Cevaplar.Org

KADİR İNCİ

1941 senesinde Konya’nın Ermenek Kazasının Büyükkarapınar Köyünde dünyaya gelir… İlkokulu bitirinceye kadar köyünde kalır… 1954 senesinde ailesiyle birlikte Torbalı’nın Ayrancılar Beldesine yerleşir... Burada bir müddet kaldıktan sonra Tire Kur’ân Kursuna okumak üzere kaydını yaptırır…


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2013-03-22 06:09:34

1941 senesinde Konya'nın Ermenek Kazasının Büyükkarapınar Köyünde dünyaya gelir… İlkokulu bitirinceye kadar köyünde kalır… 1954 senesinde ailesiyle birlikte Torbalı'nın Ayrancılar Beldesine yerleşir... Burada bir müddet kaldıktan sonra Tire Kur'ân Kursuna okumak üzere kaydını yaptırır… Kur'ân kursunda okurken; Ayrancılara, ailesinin yanına geldikçe, Musa Yukarı Ağabey vasıtasıyla Risale-i Nurlarla tanışır… Sohbetleri çok sevdiğinden, derslere iştirak etmeye başlar... Konuşmalar esnasında bilhassa eski İzmir müftülerinden Hacı Sâlih Tanrıbuyruğu'na aid: "Bediüzzaman Said Nursi İslam düşmanları ile mücadele ve mücahade ederken bizler onun kanatları altında İslam'a hizmet etmeye çalışıyoruz" şeklindeki sözleri onu çok etkiler.

Nihayet 1960 senesinde, Ayrancılar'ın tanınmış simalarından Musa Yukarı ile beraber Emirdağ'ında bulunan Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret eder, ellerini öper ve hayır dualarını alır. Kadir İnci, birisi askerde olmak üzere üç kere hapiste yatmış, beş kere de mahkemeye verilmiştir. 163. Madde kalkıncaya kadar da hiçbir zaman tarassud ve sıkıntılardan kurtulamamıştır. İşlediği suç mu? Sadece Kur'ân ve Kur'ân tefsiri olan kitapları okumak…

Hatıraları okuyunca âlemimde bir fırtına koptu: Bu kahramanları, Nur Talebeleri bilmeli ve bu hizmetin nereden, nasıl ve hangi şartlarla geldiği unutmamalı, unutturulmamalıdır. Tâ ki mirasyedi olmayalım.

İşte kendisinin el yazısı ile müsvedde olarak yazıp verdiği hatıraları:

Ağabeyler köyümüze gelip gidiyorlardı

Ayrancılar'da Musa Yukarı ağabey vesilesiyle Risale-i Nurları tanıdım. Ancak ben o günlerde kitapları okuyarak hak ve hakikatleri anlayabilecek durumda değildim. Yalnız itimat ettiğim insanların sözlerinden hakikatleri ve Risale-i Nurları anlamaya çalışıyordum.

Bu arada Ahmed Feyzi Kul Ağabeyin Kardeşi Mehmed Emin Kul Ağabey, Muzaffer Arslan Ağabey ve Hasan Atıf Egemen Hocamız gibi zatlar da köyümüze gelip gidiyorlardı. Bilhassa Bayram Yüksel Ağabeyin bir sohbet esnasında söylediği şu sözler: "Kardeşlerim Risale-i Nur eserlerinden, her gün müsait vakitlerinizde, bilhassa akşamları yatmadan önce birkaç sayfa mutlaka okuyunuz" demesi, benim Risale-i Nurları anlamam hususunda bir anahtar olmuştur.

Tire'de Kur'ân kursunda okuduğum sıralarda Risale-i Nurlardan bazı vecizeler bastırılmış, Atıf Egemen Hocamız da bunlardan bir kısmını bana göndermişti. Ben de bu vecizeleri kurstaki arkadaşlara, cami hocalarına ve ortaokul talebelerinden bazılarına vermiştim. Bu durum Kur'ân kursu idarecileri tarafından duyulunca kursa zarar gelir korkusuyla beni kurstan uzaklaştırdılar. Ben de Ayrancılar'a gelip, hem arazi işlerinde çalışıp, hem Risalelerle meşgul olup, hem de Atıf Hocamızdan Osmanlıca okuyup yazmasını öğrenmeye çalışıyordum. Beni tekrar Tire Kur'ân kursundan çağırdılar, ve mezuniyet belgemi verdiler. O günlerde Türkiye basınında lehte ve aleyhte Üstad Hazretlerinden çok bahsediliyordu. Bu şekilde bizde, Üstad Hazretlerini görme, ziyaret etme hususunda bir aşk ve şevk uyanmıştı.

Mekke ve Medine'de olsam da, Türkiye'ye gelmem lazım

Nihayet Musa Yukarı ağabeyle görüşüp Üstad Hazretlerini ziyaret etmeye karar verdik ve yola çıktık. Sene 1960. O günlerde Üstad Hazretlerinin Ankara'ya geleceğini duymuştuk. Onun için biz de Ankara'ya gittik Fakat Üstad Hazretlerinin Ankara'ya girmesine o günün içişleri bakanı tarafından müsaade edilmemiş ve Emirdağ'ında ikamete memur edilmişti. Bu münasebetle biz de Ankara'da sadece bir gün kaldık. Orada Hacı Bayram Camii civarında Murat Lokantası üzerinde bir evde derse katıldık. Türkiye'nin bir çok vilayetlerinden Ağabeyler, kardeşler gelmişti. Ahmed Feyzi Kul, Bekir Berk, Selahaddin Çelebi, Ceylan Çalışkan Ağabeyler de bunlar arasındaydı. O gün oradaki derslerden, sohbetlerden çok istifade ettik.

Ertesi gün Ankara'dan ayrılıp Üstad Hazretlerini ziyaret etmek niyetiyle Emirdağ'ına geldik. Bir caminin önüne varıp, oradaki insanlardan Üstad Hazretlerinin evini sorduk. Bir delikanlı bize evi gösterdi. Biz evin kapısını çaldık. Fakat tam o anda bir sivil polis memuru bizi tutup karakola götürdü. Karakolda bizi birkaç saat beklettiler. Daha sonra komiser geldi, ayrı ayrı ifadelerimizi aldı, Emirdağ'ına niçin geldiğimizi sordu. Nur talebelerinden kimleri tanıdığımızı ismen söylememizi istediler. Biz de, ismen kimseyi tanımadığımızı, Risale-i Nur Eserlerini okumakta olduğumuzu ve Üstad Hazretlerini ziyaret için geldiğimizi söyledik. Onlar da bize: "İlk işiniz Emirdağ'ını terk etmek olsun, eğer tekrar yakalanıp gelirseniz sizi döver ve eziyet ederiz" gibi tehdit içeren sözler söylediler.

Biz karakoldan ayrıldık, hareket tarzımızı belirlemek için istişare yaptık ve şu karara vardık: "Biz bu akşam burada kalıp, buradaki ağabeylerle görüşelim onların tavsiyelerine göre hareket edelim" dedik ve Mehmed Çalışkan Ağabeyin dükkanına varıp durumumuzu anlattık. Ağabey de bize: "Üstad'ımız bu saatten sonra ziyaretçi kabul etmez, bu akşam burada kalın, yarın ziyaret edersiniz" dedi. Biz de oradan ayrılıp bir otele gittik, o gece orada kaldık. Sabahleyin Üstad Hazretlerinin evinin çok yakınında bulunan bir bakırcı dükkanına vardık. Orada bir müddet beklerken Üstad'ın evinden bir ağabey çıktı. Biz hemen onun yanına vardık ve Üstad'ı ziyaret için beklediğimizi söyledik. O ağabey bize: "Üstadımız bu günlerde ziyaretçi kabul etmiyor, fakat sizin için Zübeyr Ağabeye söyleyeyim, o da Üstad'a söyler, Üstadımız kabul ederse ziyaret edersiniz" dedi. Biz o sırada Cevşenlerimizi okuyup Üstadımızı ziyaret edebilmek için dua ediyorduk. 

Tekrar kapı açıldı, Üstadın bizi çağırdığını söylediler. Biz de içeri girdik. Üstadımız karyolaya benzer bir divan üzerinde oturuyordu. Bize elini uzattı. Önce Musa Ağabey, arkasından ben elini öpüp, bize gösterilen yere oturduk. Musa Ağabeye: "Seni Zübeyir'im gibi", bana da: "Seni Sungur'um gibi talebeliğe kabul ediyorum" dedi. O anda yanında Zübeyr Ağabey bulunuyordu. Üstadımızın sesi az çıktığı için konuşmalarını bize tekrarlıyordu. Üstadımız: "Dinsizliğin bel kemiği kırılmıştır, artık doğrulamaz" dedi. Ve, Risale-i Nurları çok okumanın kendisini ziyaret etmekten daha ehemmiyetli olduğunu; İzmir'e de gelmek istediğini, fakat ehl-i dünyanın çok evhamlandığını, onun için şimdilik vazgeçtiğini; Pakistan'dan bir Bakan yanına geldiğini ve: "Üstadım senin kıymetini burada bilmiyorlar, seni memleketime davet ediyorum" dediğini; cevap olarak da "Ben orada olsam, hatta Mekke ve Medine'de de olsam, hizmet için yine Türkiye'ye gelmem lazım. Çünkü hizmetin merkezi burasıdır" dediğini anlattı.

Bineceğimiz arabayı görmüştü

Üstadımız bu konuşmalarından sonra bize doğru elini uzattı. Zübeyr Ağabey, Üstadın bizim gitmemiz için müsaade verdiğini söyledi. Biz de ayağa kalkıp tekrar elini öptük. Zübeyir Ağabeye: "Bunları otobüse bindirip öyle gel" dedi. Biz kapıdan dışarı çıktık, hemen araba geldi, biz de arabaya binip oradan uzaklaştık. Eğer biraz geç kalsaydık, arabayı kaçırıp, tekrar polislerin eline düşme ihtimalimiz vardı. Üstad Hazretlerinin Eskişehir tarafından gelen arabayı görürcesine bizi o saatte yolcu etmesi, bizim o tehlikeden kurtulmamıza vesile oldu. 1960 lı tarihlerde saatlerce hatta, günlerce araba beklemeden bir yere gitmek mümkün değildi. Biz oradan ayrılıp Ayrancılara geldik. Takriben üç ay kadar bir zaman geçmişti ki Üstad Hazretlerinin vefat haberini aldık. Allah Üstadımızdan ve bütün Nur talebelerinden razı olsun. Âmin..

KARAKOL VE HAPİSHANE HATIRALARI

Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil

Sene 1962 Ayrancılar'dayım. Bir gün Cumhuriyet Gazetesinde Risale-i Nurlarla ilgili bir yazı çıkmıştı. Yazı aleyhte olmasına rağmen Risale-i Nurların neşrine, duyulmasına sebeb olduğunu düşünerek gazeteye bir teşekkür telgrafı çekmiştik. Telgrafın altında benim imzam bulunuyordu. Bunu bahane ederek beni karakola çağırdılar. İfademi aldıktan sonra savcılığa sevk ettiler. Savcılıkta sormaları üzerine: "Risale-i Nurları okuduğumu, okuyacağımı ve bu hususta verilecek en ağır cezadan bile korkmayacağımı" söyledim. Savcı kızarak beni tevkif etti. Yaklaşık bir ay sonra beni Torbalı'da mahkemeye çıkardılar. Mahkemeye avukat olarak rahmetli Bekir Berk ve Necdet Doğanata katıldılar. Orada Bekir ağabeyin: "Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil" şeklindeki Nurlara aid söylediği bir vecizeyi unutamıyorum. Duruşmada mahkememi İzmir 2. Ağır Ceza'ya, Beni de meşhur Buca Cezaevine sevk ettiler.

Buca Cezaevinde bulunduğum zaman içerisinde, Kur'an ve elimde bulunan Risale-i Nurlarla meşgul oluyordum. 14.12.1962 tarihinde İzmir 2. Ağır ceza Mahkemesine çıkarıldım. Mahkemede Necdet Doğanata vekilim olarak bulunuyordu. Netice olarak duruşmada, hâkimler; isnad edilen suçun oluşmadığını hükmederek beraatımıza karar verdiler. Böylece üç ay kadar bir mevkufiyetten sonra cezaevinden çıkmış oldum. Allah kusurlarımıza kefaret yapsın inşallah.

İnsanlar okullarda yetişir. Bitkiler gibi topraktan çıkmazlar

İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Risale-i Nurları okumanın suç olmadığına ve benim de hareketlerimde suç unsuru bulunmadığına karar verilmesine rağmen, durumum askerlik şubesine bildirilmiş. Beni şubeye çağırdılar, gittim.

Bir albay beni odasına çağırdı. Üstadımız, Risale-i Nurlar ve umum hocalar aleyhinde konuşmaya başladı. Bir müddet daha devam ettikten sonra, müdahale ettim. Dedim ki: "Kumandanım! Risale-i Nur kitaplarının ve umum hocalarımızın aleyhinde konuştunuz. Bilirsiniz ki: 'Delilsiz, ispatsız hiç bir şey kabül edilmez. Madem aleyhte konuşuyorsunuz, sözlerinizin doğruluğunu ispat ediniz. İsterseniz size Risale-i Nurlardan istediğiniz eserleri getireyim, beraber okuyalım, yanlış gördüğünüz yerleri bana anlatın" dedim. Bu mevzuda güya anlaşmıştık.

Sonra o albaya dedim ki: "Eğer hocalarımız yetersiz ise ve bazı kusurları varsa bunun kabahatini onlara veremeyiz. Hem hepsini de suçlayamayız. Çünkü insanlar okullarda yetişir. Bitkiler gibi topraktan çıkmazlar. Mesela, bundan kırk sene evvel Tıp Fakülteleri kapatılmış olsaydı, bugün hastalarımız kocakarı ilaçlarıyla tedavi olmaya çalışırlardı. Çünkü ortalıkta uzman doktor bulunmazdı. Aynen öyle de: Din derslerinin yasak edildiği, Kur'ân kurslarının kapatıldığı, yetişmiş din âlimlerinin hapsedildiği, hatta idam edildiği bir süreçten geçiyoruz. Elbette böyle bir dönemde yetişen hocalarımızdan mükemmel olmalarını bekleyemeyiz…" dedim.

Bu sözlerim As. Şb. Başkanı Albayı kızdırdı ve konuşmamızın mecrasını başka tarafa çevirmek istedi… Birkaç tartışmamız da oldu… Bu sözlerim de Albayı kızdırdı ve söylenmemesi gereken galiz sözler söyleyerek beni oradan uzaklaştırdı.

Askerde iken yaşadıklarım

Aradan birbuçuk sene kadar geçti, 1964'te asker oldum. İki ay Amasya'da, iki ay da Samsun'da kaldıktan sonra, Erzurum Askerlik Şubesinde askerliğime devam ettim. Şubede üç bölüm bulunuyordu. Ben üçüncü bölümde çalışıyordum. Gizli evraklar ise birinci şubeye geliyordu. Bir gün orada çalışan bir arkadaşımız, benim hakkımda bir evrak geldiğini söyledi. İçersinde benim; "rejim aleyhtarı olduğum ve Mustafa Kemal'i sevmediğim ve dikkatli olunmam gerektiği" yazıyormuş.

Bu haberi aldıktan birkaç gün sonra inzibat karakoluna çağırdılar beni. Orada bir binbaşı karşıladı. Bana Risale-i Nur okuyup okumadığımı sordu. Ben de "okuduğumu ve okumakta olduğumu" söyledim. Bana kızdı: "Bu yasak kitapları niçin okuyorsun?" diye bağırıp çağırmaya başladı. Bir müddet daha konuştuktan sonra, ben söze karıştım. Dedim ki: "Dini bir eserin suç olup olmadığını inceleyip karar veren iki merci vardır. Birisi adliyeler, diğeri de Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Bu iki kurumun Risale-i nurlar hakkında verilmiş yüzlerce beraat kararları vardır. Bunlar müspet bilirkişilerin raporlarına dayanır. Gerekirse bunları size ibraz edebilirim…" Bu konuşmamdan sonra, binbaşının biraz önceki sert tutumunu yumuşatıp, mutedil bir havaya girdiğini gördüm. Bu suretle daha fazla bir şey sormayarak gitmeme müsaade ettiler.

Ben tekrar şubeye geldim. O günlerde sık sık aramalar yapılıyordu. Ben de yanımda bulunan Risaleleri emniyetli bulduğum yerlere saklıyordum. Yine bir gün aramanın yapılacağını anladım. Aceleyle kitaplarımı daha emniyetli bir yere saklamak için elime almıştım ki; cürm-ü meşhud(!) halinde yakalandım. Birkaç tekme-tokat kahvaltısından sonra, beni mahkemeye sevk ettiler.

Aradan bir hafta geçmişti. Bir akşam vakti şubenin önünde bir askeri jip durdu. İçerisinden bir binbaşı ile iki er çıktı, birinin elinde daktilo olmak üzere şubeye girdiler. Sonra beni çağırdılar, askerlik şubesinden iki yüzbaşının orada olduğunu gördüm. Elimden aldıkları, Âyet-ül Kübra, Küçük Sözler, İhlâs Risaleleri gibi Osmanlıca yazılmış eserler masalarının üzerindeydi. Kimliğimi sorduktan sonra bu kitapları Osmanlıca olarak kimin yazdığını sordular. "Ben yazdım" deyince de, "okuyabilir misin?" dediler. "Evet okurum" deyince, İhlas risalesini elime verdiler. Ben bir iki sayfa okudum. "Artık yeter" dediler. Ve ifademi alan binbaşı bana teşekkür etti. Daha başka bir şey sorduklarını hatırlamıyorum. Demek ki müspet insanlardı ki, artık terhis oluncaya kadar, beni bir daha mahkemeye çağırmadılar. Terhis olduktan sonra da; "kovuşturmaya gerek görülmemiştir" diye bir kararı Torbalı Askerlik Şubesine göndermişler. Onu da bana tebliğ ettiler.

Gıyabımızda tevkif kararı verildi

Askerden geldikten sonra, 1970 senelerinde, Ayrancılar Kur'ân kursunun temel atma merasimi yapılacaktı. Temel atma töreninden bir hafta önce, okulumuzun bahçesinde bulunan Mustafa Kemal'in büstünün başına, bir gece içinde insan pisliği sürmüşler. Ertesi gün Torbalı Kaymakamı, Savcısı ve bir çok emniyet mensubu Ayrancılara gelmiş. Olayın faillerini araştırmışlar. Ve yanlış bir kanatla bu işi yapsa yapsa nurcular yapar diyerek, 10-12 kişiyi tevkif etmişler.

Biz o günlerde köyde yoktuk. Merhum Hüseyin Yukarı ile beraber Aydın tarafına gitmiştik. Böyle olduğu halde gıyaben bizi de tevkif etmişler. Biz bu hadiseyi ve gıyabi tevkifimizi gazetelerden öğrendik. Etrafımıza sorduk, araştırdık; "acaba teslim olup cezaevine girsek mi? yoksa dışarıda mı kalsak?" diye. Suçsuzduk, dışarıda kalmamız tavsiye edildi. Böylece firarî hayatımız başlamış oldu. Bazı gün ve gecelerde evimize gelip gidiyorduk. Bunu duyan jandarmalar bizi yakalamak için evlerimizin etrafında günlerce nöbet tutmuşlar. Neyse ki, bir ay kadar süren firari hayatımız, cezaevindeki kardeşlerimizin tahliyesi ile sona ermiş oldu.

Tekrar Buca Cezaevi

Biz evlerimizde Kur'ân ve iman derslerine haftanın belli günlerinde toplanarak devam ediyorduk. 1980-1981 seneleriydi. Yine bir gece, Kur'ân ve Risale-i Nur kitaplarını okumak, mütalaa etmek için bir evde toplanmıştık. Birden emniyet kuvvetleri evimize baskın düzenlediler. Orada bulunan 10-13 kadar kişiyi İlçe Jandarma Karakoluna götürdüler, ifademizi aldılar, bir gece karakolda nezarette kaldık. Ertesi gün bizi savcılığa çıkardılar, savcı ifademizi aldıktan sonra bizi tevkif etti.

Bir ay kadar Torbalı Cezaevinde kaldıktan sonra; bizi Buca Cezaevine gönderdiler. Mahkememiz de İzmir Ağır Ceza'ya intikal ettirildi. O günlerde cezaevleri çok kalabalıktı. Bu sebeble bizi birer ikişer muhtelif koğuşlara dağıttılar. Mustafa Ali Yukarı ile beni aynı koğuşa verdiler. Yer darlığından dolayı bir müddet Mustafa Ali ile aynı yatakta yatmak zorunda kaldık. Biz orada bulunduğumuz sürece yanımızda bulunan Risalelerden okuyorduk. On günde bir defa da hatim indiriyorduk. Diğer mahkumlara da bu iman derslerinden okuyorduk, çok istifade ediyorlardı. Namazlarımızı ekseriyetle mahkumlarla cemaat yaparak kılıyorduk.

Bu şekilde altı ay kadar Buca Cezaevinde kaldıktan sonra; son duruşmada bazılarımız yedişer, bazılarımız da birer sene hapis cezası aldık. Yedişer ay ceza alanlar hemen, diğerleri de müddeti dolunca tahliye oldular.

163. Madde kalkıncaya kadar da, arada bir çağırıp ifadelerimizi alıyorlardı. Şimdi Allah'ın izniyle bu durumlar kalmadı, hizmet bütün yönleriyle devam ediyor. Devletimizin de nur talebeleri hakkında asılsız evhamları kalmadı. Allah bizleri rızâsından ve Kur'ân iman hizmetlerinden ayırmasın ve sâlih kullarının ve Nur Talebelerinin dualarına mazhar eylesin. Âmin…

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

Elbette onların etleri ve kanları Allah'a ulaşmayacaktır. Ancak O'na sizin takvanız erecektir. Onları bu şekilde sizin buyruğunuza verdi ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allah'ı tekbir ile yüceltesiniz.

Hac:37

GÜNÜN HADİSİ

İlimden istediğiniz kadar öğrenin. Vallahi onunla amel etmedikçe ilim toplamakta ecir kazanamazsınız. (İ.hatip takvimi)

TARİHTE BU HAFTA

*Nizamü'l-Mülk'ün Şehadeti(14 Ekim 1092) *II.Kosova Zaferi(17 Ekim 1448) *Gedik Ahmed Paşa'nın Vefatı(18 Ekim 1482)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI