvahid ağabeyin sesi bu sefer değişikti… içten içe ağlıyordu.

Muzaffer ağabey vefat etmişti... Nur hizmetlerinin bir yıldızı kaymış, bir tarih daha ebediyete göçmüştü.

Hatıralarında anlattığı tarzda, o, hep Anadolu seyahatlerine devam ediyordu. Yine bu son yolculuğunda Maraş'ta rahatsızlanmış, Antep'e götürmüşlerdi. Biz Birkaç gündür, Gaziantep Üniversite Hastanesinde, yoğun bakımda olduğunu biliyor, dualarla durumunu takip ediyorduk. Allah (cc) Onu, hastalık meşakkatini çektirmeden, hem de Kur'an hizmetlerinin içinde iken yanına almıştı. Zaten on yıllardır dersler ve dersaneler dışında kendine ait bir keyfi, bir dünyevi lezzeti yoktu ki... Aslında bu son yolculuğu değildi… hiç şüphe etmiyoruz ki; O, 40'ar kiloluk ağır tahta bavullarıyla seyahatlerine devam edecektir… Zira şehitler ölmez ve öldüklerini bilmezler. 

Cenaze için gittiğimiz Gaziantep'te, yanında bulunanlarla ve yeğenleri İrfan ve Ayhan Beyler ile görüştük. Üzerindeki elbiseleri ve eşyaları dışında hiçbir şeyi yokmuş… Hatta, İzmir Şirinyer'deki bizimde bu hatıraları aldığımız evin, yeğeni Ayhan'a ait olduğunu öğrendik... Her şeyi küçük bir bohça içinde idi… Tek elle, hatta tek parmakla taşınabilecek kadar bir şey... Ama, O, manen öyle zengindi ki, bu her kese nasip olmazdı… İşte, arkasından on binler, nemli gözlerle dualar mırıldanıyor… Onunla olan hatıralarını anlatıyorlardı. Bu cemaatin şahadeti, şunu gösteriyordu; "Cennet Ona vacip olmuştur." Zira, Hadis-i Şerif buna işaret ediyordu… cemaatin şahitliği neyse o vacip oluyordu.

Cenaze namazı Gaziantep Ulu Camide Cuma namazına müteakip kılındı. Ali Akgündüz Hocamız kıldırdı ve O'nu anlatan güzel bir konuşma yaptı. Mehmet Şaylan Kardeşimiz tarafından da bu hatıraların baş kısmındaki takriz kısmı okundu. Bu benim için de sürpriz olmuştu... Rabbime şükrettim. Göz yaşlarımızı tutamıyorduk… Cenazeye Üstadın yakınında bulunmuş talebeleri ile kadim ağabeylerimiz de iştirak ettiler. Sayıları on beş bin kadar tahmin edilen bir cemaat vardı. Memleketin her tarafından gelmişlerdi. Tabut parmaklar üzerinde kabristana taşındı. Onu bilen, tanıyan gazeteler, televizyonlar ve internet siteleri Muzaffer Ağabeyin hastalık ve vefatını birkaç gün müddetle haber yaptılar.

Mezarı; çok sevdiği Nazım Gökçek ağabeyimizin yanında, ayakucu-başucu şeklinde defnedildi. Vasiyeti varmış: Daha evvelki bir rahatsızlığında: "Ben Ege'de vefat edersem Çamlık'a; Denizli'de vefat edersem, Hâfız Ali ve Hasan Feyzi Ağabeyin bulunduğu mezarlığa; Maraş'ta vefat edersem oraya defnedersiniz. Başka hangi vilayet olursa, beni taşımak için uğraşmayın. Hepsi benim memleketimdir.." seklinde vasiyeti olduğunu Mehmed Şaylan Hocamız tarafından nakledilmiştir. Allah rahmetler etsin… âmin.. âmin.. âmin…

 

(*) Bu hatıraların son kısmını; 18 Nisan 2007 tarihinde, Muzaffer Arslan Ağabeyin, evimde iştirak ettiği bir ders arasında almıştım. O gün kayıt işleri tamamlandı. İşte bu tarihten 3,5 ay, yani tam 105 gün sonra, bu yıldız adam ebedi âleme kaydı gitti… Yıldızlara veya Hâfız Ali, Hâfız Mehmed Gül… gibi yıldızların yanına uçtu gitti… kim bilir belki tahta bavullarını oralarda da taşıyordur… Şahsen benim hiçbir şüphem yok.

Senelerce hâtıralarını vermemişti. Yalnız bana değil, bu kadar geniş ve teferruatlı bir şekilde hiç kimseye verdiğini duymadım. 105 gün kala izin vermişti. Bu çok manidar değil miydi? "Artık burada işim bitti… yakında gidiyorum… nasıl olsa görmeyeceğim, artık neşredebilirsiniz"mi… demek istemişti acaba?.. Bence öyle demek istedi. (Ömer Özcan)

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

De ki: "Herkes kendi yapısına uygun işler görür. Rabbiniz, en doğru yolda olanı daha iyi bilir."

İsra, 84

GÜNÜN HADİSİ

"Kur'an'ı seslerinizle süsleyiniz."

Ebu Davud

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI