Cevaplar.Org

İBRAHİM FAKAZLI

Risale-i Nur'da "Küçük İbrahim" namıyla anılan İbrahim Fakazlı ağabey, 1912 tarihinde İnebolu'da dünyaya gelmiştir. Hz. Üstadı ilk defa l940’da, Kastamonu'da, karakolun karşısındaki evinde ziyaret eder. Nurları yazmaya, okumaya başlar. Bundan sonra hiçbir fırsatı kaçırmadan Üstadın ziyaretlerine devam eder.


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2013-03-02 07:26:01

Risale-i Nur'da "Küçük İbrahim" namıyla anılan İbrahim Fakazlı ağabey, 1912 tarihinde İnebolu'da dünyaya gelmiştir. Hz. Üstadı ilk defa l940'da, Kastamonu'da, karakolun karşısındaki evinde ziyaret eder. Nurları yazmaya, okumaya başlar. Bundan sonra hiçbir fırsatı kaçırmadan Üstadın ziyaretlerine devam eder. Fakazlı ağabey 1943 Denizli, 1948 Afyon mahkemelerinde yargılanır ve Üstadla beraber hapiste yatar. Bu sıralarda Üstada çok yakın olmuştur. Onun için hatıralarında hep Üstadı anlatmaktadır. Hatıralar okunup bittiğinde insana derin bir hüzün kaplıyor… Okurken gözleri yaşarıyor insanın, bazen tebessüm de ettiriyor...

Ne mi anlatıyor İbrahim ağabey? Bir dönemin tarihini özetliyor; "Dünyamı ve Ahiretimi bu milletin saadeti uğruna feda ettim" diyen O mübarek insanı anlatıyor; O'nun yatağını, her tarafın buz tuttuğu o dehşetli kışta, camları kırık bir salonda, ayaklarını bile uzatamadığı bir buçuk metrelik yatağını anlatıyor; zehir sancısıyla nasıl kıvrandığını ve nasıl ağladığını anlatıyor; bir bölük kumandanı gibi hapishaneden mahkemeye gidişini anlatıyor; hapiste iken aynı anda camilerde görünmesinin sırrını anlatıyor… En iyisi bu kıymetli ve tarihi hatıraları dikkatle okumak…

İbrahim ağabey hayatı boyunca Kur'an ve iman hizmetlerine devam etmiştir. İnebolu İlçe Müftülüğünün web sitesinde şu bilgiler yer almaktadır: "İnebolu Merkez Yatılı Kur'an Kursu 1949 Yılı'ndan bu güne kadar hizmet vermektedir. Mütefekkir Said-i Nursi'nin talebesi İbrahim Fakazlı uzun süre dernek başkanlığı yapmıştır. Kendi kütüphanesini de Merkez Kur'ân Kursu'na bağışlamıştır." Fakazlı ağabey Ayrıca İnebolu'da bir cami yaptırmıştır.

 İbrahim Fakazlı ağabeyi dünya gözüyle görmek, dinlemek bize nasip oldu elhamdülillah. Fakat 22 Temmuz 1998 İnebolu'daki son ziyaretimiz biraz hüzünlü oldu. Çok hastaydı. O kuvvetli hafızası ve hitabesi epey zayıflamıştı. Fakazlı ağabey uzun bir hastalık döneminden sonra 2 Kasım 2003 de İnebolu'da vefat etmiştir. Allah rahmet etsin.

Küçük Isparta İnebolu

İnebolu, başta Ahmed Nazif Çelebi olmak üzere, sadık nur talebelerinin gayretleri ile Isparta'dan sonra ikinci bir hizmet merkezi haline gelmiştir. Denizli hadisesinden sonra İnebolu'ya Selahaddin Çelebi vasıtasıyla bir teksir makinesi getirirler. Bu Türkiye'de bir ilktir. Risaleler, O, "bin kalemli nurcu" ile süratle çoğaltılmaya başlanır… O tarihte, teksir makinesi sadece iki yerde, Isparta-Sav'da ve İnebolu'da vardır. Tarihçe-i Hayat'da; "Afyon Hapsinden sonra hizmet-i Nuriye nasıl cereyan etti?" sorusunun 2. cevabı bunu teyid eder: "Isparta ve İnebolu' da, teksir makinesiyle Nur Risalelerinin mecmualar halinde teksiri ve etrafa neşri…" (T.Hayat 613) diye bahis geçmektedir. Buna mümasil Külliyatın çok yerlerinde İnebolu'nun hizmetteki kıdem ve ehemmiyeti anlatılır ve sena edilir.

Bediüzzaman Hazretlerinin "Küçük Isparta" olarak iltifat buyurdukları Kastamonu'nun İnebolu İlçesi Nur Davasında çok büyük kahramanlar yetiştirmiştir: "Nazif Çelebi, Selâhaddin Çelebi, İbrahim Fakazlı, İsmail Fakazlı, İbrahim Mırmır, Gülcü Hüseyin, Salih Uğurtan, İzzet Turgut, Ziya dilek…" ve daha niceleri..

1978 senesinde yaptığım İnebolu seyahatimde Baba-Oğul, Nazif-Selahaddin Çelebi Ağabeyleri göremedik elbette. Onlar çoktan vefat etmişti. Ama Onları bize, 1943 Denizli hapsinde Hz. Üstad'la beraber yatan: "Gülcü Hüseyin, Salih Uğurtan, Ziya dilek" ağabeyler anlattı. O günkü ziyaretimizde İbrahim Fakazlı Ağabey ise İstanbul'a gitmiş, görüşememiştik. Meğer kaderde tam 20 sene sonra 1998 de yine İnebolu'da görüşmek varmış. Hem kaderde 20 sene evvel dünya gözüyle görüp dinlediğimiz, diğer azîz ağabeylerimizin mezarlarını ziyaret etmek de varmış.

Risale-i Nur'da İbrahim Fakazlı

Risale-i Nurlarda İnebolulu İbrahim diye iki ağabeyimizin adı geçer. Yaşça daha büyük olanı "İbrahim Mırmır." Küçük olanı ise "İbrahim Fakazlı" dır. Denizli Hapsinde Üstad Hazretleri Onlara, "Büyük İbrahim" ve "Küçük İbrahim" diye isim vermiştir. İsmail Fakazlı ise kardeşidir.

Fakazlı Ağabey 1943 Denizli'de yattığı gibi, 1948 Afyon Davasında da Üstadının yanında hapis yatmıştır. 14. Şuâ'nın sonunda çok güzel bir müdafaası vardır. "Küçük İbrahim'in Müdafaasıdır" diye başlıyor, "Afyon Ceza Evinde Mevkuf İnebolulu İbrahim Fakazlı" imzasıyla bitiyor. (Şuâlar 575)

Bundan başka, ismi birçok yerde risalelerin içine girmiş ve ebedîleşmiştir:

"Küçük Isparta'nın kahramanlarından küçük İbrahim'le Salih'in mektupları, beni fevkalede mesrur eyledi, bin bârekallah." (Em.L.259)

"Küçük İbrahim, Nazif'e ikinci bir Salâhaddin hükmüne geçip çoluk çocuğu ile, kardeşiyle ve refikasıyla Nura ve makineye pek ciddi çalışması, mektubunda namları bulunan Salih ve Gülcü Hüseyin ve Osman ve Zühtü ve İzzet ve Ömer ve sair oradaki Nurcuların sebatkârane, sarsılmadan Nur hizmetinde terakki etmeleri bizleri çok mesrûr ettikleri gibi; bu memleketi de ileride çok minnettar edecekler. Mâşaallah, İnebolu, küçük bir Isparta ve tam bir medrese-i Nuriye olduğunu ıspat ettiler. (Emirdağ L.188)

23 TEMMUZ 1998 İNEBOLU

İbrahim Fakazlı Ağabey hıçkırarak ağlamaya başladı

İnebolu'ya inince doğru dersaneye gittik. İbrahim Fakazlı Ağabeyimizin evinde olduğunu söylediler. Bir kardeşimiz bizi evine kadar götürdü. Evinin kapı girişindeki bahçe cennet gibi rengârenk çiçeklerle donanmıştı. Kapıyı eskiden beri Fakazlı Ağabeyle iyi görüşen, beraber geldiğimiz Necati Usun ağabey çaldı. Fakazlı Ağabey bizi içeri aldı, ellerini öptük, mütevazı koltuklara oturduk. Mübarek İbrahim Ağabey çok yaşlanmıştı. 86 yaşında olduğunu öğrendik. Çok takatsizdi ve hâfıza kaybı vardı. Necati Ağabeyi bile, kendisini defalarca hatırlatmasına rağmen tanıyamadı. En sonunda, "Ben Ziya Arun Ağabeye bakan Necati[1]" deyince, "hah tamam hatırladım, şimdi tanıdım seni" diyebildi.

Necati Ağabey Ziya Arun ağabeyin vefat ettiğini söyledi. Fakazlı ağabey "biliyorum, duydum" dedi. Necati Ağabey: "Ziya Arun Ağabeyi vefatından bir gün sonra rüyamda gördüm. Bana: 'Necati merak etme ben burada rahatım, Üstad beni yanına aldı" dedi. Necati Usun, "Ziya ağabey rüyamda böyle dedi bana" deyince; O koskoca mübarek Fakazlı Ağabeyimiz hiç unutamadığım bir şekilde birden ellerini yüzüne kapatıp, hıçkıra hıçkıra sarsılarak ağlamaya başladı. "Üstad yanına almış.." deyince çok duygulanmıştı. Belli ki Üstadına kavuşmanın ateşiyle yanıyordu. O'nu, O'nun şefkatini, hele şimdiki hasta hâliyle çok özlüyordu... Sakinleşince bazı hâtıralar daha sormak istedim. "Hâfızam kayboldu, hem kitaplarda var…" deyip konuşamadı. Biz de kendisini fazla yormak istemedik.

Ertesi gün, günlerden Cuma. Fakazlı Ağabey'e "Cuma'ya beraber gidelim" dedik. "Tamam" dedi. Cuma'ya yakın bir saatte tekrar evine uğradığımızda, beyazlar giyinmiş halde bizi bekler bulduk. Kollarına girerek beraber geldiğimiz Nazım Çubukçuoğlu'nun arabasına bindirdik. Kendi yaptırdığı camiye gittik. Namazını iskemlede kıldı. Tekrar aynı arabayla evine bıraktık. Takkesini hatıra olarak istedim, "al" dedi verdi, sonra uzun uzun yüzüme baktı. Kendi takkemi ona vermek istedim. "Benim takkemi de siz alın ağabey" dedim. "İhtiyaç yok" dedi ve almadı. Ellerinden öptük ve ayrıldık. Bu aralarda bir kaç poz fotoğrafını çekebildik.

İBRAHİM FAKAZLI'DAN HATIRALAR

İbrahim Fakazlı ağabeyin bu hatıraları: Bayram Yüksel, Mustafa Birlik ve Feyzi Allahverdi ağabeylerin de bulunduğu bir sohbet esnasında kaydedilmiştir. İbrahim Fakazlı ağabeye sorularıyla yardımcı olanlar, Mustafa Birlik ve Feyzi Allahverdi'dir. Bayram ağabey teyit makamındadır.

Üstadın mahkemedeki halleri halka aksediyordu

Denizliye giderken trende neler oldu?

1943'de İnebolu'dan Denizli hapishanesine giderken, trende Üstad konuşuldu:

İnebolu'dan vapurla İstanbul'a geldik. İstanbul'da bir gece yattık. Vapura bindirdiler bizi. İzmir'e çıktık, akşam vaktiydi. Jandarmalar, polisler bizi bir otele götürdüler. O gece o otelde yattık. Hava öyle şiddetli yağdı gürledi ki, biz apartmanlar yıkılıyor zannettik.

Sabahleyin Denizli trenine bindik. Ama trende ayak atacak yer yok. O kadar kalabalıktı ki, koridorlarda oturuyordu herkes. Biz oniki kişiyiz. Ellerimiz de bağlı. Jandarma, polis nezaretinde gidiyoruz. Yer yok ayaktayız, çok da eşyalarımız var; o kadar kişinin eşyası olmaz mı? Neyse biraz ilerledik. Polis bana: "Nereye gidersen git" dedi. Biz, birer ikişer otururuz diye yer aramaya başladık. "Bakayım ileriki kompartımanlarda yer var mı?" dedim. Bir kompartıman geçtim, ağzına kadar dolu. İki.. üç derken daha ilerdeki bir kompartımanda dört kişi oturuyordu, dörtte karşı kanepede. Esnaf kabilinden idi onlar. Selam verdim içeriye girdim. Belki bana bir yer verirler diye bakındım. Biraz kımıldandılar. Birazcık, oturacak kadar bir yer açtılar. Ben oraya geçtim. Köşede yaşlıca biri vardı, hoca diyorlardı ona. Diğerleri esnaf. Bana: "Sen nereye gidiyorsun?" dediler. "Denizliye gidiyorum" dedim. "İyi, biz de Denizliye gidiyoruz, beraber gideriz" dediler. İleri geri; abuk sabuk; müstehcen konuşmaya başladılar. Hoca cevap vermeye çalışıyor, ama lafı ağzına tıkıyorlardı hemen. Bu arada ben de birkaç kelime ile yardım ediyorum hocaya. Hoca benden kuvvet almaya başlamıştı…

Bir ara yanımdaki bana: "Sen ne iş yaparsın?" dedi. "Pazarcıyım" dedim. "Ne alırsın?" "Her şey alırım. Yumurta, yağ, yün…" "Bende hepsi var, sen benim yanıma gel" dedi. "İyi olur" dedim. Ben yanımdakine usulca söylüyorum ama, diğerleri hep bana kulak veriyorlardı. Sonra "Sizin orada yatır var mı?" diye sordum adama. "Ne yapacaksın sen?" dedi. "Ben meraklıyım da" dedim. "Onun canlısı var" dedi. "Nasıl oluyor?" dedim. "Öyle bir hoca ki kendisine daha hâkim sormadan, cevabını önceden veriyor" dedi. "Allah! Allah! tuhaf değil mi?.." dedim. Denizli hapishanesinde yatmakta olan Üstad Hazretlerini anlatıyordu. Demek ki dışarıya halka böyle aksetmiş Üstad Hazretlerinin halleri. Trende böyle konuşuyorlardı.

Hapiste iken, Üstad Hazretlerinin dışarıda göründüğünü duyuyorduk

Üstad Hazretleri hapiste iken dışarıya çıkma hadiseleri duyuluyor muydu?

Evet… Oluyordu. Delikliçınar diye bir yer... Orada bir cami vardır. Üstadı o camide görürlermiş. Savcı da hapishane müdürünü sıkıştırırmış; "Sen niye müsaade ediyorsun" diye. O da; "böyle bir şey yok" dermiş. Bu hadise bir… iki… üç… çok olmuş.

Benim bizzat şahid olduğum bir hadise anlatayım size:

Denizli Hapishanesinde, Ahmed Nazif Çelebi ve Gönenli Mehmed Efendilerle beraber aynı koğuşta kalıyordum. Hapishanede ağır cezalılar, idamlıklar da var; Prangalı zincirliler de vardı. Gezemesinler, yürüyemesinler diye ayaklarına, boyunlarına zincirler takılmıştı onların. Gardiyanlar dışarıda sivrisinek uçsa alâkadar oluyorlardı.

Bir gün sabah namazımızı cemaatle kıldık. Gönenli Mehmed Efendi kıldırırdı bize. Hapishanede koğuşu dolduruyorduk. Namazdan sonra; kimisi yatağında yatıyor, kimisi bir şeyler dikiyor, bazıları temizlik yapıyor, kimisi de çorba pişirmek için mangal yakıyordu. Biz böyle meşgulken birden kapıların zilleri çalmaya başladı. "Ne oluyor?.." falan derken, bu zangırtı ile bütün mahpuslar, herkes kapılara doğru koştu, koridora bakmaya başladık.

Birden, "tahtakurusu geliyor!" dediler. Müdürün lakabı tahtakurusuydu. O çok mayasıllı bir adamdı, yüzüne baksan hasta olurdu insan. "Allah Allah bu saatte tahtakurusu niye geliyor acaba?" dedik. Neyse, biz başka koğuşa girer diye beklerken; geldi… geldi… tam bizim koğuşun önüne… ve içeri girdi. Namaz yeni bitmişti. Hoca efendiler virdlerini okuyacaklardı. Gönenli Mehmed Efendi, Ahmed Nazif ağabeyler falan yani... Neyse biz hep beraber ayağa kalktık. Tahtakurusu bize bakmıyordu bile, doğru hocaların yanına gitti. Onlar da hemen yatağı falan düzelttiler; "buyrun.. buyrun.." dediler. Hemen oturdu. Oradan birisi sigara ikram etti. "Sigarayı bırak şimdi!.." dedi. "Kahve getirelim efendim" dediler. "Bırak onu yahu!.." dedi. "Benim bir derdim var. Benim halim ne olacak, bana anlatın, ben ne yapmam lazım şimdi?.." diye konuşmaya başladı. "Hayrola ne var?" dediler hoca efendiler.

Dedi: "Bu hoca geldi geleli benim huzurum kaçtı. Bu hoca bazı namaz vakitlerinde camide görülüyor… Bir değil, iki değil, üç değil, bana telefonlar geliyor. Bak bu gece mübarek kandil gecesi. Bütün karakolları akşamdan dolaştım, tembih ettim. Kapıları, kilitleri kontrol ettim. Hatta hoca efendinin penceresinin altına iki tane jandarma koydum; ben bunu yakalayıp göreyim diye tedbir aldım. Nihayet sabahleyin yorgun argın eve gittim. –Müdür hapishaneye yakın lojmanda oturuyordu- Hanıma: 'Bugün ben dondum, çok yoruldum. Sobayı yak, biraz ısınayım, bir çorba içeyim' dedim. Şöyle bir uzanmıştım ki. "Zırrrr" diye telefon çaldı. Telefona baktım. Bizim savcı, pür hiddet bana bağırıyor; 'seni astıracağım herif, mahvettin… beni de perişan ettin…' diyordu. 'Ne oldu efendim?' dedim. 'Yine hocayı salmışsın. Bak burada üç tane şahit var, hocayı yine camide görmüşler…' dedi savcı. Ben bittim… ben bunca yıldır memurum… benim çoluk çocuğum var… ne olacak benim halim… bana bir çare bulun!.." diye ağlamaya başladı tahtakurusu. Hoca efendiler: "Geçmiş olsun, bir şey olmaz inşallah, merak etme…" dediler.

Onlar konuşurlarken, bizim Nazif (Çelebi) efendi hemen yatağın kenarından şöylece geriye çekildi, sırtını duvara verdi. Geriye aldı kendini, o görmüyordu. Ben de yaklaştım yanına. Cebinden bir pusula çıkardı ve müdür ne dediyse aynısını yazdı. Bizim bir kibrit kutumuz vardı, pusulayı içine koydu. Üstad Hazretleri çocuk koğuşunda kalıyordu, koğuşun birini boşaltmışlardı üstad için, tecrit olsun diye. Kapısı o koridora açılırdı.

Âdem diye bir meydancı vardı, o bizim bakkal ihtiyaçlarımızı görür, peynir, zeytin… alırdı bize. Fakat asıl Üstadla haberleşme vasıtamız bu meydancı Âdem Ağa idi. Biz ona yirmi beş, elli kuruş veriyor veya bir sigara alıveriyorduk. O da götürüyor kibrit kutusunu çocuklara veriyordu. Çocuklar da Üstada veriyordu. Velhasıl yine kibrit kutusunu ona verdik. Ben koridorun başında beklemeye başladım. Onbeş dakika geçmedi, çıktı geldi Âdem ağa. Üstadtan cevap geliyordu. Kibrit kutusunu verdi, aldım cebime koydum. Usul usul koğuşa döndüm. Bizim müdür hala konuşuyordu. Ben kibrit kutusunu kenardan Nazif efendiye verdim. Açtık beraber okuduk.

Diyor ki Üstad: "Kardeşim Nazif, pusulanı aldım, güldüm. Ben onbeş yirmi gündür hastayım. -Üstad o zaman hakikaten son derece hastaydı, ateşi vardı- Namazı zor kılıyorum, ayağa kalkamıyorum, bir şey yiyemiyorum; hem hastayım hem de çok güçsüzüm. Bu kadar demir parmaklıklar arasından ben nasıl geçeceğim, nereden atlayacağım. O cami bir saatlik bir mesafede, ben oraya nasıl gider gelirim? Bu olsa olsa şudur: Cenab-ı Hak ehl-i imana üçyüz müekkel melaike tayin etmiştir. Bu melaikeler; o mü'min kul için müteaddid yerlerde, aynı zamanda, aynı kıyafette; mesela Mekke'de, Medine'de görünür. Aynı saatte müteaddid yerlerde ibadet yapar, o mü'mine sevabını bağışlarlar. Bunun böyle olmak ihtimali vardır. Bu benim şahsıma aid değildir. Her mümin için olur…" Şeklinde bize ders mahiyetinde bir pusula yazmış Üstad. Risalelerde bunlar yazılıdır zaten.

Netice olarak bir ders mahiyeti vardı burada. Her müminin 300 müekkel melaikesi olabilir. Onlar mübarek yerlerde dua ederler, ibadet ederler, o mü'mine hediye ederler. Bu müjdeyi anlamış olduk.

Üstad kırk sekiz yama ile gitti mahkemeye

Üstadın cüppesini yamamışsınız?

Denizlide bizi altı ay mahkemeye çıkarmadılar. İddianame gelmedi.. Gelince de, iddianame rüzgâr gibi şuradan girdi, buradan çıktı. Öyle okuyup ta, bizim suçumuz neymiş biz bilmiyoruz… Her kese bir tane verilmesi lazımken, sadece bir tane verdiler. Yetmiş seksen sayfalık iddianame, altı ay sonra geldi.

Üstad Hazretleri mahkemeye, cüppe değil yakalı pardösü ile... Cüppesini bir yere mi vermişti yoksa sattı mı? hatırlayamadım.

Bayram Yüksel: "Hâfız Ali ağabeye vermiş."

Üstad onu göndermişti, mahkemeye gidileceği için. Mahkemeden bir gün önce, "hocalar!.. hocalar!.." diye bağırıyordu meydancı. Ben de koridorda bir yere gidiyordum. Karanlık, görünmüyor, sesi çıkıyordu sadece. "Ne istiyorsun?" dedim. Baktım elinde bohça gibi bir şey var. "Bunu hoca gönderdi, 'bunu yamasınlar' dedi." Hemen kaptım elinden. Baktım mis gibi kokuyor. Artık başıma koydum koşuyorum koğuşuma.

Dedim: "Üstad Hazretleri cüppesini göndermiş, yamanacak." Ben ona cüppe diyordum, ama cüppe değilmiş. Sonra orta yere çarşaf gibi bir şey serdik. Pardösüyü de üzerine serdik. Bakıyorum şimdi, herkes de bakıyor. Gördüm ki, çok yama var. Yırtık yerler de var. Yırtık yerleri yamamak için; pantolonlarımızdan, yeleklerimizden… ona uygun renkler bulduk. Omzundan filan dört yerinden yamadık. Sonradan merak ettim. Kırk dört tane yama saydım. Dört de ben yaptım. Kırk sekiz yama olmuştu. Mahkemeye çıkmak için hazırlık yapıyor, iyi elbiselerini giymeye çalışıyordu üstad. Kırk sekiz yama ile gitti mahkemeye. İşte Üstadımızın dünya zenginliği böyle idi.

Hapishaneden mahkemeye giderken Üstad bölük kumandanı gibiydi

Hapishaneden mahkemeye nasıl gidiyordunuz?

Denizlide hapishaneden mahkemeye giderken, jandarma silahını, kasaturasını kuşanıyordu. Sonra hapishanenin önünde kafile toplanıyor, Mahkûmlar kelepçeye bağlanıyor; kelepçe 70–80 kişiye yetmiyor, bazıları iple bağlanıyordu. Sonra sıraya koyuyorlardı. Yani orada, 10–15 dakikalık bir hazırlık yapılıyordu.

Bayram Yüksel: "Bir sefer Üstadı 90 yaşındaki Mehmet Efendiyle bağlıyorlar."

Evet. Herkes üstadla bağlanmak için bekliyordu. Üstad Hazretleri ekseriyetle Tâhirî ağabeyle, Nazif Çelebi ile, Mehmed Feyzi Efendiyle bağlanıyordu. Aramızda mühim meseleler görüşülüyordu o esnada. Biz bir şeyler duyarız diye Üstadın yanına giderdik hep.

Kafilenin çevresinde bir sıra gardiyanlar vardı. Onların peşinde resmi polisler; onun dışında bir takım jandarma; onun dışında bir takım daha vardı. Onları tanımıyoruz, ama onlar da sivil polisti galiba?

Bayram Yüksel: "Evet. Sivil polislermiş onlar."

Bunun da dışında halk var. Böyle bir kitle-i azime ile gidiyoruz biz. O, 70–80 kişi değildi sadece.

Mezarlıktan geçilirdi. Üstad her geçişte mezarlıkta duruyordu. "Esselamü Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatuhu! Yâ ehlel kubur!.." diyordu. O anda bütün kafile duruyordu. Üstad hazretleri "Esselamü Aleyküm" diye durunca; bütün kitle: "Rap!" diye duruyordu. Adeta bölük kumandanı komut veriyor, kafile duruyordu. Orada Üstad dua ediyor, biz de "âmin" diyorduk. Üstad öyle acele etmezdi. Bir daha duruyor, bir daha başlıyordu duaya. Üstad Hazretleri çok neşeli… latifeler ediyor… takılıyordu yolda. Yürürken fazla yanaşamıyorsun, ama poliste o kadar bir şeye ses çıkarmıyordu.

Oralarda mektepler vardı. İlkokul çocukları geliyordu. O çocuklar: "Hoca Dede!.. Hoca Dede!..." diye dalıyordu kalabalığın arasına. Biz saat yedi buçuk, sekiz gibi geçiyorduk mekteplerin yanından. Çocukların tam mektebe gelme zamanları… O, 8–10 yaşlarındaki yavruları Üstad böyle kucaklıyordu. Onlar da Üstadın ellerini öpüyorlar, eteklerine sarılıyorlardı.

Mustafa Birlik: "Üstad kızmıyor muydu?"

Hayır. Üstad onlara öyle bir neşe ile iltifat ediyordu ki: "Bunlar istikbalin kahraman nurcularıdır!" deyip, "Şap! Şap! Şap!.." diye vuruyordu. Bu neşeyle yapıyordu Üstad. Ona düşman gözüyle bakan da var. Bizim gibi neşeyle bakan da. Birkaç mektep vardı orada. Duruyorduk mekteplerde. O küçüklerle sohbet ediyordu Üstad.

Tahtakurusu üzerinden lâtifeli bir ders

Yine bir seferinde mahkeme yolunda Nazif Çelebi ile beraberiz. Mezarlıkta duruyoruz, gitmiyoruz yani. O sırada yakasında bir tahtakurusu görmüş bizim Nazif Efendi, kelepçeliydi. Üstada: "Efendim müsaade eder misiniz?" dedi. "Ne o Nazif?" dedi Üstad. "Efendim tahtakurusu… gidiyor boynumuza doğru..." "Sakın dokunma!.. sakın dokunma!.." dedi Üstad. "Niçin Efendim?" dedi. "O kurnazdır. Isırır hemen saklanır ve sen onun ısırdığını birkaç saniye sonra duyarsın. Bu sefer sen onu öldürürsün. Hâlbuki o ısırmadı. Sen, birini haksız yere öldürdüğün için, onun intikamını almak üzere, bire on hücum ederler." Üstad bunu lâtife olarak ders halinde anlatıyordu. Biz gülüyoruz tabi.

Üstad sonra birden ciddileşti: "Bak, bir arkadaşlarının intikamını almak için on tanesi birden hücum ediyorlar. Biz burada, bu davayı; Abdülkadir Geylani, Ahmed-i Farukî, Muhammed Gazali... den teslim aldık. Bir tahtakurusu, bir kardeşinin ölümüne on tane fedai olarak gittiğine göre; biz daha fazla fedakârlık yapmamız lazım…" diyerek, Üstad tahtakurusu üzerinden bir ders yapmıştı bize.

Denizli halkı bize tam sahip çıktı

Denizli hapishanesinden tahliye olduk. Denizli halkı hapishanenin önünde toplanmıştı. Orada bir meydan vardır. O meydan baştan sona kadar hep kadınlarla doldu. Hepsi başörtülü mesture hanımlardı. Grup grup ağlıyorlardı. "Bizi kimlere bırakıp da gidiyorsunuz? Biz sizsiz ne yaparız?" diye ağlaşıyorlardı.

Erkekler de kapının önündeki meydanda, orası da geniştir. Oraya atlarıyla arabalarıyla gelmişler. Bizim eşyaları, ellerine geçen eşyalarımızı taşımak için. Gardiyan kapının önüne bırakıyor, hemen hücum ediyorlardı. Kapan kapana… yani bizim taşımaya elimiz ermedi. Halk böyle tam sahip çıktı bize. Maksatları eşyalarımızı alıp bizi evlerine götürmekti.

Üstadı da iki tane yağız atlı güzel bir faytona bindirdiler. Yanında Mehmed Feyzi Efendi vardı. Üstadla yan yana körüğün altında oturuyorlardı. Arabacı da yerinde, kamçı elinde bekliyor. Kimse gitmiyor, herkes emir bekler gibi bir halde idi. Ben ve Selahaddin (Çelebi) en gençleriyiz. Üstadın da çok yakınındayız. Arabanın arka tarafında körüğün dibinde duruyoruz. Üstad ne konuşsa duyuyoruz.

Hapishane orman tarafındaydı. Gündüz vaktindeyiz, öğleden sonra. Birden orman tarafından bir haşırtı koptu. Ama Üstad körüğün içinde olduğundan onu görmedi. Bir de baktık ki bir süvari, sanki gökte uçuyor. Öyle hızlı geldi ki, o hızla tam Üstadın önünde çakıldı kaldı. Birden fırladı Üstadın ayaklarına kapandı. Üstad hemen başından tuttu, ona bir şey söyledi. Ne söyledi, ben ve Selahaddin duyamadık. O süvari tekrar atına bindi, aynı şekilde geldiği yere doğru uçtu gitti. Selahaddin dedi ki: "Bu topçu çavuşu" dedi. Kolunda Çavuş işareti vardı. Selahaddin tanıdı onu. Bunun, hadisenin ne olduğunu, mahiyetini tam anlayamadık.

Biz geldik çarşıya. Delikliçınar denen mahalleye geldik. Üstad Hazretleri, Ahmet Çavuşun Hanı denilen bir yer vardır, oraya indi. Orada bir oda verdiler. Kardeşlerin kimisi çarşıya dağıldı. Biz İnebolulular ise, akşama gideceğiz. İkindi namazına Üstadın yanına çıktık. Üstad: "Durmayın hemen gidin" dedi. "Üstadım İnebolu'ya götürelim seni" dedik. Aslında herkes götürmek istiyordu. Üstad herkese güzelce cevaplar veriyor; "siz durmayın gidin" diyordu. Bize de, "hemen gidin" dedi.

Hapishaneden çıktığımızda Denizli halkı bize tam sahip çıktı. Bir Hâfız Mustafa vardı… (Bu hatıralar Hâfız Mustafa Kocayaka maddesinde vardır. Ö. Özcan)

Biz hapiste iken, Ispartalılar bizi ziyarete yürüyerek gelmişlerdir. Isparta'dan Denizliye kadar kaç günde yürümüşlerdir acaba?.. Tren parasını, yol parasını nereden bulacaklardı fukaralar. Kuru fasulye, nohut, börülce… almışlar boş gitmemek için, hediye getirmişlerdi. Ayda bir iki, yapılan her duruşmaya geliyordu onlar. Biz onların getirdiklerini yerdik.

Asa-yı Musayı matbaalar korkudan tab edemedi. Tahir eller yazdı

Asâ-yı Musa'nın tab meselesi nasıl olmuştu?

Asa-yı Musayı tab etmek için; Üstad Hazretleri daha Kastamonu'da iken.. bunun müfredatını hazırlamıştı. Malum O mecmua toplamadır. Fakat Denizli mahkemesi başladı, tab işi geri kaldı.

1945'lerde Denizli hapishanesinden çıktığımız zaman. Üstad onu devam ettirdi. Bir Asa-yı Musa hazırladı, bastıracak. Diyor ki: "Kur'ân harfleri ile bastırılsın."

Ve Tâhirî, Hüsrev, Rüşdü ağabeyler ile İnebolu'dan Nazif Çelebi İstanbul'da toplandılar. İstanbul'a götürdüler Asa-yı Musayı. Orada Kur'an harfleri ile tab ettirecekler. Fakat bunu yapmaya imkân bulamadılar. Çok uzun sürdü, bir aydan fazla İstanbul'da kaldılar. Bütün matbaaları geziyorlar, fakat matbaacılar korkuyordu. Bediüzzaman Said Nursi'nin eseri, Risale-i Nur, mahkemeden çıkmış taze taze… Onun için almıyorlar matbaacılar. Bir Aziz Bozkurt vardı, onda biraz yumuşaklık görüyorlar. Yoksa ötekiler hiç kabül etmiyorlar, korkuyorlar onlar. Üstad Hazretleri de sık sık mektuplarla onları teşvik ediyor, bastırmaları için.

Para meselesi de çok mühim oluyor. Çok para istiyorlar. Kaçak basmak için harabelere götürecekler; o zaman Sultanahmet civarı hep harabe. Fundalık, yangın yerleri. Oralara, mağaralara eski matbaaları kurmuşlar. O zaman 'Necatül Mü'minin, Mızraklı İlmihal...' nereden bulacaksın, hep doldurmuşlar fırınlara yakmışlar onları. Aziz Bozkurt cesurdu. O, "yaparım" demiş, ama çok para istemiş.

Velhasıl Üstad hazretleri bunlara şiddetle kızdı. "Bu hizmet nasip olmayacak bunlara. Bu mesele Risale-i Nurun Tâhir (temiz) elleriyle tahakkuk edecek" dedi. Sonra tamim etti ki: "Herkes bir Asa-yı Musa yazsın. Herkes bir Asa-yı Musa yazarsa, ondan âhir ömrüne kadar vazife sorulmayacak. Bu hizmet onun şahadetnamesi olacak, sınıfı geçecek. Yalnız bu Asa-yı Musayı yazsın" diyor Üstad. Her yerde bir seferberlik başladı. Çarşılarda kâğıt, mürekkep, kalem ucu kalmadı. Herkes tomarla bunları aldı, gece gündüz yazmaya koyuldu. Altı ay zarfında bir Asa-yı Musa yazmak kolay mı? Hem de dikkatli yazılıyor. Baştan savma yazılmayacak. Biz İnebolu'da 20–30 tane yazdık, tam bilmiyorum.

Bayram Yüksel: "Teksir makinesini daha almamış mıydınız o zaman?"

Hayır. Teksir daha yoktu o zaman. O sonradan geldi İnebolu'ya.

Şimdi bir de İnebolu'dan Emirdağ'ına götürülmesi lazım. İnebolu nere, Emirdağ nere? Bir tek kâğıdı götüremiyorsun, bir tek kâğıdı. Cebinde bir mektup götüremiyorsun. Takip ediyorlar, korkutuyorlar, evham veriyorlardı. Biz artık bu kadar meydana gelmiş şeyi durdurur muyuz. Bir an evvel Üstadımıza vâsıl olsun diye beni tayin ettiler, "sen götür" diye vazife verdiler bana. Biz bavul gibi bir şey yaptık. Kitapları onun içerisine koyduk. Üzerine de çamaşırlar koyduk…

Haramdan kaçma noktasında Üstad'tan bir hadise gördüm

Risale-i Nurların Talebelerine verdiği ders üçtür: Birisi; Allah'ın emirlerini, farzlarını son derece dikkatle vaktinde ifa etmek. İkincisi; haramdan şiddetle kaçmak. Üçüncüsü de: Risale-i Nurlarla meşgul olmak, onları tahsil etmek ve imanları kurtarmaktır. Risale-i Nur dairesine girenlerin bu üç büyük vazifesi vardır. Başka da bir vazife yoktur.

Ben bunlardan haramdan kaçmak noktasında, Afyon Mahkemesinde, Üstad'tan bir hadise gördüm. Onu anlatayım size:

Hapishaneden mahkemeye geldik. Mahkeme salonuna, koridordan, dış merdivenlerden giriliyordu. Aşağı yukarı yetmiş kişi varız. Biz iki tarafa dizildik. Üstad Hazretleri de dışarıya bakan kapıda, ayakta duruyordu. Orada mübaşirin bir sandalyesi vardı. Sonra mübaşir sandalyesini üstad hazretlerine verdi. Üstad hazretleri yüzü kapıya dönük bir şekilde sandalyeye oturdu. Biz ayaktayız. Dışardan gelenler oluyordu, orası kalabalıklaştı. Üstadın yüzü kapıya doğru dönük, bize bir şey anlatıyordu. Daha hâkimler gelmemişti. Jandarma ve polis "açılın!" diye ihtar ediyorlardı. Memurlar, hâkimler falan geçiyorlardı bazen.

Üstad bizimle kapıya bakarak konuşuyordu. Herkes Ona kulak vermişken; birden Üstad Hazretleri başını öyle bir hızla çevirdi ki… Ama nasıl çevirdi, sanki elektrik düğmesine basılmış, başı kopmuş da gidiyor zannettim ben. "Neden acaba?" diye kapıya doğru baktım. Bir de gördüm ki; kapıdan bir baş, bir kadın başı zuhur etti. İki merdiven daha çıkınca göğüs hizasına kadar meydana çıktı ve nihayet içeri girdi. İşte Üstad Hazretleri onu görür görmez başını böyle çevirmişti. Ben Üstad hazretlerinin harama bakmamak için bu hareketi yaptığını anladım. Başka bir şey de olamazdı zaten.

Afyon Hapishanesinde Üstadın koğuşu ve yatağı

Afyon Hapishanesinde, Üstad üst kattaki koğuşta kalıyordu. Bahçeye çıktığımız zaman bir tahta kapı vardır. Gardiyan olmazsa, oradan fırlıyoruz yukarıya. O kapıyı Bayram bilir.

Bayram Yüksel: "Evet.. evet."

Orada gardiyanlar sandalyede oturuyorlardı. Bazen de ayrılıyorlardı. Biz o anda fırlıyorduk yukarıya. Yalnız orada bir falaka vardı. Yakalandın mı falakaya yatardın.

Yukarıda üstadın odası vardı. Daha doğrusu yüz kişilik bir salon. Koca bir salon. Orası hapishanenin mektebi imiş. O maksatla yapılmış. Ben o salonun pencerelerini saydım. 36 tane göz vardı. 32 tanesinin camları kırıktı. Mevsim kış. Oralara cam takmadılar, bir şeyle kapatmadılar. Karşı koğuşta bir komünist vardı, 101 senelik. Bir de ahlaksız bir doktor, ceza yemiş. Bir de Demokrat Partinin zincirli Başkanı vardı. Onu bir suçtan dolayı Halk Partili hâkimler cezalandırmışlar. Onların odalarını yaptılar. İçine soba kuruverdiler, kömür de verdiler, camları da takılı. Hâlbuki Üstadın odasının tabanında da döşemelerin arası açıktı. Rüzgâr böyle giriyordu. Bayram sen gördün değil mi?

Bayram Yüksel: "Evet ağabey gördüm."

Üstadın yatağı da şuydu: Birbuçuk metrelik kısa bir tahta, tahtanın üzerine bir minder, onun üzerinde iki tane battaniye, başının altına da bir yastık. Çok çıktım yanına, ben Üstadı hiç böyle uzun yatarken görmedim. Üstad yattığı zaman bacaklarını dizlerinden büzerek yatıyordu mecburen.

Bayram Yüksel: "Soba soğuktan patlıyordu. Sıcaktan patlaması lazımdır.. ama soğuktan patlıyordu. O kadar çok soğuk vardı."

Mangalda biraz kül, biraz kömür konmuş.. Üstadı mangalın üzerine doğru, böyle mangala kapanmış vaziyette birkaç kere gördüm ben. Yüzünü ısıtıyordu. Size Afyondaki o kışın şiddetini anlatayım: 15–20 gün camlardan don gitmedi. Tül perde gibi öyle kaldı. Bahçedeki kar bizim boyumuzdaydı. Tünel açılarak geçiliyordu.

İlk defa Üstadın ağlamasını gördüm

Afyon Hapishanesinde Üstadın zehirlenmesi nasıl olmuştu?

Afyonda Üstadın zehirleme hadisesinde yanında bulunmadım. Fakat zehirin tesirini gördüm. Şöyle ki:

Bir gün o kapıdan çıktım Üstadın yanına. Baktım Üstad böyle büzülmüş yatıyor. Fakat ben hemen anladım hasta olduğunu… koştum Üstadın yanına. Ellerini avucuma aldım. Ellerimi ateş yakar gibi yaktı. O kadar sıcak ki elimi yaktı, ateş gibiydi. "İbrahim ben ölüyorum" dedi Üstad hazretleri. Bana dilini çıkarttı. Dili, hani haşlanmış yumurta soyulunca altından çıkan beyaz olur ya, onun gibiydi. Aynen, dili haşlanmış yumurta gibiydi. Gözlerinin içi ise kıpkırmızı olmuş. Bana hastalığını anlatıyordu. "Üstadım geçmiş olsun" dedim.

Üstadın önüne kapaklandım, başladım ağlamaya. "Siz varken… ben artık ölüyorum… ben memnunum… ben ölmeye hazırım…" böyle söylüyordu Üstad. Ben başladım ağlamaya. Üstad "git" diye işaret ederken, Ceylan geldi. Ceylan da beni öyle görünce, O da kapaklandı oraya. Başladı O da ağlamaya.. Üstad da başladı ağlamaya. Bayram sen hiç gördün mü Üstadın ağladığını? Ben hiç görmemiştim. Ağlıyordu Üstad orada. Üstad bize dedi ki: "Siz gidin kardeşim, haber verin. Allahaısmarladık, ben ölüyorum." Biz kalktık Ceylanla önünden, şaşırmıştık. Ceylanla sarmaş dolaş ağlıyoruz. Üstad; "gidin" diyordu. Gitmemiz haber vermemiz lazım dedik.

O endişe ile biz ikimiz birlikte indik aşağıya. Telaş da vermemek için, birer ikişer söylüyoruz herkese. Bu esnada Üstad üst katta camda belirdi. Elinde saati var. Saati şöyle tutmuş, yukarıdan işaret ediyor bize. Saati soruyordu bize. Sonra biz parmak işareti ile bildirdik. Ben hayret ettim. Üstad nasıl kalktı geldi bu haliyle.. İyileşmişti… Yaa böyle oldu işte. Ben bunu gördüm. O ateş, o hastalık zehirlenmeden mütevellittir. Demek Üstadın vazifesi varmış. O ateşin içinden çıkmıştı… İnayetle…

 

 

[1] Necati Usun, İstanbul'da senelerce ve sadakatla; Risalelerde çok yerlerde adı geçen ve devamlı hasta olan, Ziya Arun (R.H.) Ağabeyimizle ilgilenmiş, ona bakmış, ihtiyaçlarını karşılamıştır. Sungur Ağabeyin bu hizmeti tebrik ve teşekkür ettiğini duyduk.

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

"Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla, şüphesiz ki sen her şeye kadirsin."

Tahrim, 8

GÜNÜN HADİSİ

Her kim, inanarak ve karşılığını yalnız Allahtan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır."

Buhârî

TARİHTE BU HAFTA

*Cumhuriyet'in ilanı(29 Ekim 1923) *Sütçü İmam Maraş'ta direnişi başlattı(31 Ekim 1919) *I.Dünya Harbine girdik(1 Kasım 1914) *İmam-ı Rabbani Hz.lerinin İrtihali(2 Kasım 1624) *Hz.Ömer(r.a.)'in Şehadeti(3 Kasım 644)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI