Cevaplar.Org

MOLLA HAMİD EKİNCİ

Molla Hamid Ağabey Van’lıdır. Ve Üstad’ımızın, Eski Said Devrinin ilk talebelerindendir. Zamanında Van Emniyet Müfettişliği yapan Abdullah Ekincinin kardeşidir.


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2013-05-15 05:23:05

Molla Hamid Ağabey Van'lıdır. Ve Üstad'ımızın, Eski Said Devrinin ilk talebelerindendir. Zamanında Van Emniyet Müfettişliği yapan Abdullah Ekincinin kardeşidir. Molla Hamid ağabey 60'lı yılların sonları ile, 70'li yılların başlarında, Ankara'ya Bayram Yüksel Ağabeyimizin misafiri olarak gelir, Dersane-i Nuriye'lerde kıymetli hâtıralarını anlatırdı. Ankara'da Dersanelerde kalan talebeler olarak bizler de, bu hâtıraları kendisinden müteaddit defalar dinlemek ve kaydetmek şansına sahip olmuştuk. 

Çok tatlı bir şark şivesiyle konuşuyor, gittiği her yerde, kelimesi kelimesine hafızasına yazdığı bu kıymetli hatıralarını dile getiriyordu. Ankara'da kısa sürelerle misafir kaldığından, Re'fet Ağabey'le olduğu gibi kendisine çok yakın olamadık. Fakat Üstadımızın Yeni Said dönemine aid, ilk yıllarını ondan dinledikten sonra, dimağımızda yeni pencerelerin açıldığını gördük. Molla Hamid ağabey 1984 senesinde vefat etmiştir.

 

YENİ SAİD DÖNEMİ ANKARA'DA BAŞLAMIŞTIR

Çoğumuzun bildiğinin aksine, Yeni Said dönemi Burdur'da veya Isparta'da değil, Van'da, hatta Ankara'da Mustafa Kemal ile Meclisteki görüşmesinden sonra başlamıştır. Tarihçe-i Hayatta bu mesele şöyle izah edilmektedir. "… O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset cânibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevî kılınç hükmünde i'caz-ı Kur'ânın nurlariyle mukabele edilebilir." tavsiyesine müraatla, Ankarada teşrik-i mesai edemiyeceği için, kendisine tevdi edilmek istenen meb'usluk, Dar-ül-Hikmet-il-İslâmiye gibi Diyanetteki azâlığı, hem Vilâyât-ı Şarkiye vaiz-i umumiliği tekliflerini kabul etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankaradan ayrılmamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım mebusların da arzularına uyamıyacağını bildirerek Ankara'dan ayrılır, Van'a gider. Ve orada hayat-ı içtimaiyeden uzaklaşarak Erek Dağı eteğinde, Zernebad Suyu başında bir mağaracıkda idâme-i hayat etmeye başlar..." (T.Hayat 149)

Molla Hamid Ekinci "Eski Said" döneminin sona erip, "Yeni Said" döneminin başladığı 1920'li senelerin başlarında, Bediüzzaman'ın kendi iç âleminde yaşadığı büyük inkılabın ilk yansımalarını gören, mühim bir şâhittir. Yeni Said'in ilk ahvalini ve Van hayatını anlatan en mühim kaynaktır. 

Üstadımız, Risale-i Nur'un bazı yerlerinde, Molla Hamid Ağabeyden iltifatla bahsetmektedir.

Azîz, sıddık, vefâdar âhiret kardeşlerim

Hacı Nuh Bey, Molla Hamid!

Sizler benim için çok ehemniyetlisiniz. "Sıddık-ı vefiy bu zamanda yoktur" diyenlere karşı sizleri gösteriyorum. Yirmi sene Van'da geçirdiğim hayat-ı ilmiye.. benim için Van çok kıymettardır. Lillâhil-hamd sizler o kıymettarlığı gösterdiniz. Ve Van'a karşı şedid hissiyatıma tam mukabele ediyorsunuz. (Barla L.121)

 

"ESKİ SAİD" VE "YENİ SAİD" 

Bu hatıraların kıymetini daha iyi kavrayabilmek için, "Eski Said" ve "Yeni Said" hakkında, yine Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kendi ifadelerinden bir özet yapmakta fayda var.

Eski Said: Daha çocukluk yaşlarından itibaren fırtınalı bir hayat geçirmeye başlayan; Otuz Bir Mart Hadisesinde bir nutuk ile, isyan etmiş sekiz taburu itaate getiren; bir zaman gazetelerin yazdıkları gibi, İstiklâl Harbinde "Hutuvat-ı Sitte" nâmında bir makale ile, İstanbul'daki efkâr-ı ulemâyı İngiliz aleyhine çevirip, harekât-ı milliye lehinde ehemmiyetli hizmet eden ve Ayasofya Camiinde elli bin adama takdir ile nutkunu dinlettiren bir adam ve Birinci Harb-i Umumi'de gönüllü Alay Kumandanı olarak çarpışan ve Ruslara esir düşen ve Ankaradaki Meclis-i Meb'usanın şiddetli alkışlamasıyla karşılanan bir Bediüzzaman Said Nursi veya Eski Said.

Yeni Said: "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" deyip siyasetten bütün kuvvetiyle kaçmış, hiçbir gazeteyi ve siyasî eserleri ne okumuş, ne sormuş, ne bahsetmiş; ve on senedir, hükûmetin iki reisinden ve bir vali ve bir meb'usundan başka hiç bir erkânı ve büyük memurlarını bilmiyor ve tanımıyor ve tanımağa merak etmemiş. Ve üç senedir harb-i umumîyi ne sormuş, ne bilmiş, ne merak etmiş, ne radyo dinlemiş." Bir Bediüzzaman Said Nursi veya Yeni Said.

Bediüzzaman Said Nursi'nin bu Van hayatı 1925 senesine kadar devam eder. O tarihteki Şeyh Said Hâdisesine karışmamış, hatta mâni olmaya çalışmıştır. Fakat o zamanki hükûmet, güya ihtiyat için, O'nu yaşadığı mağaradan alıp, Anadolu'nun batısına, önce Burdur'a, daha sonra Isparta'nın Barla beldesine sürgün etmiştir. Bediüzzaman bu konuyu 1934 Eskişehir Mahkemesine karşı şöyle izah etmektedir:

"Şark hadisesi münasebetiyle nefyedilmem, iddiânâmede iştiraki ihsas ettiği cihetle cevab veriyorum ki: Hükûmetin dosyalarında, benim künyem altında hiçbir meşruhat (bilgi) yoktur; sırf ihtiyat yüzünden nefyedildiğim, hükûmetçe sâbit olmuştur. Ben, o zaman da, şimdiki gibi münzevi yaşıyordum. Bir dağın mağarasında, bir hizmetçi ile yalnız otururken; beni tutup, on sene bilâ - sebeb, müracaat etmediğim için, dokuz sene bir köyde, bir sene de Isparta'da ikamete mahkûm edip, âhirinde bu musibete giriftar ettiler. (T.Hayat 246)

Hatıralar okunduğunda, Molla Hamid ağabeyin Üstad Hazretlerinin "bir hizmetçisi" şumûlüne dâhil olduğu görülecektir.

İşte Molla Hamid Ekinci; aralarında dağlar, okyanuslar büyüklüğünde farklar bulunan Eski Said ile Yeni Said'in yaşantısının ilk şâhitlerinden birisidir.

Bediüzzaman çok şöhretli ve çok hareketli içtimai bir hayattan, kendi iradesiyle ayrılıp; Önce Van şehrinin Nurşin Camiinde, sonra dağlarında, mağaralarında birkaç talebesiyle birlikte yarı münzevî olarak yaşamaya başlıyor. Buralardaki hayatını ve hatıralarını, Molla Hamid ağabeyin lisanından okuduğumuzda, Yeni Said'in ilk senelerini biraz daha keşfetmiş olacağız inşaallah.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri seneler sonra neşrettiği bir mektubunda, bu iki hayatının özetini şöyle ifade etmektedir.

"Şiddetli hastalık ve sair sebeblerin tesiriyle ben Nurcu kardeşlerimle konuşamadığımdan ve o musahabeden mahrum kaldığımdan; benim bedelime sizler ve Risale-i Nur'un Kur'ân medresesinde, Yeni Said'e verdiği ders ve Eski Said'in de Hutbe-i Şamiye ve zeyilleri gibi, hayat-ı içtimaiye medresesinde aldığı dersleri ve konuşmaları, bu bîçare kardeşiniz bedeline, müştak olduğum kardeşlerimle, benim yerimde konuşmalarını tevkil ediyorum." (Em.L.2 S:109

 

MOLLA HAMİD AĞABEYDEN HÂTIRALAR

ÜSTADLA İLK GÖRÜŞMEMİZ

Büyük Kardaşım Abdullah Ekinci memurdu. Üstad'ı tanıyormuş. Üstadımızın Nurşin Câmiinde ikâmet etmek için geldiğini görmüş. Bana bir gün akşama yakın dedi ki: "Buraya çok iyi bir âlim gelmiş, herhalde odunu yoktur. Ona biraz odun götür."

Ben biraz odun aldım, gittim Nurşin Câmiine, içeri girdim. Orada başında yazma bağlı, kim olduğu belli olmayan, üzerinde hoca kisvesi bulunmayan birisi var. O zamanlar her hoca sarıklı idi, sarık henüz kalkmamış idi, yasak değildi, hoca olanlar sarık bağlarlardı. Üstadımızda ise hoca kisvesi yoktu. Hatta bir arkadaşımdan işittim, Üstadımıza demiş ki: "Herkes seni hoca biliyor, hoca kisvesini giy ki, herkes bilsin senin hoca olduğunu. Sarık sarmayınca, bakıyorlar ki hoca yok, millet şaşırıyor." Üstadım demiş ki: "İmam-ı Âzam da giysin kisve-i ilmiyeyi, ben de giyeyim?.." Kendisini ilmî kisveye lâyık görmüyordu, çok mütevâzi idi. Onun için, Nurşin Camiinde Onu ilk gördüğümde, ben de hoca olduğunu zannetmedim. Düşündüm ""acaba hoca başka bir yere mi gitmiş" dedim içimden. Orada durmuş hocayı bekliyordum. Oradaki kimse

"Kardaşım ne arıyorsun?" dedi.

"Hocaya odun getirdim" dedim. Biraderimi târif ettim onun gönderdiğini söyledim.

"Bu gecelik odunum kâfi idi neye zahmet ettin!" dedi. Neyse odunu bıraktım.

ÜSTADIN NAMAZI VE TESBİHATI, HAZÎN VE HUŞÛ İÇİNDE HEYECAN VERİRDİ

"Kardaşım namaz kıldın mı?" diye sordu. Mağrib vakti idi.

"Kılmadım" dedim.

"Abdestin var mı?"

"Var".

"Bir ezan oku, cemaatle namaz kılalım" dedi. Ben ise câhilim ezan okumasını bilmiyordum. Neyse bilmediğimi anladı. Kendisi yavaş sesle bir ezan okudu. Namaza durdu. Müezzinliği de kendisi yapıyordu. Baktım "Allahü Ekber!.." der demez boynu düştü. Kendine bir hâl geldi. Ben içimden diyordum: "Bunda hoca kılığı yok. Bu ne haldir ki, bir hayret..." Neyse namazı kıldık, tesbihata başladık. Dedi ki: "Namazın sonundaki tesbihat, namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir."

Hazîn bir sesle, bizlerden çok ağır tesbihat yapıyordu. "Sübhanallah… Sübhanallah…" diye çok içten ve yavaş bir tesbihat. Ben de öyle alışmışım, başkaları tez tez okuyorlar, ne dediklerini anlayamıyorum. Çok namaz kılanları gördüm, fakat böyle hazîn, huşû içinde heyecan veren bir tarzda kılanları görmedim. Onun "Lâ ilâhe illallah" demesinde ehl-i tarik birisi olsa heyecana gelirdi. Top güllesi gibi söylerdi. Ben de öyle alışmışım, başkalarının ne dediğini anlayamıyorum.

Neyse ben eve döndüm. Kardaşım bana kızdı: "Nerede kaldın seni bekliyoruz?" Dedim: "Namaz kıldık" "Bu kadar namaz olur mu?" Dedim: "İşte, öyle kıldırdı…"

 

TESBİHAT OTUZÜÇ DEFADAN FAZLA VEYA EKSİK OLMAZ.

Bir gün tesbihini yere uzattı ve tespihin tanelerini göstererek: "Şu taneler, her biri birer vartadır, birer engeldir. Ben baktım ki; dünyanın ömrü kısa, benim ömrüm kısa, lüzumlu vazifeler çok. Cenab-ı Hakk'a rica ve niyazda bulundum. Mânen emredildi: "Şuradan şuraya atla." Bir adımda maksadıma vasıl olmamı bana ihsan buyurdu. Hadsiz şükürler olsun"

Yine bir başka gün namazdan sonra cemaatten bazılarının tesbihat yapması dikkatini çekmiş ki sordular: "Tesbihleri nasıl çekiyorsunuz?" Birisi dedi: "Fazla çekiyoruz, noksan çekmiyoruz. Üstad: "Olmaz kardeşim! Hazinenin anahtarının bir dişi fazla veya eksik olursa o anahtar hazineyi açmaz. Tesbihat namazın çekirdekleri hükmündedir. Namaz tesbihat üstünde neşv-ü nema buluyor. Otuzüç defadan fazla veya eksik olmaz.

HİZMETİNE GİRDİM, DAHA EVE GİTMİYORDUM

Ertesi günü tekrar odun götürdüm. Canı sıkıldı.

"Dün getirmiştin, bu gün tekrar niye getirdin?" dedi. "Mâdem getirmişsin, kalsın" diye sonradan kabul etti. "Bir daha böyle yapma" diye de tembih etti.

Sonra bir gün bana dedi: "Bir amele getir câminin bahçesindeki ağaçları budayalım. Hem odunundan istifade ederiz, hem ağaçlar temizlenmiş olur." Ben amele getirmeyip kendim ağaca çıktım. Hava soğuktu. Üstad da battaniyeye sarılmış halde avluda benim karşımda beni seyrediyordu. Ben dedim:

- "Üstadım ne için burada soğukta zahmet çekiyorsun? İçeride istirahat edin..."

- "Keçeli sen değil, Molla Hamid'im düşer diye korkarım. Molla Hamid'e acıyorum" dedi. O kadar şefkatli idi ki, ben ağaçtan ininceye kadar bekledi. O günden itibaren kendisine hizmete başladım, daha eve gitmiyordum.

- "Madem ki bana hizmet ediyorsun, arasıra eve git, hayvanlarınıza bak" diye tembihatta bulunurdu.

VAN'DA ÜSTADIN DERSLERİNE GELENLER

Gerek Van'ın içerisinde, gerekse köylerinde bulunan hocalar, şeyhler sohbetine geliyorlardı. Van'ın içinden: Seyyid Hasan Efendi, Müftü Ömer Efendi, Seyyid Nizameddin Efendi, Şeyh Enver Efendi, kendi biraderi Abdülmecid Efendi, Seyyid Muhammed Salih Efendi, Şeyh Şükrullah Efendi gelirdi. Köylerden: Molla Resul, Molla Yusuf ve başka hocalar sohbetine gelir ve ders alırlardı. O zaman te'lifat yoktu. Bir gün Abdülmecid Efendi ile bir mes'ele üzerinde ders yapıyorlardı. Üstad birden Şeyh Enver Efendi'ye: "Abdülmecid kardeşimi sıkma!" diye hitap etti.

"MOLLA HAMİD" İSMİ

Üstad hiç boş durmazdı. Daima ilim ve ibâdetle meşgul olurdu. Bir gün bana dedi: "Elif cüz'ü getir, sana Kur'ân okutacağım." Benim kendimden ümidim olmadığı için ihmal ettim getirmedim. Birkaç gün sonra bir daha emretti. O zaman ben Molla Resul'e dedim: "Ben çalışan bir insanım, ara sıra buraya geliyorum, nasıl okuyayım?" Dedi: "Ahmak! onu bizim gibi bilme. Madem o söylüyor, okursun." Onun üzerine bir cüz getirdim. Bizzat kendisi benimle meşgul oldu. Bir gün hocalara dedi: "Bu gün Molla Hamid'imin dersini siz söyleyin." İşte "Molla Hamid" ismi de o zamandan kaldı. Bazen mübarek eli ile kafama vururdu. Derdi: "Biraderimin kafası taştır. (Seri birakemin kevire) bir şey girmez içine."

 

BİZİM İNEKLERE NE OLDU Kİ?

Bazen yemek yerken fareler çıkardı. Onların çıktıkları deliklere ekmek ufağı, bulgur ve şeker koyardı Üstad.

"Şekeri niçin koyuyorsun?" diye bir defa sormuştum.

"Oda onların çayı olsun, sen çaysız idare ediyor musun?" demişti. Ben de fareler gelmesin diye kedileri yanımıza alıştırdım. Yemek esnasında her zaman çıkan fareler kedilerin kokusunu alınca çıkmaz oldular. Bunun üzerine Üstadımız:

"Bizim ineklere ne oldu ki?" dedi. Ben güldüm.

"Sende bir iş var" dedi. O esnada bir kedi içeri girdi. Baktı Üstad, kedi pencereden içeri giriyor. Pencerenin kâğıdını tekrar yaptırdı, kedi girip fareleri rahatsız etmesin diye...

MOLLA RESÛL İTİRAZ EDİNCE

 Bir zamanlar Üstadımızın yanında mollalar ders okurlardı. Müşkül meseleleri öğreniyorlardı. İçlerinde bir de Molla Resûl vardı ki, O meşhur bir âlimdi. Hem o diğer mollalardan daha bilgili idi. Fakat Kur'ân-ı Kerimin zâhirî mânâsını görüyordu. Üstad ise Kur'ân'ın mânevî veçhesini görüp öyle ders veriyordu. Kur'ânın mânâsı tükenmez ya...

Bir gün Molla Resül baktı; kendi bildiği mânâ, Üstadın verdiği mânâyı tutmuyor. Molla Resül riyakârlık filan bilmediğinden, bildiğini doğrudan söyleyen bir âlimdi. Üstadımıza dedi:

"Ben tefsirleri kontrol ediyorum, senin bu âyete verdiğin mânâyı vermemişler. Senin dediğin gibi değil." Üstad dedi:

"Bu tarz okuyacağız." Molla Resül dedi:

"Öyle ise benim bildiğim o kitapları kaldıralım. Ne lüzûmu var?" Üstad dedi:

"Lâzımdır onu da okuyun." Molla Resül îtiraz etti. Üstadımız hiddetlendiği zaman sağ elini, sol elinin tersine vurarak konuşurdu. Sağ elini sol elinin tersine çarparak dedi.

"Siz hâla beni Eski Said biliyorsunuz, bütün kitapları tasnif edenlere kafamı vurdum, karşımda kimse durmadı. Yalnız bir tanesi Şeyh Muhyiddin-i Arâbi karşımda durdu. Bana "biraz konuşalım" dedi. Onunla şimdi konuşuyoruz. Bu kitapları yazanların ilmi deniz olsa, daha Said'in topuğuna ulaşmamış. Mesuliyet bana âit, ben sana ders veriyorum, öyle oku; niçin beni mecbur ettiniz konuşturuyorsunuz." Molla Resül eskiden beri ders alırdı. "..neyse" dediler sözü kestiler.

 

ÜSTAD'IN YANINDA BİR TEK KERE TOK KALKMADIM

Ders alan hocalar; iâşelerini temin etmek ve kimseye yük olmamak için, bulgur zamanı bir teneke bulgur ve biraz da yağ getirmişlerdi. Yetmiş-seksen yaşlarında ihtiyar bir annem vardı. Allah rahmet eylesin yemeğimizi ona yaptırırdık. Üstadımız bana dedi ki: "Bu getirilen bulguru evinize götür. Sabahları çay ve peynirle; öğle ve akşamları da bu bulgurla çorba veya pilav yaptırır, idare ederiz. Annene yaptırıp getirirsin" dedi. Ben de anneme: "Bu bulgurdan çorba veya pilav yapacaksın" dedim ve ona bıraktım.

Üstadımız yemek yerken herkesin ekmeğini ayırtır, kendisine verirdi. Herkese az bir ekmek düşerdi. O da bana gayet az geliyordu. Sofrada beş talebe, ikide biz, yedi kişi olurduk. Çok zaman misafirlerimiz gelir, onlarla beraber yerdik. Üstadımız şefkatinden bana çok yüz veriyordu, bir gün ona:

"Ekmeği az veriyorsun. Ben rençper adamım, çalışıyorum. Bu kadarcık ekmekle nasıl idare edeyim? Bu bana az geliyor. Bizim evde, buğdayı ambar almıyor, çoktur. Bırak millet yesin. Biterse istediğin kadar size getirebiliriz" diye itiraz ettim.

"Yok.. yok.. kardeşim, azlığı için değildir. Kardeşim siz midenizi neye benzetiyorsunuz? Midenin hakkı üçtür, üç hissesi olacak: Bir hisse zikrullah ve nefes için, bir hisse su için, bir hisse de gıda içindir. O mideyi üçe ayıracaksınız. Siz hepsini gıda için ayırıyorsunuz. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Beş davarlık ahır var, siz oraya onbeş davar dolduruyorsunuz. Orada başlıyorlar tepişmeye. Benim âdetim böyledir, benim düsturumu bozmayacaksınız."

Sizi yeminle temin ederim, bu şekilde ben Üstadımızın yanında iki sene kaldım, bir kere bile tok karınla ekmek yiyemedim. Sadece bir gün, bir talebe pilav pişirmişti. Tencerede pilav artmıştı, sahan almadı. Bana dedi ki: "Gel bunu ye, sonra sofrayı götür." Ben biraz yedim, sonra biraz da Üstadımızın yanında yedim. İşte o gece doyduğumu hatırlıyorum.

 

ÜSTAD: "ACABA VÂLİ BU LEZZETİ ALABİLİYOR MU?"

Yine bir gün ekmeğimiz bitmişti. Daima yufka ekmekten yerdik. Onun kırıkları ve toz şeklinde olan ekmekten kalmıştı. Onu toplayıp hayvanlar dokunmasın diye ağaca astık. Peynirden de artıklar duruyordu. Öğle vakti oldu. Yine Üstadımız, ekmeği bize taksim edecekti. Baktık ki ekmek yok ki bölünsün. Hepsi toz olmuştu. Bana dedi: "Herkesin önüne avuç avuç koy." Zernabat suyu da aldık. Onu azar azar yemeğe başladık. Öyle lezzetliydi ki, Üstad dedi:

"Molla Resül, şimdi acaba Vâli bu lezzeti alabiliyor mu?" Molla Resül saf idi. Dedi

"Verdin bize toz şeklinde biraz ekmek, su olmasa boğazımızdan geçmiyor. Vâli ise şimdi etli sütlü yemeklerle karnını doyuruyor." Üstad dedi:

"Yok! Yok! bu lezzeti alamaz". Molla Resül dedi.

"Nasıl almaz?" Üstad dedi

"Şimdi zaten tok… Midesini doldurmuş neyi yesem diye düşünür, her yemeği beğenmez. Bizim gibi lezzet alamaz. Bak biz ne kadar iyi lezzet alıyoruz."

İKTİSATLA HAREKET EDİYORDU

İşte biz iktisatla o bulguru bahara kadar yedik. Üstad bana dedi ki: "Bahar geldi dağa gideceğiz, burada kalmayalım, git annene söyle, kendi bulgurundan ne kadar sarf etmişse köyden onun yerine bulgur getirelim, borcumuzu verelim." Gittim anneme sordum, annem dedi: "Daha ben bizim bulgurdan harcamadım, küpte daha bulgurunuz var, bitmemiş." Bunun üzerine Üstadımız hocaları çağırdı, dedi:

"Molla Resül kaç nüfusun var?"

"Beş nüfusum var".

"Bir sene bahara kadar kaç teneke bulgur sarf edersiniz?"

"Onbeş tenekeden aşağı olmaz." (Bizde, teneke çap denen bir ölçüdür.) Üstad dedi.

"Bak Molla Hamid'in annesinin elinin bereketine, bir teneke bulgurumuz daha bitmemiş. Sizin evlerinizde beş-altı teneke bulgurlarınız bitmiş. Annesi olsaydı onlar da bitmeyecekti. Bu onun elinin bereketidir. Anası yapıyor, ben yapmıyorum..."

İşte Üstad bu şekilde berekete sebeb olan bir iktisatla hareket ediyordu. Meselâ, çay içerdik, ikişer tane şeker verirdi. O iki şekerle istediğin kadar çay içebilirdin. Çay serbest, fakat şekeri iki taneden fazla vermezdi. Bir yakın misafiri geldiğinde o da içerdi, ona üç-dört adet şeker verirdi. Çünkü onlar bu iktisada alışkın değillerdi. Meselâ, odunu da iktisatla kullanırdı. Ben:

"Üstadım ne için soba yakmıyorsun? Burası kocaman mescid, ısınmıyor." O ise:

"Yok yok günde üç öğün yeter" derdi. Biz dağa gittiğimiz mevsimde odunun yarısı damda artmış kalmıştı.

KÖPEĞİN GIYBETİNİ YAPMAYIN.

Kavurmaları küpte saklardık. İcap ettikçe oradan alırdık. Bir gün köpek kapıyı açık bulmuş içeri girmiş. Küpe başını sokmuş, benim gürültümü duydu kaçmak istedi. Başını küpe zorla soktuğundan çıkaramıyordu. Başını oraya buraya çarpa çarpa küpü kırdı kaçtı. Mâlum hoca kısmı biraz tamahkar olur. Bizim Molla Resül dedi ki: "İçeriye biraz kıyma bırakalım köpek yine gelsin, onu öldürelim." Biz münakaşa yapıp dururken, Üstad gürültüyü işitti. Kendisi ibâdetle meşguldü. Bizi çağırdı. "Ne oluyor?" dedi, ben de durumu anlattım.

"Hepiniz buraya gelin. En büyüğünüz kimdir?" diye sordu.

"Molla Resüldür" diye cevap verdik. O'na:

"Şimdi ben sana sual soracağım, doğru cevap vereceksin. Sen bir yere gidiyorsun, paran, erzakın, hiçbir şeyin kalmamış, açlıktan iflahın kesilmiş. Baktın ki bir evin kapısı açık, içeriye girdin, orada bir küp kavurma var, sen insansın aklın da var, başkasının malının haram olduğunu da biliyorsun, azabı da var. Bu halde o kavurmadan yer misin, yemez misin?" dedi. Molla Resül dedi:

"Evet yerim." Üstad dedi:

"Köpek ise aklı yok, azabı bilmez, karnı da aç, bunda kabahat var mı? Daha gıybetini yapmayın. İntikamını düşünmeyin, hakkınızı helal edin." Molla Resül:

"İçimden helal gelmiyor ama, ne yapayım artık helal edelim" dedi.

 

ÜSTADIMIZIN BOŞ VAKTİNİ GÖRMÜYORDUM.

Yine bir sene Erek dağında Zernebat suyunun kenarına çekildik. Çok sık ağaçlık bir yerdeydik. Bir ağaç vardı, budanmamış dalları birbirine geçiyordu. Orada Üstadımızın üzerine çıkacağı bir taht yaptık. Biz talebeler ise aşağıda yatıyorduk. Ben Üstadımızın hiç boş vaktini görmüyordum. Dâima meşguldü. Ya okur, ya dua eder veya namaz kılardı. Yalnız misafirler geldiği zaman onlarla biraz konuşurdu. Onlara köylerinde cami olup olmadığını sorardı, "hocanız kimdir, ne yapıyor, ne dersi okutuyor?" Derdi. Eğer misafir: "Hocamız yok, camimiz yok" derse; "eviniz harap olsun, camisiz, hocasız yerde nasıl duruyorsunuz!" diye hiddet ederdi.

Üstad Zernebat'da iken, her gece namaza, teheccüd namazına kalktığını görüyordum. Ben bazen onu görür uyuyamazdım. Uyumadığımı görürse: "Keçeli neden uyumuyorsun? Kalk, sen de gel, beraber dua edelim" derdi. Ben bir şey bilmezdim ki yanında okuyayım. Derdi ki: "Ben dua edeceğim, sen de âmin dersin." Çok mütevâzi idi. "Büyük bir sarayın kapısını açtırmak için nasıl o saray sahibinin tanıdığı kimseye benzeyerek kapısı vurulursa, onun gibi bende Yunus (A.S) ve Veysel Karâni Hazretlerinin (R.A) dua ve münacatlarıyla Rabbime niyaz ediyorum" derdi. "Onlar kapıyı açtırmışlar, bende o yüz yoktur ki açtırayım, senin âmin demen kapıyı açtırmak olsun, ben de seninle içeri gireyim" derdi. Benim dua esnasında bazen uykum gelir, pineklerdim. Bana bakar derdi ki: "Ben de eskiden senin gibiydim, sonra alışırsın."

RUSYA'DAKİ ESÂRET HAYATI VE KÜLÂHIN FİYATI

Eski Van Müftüsü Ömer Efendiye Üstadımız, esaret hayatı ve oradan nasıl kurtulduğu hakkında bazı şeyler anlatmış. Müftü Efendi de bize nakletmişti. Ben de aklımda kaldığı kadarıyla Ömer efendiden duyduklarımı size söyleyeyim:

"Ruslar fırınlara canlı domuzlar atarlar ve pişirirlerdi. Sonra o fırınlarda ekmek yapıyorlardı. Domuz yağı ekmeklere de karışırdı. Necis oluyordu. Onun için yemiyordum. Ayrıca un ve buğday alıp, el değirmeni ile öğütüp, sacda kendim ekmek yapardım. Yumurta ve patates alıp pişirirdim. Benim bu halimi gören Ruslar "bu delidir diyorlardı."

Bir gün teyzemlerin dükkanında oturmuştu; yine anlatıyordu Üstad. Külahını masanın üzerine koyup elini Üstüne vurarak:

"Sen bana kaç paraya mal oldun?" derdi.

"Ben de senin her şeyin böyle pahalımı olur, bu külah onbeş kuruşluk bir şeydir dedim." Bunun üzerine dedi:

"Ruslar benim kıyafetimi sevmezlerdi, bu külahımı isterlerdi. 'Sen bunu çıkart at, sana elbise verelim onları giy, sana maaş bağlayalım' dediler. Ben onlara 'sizin maaşınızla kıyafetimi değiştirmem' derdim. Üç sene kadar esarette kaldım. Bağlıyacakları banknot üzerinden hesap et, kaç lira tutar. Ona göre kıyafetimin kıymetinin değerini anla."

 

RUS ESARETİNDEN KURTULUŞ NASIL OLDU?

Rusya'da esarette iken bazen kimsesiz yerlerde dolaşırdım. Düşünüyordum, sen bu Rusların arasında ölsen, seni bir Müslüman bulur mu? Nasıl kaldırırlar bu gavurlar. 'Yâ Rabbi! Sen bilirsin, bana bir kapı aç!' diye düşüne düşüne kaldığım yere geliyordum.

Bir gün; Arap kıyafetli, entarili, merkep üstünde üç-dört kişi. Birisi yanımdan geçerken bana:

"Selâmün Aleyküm!" dedi. Selâmını aldım.

"Seni buradan çıkarsam Türkiye'ye gider misin?" dedi. Dedim

"Giderim, fakat nasıl buradan çıkacağız, dört kapısı bulunan etrafı kapalı Diyarbakır kalesi gibi bir yerde bulunuyoruz. Kapılarda bizim resimlerimiz var. Nöbetçiler bizi tanırlar, kapıdan nasıl geçeyim?" dedim. O şahıs:

"Sen benim zübunumu giy, merkepleri sür, sen ileriden git, ben sana yetişirim" dedi. 'Bu adam boş adama benzemiyor' dedim, kendi kendime. O'nun elbiselerini giydim ve merkeplerini sürüp gittim. Kapıdan geçtim, nöbetçi bir şey demedi. Kapıdan çıkınca ekmek hatırıma geldi, ben ne yapacağım diye düşündüm. Baktım torbada aynı benim ekmeğim gibi dört-beş ekmek var. O şahısla yirmidört saat beraber gittik... Benim ayaklarım şişmişti. O dedi: "Hududa yaklaştık, ben daha seninle gelemem. İleride Çerkezler, Kafkaslar vardır, onlar Türkçe bilir, seni huduttan geçirirler." Ben düşündüm, doğru yoldan gidersem, Ermeniler, Ruslar, onların dillerini bilmediğimden beni geri çevirirler. Ayrı ince bir yol vardı, onu takip edeyim dedim.

 O ince yoldan gittim gittim akşam oldu, yol bir dağa çıktı. Orada yol falan yoktu, şaşırdım. Baktım, orada, dağda bir inek var. 'Onu sürersem bir şenliğe rast gelirim' dedim. İneği sürdüm, sürdüm. Bir mağaranın önünde durdu. Bire hayvan sen burada niye durursun diye düşünürken; baktım mağaradan bir pîr-i fâni âbid çıktı. Beni ismen cismen biliyordu. Bana: "Hoş geldin, ehlen ve sehlen" dedi. "Sen yorulmuşsun, açsın" diye beni içeriye aldı. "Benim ekmeğim falan yok, bu ineği yaz-kış sürerim ve sütünü içerim" dedi. Bana süt sağıp getirdi. Daha böyle lezzetli süt içmemiştim. O gece orada kaldım, bana dedi ki: 

"Sen Türkiye'ye gidesin, Türk kardaşlarıma selâm edesin. Başlarında çok felaketler, musîbetler var. Üç şey'e riâyet etsinler. Biri: Kur'ân dersine. Biri: Ezan-ı Muhammediyi dâima yüksek sesle okusunlar. Biri de: Cemaatten ayrılmasınlar. (Onun için olsa gerek Üstadımız, yanına gelen ziyaretçilere, köylülere dâima diyordu, köyünüzde hoca var mı? Câmi var mı? Yok derlerse onlara kızardı.) Türk hududuna geldim. Türk askeri parolayı sordu. Ben 'parolayı bilmiyorum' dedim, ismimi söyledim. Bir subay beni tanıyormuş, böylece huduttan geçtim." Hangi huduttan geçtiğini bilmiyor.

Rusya'da Üstadımızın ahvâline dâir olan kısmı eski Van Müftüsü Ömer Efendi anlatmıştı. Yine bir gün Müftü efendi Üstadımızdan soruyor:

"Böyle çok yerleri gördün, Şam'a gittin, neden hicaza gidip üzerindeki farzı kaldırmadın?" İlk seferde cevap vermedi, mevzûyu değiştirdi. Tekrar sordum:

İnsan günde beş defa huzur-u Beyt'te durmazsa, senede bir defa veya ömründe birkaç defa gitse ne feyz alabilecek. (Ben buna şâhidim, bize tavsiye ettiği 'TEVECCEHTÜ İLÂ BEYTİKEŞŞERİF' demeyince niyet getirmeyin dedi. M.Hamid)

AYASOFYA'DA VAAZ VERİYORDUM. CÂMİ TIKLIM TIKLIM DOLU

Zernebat'ta, yanında hizmetinde olduğumuz zaman bir gün beni çağırdı ve sordu:

"Sana on tane üzüm verseler, sonra da on tokat vursalar buna razı olur musun?"

"Üzüm yemesem tokat yemeyecek miyim?"

"Hayır!" dedi.

"Bunu bilmeyecek ne var. Bunu bir çocuk da bilir" dedim.

"Ama üzümler tatlı insan razı olmaz mı?" dedi.

"Buna razı olmak için, deli olmak lâzım" dedim.

"Ben bir zaman gençken, Ayasofya'da vaaz veriyordum. Câmi tıklım tıklım doluyordu. Kapıdan içeriye girmek mümkün değildi. İşte o cemaate verdiğim kıymet kadar, size de aynı kıymeti veriyorum. Demeyin, 'bize niye ehemmiyet veriyorsun. Ne için nefes tüketeceksin, biz kimiz ki' diye kendinizi küçük görmeyin. Ben size o cemaat kadar ehemmiyet veriyorum, nazarımda birsiniz."

"İnsanın aklı olursa, ebedî hayatını bu dünyanın üç-beş dakikasına değişmez. İlelebet azap çekmeğe ne mecburiyetimiz var." dedi.

 

O ZAMAN ÜSTADI ANLAYAMIYORDUM, DİĞER HOCALAR GİBİ ZANNEDERDİM

Bir gün hizmetinde iken birkaç misafir gelmişti. Etrafta, biraz uzakta köyler vardı. Oralarda sürüler ve kocaman yırtıcı çoban köpekleri bulunurdu. Yabancı kimseleri bırakmazlardı. Ben de köpekten çok korkuyordum.

Üstad bana dedi: "Git, şu karşı ki köyden yatak getir." Birkaç köy de orada vardı. Kimseyi bana yardımcı vermedi. Ben zaten evhamlı idim.

Dışarı çıkıp söğüt ağacından bir dal keseyim, hiç olmazsa köpeklere karşı bununla müdafaa ederim diye düşündüm. Ben dalı keserken Üstadımız dışarı çıktı.

"Sen daha gitmedin mi?" dedi. Ben de köpeklerden korktuğumu onun için de hazırlık yaptığımı söyledim.

"Ayıptır, senin elinde taş var, ağaç var, bu kadar köpekten korkmak olur mu?" dedi. Ben ağacı da atıp, hiçbir şey almadan, canım da sıkılmış olarak köye doğru yürüdüm. Baktım köyün altında bir bayır, sürüler ve köpekler oraya gelmişler. Akşam üzeriydi. Köpeklere görünmeden geçmek imkansız. Baktım, geçeceğim yolda canavar gibi bir köpek yatmış, diğerleri de koyunların etrafında geziniyorlar. Başka çarem yoktu, yola yürüdüm. Yaklaşınca havaya baktı ve gerindi. Sonra yoldan aşağı inerek bana yol verdi. Çoban yukarıdan bize bakıyordu, geçip gittim. Sonra köyün altında elleri sopalı birkaç genç ve bir ihtiyar gördüm.

"Sen nereden geldin, bayırda koyunlara rastlamadın mı?" dediler. Rastladığımı nasıl geçtiğimi anlattım. İhtiyar adam ağladı. Üstad'a onlar "Seyda" derlerdi.

"Seyda'ya îman getirmeyenin îmanı var mıdır?" deyip; köpek kendilerinin olduğu halde, üç beş kişi sopalı halde yaklaşamıyoruz, sopalarla kendimizi müdafaa ediyoruz. Onlara koyun sütü içiriyoruz, çok kuvvetli oluyorlar, sana nasıl yol verdiler?" diyorlardı. Yatakları toplayıp götürdük. Üstad bizi kapıda güle güle karşıladı.

"Geldin mi kardeşim?" dedi.

"Geldim Üstadım" dedim.

"Sana yolda köpekler saldırmadı mı?"

"Saldırmadı" dedim.

"İşte şecaatli ol! Korkak olma!" dedi. Ben o Zaman Üstadı anlayamıyordum, diğer hocalar gibi zannederdim. Halbuki tam îtikadım olsaydı, nereye git derse tereddütsüz giderdim. Kim Üstad'dan keramet gibi bir şey isterdi, ondan hoşlanmazdı. Dua ederken de: "Ben de sizin gibiyim, kardeşiz, beraber kapıyı çalıyoruz, kapı ne zaman açılırsa beraber gireriz" derdi.

 

BESMELE ELBİSESİNİ GİYİNCE CİNNİLER İLİŞEMEZ.

Dağda kışın yatmak için bir yer yapmıştık. Harabe bir yer, kapısı penceresi açıktı. Üstadımızın yatağını bir yere yaptık. Biz misafir talebelerle iki sıra halinde yatıyorduk, kapı ortada idi. Bir gün misafirler gelmişti. Bana o zaman su getirmemi söyledi. Baktılar testide su yok, Üstadımız bana: "Kalk su getir!" dedi. Su on onbeş dakika ileride derede idi. Orada kurtlar çoktu. Korkumdan işitmemiş gibi yaptım.. tekrar..

"Su yok mu getirmedin mi kardeş, niye gitmedin?" dedi. Ben de

"Bu kadar milletin içinde yalnız ben mi varım?" dedim.

"Niye sen ağa mısın, niye gitmiyorsun?" dedi.

"Ben de; Üstadım, bana ne iş verirsen ver yapayım. Fakat oraya gidemem" deyince

"Gel otur, neden korkuyorsun anlat?" dedi. Ben de kurtlar ve yırtıcı hayvanlardan korktuğumu söyledim. Üstadımız:

"Birader ben geçen gece teheccüd namazına kalkmıştım. İçeriye bir kurt girdi. Sizlerin arasından geçerek doğru benim yanıma geldi, ben de elbisemi giyiyordum. Allah Allah yolunu mu şaşırdı yoksa, başka bir maksatla mı geldi, 'gel bakayım!' dedim. Üçbeş dakika birbirimize bakıştık. Durdu, durdu... Lisan-ı hâliyle bana dedi: "Bu kadar karşında durdum, bana bir ihsan, bir ikram yapmadın, ben de Rezzâk-ı Hakîkiye giderim" dedi ve çıkıp gitti. O kurdun dizgini kendi elinde olsaydı, iki-üç tanemizi dağıtıp giderdi. Demek ki dizgini kendi elinde değildir. Onu yaratan Onu çeviriyor. Hiçbir şeyin dizgini kendi elinde değildir. İnsana bir şey yapamaz."

"İstersen, cinnilerin ortasına otur, sana bir şey yapamazlar. Nasıl ki dağdaki çoban asker olur, inzibat elbisesi giyer. O asker vazife icabı: 'Haydi dükkanları kapatın!' dese; hiç kimse, o inzibata karşı gelebilir mi? Herkes: 'Mutlaka o emir başka yerden geliyordur' diye dükkanlarını hemen kapatırlar. İşte besmele elbisesini giyince de cinniden hiç kimse sana ilişemez." Ben ne dedimse sözümü kesti, yanıma da kimse vermedi. Testiyi alıp yalnız başıma suya gittim, doldurup getirdim.

"Gülerek birşey gördün mü?" Dedi.

"Görmedim" dedim.

"Korkak olma! Şecaatli ol!" dedi.

KERTENKELEYİ ÖLDÜRÜNCE

Bir gün yine Üstadımız meşguldü. Zaten hiç boş durmazdı.

"Arkadaşını al, dağa çık gez, ben meşgul olacağım" dedi. Biz de söylendiği gibi dağa çıktık. Dağda gezerken bir kertenkeleye rast geldik. Bizde kertenkeleyi öldürmek sevap bilinirdi. Bunun için kertenkelenin kafasını bir taş ile ezdim. Gezmekten döndük. Üstadımız:

"Neler yaptınız, ne var?" diye sordu. Ben de iyi bir mârifet işlemiş gibi, hemen atıldım. Sevinerek kedi kafası kadar kafası olan bir hayvanı bir taşla öldürdüğümü söyledim.

"Ne yaptın sen, evini harap ettin!" dedi. Beni yanına çağırarak:

"O kertenkele size hücum etti mi?"

"Yok"

"Sizi ısırdı mı?."

"Yok."

"Elinizden bir şey aldı mı?"

"Yok".

"Rızkını, yiyeceğini siz mi veriyorsunuz?"

"Yok."

"Sizin mülkünüzde, toprağınızda mı geziyor?"

"Yok."

"Siz mi halk etmişsiniz?"

"Yok."

"Ne için ne hikmetle yaratıldığını biliyor musunuz?"

"Yok."

"Hey ahmak!! Bu kadar yok!.. yok!.. yok!.. Bunu yaratan Allah senin öldürmen için mi yarattı, sen nasıl öldürürsün onu? Mahlukatın Ne için halk olunduğunu Cenab-ı Hak bilir."

 

BİLSEN, GAYRET NE KADAR HAYIRLIDIR.

Yine bir gün odun kırıyordum. Yorulmuştum. Birkaç köylü de orada idi, bana yardım etmiyorlardı, hem de namaz vakti idi. Üstadımız geldi. Ben odun taşıyorum, kimse de yardım etmiyor. Üstad ise azar azar, yavaş yavaş odun götürmeye başladı. Ben de hiddetlenmiştim.

"Üstadım niye boşuna gidip geliyorsun? sen git yerinde otur, ben senin beş altı defada götürdüğünü bir defada götürürüm." dedim. Üstadımız dedi:

"Kardaş! Ben sana gayretin ne kadar hayırlı olduğunu gösteriyorum. Sen çalışırken, benim oturmamı, gayretim kabul etmiyor. Onun için ben de çalışacağım" dedi. Bana biraz nasihat etti ve dedi:

"Eğer bilsen gayret ne kadar hayırlıdır, bir dakika ömrünü boşuna geçirmezdin. Bilsen o mahşer gününde sana ne kadar menfaat verecek, bir dakika boş durmak istemezdin."

 

HEM BURADA RAHAT OTURAYIM, HEM DE CENNET… İSTEYEYİM, OLMAZ.

Yine bir gün diz üstü oturmuş münacatta idi. Bir parmağı bu şekilde oturmaktan berelenmiş yara olmuştu. Molla Resul'e dedi:

"Buna ne sürsem iyi olur?" Molla Resül ateş yakıyordu, dedi:

"Biz de Allah'tan korkuyoruz, amma senin ödün patlıyor, sen de bizim gibi rahat otur biraz." Üstad dedi:

"Kısa ömürde, kısa dünyada ebedi hayatı kazanmaya gelmişsiniz. Hem burada rahat oturayım hem de cenneti isteyeyim, bu olmaz. Onun için cesaret edemiyorum rahat oturmaya.." Molla Resül:

"Merhem sür, belki iyi olur" dedi.

 

GÜNDÜZ BİLE KİMSENİN GİREMEDİĞİ KARANLIK KÜMBET 

Üstadımız çocukluğunda çok izzetli ve hiddetli imiş. Ders okurken hocalarıyla geçinemezmiş. Çocuklarla kavga eder, iddiasında musır olur, hiç kimseye boyun eğmezmiş. Bir zaman, kışın Ağabeyinin yanında ders okumaya başlamış. İzzetinden olacak ki, bir gün de oradan ayrılıp Doğubeyazıt'a "Şeyh Ahmet Hanî Hazretleri"nin kabrinin olduğu yere gidiyor. Orada hocası "Nur Mehmed" idi.

Üstadımız burada dersini aldıktan sonra hep ortadan kayboluyormuş. Orada gündüz bile herkesin korkup gidemediği, karanlık bir kümbet vardır. Burası "Ahmed-i Hanî" Hazretlerinin türbesidir. Meğer dersini aldıktan sonra oraya gidermiş. Orada geceleri devamlı okumaya dalarmış. Bir gece diğer talebeler bunu araştırıyorlar, takip ederek oraya, kümbete gidiyorlar. Bakıyorlar ki, kümbetin üzerinde diz çöküp kitap okuyor. Hayret ediyorlar. 'Bu karanlıkta kitap okumak nasıl olur, karanlıkta kitaba bakmak nedendir?' diye hem korkuyorlar, hem de hayrette kalıyorlar.

Bu hadiseden sonra üstad talebelere ve hocasına: "Niçin bana karışıyorsunuz, daha burada kalamam artık" deyip, kızarak oradan ayrılıyor.

 

GÖZÜMLE ŞÂHİT OLDUM: 

KÖPEKLERİ KONUŞARAK DURDURDU

Dağda kalırken Üstadımız Cuma günleri, Cuma namazına giderdi. Bir gün beni de götürdü. Namazı kıldık geliyorduk. Dağda koyunlar yayılıyordu. Köpekleri de vardı. Bizi görünce köpekler hücum ettiler, bizi tutmaya geliyorlardı. Üstadımız önde başında şemsiye gidiyordu. Köpeklerin hücumunu görünce ben taş toplamaya başladım. Bunu gören Üstadımız

"Sen ne yapıyorsun?" Dedi. Ben de

"Dağdan gelenleri görüyorsun kendimizi müdafaa etmeyelim mi?" dedim.

"Ayıp, ayıp at o taşları" dedi. Ben de taşları attım.

"Bakalım gelsinler ne olacak?" dedim. Köpekler gelince Üstadımız:

"Kâfi, kâfi siz vazifenizi yaptınız, gerçi burası sizin ülkenizdir, fakat biz hain değiliz" deyince, köpekler oldukları yerde kaldılar. Bir adım daha ileri gidemediler. Böylece gözümle şahid oldum. Biz yolumuza devam ettik.

 

SUALLERİ SORMADAN HEPSİNİ CEVAPLADI, 

YALNIZ NAZAR MEVZUUNDA?..

Bir gün, öğrenmek için bir kaç sual hazır etmiştim. Üstadımızdan soracaktım. Sohbet sırasında daha ben sualleri sormadan hepsini cevaplandırdı. Yalnız nazar mevzuunda bir sualim kalmıştı. Ben bunu hiç açmadan hiddetle elini eline vurdu. "Ben eski Said'den memnun değildim, yalnız üç hâlinden razıyım" dedi, ilâve etti: "İstanbul'da şaşaalı zamanda haftada bir elbise değiştirirdim. Pırlanta gibi bir elbise, İstanbul'un en şaşaalı yerlerine giderdim. Benim fâkih arkadaşlarım birisini gözcü edip, beni takip etmişler. 'Bunun peşinden git, bakalım nerelere gidiyor, ne yapıyor?' demişler. Üç gün sonra arkadaşlarla sohbet esnasında, bana şöyle dediler:

"Said ne yapsan haktır. Hakka gidiyorsun ve bunda da muvaffak olacaksın".

"Niçin böyle söylüyorsunuz?" diye sorduğumda şu cevabı verdiler.

"Üç gündür seni takip ettiriyorduk, bakalım şeriata aykırı bir davranışı oluyor mu? diye. Baktık ki senin kendi halinden başka şeyden haberin yok. Bunun için sen inşaallah gayende muvaffak olacaksın" dediler.

"Nazar meselesine gelince: Nasıl küçük bir ateş ormana atılınca yavaş yavaş o ormanı yakar, mahveder, bitirir. Nazara tenezzül eden bir mü'min de amelini gün be gün yer mahveder. Sonra korkarım ki o adamın âkıbeti vahîm ola" dedi.

KIYAMETE KADAR BONCUK DİZECEK

Üstadımız, bir gıybet ve bir de yalandan hiç hoşlanmazdı, tâciz olurdu.

Molla Resül merhum bana anlattı:

Biz Van'da iken Van Vâlisi (âlim bir zâttı) ara sıra Üstad'ı çağırır, beraberce sual sorardık. Bir gün bize "siz de gelin" dedi. Çarşı kalabalıktı, mezarlıktan geçecektik. Baktık, bir mezarın başına gelince, Üstad orada dikildi kaldı. Bize "siz gidin" dedi. Fakihler gittiler. Ben yaşlı olduğum için geride kaldım. Durdum baktım ki, Üstad orada bir keşifte bulunuyor. Belki yarım saat mezarın başında durduktan sonra, yürümeye başladı. Kendisine:

"Allah'a (C.C.) üç kere kasem ederim ki bana ne gördüğünü söyleyeceksin, söylemezsen arkadaşlarına derim, sende bir şey bırakmazlar, Allah rızası için bana söyle orada ne keşifte bulundun?" dedim. Kızdı

"Ahmak benden ne istiyorsun?" dedi. Tekrar iki-üç defa yalvardım. Dedi:

"Madem ki sen benden vazgeçmiyorsun, söyleyeyim. Sâliha bir kadının mezarının yanından geçiyordum. Çok sâliha bir kadın, fakat ziynete ve boncuğa biraz meyyalmiş, dünya yüzünde boncuğu kırılmış, onu dizerken vefat etmiş, hâla o boncuğu dizmekle meşgul. İhtimal ki, kıyamete kadar onu dizmekle meşgul olacak. Ve kıyamet koptuğunda 'ne kadar çabuk koptu kıyamet, daha boncuğu dizip bitiremedim' diyecek. Ben de durup Cenâb-ı Hakkın azâmetini seyrediyordum."

KASEM EDERİM O EVDE KIZ OLDUĞUNU BİLMEDİM

Yine Molla Resül anlatmaya devam ediyor: Ondört onbeş yaşlarında iken keşif ve keramet Üstad Hazretlerinin yanında bir şey değildi. Sonra çıktık caddeye geliyorum. Bizim Van'da, yani şimdi olduğumuz yerde Ermeniler kalırdı, biz aşağıda kalıyorduk. Ermeniler sabah olunca çocukları mekteplerine, büyükleri dükkanlarına, işlerine giderlerdi. Kadınları, bizimkiler gibi çarşaf giyerdi. Kadınları da dışarıda olurdu.

Üstad Hazretleri: "Horhordan (Medresesi) çıkınca yürürken ayağınızın ucuna bakacaksınız, sağa sola bakmayacaksınız, sağa sola bakarsanız haddinizi bildiririm" dedi. Yan yana yola devam ederken, Üstad dâima bizi kontrol ediyordu. Anladım, karşıdan ermeni kadınları geliyor. Başımı kaldırdım ermeni kadınlarını gördüm. Üstad bir tane vurdu, "ahmak bir daha başını kaldırma" dedi. Başımı aşağı indirdim. Öylece Tâhir Paşanın evine geldik. Molla Resül yeminle anlatıyordu. Tâhir Paşanın evinde kızları vardı. Birisini Üstad'a vermek istiyordu. Neyse Paşayı başka yere naklettiler, oradan gitti. Bir gün mevzu açıldı,

"Paşanın kızları vardı, birisini siz alacaktınız, gelip gidiyorlardı, siz görmediniz mi?" dedik.

"Kasem ederim, ben o evde kız olduğunu bilmedim" diye cevap verdi.

EREK DAĞI, ZERNEBAT SUYU BAŞINDA MAĞARA

Cuma günleri kürsüde vaaz yapıyordu. Bazı evhamlı kimseler –Van eşrafından- "Zaman tehlikelidir, biraz dikkatli ders yapın" diye tavsiye ettiler. Bu teklif Üstadın zoruna gitti. Zaten bahar da gelmişti. Zernebat'a gitmek istiyordu. Zernebat suyu; Erek Dağının bir tarafında, bir dereden çıkan bol bir su idi. Zernabat'a gitmeden önce bir gün evimize teşrif etmesini rica ettim ve ettiler. Kendisine bir bardak süt ikram etmiştik. Sütü içerken bir küçük bahçemiz vardı, bahçeye baktı, ayağını bahçeye attı geri döndü. O sene bahçenin meyvesine öyle bir bereket düştü ki, inanın hiç bitmez oldu.

Bir ineğimiz vardı. Yine aynı sene evimizde her zaman süt bulunur, içmek arzu edenler gelir bol bol içerdi.

Dağa (Erek Dağı) çıktık güze kadar dağda kaldık. Güzün yavaş yavaş hava serinlemeye ve kar yağmaya başladı. Kaldığımız yer yamaç ve bayırdı.

"Buradan bir pencere gibi kapı açınız onun içini oyarak mağara yapın, orası sıcak olur, kışı burada geçiririz" dedi.

"Üstadımız olur mu?" dedik.

"Elbette olur" dedi. Benimle birlikte bir de fakih vardı (Fakih Hasan) Üstadımıza çok hizmeti olmuştu. Kendisi iki tarikata intisap etmişti. O, bir gün dedi: "Virdlerime başlayınca cezbeye kapılır kendimden geçerdim. Üstadımız iltifat etmeye başlayınca hepsini bağladı." İşte O rahmetlikle orayı kazıyorduk. Üstadımız gelip baktı ki, karıncalar çıkmış.

"Bırakın orayı" dedi.

"Niçin?" diye sorduğumuzda,

"Bir ev yıkıp, bir ev yapmak olur mu? Bunları dağıtmayın, başka yer kazın" dedi. Böylece iki üç yer değiştirdik. O rahmetli:

"Vallahi böyle olmaz, O gelir gelmez sen karıncaları karıştır, görmesin, yoksa bu işi biz bitiremeyiz, karıncasız yer var mı ki?" dedi. Neyse öyle yaptık, kazdık, hiç taşa falan rastlamadık. Güzel bir mağara yaptık. Üstadımız karıncaların yanına geldiği vakit, bulgur, şeker v.s. koyardı. Ben dedim:

"Şekeri niçin koyuyorsun?"

"Bu da onların çayı olsun" dedi. Beş altı kişi o mağaranın içine girdik. Ve tesbihatımızı yapmağa başladık.

Bir defa Kardeşi Abdülmecid Efendi ve Müftü ricaya geldiler. "Üstadımız! Eğer buraya kar yağarsa kapatır, burası dağdır. Bir köye, veya Van'a gel bir oda tut, yine hizmetinde bulun" dediler. Üstadımız kabul etmedi.

 

BİR AYAKKABISI VAR KURUMUŞ. MÜBAREK AYAKLARININ ALTI TOPRAĞA TEMAS EDİYOR

Bir gün ikimiz beraber şehirden geliyoruz. Yolda üzerinde namaz kılınabilecek bir taş gördük. Dedi : "Bunu götürebilsek üzerinde namaz kılarız." Ben arkama aldım gidiyoruz. Bir taşa daha rastladık. Dedi: "Bunu da ben alayım." Ve arkasına aldı mübarek. Yol yok tabi. Dağ yoludur… dağlık… Bir ayakkabı var ayağında kurumuş. Mübarek ayaklarının altı toprağa temas ediyor. Arada bir ayağından çıkıyor, aşağı kayıyor.

Dedi: "Hey! Hey! Bir zaman vardı… Said, Tâhir Paşa ile… ayağında çizmeler… faytonla tenezzül etmezdi gitmeye. Şimdi şu eski ayakkabılar sözümü tutmuyor." Ben Dedim: "Efendim keşke o eski günler uzun olsaydı." Dedi: "Sus ahmak! Bu günüm daha iyidir."

"SAİD NASIL BİR ŞEYHTİR? KERAMETLERİ NİCEDİR" DİYE GELEN SOFÎYE..

Neyse, orada, aşağıda metrûk bir çilehâne, ermeni kilisesi vardı. Bahçesi çimenlikti. Zernebat suyunun geldiği yerdi. Üstadımız o çimenliğin üzerine seccadesini sermiş, tesbihatını okuyordu. Biz de oralarda odun kesiyorduk. Mağrib vakti, hava kararmak üzereydi. Bizi çağırdı, "buyur Üstadımız" dedik. Üstadımız kerameti açmak istemezdi. Kendisinden keramet bekleyen ve şahsına makam verenlerden hoşlanmazdı. Hatta bir gün, ben şahid oldum, akşam bir sofî gelmişti. O gün zamanında tesbihatına başlayamamıştı. Üstadımız sofî'ye:

"Sen kalk git evine, çoluk çocuk sahibisin, senin için böylesi daha hayırlıdır, biz her zaman buradayız, ne zaman olsa yatarız" dedi. Sofî yine gitmedi. Bunun üzerine Üstadımız:

"Sen ne diyorsun, senin kalbini sana okuyayım mı? Sen diyorsun ki: Bakalım Said nasıl bir şeyhtir, kerametleri nicedir? diye gelmişsin. Ben şeyh değilim, hocayım. Yalnız, sizden biraz fazla okumuşum, o kadar. Birlikte Cenab-ı Hakkın kapısını çalıyoruz. Ne zaman açılırsa birlikte gireriz. Haydi kalk git" dedi. Adam gidince

"İhtiyar buraya namaz kılmak, tesbih etmek için gelmiş, niçin müsaade etmedin" diye sordum. Üstadımız:

"Siz biliyorsunuz, bazı insanlar vardır ki, yanımda bulundukları zaman, ben zannediyorum, boynuma binmiş, ayakları ile kalbimi sıkıyor ve nefesimi daraltıyor. Bir şey yapamıyorum. Bazı insanlar da vardır sizin gidi yekvücud, burada başka insanlar yok, kendi vücudum gibidir, onun için itiraz etmeyin, o adamı göndermeye mecbur kaldım." dedi.

 

O BENİM KAPICIMDIR

Keramete gelince, istemezdi, tâciz olurdu. Ben şimdi anlıyorum, Vanlılar da bilirler, tesbihata başladığında iki üç saat sürerdi. Bir gün ben çalışıyordum. Üstadımız gel seni bekliyoruz diye beni çağırdığında, Molla Resül merhum, Üstadımıza,

"Yahu senin işinde anlaşılmıyor. Şeyh istersen burada, âlim istersen burada, hoca istersen biz varız onu ne yapacaksın?" Üstadımız:

"Ne yapayım o benim kapıcımdır, o gelmeden bir şey edemiyorum, gelsin yanıma" dedi. Molla Resül:

"Peki gelsin otursun" dedi. Ben şimdi itiraf ediyorum ki, ben Üstadımızdan, ne keramet, ne himmet… bir şey beklemiyordum. Yalnız bir gün bana dua etti, ben de hiddetlendim. Benim istediğim duayı, sen yapmıyorsun dedim.

"Ahmak sen ne istiyorsun?" dedi. Ben de

"Okuyorum, fakat okuduklarımı iyice anlayıp, hıfzedemiyorum, istiyorum ki, zihnim biraz açılsın" dedim.

"Peki, oku, oku ne olacak, âlim mi olacaksın?" deyince,

"Evet" dedim.

"Peki senin hakkında ilmin hayırlı olduğunu biliyor musun?" dedi.

"Ben duymuşum, Peygamber (A.S.M) dan sormuşlar, farzlardan sonra en âlâ amelimdir buyurmuş." Üstadımız

"Haydi hayırsız olursa?" dedi.

"Efendim, ilim de hayırsız olur mu?" dedim. Üstad

"Görülmüştür. Seferberlikten evvel, ilmine gururlanmış, dalâlete gitmiş, hatta mürted olmuş, burada tutunamamış, İran'a adam gönderip vurdurmuşlar. Sen hakkında hayırlısını iste kardeşim. Sen âdeta şuna benziyorsun: 'Kıtlıktan kurtulmuş, zengin bir sofra bulunca çatlayıncaya yemek yemiş birisine.' Sen de, kendine göre oku, ne oluyor sana."

"Peki Efendim" dedim. İşte beni onun için götürüyordu, ben kendinden keramet beklemiyordum

 

KİLİSEYİ CİNNİLERİN KÜFFARLARI KARARGAH YAPMIŞTI

Bir gün "gelin" dedi bize Üstad. "Acayip bir şey gördüm size nakledeyim":

- Gözümü yummuştum, tesbihatı okuyordum. Bir muazzam gürültü geldi. Mutlaka dağın bir tarafı yıkıldı veya bir muazzam sel bu dereden geçti veyahut bir araba yuvarlandı, dedim. Gözümü açtım, dağa baktım, bir emare yok, dereye baktım su yok, geldim oturdum. Hâdise şu : Kalbime ihtar oldu ki. Bu kiliseyi cinnilerin küffarları karargah yapmışlar. Burada, Peygamberlerin, Evliyaların tesbihatını okuduğumdan, onlara bomba gibi dokundu. Mâlum, nur-zulmet bir arada olmaz. Bunlar beklediler, ben dâima devam ettim. Bunun üzerine cinnî kâfirler, biz bunun elinden kurtulamayacağız deyip göç edip gittiler. Cenab-ı Hakkın Rahmetinden ab-ı Kevser gibi, mâneviyattan bir suyu kilisenin üzerine indirdi. O gürültü, onun gürültüsü idi. Beni uyandırdı. Mânevi bir ses işittim".

"Said biz burayı tathir ettik, temizledik. Sana teslim."

"Bugünden itibaren buraya kilise demeyeceksiniz. Çilehâne diyeceksiniz" dedi Üstadımız. Sonra da, biz orayı tamir ettik. Kapısını penceresini tamir edip yerleştik. O kadar hoş ve müferrah oldu ki, Van'dan ziyaretine gelenler, oradan çıkmak istemezdi.

Üstad oradan ayrıldıktan sonra, yerini bir köylü aldı. Oranın köylüleri ona dediler: "Burada Üstad kalmıştır, sakın buraya duvar falan katmayasın, orayı câmi yapınız." Fakat orayı alan yapancı köylü, yerlilerin sözünü dinlemeyip, tavla yapmış, hülasa kirlenmiş. Bunun üzerine iki köylü arasına ihtilaf düştü. Jandarmalar yetişinceye kadar bir tanesi yere serildi, öldürdüler. Orayı alan adamları hapsettiler. O damları ve ağaçları tamamen yıktılar, dağıldı gitti.

 

BİR HOROZ LÂZIM

Erek dağında her şeyi tamamladıktan sonra Üstad dedi ki:

"Her şey tamam burada... Yalnız bir şey eksiğimiz var, vakti bilemiyoruz, bir horoz lâzım bize." Dedim:

"Üstadım, bizim beyaz nişansız bir horozumuz var, O'nu getirelim." Durdu ve dedi:

"Evet horoz güzel, getirsen yalnız başına canı sıkılacak, diyecek bana bir hanım lâzım, yalnız kalınmaz." Dedim

"Efendim, tavuğumuz çoktur. Bir de tavuk getiririm." Dedi ki:

"Onların ikisine de erzak lazım, yiyeceklerini isteyecekler." Dedim:

"Efendim, buğdayımız çoktur, bir miktar buğday getiririm yesinler." Bana döndü:

"Kardeşim, ben dünya gailesinden, çamurundan çıkmak istiyorum, istemez..." dedi.

ÖMRÜMÜN BOŞ GEÇMESİNİ İSTEMİYORUM

Molla Resül ve diğer arkadaşlarla dağda bulunuyorduk. Cum'a günleri, Cuma namazı için Van'a giderdik. Yolda giderken Üstad Molla Resül ve arkadaşlara dedi ki:

"Ya siz ileri gidin, ya ben ileri gideyim, siz sonra gelin." Molla Resül dedi:

"Üstadım, uzun yolda herkes yanına arkadaş ister ki, eğlenerek gitsin, sen bizi reddediyorsun, hikmeti nedir?" Emir buyurdu ki:

"Siz beni meşgul ediyorsunuz. Dağdan Van'a inene kadar yolda bir çok evradımı okur bitiririm. Siz benimle gelince, beni konuşturuyorsunuz, vazifemden geri kalıyorum." Sonra dedi.

"Bazı insanlar vardır, ekin biçen amelenin yanına gidince, onları gayrete getirmek için o'da biçmeye başlar, ameleleri gayrete getirir. Bazıları da çalışan ameleleri çağırır, hele gelin bir sigara içelim der, onları tembelleştirir. Siz de onlar gibi beni işimden geri bırakırsınız. Onun için ömrümün boş geçmesini istemiyorum."

 

HAYVANLARIN BİLE ARKASINDAN KONUŞTURMADI

Bir gün ekmeğimiz bitti. Van'a almaya gittim. Dağa dönerken köpekler üzerime hücum etti, çoban yetişti, beni müdafaa etti. Yerime gittim. Üstad sordu:

"Çok yoruldun mu?" Dedim

"Efendim hiç yorulmadım, fakat köpekler üzerime hücum ettiler, çoban yetişmese idi beni yutacaklardı". Biraz aradan zaman geçti, tekrar söyledim.

"Bu hayvanlar süt içe içe olmuşlar ayı gibi, beni de yiyecektiler." Üstad dedi ki."

"Kardeşim yeter hayvanların gıybetini yapmaya hakkın yok. Onlar vazifelerini yapmağa mecburdurlar. Bir lokma ekmek için sahiplerine o kadar sadakat gösteriyorlar." Bana hayvanların bir daha gıybetini yaptırmadı. Ben de yapmadım.

 

SAİD ÇÖKMÜŞ, İHTİYARLAMIŞ DEMESİNLER DİYE HEP TIRAŞ OLUYORUM

Üstad'ın iki usturası vardı. Haftada iki defa tıraş olurdu. Molla Resül dedi:

"Üstadım, senin ne ilmini ne amelini anladık. Nedir bu halin? Kendine eziyet edip, haftada iki defa tıraş oluyorsun?"

Üstad buyurdu ki:

"Ben esaretten evvel çok zındıkları titrettim. Yumruğum hep onların başında olsun. Şimdiki zındıklar, Said çökmüş, ihtiyarlamış demesinler diye, hep tıraş oluyorum..."

Bir gün tıraş oluyordu. Mübarek çenesinin altını iyi alamadı. Molla

Resul'e dedi: "Sen al!" Molla Resul: "Benim elim titriyor, ihtiyarım, gençler alsınlar." Dedi: "Olmaz! Onların elleri bana câiz değildir."

ÜSTADLA AYRILMAMIZ ŞÖYLE OLDU

Üstadla ayrılmamız şöyle oldu. Bana: "Kardeşim ihtimaldir ki beni götürürler, sen evine git." dedi. Dedim: "Nereye götüreceklerse ben de seninle gelirim." Dedi: "Yok, sen annenin yanına git." Ben yola çıktım. Kendisi bir tepenin başında oturmuş bana bakıyordu. Ben tamamen uzaklaştım, gördüm ki halen arkamdan bakıyordu. İki gün sonra geldiler ve Üstad'ı götürdüler.

ŞARKTAN SÜRGÜNLER BAŞLADIĞINDA

Şarkın şeyh ve ağalarını sürgün edeceklerdi. Bir gün şarkın âlim ve tarikat şeyhlerinden Şeyh Enver Efendi yanında bir at ve bir elbise getirdi, Üstad'a dedi ki:

"Sen de bunları al beraber buradan hududu geçelim, rahatına bak. Orada bir yerde oturur ibâdetle meşgul oluruz." Üstad emretti:

"Şeyhim ben gelmeyeceğim, sen git, sen serbestsin gidebilirsin. Elimden gelse ben daha içeriye gitmeye çalışacağım, tâ ki benim yumruğum bir takım zındıkların başlarından eksik olmasın."

Şeyh Enver oradan ümidini keserek me'yusane ayrılıyor. Yolda Ali Çavuş isminde bir talebesine rast geliyor. Şeyh, Ali Çavuş'a emrediyor ki.

"Ali Çavuş ne yaparsanız yapınız, Üstad'ı buradan kurtarın, tutacaklar." Ali Çavuş Şeyh'e diyor:

"Sen kendi başının çaresine bak. O kendini kurtarır." Şeyh ağlayarak diyor ki:

"Ali Çavuş siz Üstad'ı tanımamışsınız ve daha tanımıyorsunuz. Sizi kasemle temin ederim ki, seksen tane benim gibi Şeyh Enver'i eritseler daha Üstad'ın bir parmağını ikmal edemezler. Beni onunla kıyas etmeyin, O'nu kurtarmaya çalışın."

MOLLA HAMİD EKİNCİ'NİN 28 SENE SONRA ÜSTAD HAZRETLERİNE ZİYARETİ

Üstad Van'dan ayrıldıktan 28 sene sonra Emirdağ'ında ziyaretine gittim.. Beni içeri aldılar. Üstadın odasına girdik. Dedi: "Dur bakalım seni tanıyabilecek miyim. Benim Van'da bir Molla Hamid'im vardı. Sen o olmayasın?" "Evet hizmetkârınızım." Beni öyle bir kucakladı, sıktı ki; kuvvetli bir genç ancak öyle sıkabilirdi. Dedi: "O vakit zayıftın, şimdi gelişmişsin." Zübeyr ağabeye dönerek "Zübeyr bak! Van'da tek başına benim hizmetimi görüyordu. Siz üç dört kişi ancak görüyorsunuz."

Emretti, "otur! otur! Van'daki sinema perdelerini çevir bakalım. Kimler gitmiş, kimler kalmış?" Bazı kimselerin hayatta olduğunu, selamlarını söyledim. Muhammed Salih Efendinin ismi gelince: "O benim kardeşim de gitmiş, bizi bekliyor" dedi. Dedim: "Efendim o Hicaz maksadıyla Medine-i Münevvere'ye gitmiş" "Fesuphanallah! O benim dualarımda gidenlerle beraber geliyor, sen diyorsun hayattadır." Zaten ölmüş olanlara hiç vefat etti, ölmüş demezdi. "Filanca gitti bizi bekliyor" derdi. Sordu "Zernebat'a gidiyorsun?" "Efendim Zernebat suyu Van'a gelmiş, evlerimize almışız." "Afiyetle için."

Üstadla görüşmemiz Ramazanın yirmiyedinci gecesine rast gelmişti. Akşam namazının vakti geldi. Emrettiler "gidin odanızda kılın" Dedim "Sen kılmacaksın?" "Kılacağım" "Ben de sizinle kılmak istiyorum." Dedi: "Sungur, bu kardeşim ikinci Hulûsi'nin kafasındandır. Gelin bu gün beraber kılalım." Cüppesini giyerken dedi: "Şimdi kardeşim diyecek 'ben de giyseydim!" Ve bana giydirdi çıkardım, namazı kıldık. Tesbihattan sonra Yâsin-i Şerif'i kendisi okudular, duasını yaptılar. "Artık odanıza gidin" dedi.

Merhum Zübeyr Ağabey bana dedi: "Sen Üstadla nasıl konuşuyorsun? Biz hiç bir şey söyleyemeyiz. Kendisi emreder biz yaparız. Neyse artık işimize bakalım" dedi. Dedim: "Ben oturamam uykum geldi." Getirdi bana bir hap verdi, onu yuttum, daha hiç uykum gelmedi. Sabahleyin dedim, yine bir ziyaretine gideyim. Gittim, dedim: "Efendim, yine emrederseniz hizmetinizde biraz kalmak istiyorum." Dedi: "Kardeşim bin aydır buradasın daha ne istiyorsun?"

Bakıyorum mübarek gözlerinden yaş geliyor. Dedim: "Gözleriniz sağlamdır, niye böyle yaş geliyor?" "Bana verilen zehri yere dökseler yeri yakardı." Dedim: "Kendine niye dikkat etmiyorsun?" Emretti: "Biraz yemeğimiz kalmıştı, pencerenin önüne koyuyoruz ekşimesin diye. Gelip içine zehir koyuyorlar, ben ne yapayım?"

Şöyle emrettiler: "Ben ölürsem bana acımayın. Hiçbir şey kalmadı ki illa Risale-i Nur'a katıldı. Risale-i Nur size kâfi ve vâfidir. Kendisine sordum: "Efendim! ihlâs Risalesinin onbeş günde bir defa okunmasını emretmişsiniz. Bu ihlas dua değil, salavat değil. Hikmeti nedir?" Dedi: "Kardeşim mümkünse her gün okuyun. Bütün ibâdetlerin başı mâyesi ihlâstır."

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

İyiliğin karşılığı, iyilikten başka bir şey midir?

Rahman, 60

GÜNÜN HADİSİ

Geçmiş peygamberlerin sözünden (hiç eksiksiz) nâsın eriştiği haberlerden birisi de: Utanmazsan dilediğini işle! (sözü) dür.

Abdullâh b. Mes'ûd (r.a)'dan

TARİHTE BU HAFTA

*Yavuz Sultan Selim'in Ridaniyye Zaferi(22 Ocak) *Hz.Ali (r.a.) Efendimiz'in Şehit Edilmesi(24 Ocak) *I.Murad Hân'ın Haçlı Ordusuna Karşı Sırpsındığı Zaferi(25 Ocak) *Büyük Muhaddis ve Tarihçi İbn-ü Asâkir'in Vefâtı(26 Ocak) *OSMANLI DEVLETİ'NİN KURU

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI