Cevaplar.Org casino maxi

HULUSİ YAHYAGİL

Âcizane Hulusi Ağabey’in Risale-i Nur’un bir kutbu olarak hizmette dikkat ettiği hususları ve herkese vermek istediği mesajları şu şekilde anlamış olsak doğru olur mu bilmem?


İbrahim Köse

ibrahimkose60@gmail.com

2013-03-09 20:14:53

 

İnsan bir kuş imiş, daldan dala uçar imiş,

Gönül bir gül imiş, günden güne açar imiş.

İnsan maalesef yaşarken yaşadığı anın, görüştüğü kişinin veya bulunduğu yerin pek farkına varamıyor. Ne zaman ki hazır zaman geçmiş zaman oluyor, her şey bir başka renge bürünerek değişik görünüyor. Mazi denen geçmiş zamanın solmuş ama kaybolması istenmeyen sönük sarı ışıkları, perdesi açılmış eski pencerelerden içeri sızmaya başlıyor, işte o zaman insan pencere dibine oturup perdeyi de iyice açarak o ışıkların geldiği yere bakıp oralarda bir şeyler görmeye çalışıyor.

İşte adına hatıra denen bu eski günlerin unutulmayan izlerini sürerken elbette ki hizmet-i nuriyedeki hatıraların da önemi büyük oluyor. Hele hele yaş geçip ömür akşam güneşinin zaviyesi içerisine girmişse, işte o zaman hizmetteki ağabeyler daha bir kucağını açıyor, kardeşler daha bir tebessüm ediyor, dershaneler daha bir çağırıyor insanı. O eski bir iki odalı, kenarında tezek, odun veya kömür sobası, mutfağında her an gelen misafir kardeşlere bir tas sıcak çorba verme isteğiyle kaynayan eski isli alüminyum tenceresi geliyor insanın gözünün önüne.

Yaşadığımız yıllar itibariyle, hizmette ve cemaatte bulunduğumuz,1973–2013 yılları arasında görüştüğümüz Üstadımızdan yadigâr kalan mümtaz ağabeylerimiz ve onların Hizmet-i Nuriye'deki cefalı ve fedakârane hizmetleri, yıllar geçtikçe insandaki tesirini daha çok artırıyor. Ayrıca Üstadı görmemiş olsa bile nurun kahraman ağabeyleri bu hizmeti, Üstadın talebelerinden alarak günümüze kadar ihlâsla ve fedakârlıkla devam ettiren, denizden bir katre misali, yakından tanıyabildiğimiz bazı ağabeylerin bazı özelliklerini ve bazı hatıralarını yazmaya adeta kendimizi mecbur bildik.

İşte bunların başında nurun ihlâsta birinci talebesi olan Elazığlı Albay Hulusi Yahyagil gelmektedir.

Hulusi Ağabey'i, Hatay'da göreve başladığımız öğretmenliğimizin ilk yıllarında, Elazığ'da, ziyaret etmiştik. O zaman Erzurum, Tunceli (Pülümür), Elazığ Yolu'nu kullanarak Hatay'a gidip geliyorduk. Bir defasında Elazığ'a varıp Hulusi Ağabey'i ziyaret etmek istedik. Bir gece sabaha yakın bir saatte Elazığ otogarına indiğimizi hatırlıyoruz. Biraz bekledikten sonra 15 -20 dakikalık yolu yaya yürüyerek Elazığ merkezine doğru gitmeye başladık. Niyetimiz sabah namazını adres olarak aldığımız İzzet Paşa Camii'nde kılarak Hulusi Ağabey'in dershanesine gitmekti. Otogardan yola çıkınca, yolda ancak birkaç kişinin gelip gittiğini gördük. Yol ıssız, hava seher rüzgârlarının serinliğiyle doluydu. Önümde on dakika önce garajda simit satan on, on bir yaşlarında bir simitçi çocuk gidiyordu. Ayaklarımızı biraz hızlandırıp ona yetiştik. Selam verip öğretmen olduğumuzu söyleyerek kendimizi tanıttık. Onun öğrenci olup olmadığını sorduk.

Öğrenciymiş Elazığlı simit satan çocuk. Her gün yatsıdan sonra garaja gelerek bu saate kadar simit satıp sonra evine gidiyormuş. Evine ulaşınca da abisi kalkarak fırından simit alıp yine bu garaja gelerek saat sekize kadar simit satıyormuş. Saat sekizden sonra da okula gidiyorlarmış. Babaları yokmuş, evde annelerini ve kendilerini bu şekilde geçindiriyorlarmış. Elazığlı simitçi çocuğu dinleyince gözlerimiz doluktu. İçimizden "Ah Anadolu'nun diğer öğrencileri, keşke bu yavruların halini görseydiniz de analı babalı büyümenin ve akşam yatıp mışıl mışıl uyuduktan sonra, sabah rahat rahat kalkıp okula gitmenin kıymetini anlasaydınız."dedik. İçimizden bu çocukların imanının selameti için, maddi ve manevi sıkıntılardan kurtulmaları için Allah'a dua ettik.

Yol boyunca çocuğa dilimizin döndüğünce nasihatlerde bulunduk. Annelerinin kıymetini bilmelerini, iki kardeş tatlı geçinmelerini, derslerine çalışmalarını tembihledik. Ayrıca Allah'ın varlığını, birliğini anlattık. Peygamberimizin de yetim büyüdüğünü ve dünyanın en değerli insanı olduğunu, Kur'an'ın Allah'ın kitabı olduğunu ahiretin mutlaka bir gün geleceğini, ibadetin insanı yücelten bir görev olduğunu uzun uzun anlattık. Derken İzzet Paşa Camii'nin önüne geldiğimizi gördük. Tam o sırada da sabah ezanları okunmaya başladı. Ömrümüzde ilk tanıdığımız Elazığlı arkadaş olarak simitçi çocukla vedalaşıp ayrıldık.

Daha Elazığ'a ilk girişimizde bir öğrenciye bilgi vermeye çalışan bir öğretmen olmamız tesadüf değildi, bunu Hulusi Ağabey'in bir kabulü, bir himmeti olarak gördük. Sabah namazını İzzet Paşa'da kıldıktan sonra bir müezzinin yanına giderek Hulusi Ağabey'in dershanesini sorduk. Tevafuka bak ki o da oraya devam eden bir nur talebesi olduğunu belirterek, bizi dershaneye götürdü. Zaten dershane Camiye çok yakındı. Dershanede ikindiye kadar kalıp Hulusi Ağabey'in ikindi dersine gelmesini dört gözle bekledik. Sonra ağabey gelince onu ilk defa görmenin sevincini yaşayıp elini öpmeye çalıştık. Onun yaşlı halini ve o haldeyken olan ciddi bakışlarını inceleyip içindeki imanı, ihlâsı, vakarı ve sebatı hissedip irkildik. Hulusi Ağabey tam manasıyla bir ciddiyet ve bir istikrar abidesiydi. Sonra ikindi namazına duruldu.

Namazdan sonra o, akşama kadar süren meşhur ikinde dersine başladı. Derse salâvatla, duayla ve hadis-i şerif okuyarak başladı. Hayli risale okunduktan sonra, bir ara söz alıp konuştu. Derste, gözleri âmâ kırk, kırk beş yaşlarında birisi vardı. Bir de onu derse getiren genç birisi vardı. Biz onları hiç tanımıyorduk. Maalesef şimdi de onların adını hatırlamıyoruz.

Hulusi Ağabey, önce o âmâ adamın adını vererek halini hatırını sordu. Sonra onu derse kimin getirdiğini sordu. O da onu derse getiren genci aradı. Genç hemen ayağa kalkarak Hulusi abiye döndü. Hulusi Abi o gence, o âmâya yardım edip onu derse getirdiği için ona dua etti. Sonra da âmâya dönerek dedi ki: "Sen de bu gence çok dua edeceksin."

Daha sonra derse devam edildi. Cemaat yine yorulunca, bu defa da orada anlatılan mevzularla ilgili bir iki açıklama yaparak diğer risalelerde bu mevzuların açıklandığını söyledi. O sıra bir kardeş, Hulusi Ağabey'den hatıra anlatmasını istedi. Ağabey de, hatıranın sırası gelince anlatılacağını belirtip, derse devam edilmesini istedi. Bundan sonra da yer yer dersi kesip cemaatteki bir kısım kişilerin ismini vererek halini hatırını sordu. Onların cevaplarına göre yer yer cümleler sarf etti. Böylece ders akşama kadar sürdü.

Âcizane anladığımız kadarıyla Hulusi Ağabey derslerde hep Risale-i Nur okutuyordu. Derslerin sıkıcı geçmemesi için cemaatle diyaloga geçip hal hatır soruyordu. Yeri, zamanı gelince de hatıra anlatıp açıklama yapıyordu. Kanaatimizce bu duruma Risale-i Nur'da: "Mukteza-i hâle mutabakat etmek" deniyordu.

Hulusi Ağabey'i dünya gözüyle görmek bu kadar oldu. İkinci ziyaretimi hatırlamıyorum.

Asıl Nur'un o birinci Nur Talebesi'ni anlatacağımız husus ise, onun cenazesine katılmamız hususudur. Ölümünü haber alınca Hınıs'tan bir yarım otobüs tutarak, başta Fahrettin Büyükyıldız Hocamız olmak üzere, Hacı Baki Bingöl, Sait Ekinci ve diğer Hınıs Nur Talebeleri olarak Muş, Bingöl üzerinden Elazığ'a hareket ettik. Sıcak bir yaz günüydü. Yol boyunca gözümüze görünen boz kır renginden sonra Elazığ'a girişte yeşil bağ bahçe ve ağaçlarla karşılaştık. Hulusi Ağabey'in büyük dershanesinin önüne gelince, sanki Türkiye'nin oraya yığıldığını gördük. Cemaat çok kalabalıktı. Bir yanda Üstad'ın talebeleri Abdullah Yeğin Ağabeyler, Mahmut Allahverdi Ağabeyler ders yapıyor; diğer yanda Kur'an bilenler hatim okuyor, bir yanda da misafirlerin ağırlandığı mutfak hizmetleri sürüp gidiyordu.

İzzet Paşa Camii'nde kılınan cenaze namazından sonra ellere alınan tabut, yazın o sıcağında sanki yerden yürüyerek değil de gökten uçarak götürülen bir yıldız gibi Harput yollarında uçup gidiyordu. Yaklaşık altı-yedi kilometrelik yolu yürüyerek cenazeyi ellerinde taşıyan, Üstad'tan yadigâr, ihlâsta birinci talebesini omuzlardan hiç düşürmeden ve cenaze arabasına bile koymadan Harput'un sırtlarına çıkaran kardeşler sanki bir ucu Harput'ta, bir ucu ise Elazığ'dan çıkarak sıraya dizilmiş sırat yolcuları gibi Hulusi Ağabey'i takip ediyorlardı.

Derken Harput'un da biraz ilerisindeki mezarlığa varıp cenazeyi defnettiler. Mezarlıkta Yirminci Mektup'un okunduğunu ve uzunca bir dua edildiğini hatırlıyoruz. Cenazenin defninden sonra tekrar dershaneye gelip abdest yeniledikten sonra geldiğimiz istikamette geri dönerek yola koyuluyoruz. Bu defa arabamızda gelenlerden farklı olarak Üstadın mümtaz talebelerinden Muzaffer Aslan Ağabey yer alıyor. O da bizimle Hınıs'a gelecek ve oradan da Erzurum'a geçecekti.

İşte âcizane bizim asıl anlatacaklarımız burada başlıyor. Çünkü 1986 Yılı'ndan bu güne kadar, yani 2012 Yılı'na kadar aradan tam 26 yıl geçmesine rağmen bu gün hâlâ sanki yeni görmüş gibi hatırladığımız bir haldir bu anlatacaklarımız. Bu hal ne bir rüyada görülmüştü, ne de bir gerçekte. Doğrusu biz de bu halin ne olduğunu bilemiyoruz. Onun içindir ki o gün bu gündür pek kimseye anlatmadık. Fakat şu günlerde elimize geçen "Nesil Yayınları'ndan çıkan İhsan Atasoy'un yazdığı "Hulusi Yahyagil" kitabını okurken rastladığımız bir ifade bize o gördüğümüz hakikatin buraya yazılmasının uygun olacağı kanaatini verdi. Kitaptaki o satırları vermeden önce Elazığ'dan ayrılıp gelirken gördüğümüz durumu şöyle anlatmaya çalışalım:

Şehirden çıkmış Bingöl istikametine doğru yol alıyorduk. Sağlı sollu kavak ağaçlarının ve yer yer bağ ve bahçelerin yer aldığı yolda ilerlerken bizim 50 NC minibüsün üstünde ve biraz önde, havada sanki bir tahtın üstünde oturmuş olan Hulusi Ağabey, elini ileri uzatarak sanki Muş'u, Hınıs'ı ve Erzurum'u kast ederek diyor ki: "Kardeşim doğuya gidiniz, orada hizmet ediniz, hizmet ediniz." Biz bu ifadeyi Hulusi Ağabey'in, cenazesine gelen nur talebelerini velayetiyle uğurlamak için söylediğini düşünüyoruz. Fakat kendi kendimize de diyoruz ki: "Biz Hınıs'ta 15-20 gün kalacağız, orada hep kalmayacağız ki, bize hitap etsin. Demek ki Hulusi Ağabey bizleri uğurluyor."

Biz altta minibüsün içinde yol alırken o da üstte bizden sanki biraz daha hızlı giden tahtında doğuya doğru yoluna devam ediyor. Fakat bu durumu görmemiz, kısa bir an sürüyor. Ancak ruhumuzda bıraktığı tesir çok uzun olacak ki bu güne kadar onu hiç unutmadık, hep hatırladık.

Bu gün, biraz sonra İhsan Atasoy'un hazırladığı kitaptan vereceğimiz ifadelerden önce o güne ait şu bilgiyi de vermemiz gerekiyor.

O gün arabamızda Bizimle birlikte Hınıs'a gelen Üstadın talebesi Muzaffer Ağabey vardı. Yani bir tane Üstad'ın talebesi vardı. O da hep Erzurum'da kalmıyor mevsimlere göre yazın doğuyu tercih ederken kışın Güney'i veya Ege'yi seçiyor, Türkiye'nin muhtelif yerlerinde kalıyordu. Acaba Hulusi Ağabey bu sözü ona mı söylemişti?

Araba da askerliğini Elazığ'da yapmış, her evci izninde Hulusi Ağabey'in dershanesinde kalmış ve buradaki derslerin feyziyle bütün askerlik boyunca bir vakit namazını bile kazaya bırakmamış olan ve daha sonraki yıllarda bir suikasta kurban giderek şehit olan Hacı Baki Bingöl için mi söylemişti bu sözü?

Yoksa bir ömür boyu en olumsuz şartlarda ve en tehlikeli zamanlarda Muş, Bingöl, Erzurum il ve ilçelerinde ilk nur talebelerini yetiştirmiş ve ilk dershaneleri açmış hatta seksen yaşına kadar her gün beş vakit namazını dershanede öğrencilerle kılmış, tesbihatını ve dersini yapmış, hizmetinin son yıllarında ise Erzurum'a taşınmış olan Fahreddin Büyükyıldız Hocaefendi için mi söylemişti bu sözü?

Veya orada bulunan başka öğretmenler, esnaflar ve öğrencilere mi söylemişti bu sözü?

Yoksa Hulusi Ağabey onlarla beraber doğuya bilhassa Erzurum'a gitmek için mi yola çıkmıştı?

Zaten ölümünden önce Urfa'ya Adıyaman'a ve Erzurum'a gitmek istediğini söylemişti. Acaba Hulusi Ağabey doğudaki bu illerde bulunan kardeşlerin çok çalışarak ileride bu bölgeye gelecek olan felaketi mi önceden önlemek istemişti? Biz bunların hiçbirini bilmiyoruz. Sadece o kitaptaki bilgileri de aşağıya alıp yorumu size bırakıyoruz.

"Muhammed Orakçı anlatıyor:

…İstanbul'dan döner dönmez eve uğramadan yanına gittim. "Hoş geldin, üç gün geç kaldın, evine git! dedi. Eve gittim. Ertesi gün sabah geldiğimde: "Ne zaman Urfa'ya gideceğiz?" dedi. "Siz bilirsiniz ama biraz toparlansanız, dedim. Biraz durdu "Seni kırmayacağım."dedi. Ne demek istediğini anlayamıyoruz tabii. Derken "bize Adıyaman kapısı kapandı, sürgülendi. Biz Erzurum tarafına gideceğiz."dedi. Orada Vahdettin Hızıroğlu vardı. Ayağa kalktı, sevinç gösterisi yaptı. Hulusi Ağabey belki otuz senedir Erzurum'a gitmemiş. Bütün bunlar vefat günü oldu." (İhsan Atasoy'un hazırladığı "Hulusi Yahyagil" kitabının 217. sayfası)

Biz Hınıs'ta bulunurken o zamanlar üniversitede okuyan ve dershanede kalan Hınıslı gençler olarak evlerde bir araya gelir sohbet ederdik. Bir gün Murat Beşiroğlu adındaki arkadaşımızın evinde otururken ihtiyar sakallı ve nur yüzlü dedesiyle sohbet ettik. Murat Bey'in Ferhat Beşiroğlu adındaki dedesine: "Askerliği nerede yaptınız?" diye sorunca o da: "Tunceli'de" diye cevap verdi. Allah konuşturacak ya o an aklımıza hemen Hulusi Ağabey geldi. Ferhat Dede'ye sorduk: "Askerde Hulusi Yahyagil diye bir komutanınız var mıydı?" O da: "Evet vardı, fakat ne için olduğunu bilmiyoruz ama, hücum verilmeden önce onu komutanlıktan alarak, başka birisini komutan yaptılar." dedi.

Bu ifadeyi duyunca ister istemez hemen Hulusi Ağabey'in Üstad'a yazdığı mektubu düşündük. Üstad'ın ona Allah'ın yardım edeceğini söylediğini hatırladık. İşte şimdi burada bunun canlı şahidinden bu Allah yardımını dinliyorduk. Demek ki Allah Hulusi Ağabey'i görevden alarak, onu masumların katili olmaktan kurtarmıştı.

Âcizane Hulusi Ağabey'in Risale-i Nur'un bir kutbu olarak hizmette dikkat ettiği hususları ve herkese vermek istediği mesajları şu şekilde anlamış olsak doğru olur mu bilmem?

Hulusi Ağabey aslında bir ehl-i kalemdir. Hem Üstad'a yazdığı mektuplar ve sorduğu sorularla hem de başkalarının sorduğu sorulara yazarak verdiği cevaplarla kalemin gücünü göstermiş bir ehl-i ilimdir.

O tedbirle hizmeti hep beraber düşünmüş bir istikrar şahsiyetidir.

Derslere ölene kadar devam eden sebatta da birinci bir ağabeydir.

Hizmeti, Nurları okumakta ve yaşamakta gören; eseri, şahsiyetten önemli sayan müdekkik bir ağabeydir.

Üstad'a bir kısım sorular sormakta ve cevaplar almakta Allah onu istihdam etmiştir. O da bunun farkındadır.

Üstad, Hulusi Ağabey'in ihlâsına, sadakatine ve hizmetine bakmış; onun şekliyle, saçı, sakalı ve bıyığıyla veya atıyla, elbisesiyle çorabı veya şapkasıyla fazla ilgilenmemiştir. Bu da aslında bizlere bu asırda yapılması gerekenler hakkında verilen bir derstir.

Hulusi Ağabey, hem maddi hem manevi makamını hizmete vesile yapan bir ağabeydir.

Hizmet süresince menfiliklerle pek uğraşmamış, hep hizmetle uğraşmıştır.

Ümidini hiçbir zaman yitirmemiştir.

 İnsanların yüzüne nasıl davranmışsa, arkasından da öyle davranmıştır.

Hem Çanakkale Savaşı'nda yaralanarak gazi olmuş, Hem İstiklal Savaşı'na katılmış, hem de İkinci Dünya Savaşı'nı bir subay olarak yaşamıştır. Ayrıca Dersim olaylarında köylüleri imha için emir verilen bir komutan olarak bundan Allah'a sığınmış ve bu zulümden kurtulmuş merhametli bir asker ve kahraman bir komutandır.

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

murad, 2013-03-12 13:55:10

ibrahim köse hocam senden Allah razı olsun..

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

MERHUM KIRKINCI HOCAMIZIN TALİM VE TEDRİS YÖNÜ

MERHUM KIRKINCI HOCAMIZIN TALİM VE TEDRİS YÖNÜ

Mehmed Kırkıncı Hocamız âlet ilimleri tabir edilen sarf, nahiv, belâğat ve benzeri ilimleri E

ŞAHİN YILMAZ HOCAEFENDİ(1936-2007)

ŞAHİN YILMAZ HOCAEFENDİ(1936-2007)

Şahin Yılmaz Hocaefendi, 1936 senesinde Erzurum’un İspir İlçesi Elmalı Köyünde dünyaya ge

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR “UMMAN”

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR  “UMMAN”

Kitaplar, insanların ufuklarını açmada ve terakki hususunda hayatın temel unsurlarındandır. F

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

İsmi gibi cismi de kâmildi, güzel ahlakın kemalinde bulunuyordu. Mütebessim bir çehreye sahipt

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Şubat ayında Rahmet-i Rahmana uğurladığımız Mehmed Kırkıncı H

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

Doksan sene bereketli bir ömür yaşayan, Ümmet-i Muhammed’in dirayetli bir allamesi, nur cemaat

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

Yıl 1982. Mayıs'ın sonları. Erzurum İmam-Hatip Lisesinde öğretmenim. 6 yaşlarında ciğerpar

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

Rasulullah Efendimiz buyurmuş: “Ahir zamanda ilim kalkacak, cehalet hâkim olacaktır.”(Bkz.

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

Nam-ı diğer Kırkıncı Hoca… Kırkıncı Hoca, ilmî cesaret, münazara, cihat, Risale-i Nur ve

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

Tam kırk altı sene evvel haftalık “İttihad” gazetesinde neşredilen bu yazı, merhum Mustafa

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

Geçtiğimiz Çarşamba günü büyük bir âlimimizin vefatıyla sarsıldık. “Şarkın bilgesi

Ey insanlar! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; Allah'tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O'ndan başka tanrı yoktur. Nasıl oluyor da (tevhidden küfre) çevriliyorsunuz!

Fatır, 3

GÜNÜN HADİSİ

Allah'ın en sevdiği isimler

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah'ın en ziyade sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman'dır." Müslim-Edeb:2 Ebu Davud-Edeb:59

TARİHTE BU HAFTA

*Süleyman Hilmi Tunahan Hz.lerinin Vefatı(16 Eylül 1959) *Adnan Menderes'in İdamı(17 Eylül 1961) *Ertuğrul Fırkateyni Japon Sularında Battı(18 Eylül 1890) *Efendimiz (s.a.v.) Hicret Ederken KUBA'yı Teşrif Ettiler(20 Eylül 622) *Yavuz Sultan Selim Han

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI