Cevaplar.Org

İDRİS KAHVECİ

İdris Kahveci, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin, son iki senesinde, vefatına kadar adım adım takip eden sivil polislerden birisidir. Ayrıca, Urfa’dan mezarı yıkılarak, Isparta’ya getirilen mübarek naşını defneden dört polisten tek hayatta olanıdır. Şimdi Denizli’de ikamet ediyor.


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2013-03-16 08:35:12

İdris Kahveci, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin, son iki senesinde, vefatına kadar adım adım takip eden sivil polislerden birisidir. Ayrıca, Urfa'dan mezarı yıkılarak, Isparta'ya getirilen mübarek naşını defneden dört polisten tek hayatta olanıdır. Şimdi Denizli'de ikamet ediyor. Denizli Cemaatinden Emekli Öğretmen Ali İhsan Büyüktarakçının komşusu olduğunu söylediler. İdris Kahveci'nin, 1958'den vefatına kadar Bediüzzaman Hazretlerini sivil polis olarak takip ettiğini ve çok şeyler bildiğini bildirdiler. Bunları bana anlatan yine Denizlili bir öğretmen kardeşimiz. Ali İhsan Bey'i de henüz tanımıyordum, telefonla tanıştık. İdris Bey'den randevu almasını rica ettim... İdris Bey "Gelsinler" demiş. Hemen bir heyetle Denizliye hareket ettik.

İdris Kahveci 73 yaşına rağmen çok dinç ve sağlıklı görünüyordu. Kendisine saatlerce her şeyi sorduk. Bir deftere aldığı notlara bakarak sabırla bize cevaplar verdi. Her ihtimale karşı bir arıza olur diye hem kamera, hem de teyp kaydı yaptık. Baştan tedirgindi. Birkaç kere, "konuşmak istiyorum, fakat bana bir zarar gelmez değil mi?" diye tekrar etti. Gördük ki; O hala, o gün bıraktığı yerde, o âlemde yaşıyor. Derelerin altından çok sular aktığı halde, hala bazı şeyleri devlet sırrı olarak kabül ediyor. Onları kalbine ve kabrine gömmek istiyordu.

İdris Bey bize; Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin iki yıllık takip hatıralarını anlattı. Isparta Kabristanına Bediüzzamanı nasıl defnettiklerini anlattı. Yaptığı baskınları anlattı. Ve başka meslekî hatıralarını da anlattı… Büyük iddialarda bulundu. Bediüzzamanın Kabrinin yerinin Isparta'dan başka yere değiştirildiğini ise asla kabül etmiyor, hatta tepkiyle karşılıyor.

Anlattığı şeylerin doğruluk derecesini, daha doğrusu yanılma payını elbette biz bilemeyiz. Şunu da açıkça gördük ki: Çok samimiydi. Kendi ifadesiyle, daha o zamanlarda "Bediüzzaman Hazretlerinin büyüklüğünü keşfetmişler." Bediüzzaman Hazretlerini çok saygı ve sevgiyle anıyor şimdi.

14 Mayıs 2007'de sohbet şekline geçen röportajımız, mazinin yarı karanlık dehlizlerine inşallah bir mum daha yakmış olur. Hem de O Aziz Üstad'ın, güya en rahat geçen son yıllarında, Demokrat Parti döneminde bile, neler çektiğini birazcık anlamış oluruz.

İDRİS KAHVECİ ANLATIYOR

İki sene boyunca vefatına kadar biz takip ettik

-Kendinizi tanıtır mısınız?

-Ben İdris Kahveci… 25.03.1934 Çal doğumluyum. 1958 yılında Isparta'da göreve başladım. O günkü yetkililer beni doğrudan Said Nursi Hazretlerinin takibi için görevlendirdiler. Beş arkadaşla beraber... O arkadaşlarla beraber biz Said Nursi Hazretlerinin sağlığında gece gündüz beraberdik. Uzun yıllar bu görevde kaldık. Zaman zaman Barlaya gidiyordu Hoca. Kırlara gidiyordu, orada yazıyordu. Yanında müritleri bulunuyordu. Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel, bir Bayram daha vardı, (Hüsnü Bayram) Mustafa Sungur vardı, Atabeyli Tahir Mutlu Hoca vardı. Buna, bir vatandaş araba hediye etmişti. O vatandaş kendisi şoförlüğünü yapıyordu. Said Nursi Hazretlerinin bir hırkası ve ibriğinden başka bir şeyi yoktu yanında. Hediye kabül etmezdi.

-Size kolaylık olsun diye hatırlatmak için soruyorum. Bu vazifeyi size kim vermişti? Vali mi verdi? Emniyet amiri mi verdi?

-Emniyet Müdürü Verdi.

-Kim di o?

-Ahmet Eren, öldü o. O zaman Isparta Emniyet Müdürü idi.

-Ne dedi size? Size nasıl talimat verdi?

-Dedi ki: "Siz yeni geldiniz, burada tanınmıyorsunuz. Birkaç arkadaş bu Hocanın devamlı bir şekilde takibini yapacaksınız."

-Siz haftalık veya günlük rapor mu veriyordunuz?

-Haftalık rapor veriyorduk. Ama bazen gerekiyorsa günlük raporlar da veriyorduk. Bu raporlar bakanlığa gönderiliyordu.

-Raporlara neler yazılıyordu?

-İşte, "şuraya gitti, şunlar geldi, şunlar gitti, normal geçti.." gibi şeyler. Yalnız başka takip edenler de vardı. Bir ara onbeş kişiyi geçtik. Onlar da ayrı takip ediyordu.

-Siz kaç kişiydiniz ekip olarak?

-Biz üç kişiydik.

-Bediüzzaman sizi biliyor muydu? Sizin kendisini takip ettiğinizin farkında mıydı?

-Evet biliyordu. Fıtnat Güngör Hanımın evinde kalıyordu. Vatandaş ikinci adam olarak Hüsrev Altınbaşak'ı biliyordu. Bediüzzaman yanlış anlaşılıyor bana göre. Bu zat Kur'an-ı Kerimin tefsirini yapan gelmiş geçmiş yüz sene içindeki en derin, en bilgili âlimdir.

-Bunu o zaman da anlamış mıydınız, yoksa şimdi mi fark ettiniz büyüklüğünü?

-O zaman da anlamıştık. Kitaplarını topluyorduk zaman zaman görev icabı. Zaten müritleri, sağ olanlar varsa beni tanırlar. Şimdi sağ olan var mı bilmiyorum? Varsa beni iyi tanırlar.

-Mustafa Sungur[1] var. Hüsnü Bayram var.

-Mustafa Sungur beni çok iyi tanır. Hüsnü Bayram da tanır. "Bu takipçiler içinde en iyi sensin" diye beni parmakla gösterirlerdi o zaman. Bilhassa Mustafa Sungur beni çok iyi tanır. Sorularınızla beni yönlendirin, soru sorun cevap vereyim.

-Siz Bediüzzaman'ı iki sene boyunca, 1958 den vefatına kadar takip ettiniz değil mi?

-Evet, iki sene boyunca vefatına kadar biz takip ettik.

Bediüzzaman'da neler gördünüz?

-Bediüzzaman'da neler gördünüz? Tarihlerini tam hatırlayamasanız da, mesela kıra gittiğinde ne yapardı? Sizinle bir şey konuşur muydu?

-İzah edeyim: Gittiği yerlerde düşünüyordu, "yazın" diyordu yanındakilere, açıklamaları yazdırıyordu sürekli. Çok uzaklardan, yakınlardan, her yerden ziyaretçileri geliyordu. Bunların bazılarını kabül ediyordu, bazılarını kabül etmiyordu. Halk arasında, "bunun kalbine malum oluyor da iyi olanları alıyor, kötü ruhlu olanları geri çeviriyor" diyorlardı. Aslında böyle bir şey yoktu. Emniyet mensupları için: "Ben üzülüyorum. Bunlar emir kuludur, bunların başlarına bir şey gelmesin, bunlar sıkıntıya girmesin" diye sık sık söylerdi.

-Sizinle konuşur muydu? Seninle konuştu mu hiç?

-Konuşurdu tabi. "Siz devlet memurusunuz, görevlisiniz, vazifenizi yapıyorsunuz, ben sizi sıkıntıya sokmak istemem" diye, bu lafı çok söylerdi. Cuma namazına giderken bazen izdihamdan dolayı geri dönerdi. Bazıları "gösteriş yapıyor" derlerdi. Hâlbuki bu kalabalıkta bir olay çıkarsa emniyet mensupları için "bir dert, gaile olur, ben onları yormak, üzmek istemem" derdi. Aynen böyle derdi. Baktı ki kalabalık olmuş, evine geri döner, namazını evde kılardı. Ziyaretçi geldiğinde çok yalvaranlar olurdu, "elini öpüp döneceğiz" derlerdi. Çok yalvaranları beş dakika kabül ederdi. Biz bu kadar yakındık yani. Israrlara bazen dayanamaz alırdı. Bazılarını almazdı, çünkü başa çıkılamazdı, her yerden çok gruplar geliyordu. Çünkü çok gelenler oluyordu. Yugoslavya'dan, Arabistan'dan, Rusya tarafından, Türk Devletlerinden, Müslümanlardan gelenler oluyordu. Pakistan'dan gelenler oluyordu. Bunları havaya, duruma göre ayarlıyordu. Çünkü birinci düşüncesi emniyet mensuplarını üzmemek yormamak idi.

-Siz bunları o zaman görüyordunuz?

-Tabi biz çok yakınındaydık. Hediye almıyordu. Bir sıkışma olmuştu. Biz evinde arama yaptık. Kitapları toparladık.

-Sene kaçtı?

-İhtilalden önce.

-Size yukarılardan "bu raporlar olmamış, şöyle yazın, böyle yazın" diye bir baskı geliyor muydu?

-Hayır. 163. madde ile ilgili mesele vardı. Toplantı yerleri basılıyor. Birkaç kişi içeriye atılıyor, sonra serbest kalıyorlardı.

Hüsrev Altınbaşak için mahkemede şahitlik yaptım

Hüsrev Altınbaşak Mahkemeye düşmüştü. Ağır Ceza Reisi vardı, Malatyalı Sıtkı Cebesoy diye, Isparta Ağır Ceza Reisi. Biz onüç kişiydik, tutanakta imzası olanlar. Reis soruyordu tabi. Hüsrev Altınbaşak kabül etmiyordu suçlamaları. Reis en son beni çağırdı. Baştan sona anlattım: "Bediüzzamanın Cuma namazına gidip neden yarı yoldan döndüğünü, misafirlerin bir kısmını neden kabül etmediğini, paraları neden almadığını, neden oralarda bulunduğunu…" izah ettim. Ondan sonra, "Din Devleti kurmak istediğini?" sordu. Ben dedim: "Hayır. Yok böyle bir şey. Kur'an-ı Kerimin en iyi şekilde tefsirini yapan kişi" olduğunu; nasıl bir meslek sahibi, o konuda ihtisas sahibi ise, işin derinliğine inerse; bu Hoca ve arkadaşları da derin bir bilgiye sahip, yani Kur'anın tefsirini yapıyor, başka bir şey yoktur." dedim.

-O tarihlerde Bediüzzamanın Isparta'da bir mahkemesi yoktu yalnız.

-Anlattığım bu mahkeme Hüsrev Altınbaşak ile alakalıydı. Bu mahkemeye İstanbul'dan Avukat Bekir Berk ve Avukat Gültekin Sarıgül geliyordu. Ücret almıyorlardı. Fakat üçyüz beşyüz kişi toplanıyordu. Yol parası diye ceplerine zorla sokmaya çalışıyorlardı. Sonuçta Hâkim: "Kürt Devleti kurmak istiyor, buna ne dersin?" diye sordu. Ben dedim: "Hayır! Şeyh Said isyanında bile, yardım istemek için Said Nursi Hazretlerine haber gönderiyorlar. 'Bu iş doğru değildir, ben sizin teklifinizi kabül edemem' diye cevap veriyor", dedim hâkime. Daha birçok şeyler sordu, ben cevap verdim. Ağır Ceza Reisi: "Ne diyorsun şahidin ifadesine?" dedi. Hüsrev Altınbaşak kalktı: "Aynen kabül ediyorum. Sanki benim kalbimin içini tek tek okudu. Noktasını, virgülünü değiştirmeden kabül ediyorum" dedi. Bu şekilde geçti mahkeme. Bayram da yakındı, hangi Bayramdı hatırlamıyorum, Ramazan olabilir. Hüsrev Altınbaşak bu şekilde tahliye edildi.

"Isparta'da bir mezar kazın" diye, bir şifre geldi bize

1960 yılı Şubat sonlarında olacak, o aralarda tam hatırlayamıyorum. Said Nursi Hazretleri: "Hükümetin iyi yolda olmadığına" dair bir mektup yayınladı, Menderes hükümetine karşı. Yalnız nasihat şeklinde ılımlı olarak. "Şöyle olsa daha iyi olur…" gibi bir mektup.

-Bu mektup kitaplarda var.

-Tabi. Bunu zamanın muhalefet lideri İsmet Paşa istismar ederek: "Menderes Hükümeti Şıhlardan, Şeyhlerden medet bekliyor" şeklinde kendine göre çevirdi bunun yönünü. Ve İçişleri bakanı Namık Gedik'ten emir geldi: "Said Nursi'nin bulunduğu yerde mecburi ikamete tabi tutulması…" şeklinde, bir emir. Gezdirilmemesi, her gün, "buradayım" diye adını soyadını yazıp imza attırılması şeklinde. Emirdağ'ındaydı o gün Said Nursi Hazretleri. Bir müddet Emirdağ'ında kaldı. Ne kadar kaldı şimdi hatırlamıyorum. Mart ayının ilk haftaları veya onbeşi olabilir. Sonra bu mecburi ikameti kaldırdılar. Oradan Urfa'ya gitti. Urfa'da İpek Palas Otelinde 19 no'lu odasında kaldı. Orada vefat etti. Oda hala muhafaza ediliyor, orayı müşteriye vermezler.

-Urfa'ya giderken Emirdağ'ından Isparta'ya geliyor önce, sizin bundan haberiniz oldu mu?

-Haberimiz var tabi.

-Bir takibiniz oldu mu?

-Hayır. Biz o bölümde vazifeliydik. Urfa'da Halil İbrahim dergâhının bahçesine gömülüyor, belki görmüşsünüzdür?

-Evet gördük.

-Orada her gün gruplar halinde çok ziyaretler oluyor, malum. Ben görmedim ama cenazesine 300 otobüsün gittiği söyleniyordu. Isparta'dan da çok gitmişlerdi. O adamlar dönünce.. 1960 İhtilalinin, Milli Birlik Komitesinin (MBK), 6 ve 25 sayılı kararları vardı. Kanun hükmündedir bu kararlar. Bunlara göre dönen 15 kişiyi gözaltına aldırttılar bize. İki ay sonra mahkemeye sevk ettik, mahkeme bunları serbest bıraktı. Bir müddet sonra ziyaretlerin aşırı olmasından tedirgin olan MBK üyeleri, "bunun mezarını kaldıralım" diye karar alıyorlar. Bize Isparta'ya şifreler geldi. "Isparta'da bir mezar kazın" diye, bir şifre.

Bediüzzamanın Urfa'dan gelen tabutunu Emniyet Müdürü ile beraber dört kişi defnettik

-Siz gelenin Bediüzzamanın tabutu olduğunu biliyor muydunuz?

-Tabi biliyorduk. Afyona kadar helikopterle veya uçakla geldi. Afyondan askerî pikapla gece saat ikide geldi Ispartaya. Emniyet Müdürü de vardı.

-Emniyet Müdürü kim di o zaman?

-Yine aynı, Ahmet Eren. Burdurluydu o, öldü. Asker orda kaldı. Bizim şoför arkadaş direksiyonun başına geçti, getirdik mezarlığa ve defnedildi.

-Siz gömülme anında orada mıydınız?

-Evet tabi.

-Biraz teferruatlı anlatırmısınız? Kimler vardı o anda orada? Gece saat kaçtı? Asker var mıydı?

-Hayır, asker yoktu. Bizden başka kimse yoktu. Dört kişiydik. Getirenler orada kaldı, teslim aldığımız yerde, mezarın yeri bilinmesin diye. Gece saat iki buçuk üç gibiydi. -Mezarın yeri nasıl tespit edildi?

-Bize talimat verildi. Uygun bir yer kazıldı.

-Mezarcılar mı kazdı?

-Evet.

-Sizin nezaretinizde mi kazdılar?

-Evet, gariban herhangi birinin mezarı gibi kazıldı.

-Bir gün önce mi kazıldı mezar?

-Akşama doğru. Gömdüğümüzde gece iki buçuk, üç gibiydi. Mezarın yeri görülmesin diye o şahıslar orada kaldı.

-Kaç kişiydiniz defin anında?

-Emniyet Müdürü ile beraber dört kişiydik.

-Bir de Kardeşi Abdülmecid Efendi vardı galiba?

-O yoktu. Afyonda kalmış olabilir. Biz üç dört sene bu mezarı tarassut altında bulundurduk.

-Defin işleminden sonra hemen dağıldınız mı?

-Evet. Ama birkaç gün, dışarıda, yol üstünde sırayla dolaştık. "Gelen giden var mı? Hareket var mı? Gören var mı?" gibi. Çünkü gören varsa bir hareket olurdu.

-Nasıl bir tabuttu?

-Lehimlenmiş, tamamen muntazam bir tabuttu. Sıcak zamanda gelmişti, koku olmasın diye muntazam lehimlenmişti. Üç dört sene tarassud ettik. Üzerine ot tohumları serptik. Yanında bir çeşme vardı, şu karşıdaki divan mesafesinde. Biz sulardık o otları, sonra otlar yeşerdi.

-Sonradan bu mezarın yerinin bulunması var. Bundan haberiniz oldu mu?

-Hayır! Hayır! Hiç kimse, "mezarı buldum" diyemez.

-Peki, hiç talebeleri gelip aramadılar mı mezarı? Hiç gördünüz mü onları?

-Valla gelip gidenler oldu, arayanlar oldu. Barlaya da gidenler arayanlar oldu.

-Mezarlığın neresindeydi Bediüzzamanın kabri?

-Orta yerlerindeydi.

-Medyada daha evvel yanlış olarak çıkmış, tashih edilmesi gereken şeyler var demiştiniz, çekimden önce?

-Sabah Gazetesinde yayınlanmıştı. Türkeş'in Hatıralarında. Bir cevap yazmıştım, yalnız cevabım çıkmadı.

-Bunlar ne ile ilgili hatıralardı, düzeltilmesi gereken itiraz ettiğiniz yerleri neresiydi?

-"Said Nursi'nin Urfa'daki mezarından alındığını, bu tarafa, Isparta'ya doğru getirildiğini ve Emirdağ'ında bir yamaca defnedildiği" şeklinde. Bu doğru değil. Sabah Gazetesinde yayınlandı bu. Ben cevap yazdım, cevap vermediler. Ama yayını kestiler o zaman.

-"Siz Said Nursi'nin mezarı ile ilgili gerçek budur, biz defnettik" şeklinde Sabah Gazetesine yazdınız, fakat cevap vermediler. Ama yayın da kesildi o zaman, öyle mi? -Evet öyle, yayın kesildi. 1993'de biliyorsunuz Bakanlar Kurulu Kararı ile "itibarı iade" edildi. Cumhuriyet, Vatan, Sabah… Gazetelerinin bu hususta yazdıklarının hiç biri doğru değildir. Hatta mezarın yeri ile ilgili, Savaş Ay'ın yaptığı açık oturum da boştur.

-Demek ki Said Nursi'nin cesedinin denize atılması tamamen yalan ve uydurma?

-Tamamen uydurma, yalan ve iftiradır.

-Az önceki sohbetimizde o zaman ki Devlet Ricalinin hâlet-i rûhiyesi hakkında bazı bildikleriniz olduğunu söylemiştiniz. Biraz bahsedermisiniz? Bunlar hizmetimizle ilgili mi?

-Bunlar bu mesele ilgili değil. Bana bunları çok kişiler, basın mensupları, Ispartalılar sordular. "Mezarın yerini göster, türbesini yapalım, kamerayla çekelim, televizyonlarda gösterelim. Burası bir ziyaretgâh olsun" dediler. Ben dedim: "Olmaz!"

-Peki, şimdi mezarın yerini bulabilir misin?

-Ben iki ay evvel gittim. Baktım, dolaştım, gördüm geldim. Akrabalarım var orda, ara sıra gidiyorum.

-Aklıma şu takıldı. Siz gelen tabutun Bediüzzaman'a aid olduğunu nereden biliyordunuz? Size dendi mi Urfa'dan Bediüzzamanın kabri gelecek diye söylendi mi? kim söyledi?

-Vali ile Emniyet âmirine şifre geldi. Geleceği saat belli, hareket saati belli.

-Siz şu anda canlı bir şahitsiniz, onun için çok önemlisiniz.

-Bazı talebeleri, "yok, sonradan Barlaya götürüldü…" falan diyorlar. Yok böyle bir şey.

-Ama bu çok sonradan oldu.

-Ben bunlara katılmıyorum. Mezarı hâlâ Isparta'dadır.

Çekiniyorum, size de zararı olur, bana da

-Şu anda Said Nursi'nin kabrini dünyada bir tek ben biliyorum.

-Peki sizi alıp Isparta'ya götürsek yerini göstermez misiniz?

-Hayır. Sizin gibi 20 yıldan beri peşimde "yerini göster" diyenler var. Vicdan azabı da çekiyorum. Turizm açısından orası canlansın da istiyorum. Ama yapamam şimdi, eğer bir açılım olursa?..

-Siz karar verin, ben sizi alayım götüreyim Isparta'ya?

-Sonra size de zararı olur, bana da zararı olur bunun. Bunu araştırmak lazım… Ben çekiniyorum yani… Size göstersem, "kim gösterdi?" diyecekler. Elbette beni gösterecekler. Çünkü benim bildiğimi biliyorlar. O zaman her şey ortaya çıkacak.

Devlet yetkililerinden bir izin çıktığı takdirde mezarın yerini gösteririm

-Bu hatıraları kayda başlamadan önce birkaç kere dediniz ki: "Bana bir zarar olur mu?" Biraz tereddütlü anlattınız. Niye acaba eskiden beri gelen mesleki bir disiplinden dolayı mı?

-Sizin dışınızda, düşünürsek, basın mensupları bu konuşmaları allayıp pulluyor. Kendinden ilaveler yapıyor, yerlerini değiştiriyor, kendi düşüncesini ekliyor, saptırıyor, işi irticaya götürüyorlar. Gördüğünüz gibi ne irticacıyım, ne eğilimim vardır. Ama yetmiş üç yaşındayım; kökten, babamızdan, atamızdan aldığımız terbiyeyi, bozmam. Onbeş yaşında, aklım erdiğinde neysem, şimdi de oyum. Katiyen değişmeyen bir kişiyim. Etki altında kalmam. Çok şeyler gördüm, diğer başka meseleler hakkında da…

-Bildiğiniz, Devlet sırrı gibi zannettiğiniz şeyler varsa açıklayın. Tarihi gerçekler ortaya çıksın. Hiç bir zarar görmezsiniz.

-Biliyorsunuz bugünkü hükümet de bu konularda itham ediliyor. Bizim onları da düşünmemiz lazım. Devlete de zararımız dokunmasın. Bana da olmasın, onlara da olmasın.

-Bizim maksadımız: Biliyorsun insanlar fanidir. Allah geçinden versin. Herkes bir gün ölecektir. Bildiğiniz bir şey varsa kabre, toprağa sizinle beraber girmesin. Malum Bediüzzaman Hazretlerini dünyada görenler çok azaldı. Biz şimdi bunları toparlamaya çalışıyoruz.

-Bediüzzamanın kabri ile ilgili dört kişiyiz. Birisi Samsun'lu, birisi Urfa'lı idi. Araştırmışlar, bunların öldüğünü buldum internette. Bilmiyorum, görüşmüyordum onlarla. Müdür zaten çoktan ölmüştü.

-İsimleri neydi bu dört kişinin?

-Ben İdris Kahveci, Denizliliyim. Emniyet Müdürü Ahmet Eren Burdurludur. Ziya Atlıoğlu Urfa'lıdır. Diğeri de Hüseyin Beyazıtlı Samsunlu idi. Defin anında orada olan dört kişi bunlardır. O iki arkadaş biz yaşlarda idi, öldü mü kaldı mı onları bilmiyordum.

-Peki işçiler var mıydı defin esnasında. Siz kürekleri elinize aldınız, kendiniz mi attınız toprakları?

-Hayır hayır işçi falan yoktu. Biz kendimiz gömdük. Hiç işçi filan mümkün mü? Kimse sokulmuyordu ki oraya. Çok gizli tutuluyordu, hiç kimse bilmiyordu, dört kişi dışında. Gece yıldırım hızıyla geldi, biz bunu yıldırım hızıyla indirdik, defnettik.

-Kabir derin miydi?

-Normaldi. Mezar, önceden "filancaya" diye akşamdan hazırlatılmıştı. Çinko tabutu açmadan olduğu gibi gömdük. En ufak bir koku falan yoktu. Lehimleri çok sağlam yapmışlar. Şimdi şu anda bunun yerini göstermeyi sakıncalı görüyorum. Ama Devlet yetkililerinden bir izin çıktığı takdirde, ben şurasıdır diye gösteririm. Yoksa başımın derde girmemesi için göstermem. Bazı gruplar var: "İnanç turizmi açısından türbesi yapılsın, belli olsun yeri. Düşünün, yılda üç milyon insan gelir buraya. Düşünün artık gelecek geliri.." diyorlar.

-Yalnız şu var İdris Bey. 1969 senesinde Minareci Mustafa diye bir ağabeyimizin çocuk olan yeğeni vefat ediyor.

-Minareciyi tanıyorum. Karadenizliydi galiba.

-Evet doğru. İşte onun yeğeninin mezarı kazılırken, Bediüzzamanın kabri bulunuyor. Kendisiyle yayınlanmış röportajımız var, video kayıtlıdır. Ağabeyler Anlatıyor kitabımın 1. cildinde vardır. Orada her şeyi anlatıyor.

-Mümkün mü bu? Yer yerinden oynar o zaman. Alpaslan Türkeş'in de zaman zaman Barla'ya şoförüyle geldiğini söylüyorlar. Ben Alpaslan Türkeş'i de takip ettim, Hindistan'dan geldikten sonra. Sivil olarak on beş gün takip ettim. 21 Şubat olayları olmuştu ya, İnönü'ye karşı tanklar uçaklar kalktı. O da o zaman evinde gözetleniyordu.

-Türkeş niye "Emirdağ sırtlarında defin edildi" desin acaba?

-Bilmiyorum, ama herhalde o da bilmiyordu. İşte Sabah Gazetesinde yayınlandı bu. Cevap yazdım yayını kestiler.

-Hangi tarihte olmuştu bu olay?

-Yeni kurulmuştu bu gazete. Herhalde on beş sene içindedir.

-Hangi başlıkla yayınlanmıştı bu yazı?

- "Alpaslan Türkeş'in İhtilal Hatıraları" diye.

Evladım sizi de yoruyoruz, bizim yüzümüzden zahmet çekiyorsunuz

-Şunu merak ediyorum. Bediüzzamanın evini bastığınızda, o anda kendisi orada mıydı? Size karşı nasıl davrandı? Bunlar ayrıntı gibi geliyor ama bilelim.

-Gayet soğukkanlı idi. "Siz vazifenizi yapıyorsunuz" dedi.

-Kaç defa bastınız evini?

-İkiyi geçmez. Herhalde iki kere olacak. Fıtnat Güngör'ün evinde. Ama ölümünden sonra Hüsrev Altınbaşak ve diğer müritleri için müteaddit defalar bir şeyler oldu yani. İhbar ediyorlardı. "Filanca yerde faaliyet gösteriyorlar" diye. Tabi mecbur kalıyorduk gitmeye, gerekeni yapıp geliyorduk.

-Kırlara çıktığınızda beraber miydiniz?

-Tabi tabi, aramız bazen on metre olurdu. İstesen dibine kadar gidersin.

-Ne yapardı kırlarda?

-Kitap, cevşen okurdu. Fakat çok düşünürdü, tefekkür ederdi. Bazen doğuya doğru döner, "yazın" derdi. Kâğıt kalem her zaman hazırdır.

-Siz de arabayla mı takip ediyordunuz?

-Tabi, evet arabayla takip ederdik.

-Emniyet Müdürü Ahmet Eren'in size: "Bu rapor olmamış.. bunu şöyle yazın…" gibi telkinleri olur muydu? Gerçi 1958 yılları en rahat dönemleriydi.

-Hayır böyle telkin olmamıştır. Bazen "durumunda bir değişiklik yoktur" diye yazardık.

-Elinizde o tarihlere aid bir rapor, bir belge var mı? Hatıra olarak.

-Elimde böyle bir şey yok.

-İnternette yalan yanlış bilgiler olduğunu söylemiştiniz. Nedir bunlar?

-Bir kere cesedinin denize atıldığı yanlış. Sonra Kürt devleti için çalıştığı yanlış. Ben böyle bir şeye rastlamadım. Bunun dışında Adnan Menderes dönemindeki beyanatı saptırılmış. Belli başlı bunlar.

-Bediüzzaman'la hiç yüz yüze geldin mi?

-Her zaman, her zaman.

-Onları anlatsanız. Mesela bir şey söyler miydi sana?

-O genelleme şeklinde konuşurdu. "Evladım sizi de yoruyoruz, üzüyoruz, bizim yüzümüzden zahmet çekiyorsunuz. Size bir zarar gelirse üzülürüz" derdi, devamlı tekrarlardı.

-Üstada karşı sevgin var mıydı o zaman? Yoksa resmi görev mi yapıyordunuz sadece?

-Biz O'nun büyüklüğünü keşfettik. Özellikle isnad edilen şeylerin doğru olmadığını görüyorduk. Biz inanıyorduk ki bu zat doğru yoldadır. Tanıdıkça muhabbetimiz artıyordu. Yakın talebeleri: "Gördüklerimizin içinde bir tek sen varsın" diye ara sıra gösterirlerdi beni.

-Bediüzzamanın yakın talebeleri şimdi sizi görseler tanırlar mı?

-Tanır, hepsi tanır beni.

-Bu talebeleriyle konuşur muydunuz o zaman?

-Evet konuşurduk.

-Demek ki görevinizi tam olarak yaptınız?

-Evet Bizim görevimizde en ufak sapma olmadı. Ancak işlem yaparken, "daha kibar davranmak, daha yumuşak davranmak" şeklinde görevi götürmüşüzdür. Başka birisi gelse, hakaret ediyor, vuruyor kırıyordu mesela. Ben böyle bir şey yapmadım. Başka bir din adamı da olsa, ilim sahibine saygı duyardım.

-Peki sizinle beraber görev yapan arkadaşlarınızın tutumları nasıldı?

-Valla çoğu.. konulardan uzak olanlar vardı. Arkadan hakaretamiz konuşurlardı.

-Vali Bey sizi çağırır mıydı o zaman?

-Hayır. O sonradan olmaya başladı. O zaman Emniyet müdürü yeterli idi. Yeni geldiğimizde bakıyorlardı. Bizi psikolojik olarak karakterimizi inceliyorlardı.

Polis ve Jandarma "şuraya geldi, şuradan geçti, şunu yaptı.." gibi birbirine bilgi aktarıyor ve devamlı takip ediliyordu.

-Üstad Isparta'dan Emirdağ'ına zaman zaman giderdi. Giderken takip eder miydiniz?

-Hayır. Bizim mıntıkamız bellidir. Belli yere kadar takip ederdik. Bizim mıntıkamız Eğirdir, Barla.. kazalar yani. Biz jandarmaya bildiriyorduk. Arabanın plakasına göre jandarma ile, "şuradadır, buraya geldi, şuradan geçti, şunu yaptı…" gibi birbirine aktarılarak o şekilde takip ediliyordu.

-Bediüzzaman Barla'da kaldığı zaman siz de orada kalıyor muydunuz?

-Tabi. Ama O da her zaman kalmazdı orada.

-Görevinizi hakkaniyetle mi yapıyordunuz? Sonradan: "Bediüzzaman'a karşı şöyle bir hareketim oldu… yanlışım oldu.." diye vicdanî bir muhasebe yaptınız mı?

-Ben vicdan muhasebesi yapıyordum şahsen. Mesela çok büyük çapta kitapları toplandı zaman zaman. Bunlar Ankara'ya gönderildi. Yazık oldu yani.. o kitaplara yazık olduğunu düşünürüm. İnsanlar "Nurculuk" deyince, işin derinliğini bilmeyince, kötü bir şey zannediyordu. Bana göre: Yüzde yüz olarak Kur'an-ı Kerimin açkılamasına hizmet eden bir kişilik olarak biliyorum ben.

-Biliyorsun, insanoğlu yer, yaşar, uyur, bazen kızar… normal beşeri hareketleri vardır. Üstad'da diğer insanlardan farklılıklar görebiliyor muydun?

-Farklılıkları vardı. Bir kere kendine aid olmayan bir gıdayı yemezdi. Çok az yer, zinde kalabilirdi. Kendisinin bir geliri yoktu. Hüsrev Altınbaşak'ın Isparta Gönen Ovasında tarlaları vardı. Bildiğim kadarıyla oraları buğday tarlası olarak kiraya veriyordu. Buradan aldığı gelirle, birlikte idare ediyorlardı. Kesinlikle hediye ve para kabül etmezdi. Şatafata düşkün değildi, çok tabii giyinirdi. Bir ibrik ve sırtındaki yorgandan başka bir şey taşımazdı.

-Baktığı zaman insana pozitif bir etki verir miydi? Siz hisseder miydiniz?

-Evet. Saygı gösterilecek bir zat idi, böyle bir etki veriyordu. İnsana güven veriyordu. Ama işi derinlemesine bilmeyenler başka gözle bakıyordu tabi.

Ziyaretine gelenleri raporlarımıza yazardık

-Mustafa Ezener ağabeyin kitapçı dükkanı varmış Isparta'da. Oraya da baskın yapar mıydınız?

-Çok iyi bilirim o dükkanı ve Mustafa Ezener'i. Emekli Başçavuştu O. Zaman zaman baskın olmuştur. Kitapları el altından satardı O. Biz biliyorduk, ama, mecbur kalmadıkça ellemezdik. Mimar Sinan Camisinin karşısında kitapçı dükkanı vardı. Mustafa Ezener'i çok iyi bilirdik.

-Nuri Benli'yi bilir miydiniz? Oteli olacak Isparta'da. Onda kalırmış genellikle dışardan gelenler. Talebeleriyle münasebetiniz nasıldı?

-Saray Palas Oteli. Çok iyi bilirdik Nuri Benli'yi. Zübeyr, Bayram, Mustafa Sungur, Ceylan Çalışkan, Tahir Mutlu bunları iyi tanırdık. Münasebetimiz normaldi, iyiydi. Onlar Hoca ne derse onu yapıyorlardı. Kapıda bekliyorlardı, gelen olduğu zaman karşılıyorlar, nereden geldiğini soruyorlardı. Israr ediyorlardı gelenler.

-Siz evin karşısında mı beklerdiniz?

-Giren çıkanı görecek şekilde. Yanda, karşıda, duvar dibinde.

-Gelen gidenin kaydını yapar mıydınız? Sonra karakola verir miydiniz?

-Yapardık. Sorardık nereden geldiğini.. Mesela: "Adapazarı'ndan, Mısırdan, filanca yerden gelenler oldu…" diye tespit ederdik. Raporda: "Bugün filan filan yerlerden üçer beşer şu gruplar geldi…" şeklinde tespit ederdik. Onları rapora yazardık. Görevimiz neyse yapardık. Ama yapmaktan yapmaya fark vardır. Fakat halkın alt tabakası iyi yapacağım derken zarar veriyordu Said Nursi Hazretlerine. Mesela Mehdi meselesi gibi.

-1958 de Ankara'da Bediüzzamanın on kadar talebesi mahkemeye verildi, hapse atıldı. Size bilgi geliyor muydu?

-Bize böyle durumlarda yazılar gelirdi. Bilgi alış verişleri yapılırdı. "Filan filanca mahkemeye verildi veya beraat etti.." gibi. Bunlar toplanırdı. Mesela bizde dört tane böyle kalın klasör vardı. Çeşitli resmi evraklar, raporlar, hayatı boyunca yapılan yazışmalar, mahkemeler vs..

-Bunlardan hiç var mı sizde.

-Hayır. Ben canlı şahidiyim, kolay kolay bir şeyi unutmam.

Köyümde, küçüklüğümü geçirdiğim yerde bile soruşturuyorlar beni

-Siz nasıl polis oldunuz? Ortaokulu mu, liseyi mi bitirdiniz?

-Evet, Denizlide Ortaokulu bitirdim. Çeşitli meslek eğitimlerinden geçtikten sonra polis oldum. Siyasi hizmetler eğitimleri aldıktan sonra, siyasi hizmetler grubuna ayrıldık. 1958 in Eylül ayında hizmete başladım ben.

-Hep sivil miydiniz?

-Evet hep sivildim.

-Bu ilk göreviniz miydi.

-Evet ilk görevimdi. Isparta'ya yeni gelen biri olarak, tanınmadığımız için, bize görev verdiler. Sır yönünden çeşitli imtihanlar geçirdik. Sonra Türkiye çapında dolaştığımız yerler oldu. Baştan bekârdım. MİT mensupları zaman zaman beni soruşturmuşlar. Köye kadar gidiyorlar, küçüklüğümü geçirdiğim yerde bile soruşturuyorlar beni. Çok olumlu cevaplar alıyorlar. Güvenilir mi diye soruşturmuşlar. Biz sonradan öğreniyorduk bunları. Mesela şarka çok erken gidiliyordu, ben gitmedim. Valiler, emniyet müdürleri: "Bu şahsı bırakmayın, kıymetini bilin…" diye söylerlermiş. Ben bunları sonradan duyuyorum tabi. Gitme zamanım gelse bile yazı yazıp durduruyorlardı. Mesela bir emniyet âmiri yeni geliyordu. Genelde siyasi durumları bilmediği için, Vali: "Sen muhatap ol, dosyayı sen getir, Emniyet Müdürü gelmesin" diyordu bana. Bu işler ihtisas meselesi olduğundan herkes anlamıyordu. Bir de bizim saatimiz, bayramımız seyranımız yoktu. Zaman zaman benim günüm geçerdi, başkaları bayram yapar, ben çalışırdım.

-Bir soru daha: Siz Üstadı 24 saat takip edemezdiniz herhalde. Bir başkasına görev devri yapar mıydınız.?

-Hayır. Gece yanına kimse gelmezdi zaten. Sabah göreve yine başlardık. Ama kendi aramızda bazı işlerimiz olursa, "üç saat siz bekliyorsunuz…" gibi bazı değişmeler oluyordu aramızda. Hepimiz seçilmiş, görev olarak hatırlatmalar yapılmış kişiler idik. Bir aksaklık, sapma, saptırma olmamıştır. Yalnız onlar değil şehrin içinde 15–20 kişi vardı takip edilen. Nuri Benli gibi…

-Üstad Urfa'ya gitmeden evvel size; haydi hoşça kalın gibi bir şeyler söyledi mi?

-Hayır bunlar ani olan şeylerdi.

Eşim: "Sert davranma. Arama tarama işinde toleranslı davran" derdi bana

-Kaç yılında evlendiniz? Çocuğunuz var mı? Kaç senesinde emekli oldunuz?

-1959'da evlendim. Üç çocuğum var. 1980'de emekli oldum.

-Askerliğinizi nerede yaptınız? Sivil mi yaptınız?

-1955-57'de yaptım. Daha polis değildim o zaman. Çavuştum askerde. Konya Ordu Evinde yaptım, Orduevini idare ediyordum ben. İkinci ordunun Orduevi Alaaddin tepesindedir. Personeli ben yönlendiriyordum. Askerde bu işleri yapmadık.

-Şimdi meşguliyetiniz var mı?

-Ayrıldıktan sonra inşatlar yaptım. Kızım iyi bir mimardır. Oğlum İTÜ mezunudur. Elektrik elektronik mühendisi, dört beş tane dil biliyor, İstanbul'dadır. Diğeri tekstille uğraşıyor.

-Hanımınız, çocuklarınız bilir miydi sizin Bediüzzamanı takip ettiğinizi? Ne derdi nasıl karşılarlardı? Bir telkinatı olur muydu?

-Hanım bilirdi. Hanımım vefat etti. Bazı kişiler gidip: "Beyiniz bugün şuradaydı, arama yaptılar, senin Bey de içindeydi.." gibi sözler oluyordu hanıma. Onun için ben: "Şu ahlaksız kadınlarla konuşmayın, görüşmeyin…" diye ismen belirtir söylerdim eşime.

-Size bir telkini olur muydu?

-Evet. "Sert davranma. Arama tarama işlerinde toleranslı davran.." gibi telkinde bulunurdu. Şimdiki evimde, duvar takviminde Said Nursi'den her gün ufak dersler veriyor, okuyorum onları.

-İşte, "hanımlar şefkat kahramanıdır" diyor Üstad da.

***

Mustafa Üstündağ kazada ölmedi öldürüldü

-Ben de çok mevzular var. Bundan başka devletle ilgili sırlar, olaylar var. Yaşadığım çok olaylar var. Dev-sol, Dev-yol'la pazarlıklar olmuştur. "Destekle bizi, iktidara gelelim, taviz verelim" diyenler olmuştur.

-Bunları da anlatın. Sizi mi kullanmak istediler bu konularda?

-Ben adamların elebaşlarıyla konuşuyordum, çok samimiydim. Öyle pozisyon geldi ki bana da çok şeyler teklif ettiler. Ben onlara kaçamayacakları sorular soruyordum. Bana dediler ki: "Bizimle çalış, maaşının beş katı verelim sana. Silah verelim, daire verelim, para pul verelim" dediler. Ben: "Beni kandıramazsınız, beni satın alamazsınız. Ben ucuz komünist değilim…" dedim. Devletin kaderiyle çok oynandı yıllarca, hala kaygan zemin var. Bunların kökleri var… Yüzellilikler diye bir şey duydunuz mu? Bunları araştırırsanız o pisliklerin kökleri böyle geliyor işte. Bu hainler hala böyle devam ediyor. 

-Bütün bu bildiklerinizi ve yaşadıklarınızı yazmayı düşünmediniz mi. İleride, gelecek nesillere belki ışık tutacaktır?

-Var, var. Yazıyorum elbette. Ben onlara (Dev-sol, Dev-yol) dedim ki: "Bütün Türkiye'de talebe ayaklanmaları aynı anda oluyor, işçi hareketleri de öyle. Bu nasıl oluyor" dedim? Adamlardan birisi dedi ki: "Mustafa Üstündağ talimat veriyor bize." CHP genel sekreteri. Milli eğitim Bakanlığı da yaptı. O bize 'başlayın' diyor başlıyoruz. 15 gün sonra 'kaldırın' diyor, kaldırıyoruz" dedi. Buna benzer bende binlerce hatıra var. Sonra bu adam, devir geçti. Ankara'dan Konya'ya gelirken bir köprüde sıkıştırdılar. Köprüden uçtu gitti. Bunun planlanmış olduğunu duydum. Bu işi MİT yaptı.

Kaza oldu, Ecevit'e suikast dediler

Bir şey daha söyleyeyim: 1976 güz ayları gibiydi herhalde, hatırlarsınız. İzmir'de Ecevit geldiği zaman Çiğli havaalanında bir patlama meydana gelmişti.

-Evet hatırlıyorum, ne diyeceksiniz?

-Orada patlayan gaz silahları teşkilata daha ilk defa verilmişti. Bir iki gün evvel verilmişti.

-Orada atılan silah mı?

-Hayır, orada silah atılmadı, patladı. Ağzı aşağıya doğru asılıydı silahın. İzdihamdan patladı. Ahmet İsvan vardı, İstanbul Belediye Başkanı, Ecevit'in sağ koluydu. Onun kardeşi Mehmet İsvan vardır. O anda orada Ecevit'le beraber o da vardı. Silah patladı, Mehmet İsvan'ın ayağındaki pantolonunda bir sıyırma oldu. Kumaşın rengi değişti. Biraz da etinde hafif kızarıklık oldu.

-Siz de orada mıydınız o anda?

-Evet, ben de oradaydım. Bu silah kazaen patladı o zaman. Ecevit'in ölümünde gazeteler bunu, "işte bu polis yakalandı, üç sene ceza aldı yattı çıktı" diye yazdılar. Böyle bir şey yok! Bunun tahkikatında da biz vardık. Vedat Alsoy vardı, Siyasi Şube müdürü. Ankara Yabancılar Daire başkanlığını yapmıştı. Emekli olmuş, öldü adamcağız. Çok muhterem bir insandı. Bornova Kaymakamı Mustafa Baştan, şimdi nerede bilmiyorum, öldü mü kaldı mı? Biz bunun tahkikatını yaptık. Polisin evine gittik baktık, Evinde Ecevit'in büyütülmüş resmi vardı.

-O silahlar nasıl bir şeydi?

-Yeni gelmişti ilk defa verildi. Topluluğu dağıtmak için gaz sıkar. Göz yakıcı. Öldürücü değil asla. Basın bunu istimrar etti.

-Peki nereden biliyorsun kaza olduğunu, belki kasıtlı idi?

-Hayır, biz orada idik başında. Kasıtlı olamaz. Kasıtlı olsa adamın belinde büyük tabanca var. Ağzında mermi, istese çeker silahını patlatır.

-O polis arkadaşınız mı idi? Adı neydi?

-Arkadaşımızdı, adını şimdi hatırlayamadım. Bunları ben hep yazdım, belki ileride bir senaryo yazılıp film yapılabilecek kadar var.

Mesela, bu Dev-Sol, Dev-Yol ileri gelenleriyle ben uzun görüşmeler yaptım. 1976 senelerinde İzmir'de istihbaratta görevde iken oluyor bunlar. Üç sene doldu, ayrıldım. İnsanlar bozuldu, kutuplaşmalar oldu, birçok şeyler dönüyordu. Ben bunları kabül edemiyordum.

İran Şah'ının verdiği 50 altın kayboldu (!)

Mesela "Cento" toplantısı oldu, bilirsiniz. İran Şahı geldi, Eşi Farah Diba geldi, Zülfikar Ali Butto, Amerika temsilcileri geldi. Bizim Fahri Korutürk Cumhurbaşkanı, Demirel Başbakan. Efes Otelinin Petek Salonunu biz bir hafta evvelinden kontrol altına aldık. Bu olayların en yakınında içinde bulundum. Toplantıda, 12 den sonra basına kapatıldı. Günaydın Gazetesi muhabiri gelmiş. Adam sarhoş, hakkından gelememişler bir türlü. Ben gittim adamı attım dışarı. İran Şahına dediler ki: "Sen bize petrolde üç beş puan prim yap." Adam güldü cevap vermedi hiç. Giderken 50 tane altın bıraktı bu adam. Ben görmedim, bu altınların hepsi kayboldu. Yeni Asır yazdı bunu.

Abdullah Çatlı kazada ölmedi, öldürüldü

Abdullah Çatlı olayını duyuyorsunuz. Söylenildiği gibi değil ki o olay. O, kazada ölmedi, arkadan gelen ekip temizledi onu. Bunun da nedeni: Ömer Lütfü Topal vardı ya. Ben İstanbul'da iken paçalarına göğüslerine sigara koyuyordu. Şak şak tombala çektiriyordu. Bu adam böyle zibidi idi. Uluslar arası standartlara uygun 19 tane kumarhane açtı bu adam. Kim verdi bunun ruhsatını? 13 tanesini CHP vermiş. 3-4 tanesini diğer sol partiler, üç tanesini de ANAP vermiş. Bütün PKK lılar ile uyuşturucu ticaretini eline aldı. Sol Partilere veriyordu. Abdullah Çatlı buna kafa tuttu: "Bu haraçtan ben de yiyeceğim, bana da vereceksin!" dedi. Bir gün elinden 600 bin dolar aldı. Ondan sonra Abdullah Çatlı takip altında idi o taraftan. Bunu temizlediler, bu bize engeldir diye temizlediler. PKK lılar da takip ediyordu tabi. Sonra da Abdullah Çatlının taraftarları Ömer Lütfü Topal'ı temizlediler.

 

 

[1] Bu röportajın yapıldığı tarihte Mustafa Sungur Ağabey hayatta idi.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

Nâziât, 37-38-39

Azana ve dünya hayatını ahirete tercih edene, şüphesiz cehennem tek barınaktır.

GÜNÜN HADİSİ

Hastayı ziyaret edin, açı doyurun, esiri kurtarın.

Risayü'z-Salihin

TARİHTE BU HAFTA

*I.Dünya Savaşı Sona Erdi(11 Kasım 1918) *Bolu-Düzce-Kaynaşlı Depremi(12 Kasım 1999) *Mehmed Zahid Kotku Hz.lerinin Vefatı(13 Kasım 1980) *K.K.T.C Kuruldu(15 Kasım 1983) *Muhyiddin-i Arabi Hz.lerinin Vefatı(16 Kasım 1240)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI