Cevaplar.Org

HALİÇ’TE AKŞAMIN SON IŞIKLARI

Üstad’ın gözü kulağı olan Sungur Abi, onun en sıkıntılı günlerinde hizmetine koşmuş, Nur’ları mahkemelerde en mükemmel şekilde müdafaa etmiş, birçok makam sahibi zatla Üstat adına görüşmüş, adeta Risale-i Nur’un vitrininde durarak herkese Risale-i Nur namına arzı endam etmiştir.


İbrahim Köse

ibrahimkose60@gmail.com

2012-12-08 08:36:46

Mustafa Sungur Abi'nin ölümü üzerine yazılmıştır.

03.12.2012 TAVŞANLI

Felaket ve helaket asrının adamı Bediüzzaman'ın muallim talebesi ve nurun hatıra makinesi Mustafa Sungur Abi, bu gün 01.12.2012 tarihinde saat on beş civarında Hakka yürüdü. Yarın Fatih Camii"nde kılınacak cenaze namazından sonra Eyüp Sultan Kabristanı'nda toprağa verilecek.

Onun ölümü bütün ehl-i imanı hassaten Risale-i Nur talebelerini müteellim edip, hüzne boğdu. İşin sevinilecek bir yanı varsa o da onun artık Rabb'ine, Peygamber'ine ve Üstad'ına kavuşuyor olmasıydı.

Üstad'ın gözü kulağı olan Sungur Abi, onun en sıkıntılı günlerinde hizmetine koşmuş, Nur'ları mahkemelerde en mükemmel şekilde müdafaa etmiş, birçok makam sahibi zatla Üstat adına görüşmüş, adeta Risale-i Nur'un vitrininde durarak herkese Risale-i Nur namına arzı endam etmiştir.

Zaman gelmiş, cemaatin istikametini tayin etmiş, zaman gelmiş Risale-i Nur okuyan ve yazan herkesin hizmet merkezinde ders okumuş, hatıra anlatmış ve zaman gelmiş bütün hastalığına rağmen şehir şehir, dershane dershane dolaşmıştır.

Zaten Bediüzzaman böyle bir kısım talebesini adeta herkese göstererek onları sosyal hayatta görevlendirmiştir. Bu bağlamda Sungur Abi'yle birlikte, Zübeyr Abi'yi, Bekir Berk'i, Salih Özcan'ı sayabilmek mümkün. Tabii bir de Bediüzzaman'ın herkesten gizlediği talebeleri vardı; Tahiri abi, Feyzi Abi, Hüsrev Abi, Abdullah Yeğin Abi, Muzaffer Arslan Abi.

Sungur Abi'nin vefat haberi, bir yandan yanık gönüllerini yakarken bir yandan da cenazesinde bulunmak ve son kez onun bulunduğu mekânda saf tutmak için onun dava kardeşleri Muş'tan, Malazgirt'ten, Tillo'dan, Kırıkhan'dan, Akhisar'dan, Sivrihisar'dan, Dörtyol'dan, Çay'dan, Çayeli'nden, İnegöl'den ve Tavşanlı'dan yollara düşmenin programını yapıyorlardı. Buralarda veya buralara benzeyen diğer yerlerde cumartesi akşam dersinden sonra arabalar ayarlanıyordu. İşi olan işini, yolu olan yolculuğunu, yorgun olan istirahatını bırakıp cenaze merasimine katılmak için İstanbul yollarına düşüyordu. Yerine ve durumuna göre otobüsler, minibüsler ve hususi otomobiller hep İstanbul yollarındaydı. Akşam yola çıkamayan gece çıkıyor, gece çıkamayan sabah çıkıyordu. Takside yer bulamayan minibüste, minibüste yer bulamayan otobüste kendine yer arıyordu. İşte böyleydi Sungur Abi'nin dava arkadaşlarının ona son görevi.

İşte o zaman Allah aklıma Sungur Abi'yi getirdi. Deliler gibi işte o zaman kendi kendimle konuştum; "Hey gidi Sungur Abi," dedim. "İşte sen böyle bir ömür boyu her cenazede hazır olmak için koşturdun. Her dershane açılışına bir gün önceden vardın. Her çağırılan yere zamanının son dakikası için de olsa "Evet" dedin. Evet Sungur Abi, işte böyle bir durumda ilk arabaya binen sen olurdun. Sen olurdun her zaman güzel Abi derse ilk gelen. Sen olurdun kitabı ilk okuyan ve sen olurdun yeni açılan bir dershanenin açılışına ilk katılan. Sen olurdun değil mi abi Üstat çağırdığında onun huzuruna ilk çıkan. Hey gidi eskilerin eskisi, zamanının genç dinamik nur talebesi, Mustafa Sungur Abi."

Otobüsler olsun, minibüsler olsun, hususi otomobiller olsun, tren ve uçakla gelenler olsun, hepsi ama hepsi şüphesiz ki onun cenazesine katılanlar elbette ki cemaat içinde devede kulak değildi. Zaten onun cenazesine herkesin gitmesi mümkün de değildi. Hatta bu gelenlerin sayısı bile İstanbul'a yüz binden fazla insanın dökülmesi demekti. Yolları açık, gönülleri nurlu ve ufukları İstanbul olan otobüsler, minibüsler ve otomobiller geceden düşerek yollara İstanbul'a yaklaşıyorlardı. Herkes bir an önce Fatih Camii'ne varıp son kez onun yanı başında yer almak istiyordu.

Sabah namazından sonra hususi otomobilimizle o koca nur kahramanına doğru yol alırken sabah güneşi de sağ tarafımızda Bozöyük semalarında doğuyordu. Biz yol aldıkça o da Sakarya Nehri boyunca yükseliyordu. O yükseldikçe hafif çileyen yağmur kesiliyor, Sakarya semalarına ve dağ yamaçlarına çöken sis de yavaş yavaş kalkıyordu. Bir zamanlar memleket üzerine çöken karanlık zulmet bulutlarının nur hizmetinin doğuşuyla dağıldığı gibi sisler dağılıyordu.

Bu defa İstanbul'a Anadolu tarafından Maltepe istikametinden giriyoruz. Metroyla Kadıköy'e varıp Eminönü'ne geçmek için vapura biniyoruz. Çoktandır denizi görmemişiz. Denizi görünce deniz mavisine hasret kaldığımızı anlıyoruz. Bir de dalgalara. Bir de deniz yüzünde uçan martılara ve martılara simit atan çocuklara.

Deniz kültürü başka bir şey. Kara kültürü ekmek gibiyse, deniz kültürü de su gibi. Tabii ki Risale-i Nur kültürü de ışık gibi. Bu üçü olmadan yaşanmaz elbette hayat. Su toprak ve güneş. Bir de hava tabii. Oksijeni bol, temiz, özgür Anadolu havası. Gâh Ağrı Dağı'nın, gâh Uludağ'ın ve Marmara Denizi'nin, Ege Denizi'nin havası.

Güneş tamamen İstanbul'un üzerindeki sisi dağıtarak adeta yazdan bir gün gibi doğuyor ufkumuza. Vapur yavaş yavaş kalkarken martılar da hızlı hızlı uçuyor. Kadıköy İskelesi arkada kalırken tarihi Hayrarpaşa Garı da yan tarafımızda arzı endam ediyor. Beş katlı gotik tarz bu yapı, zamanın tanığı olarak nöbette olduğunu gösteriyor işte.

Kim bilir belki de bir zamanlar Bediüzzaman'ı İstanbul'a getiren treninin son durağı burasıydı. Kim bilir belki de o tren Bediüzzaman'ı İstanbul'a getirmişti de bir daha geri götürmemişti. Kim bilir belki de Bediüzzaman bu gün hâlâ İstanbul'daydı. Evet evet, İstanbul'daydı da, herkes onu bilmiyordu, herkes onu görmüyordu. İşte böyle bazı zatlar vardır ki bir yere bir defa girdi mi bir daha çıkmazlarmış oradan. Artık orası onların olurmuş. Hazreti Eyyüb El Ensari'nin İstanbul'a gelip de gitmediği gibi. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u alıp da vermediği gibi. İstanbul'un da onu bağrına basıp da kucakladığı gibi. Kim bilir belki de Üstat şimdi Fatih'te bir zamanlar ziyaret edip Fatiha okuduğu Mehmet Fatih Han Hazretleri'yle taziyeleri kabul ediyordur. Cenaze namazından sonra belki de hep birlikte Eyüp Sultan'a gidecekler ve o zatın maneviyatını ziyaret ederek Sungur talebelerini ona takdim edeceklerdir.

Vapur mavilikleri yarıp giderken, sağ tarafta Harem uzanıp gidiyor, askeri kışlalar da o görkemli vücutlarıyla bize el sallıyor. Vapur maviyle kucaklaşırken, vapurda Risale okuyan Nur Talebeleri de doğayı tefekkür ediyor. İşte tam bu sırada güneş ışınlarını Boğaz Köprü'süne tutarken Beşiktaş görünüyor uzaktan. Sonra Dolmabahçe Sarayı el sallıyor Boğaz'daki bütün yüzenlere. Sol tarafta ise Sultan Ahmet ve Ayasofya kanat çırpıyor zamana. Boylu boyunca Topkapı göğüs geriyor karşıdan geçenlere. Bu güz mevsiminde pek tantanalı görünmüyor boğaz ve kıyılar. Demek ki ağaçlar ve yeşillik süslüyormuş karayı. İnsanı güzel gösteren elbiseymiş. Yeşillik elbiseye benziyormuş. Hatta denilebilir ki kıyılar yeşil olmayınca, denizin mavisi de pek fark edilmiyormuş. Bir dava uğrunu yaşayıp ölmeyince fark edilmeyen kişiler gibi. Karayı yeşillik, bedeni elbise, insanı da bir dava uğruna yaşamak anlamlandırıyormuş.

Vapur Galata Kulesi karşısından bir kavis çizerek Galata Köprüsü'nün altından Eminönü İskelesi'ne demir atıyor. Bu gün Eyüp Mezarlığı'na demir atacak Sungur Abi gibi. Mezarlıklar da iskeleler gibi. Bir demir attı mı oraya gemi, bütün yolcularını indirmeden geri dönmez bir daha.

Saat on dört sularında varıyoruz Fatih Camii'ne. Cenazenin çevresi ana baba günü. Herkes o bir zamanlar kendi şehrine, kendi mahallesine ve hatta kendi evine kadar gelerek risale okuyan Üstad'ın son hatıra talebelerinden Sungur Abi'nin tabutuna son bir kez dokunmanın peşinde. Son bir kez o tabuta bakarak onun sağlığındaki hizmetini tekrar hissetmenin peşinde.

Sungur Abi, Üstad'ın; onlar Sungur Abi'nin peşinde. Ama hepsi ikindi namazı sonrası Mustafa Sungur Abiyle birlikte son kez Eyüp Sultan yolcusu olmaya hazırlanıyor.

Sadece taşradan gelenler değil yakın illerden ve İstanbul'dan gelenler de hep bu birlikte olacakları son yolculuğa hazırlık yapıyor.

İşte bu gelenlerin biri, yetmiş seksen yaşlarında, bir tarafı felç olmuş eski bir nur talebesi. Onu tanıyacak gibi oluyoruz, fakat çıkaramıyoruz. Belli ki Sungur Abi'yle hizmette çok koşturmuş ve onun hatırını unutamayıp ölümüne de dayanamayıp iki kişinin kolları arasında koşup gelmiş buraya. Şimdi Sungur Abi bu zatı canlı görse kim bilir ne kadar sevinir ve kucaklar onu. Felçli abi iki kişinin desteğiyle yan tarafa doğru kayıp giderken bu defa on, on iki yaşlarında bir erkek çocuk, 40 yaşlarındaki babasının elinden tutmuş, babası da 70 yaşındaki kendi babasının elinden tutmuş olarak cami avlusuna giriyorlar. Belki de bu çocuğun elinden tutan kırk yaşlarındaki bu baba da bir zamanlar kendi babasının elinden böyle tutarak "Bu akşam derse Sungur Abi gelecek" haberini işitince Abi'nin dersine katılmak için koşarak o derse gitmişti.

Evet, ey ehli gönül kardeşler, az değil tam üç kuşak (Babalarımız, biz ve çocuklarımız,) hep bu Sungur Abi'nin derslerine katılarak büyümedik mi? İşte şimdi bu üç kuşağın abisiyle son kez aynı mekânda bulunuyoruz.

Bahçe ağzına kadar Nur Talebeleriyle doluyor. İnsan ister istemez bir zamanlar iki elin parmakları kadar olan bu Nur Talebelerinin bu gün bir cenazede on binleri belki yüz bini bulmasındaki sırrı arıyor. Bediüzzaman'ın gönüller üzerine kurduğu irfan mektebinin bu samimi müdavimlerine hem gıpta ediyor, hem de onların çokluğuyla iftihar ediyor.

Bundan otuz beş yıl önce üniversitede okurken büyük bir ilimizin merkez dershanesinde kaldığımız için bütün Türkiye'nin, dershaneye uğrayan nur talebelerini, bilhassa vakıflarını az çok tanırdık. Böyle bir cenazede veya benzeri bir kalabalık toplantıda tanıdıklarla musafaha etmekten zaman kalmazdı ki yeni kişilerle tanışalım. Oysa şimdi öyle mi ya! Nerede o eski günler? Maalesef şimdi hiç kimseyi tanımıyoruz. Elbette ki otuz yıl önce tanıdıklarımızdan şimdi burada olanlar çoktur. Fakat onları ya unutmuşuz ya da tanıyamıyoruz. Nasıl tanıyalım, o zaman 20 yaşında civan delikanlı olanlar şimdi kırk yaşında kelli felli adam. Yeni gençleri bilhassa vakıfları ise zaten hiç tanımıyoruz. İşte şimdi biz de böyle tanınmaz bilinmez on binlerce nur talebesinden biri olarak bahçedeki bir ağaca yaslanmış şöyle düşünüyoruz: "Bizi bu koca cemaatte bir tanıyan bile yok. Herkesin burada tanıdığı üç beş kişiyi geçmez. En fazla tanıdığı olan yüz kişi, iki yüz kişi olabilir. Oysa bu on binlerin hepsi Sungur Abi'yi tanıyor. İşte Sungur Abi'nin farkı bu."

Saat on dördü geçiyor. Fatih Camii'nin içi, avlusu, bahçesi ve ihata duvarlarının dışı hep bu gelenlerle dolup taşıyor. Artık gelenler bahçeye bile giremiyor. Saat on dört yirmide herkes bahçeye, kâğıttan seccadelerini açarak saf tutmaya başlıyor. Şu ilerideki yeşil sarıklılar belli ki onun yazıcı kardeşleri, onun tabutu arkasında saf tutanlar da onun okuyucu kardeşleri. Bunların bir kısmı "Asyacı" bir kısmı Avrupacı. Bir kısmı "Yeni Nesil"ci bir kısmı eski nesilci. Bir kısmı "şakirt" bir kısma talebe. Bir kısmı liseli, bir kısmı üniversiteli. Bir kısmı sakallı, bir kısmı sakalsız. Bir kısmı badem bıyıklı, bir kısmı kaytan, bir kısmı da bıyıksız. Bir kısmı siyah saçlı, bir kısmı ak. Bir kısmı kısa boylu, bir kısmı uzun. Bir kısmı esmer tenli, bir kısmı beyaz, bir kısmı da sarı. Bir kısmı Türkçe konuşuyor, bir kısmı Kürtçe, bir kısmı Arapça, bazısı da İngilizce, Almanca. Rumca, Rusça konuşanı da var. Zaten Azerice, Özbekçe, Kazakça ve Kırgızca konuşan çok.

Bu alanda bulunanlar sadece okuyucular ve yazıcılar değil. Burada tarayıcılar da var elbette. Tarayıcılar ve arayıcılar da kapılarda resmi üniformalarıyla görev yapıyorlar. Onlar da görevlerinden memnun.

Kapıları tutan görevli polislerin önünden geçenlerin hepsi bir manevi polis gibi dikkatli davranıyorlar. Gerçek polislere yardımcı oluyorlar. Bu gelenler kesinlikle asayişi ihlal etmiyorlar. Bir itişme kakışma, bir niza, bir itiraz bile etmiyorlar. Çünkü polislerimizin korumakta oldukları insanlar, kendilerini memleketin manevi asayişinden sorumlu tutan nur talebeleri. Bu güne kadar bu insanların bir tek anarşi hadisesine karıştığına kimse şahit olmamış.

Üstatları bir defasında polisleri ve jandarmaları göstererek: "Bunlar memleketin maddi muhafızları"; Nur Talebelerini de göstererek: "Bunlar da memleketin manevi muhafızları", demişti. Hatta "kolluk kuvvetleri suç olduktan sonra müdahale ederlerken, Nur Talebeleri daha suç işlenmeden Risale-i Nur'larla insanları eğiterek suçu önleyecek şekilde müdahale ediyorlar, demişti. İşte şimdi kapılarda görev yapan bütün polisler arama tarama işi yaparken ne bir tabancaya, ne bir bıçağa ne de bir sopaya rastlamışlardı. Bu kadar kalabalık bir toplantıda bu kadar sakin bir halin olması elbette önemliydi. Anlaşılan bu Nur Talebelerinin elinde topuz yoktu, nur vardı. Çünkü onlar insanlara topuzla vurup onları korkutmazlardı. Onlar insanlara nur göstererek onların yollarını aydınlatırlardı.

Derken Fatih Muhammet Han Hazretleri'nin maneviyatı altında Fatih Camii'nde okunan ikindi ezanıyla birlikte cemaat kıbleye yöneldi. Ezan bitince namaza başlandı. Daha önce Fevzi Pamukçu, Hulusi Yahyagil, Muzaffer Arslan Ağabeylerin de cenazelerine katılmak nasip olmuştu. Fakat hiçbirisi bu kadar kalabalık değildi. Antep'te Muzaffer Aslan Abi'nin cenazesinde; yollarda, caddelerde cenaze namazı kılınmıştı. Hulusi Abi'de bir ucu Harput'ta cenazeyi taşıyan cemaatin, diğer ucu Elazığ'ı yeni çıkıyordu. Fevzi Abi'de de çok kalabalıktı. Cenaze defnedilirken bütün o yamaçlar insanlarla dolmuştu. Fakat Sungur Abi'nin cemaati belki bütün bunların hepsi kadardı.

İkindi namazından sonra sıra cenaze namazını kılmaya gelmişti. Bu esnada orada hazır bulunan Türkiye'nin başbakanı bir konuşma yaparak Üstad'ın ve Sungur Abi'nin hizmetini yâd edip adeta halkla devlet ittifakını ilan etti. Diyanet İşleri başkanı da konuşarak o da cemaat, diyanet kardeşliğini ifade etti.

Bir zamanlar memleket memleket sürgün gönderilen, hapishane hapishane zindana atılan Bediüzzaman ve onu o günlerde yalnız bırakmayan ve hizmetini terk etmeyen Sungur Abi gibi talebeleri şimdi görevlerini yapmış olmanın süruruyla gönülleri dolduruyorlardı. Çünkü onlar müspet hareket etmişlerdi. Kur'an'ın bir rahmet kitabı; Müslümanlığın ise bir kardeşlik dini olduğunu göstermişlerdi. Oh be bir Müslüman için ne güzel şeydi, görevini hakkıyla ifa ederek bu dünyadan bir güz günü ve bir akşamüzeri, göçüp gitmek.

Evet, mevsim güzdü, yani bir yılın ihtiyarlık zamanıydı. Gün akşama yaklaşıyordu. İkindi zamanı da bir günün ihtiyarlık zamanıydı. Zaten zaman ahir zamandı. İşte her şey göçüp gidiyordu. Herkes yaptığıyla kalıyordu.

Cenazeyi, camiden alıp götüreli bir saati geçmişti. Belki de Eyüp Mezarlığı'na varmıştı bile cenaze. Fakat hâlâ camii bahçesinin sekiz kapısından insan boşalıyordu. Biz Börekçi Kapısı'ndan çıkamadığımız için sıkışıklıktan kaçıp Boyacı Kapısına yöneldik. Oradan da çıkmak pek kolay olmamıştı. Daha arkamızda uzun bir kuyruk vardı. Onun sonunda da bayanlar bekliyordu. Çıkışta telefon açıp sorduğumuzda cenazenin Eyüp Mezarlığı'na ulaştığını haber aldık. Artık ne yaya ne de tıkanmış yollardan arabayla gidip cenazeye yetişmek mümkün değildi.

Gitmekten vazgeçip oradan biraz ilerleyip yüksekçe bir yere çıkarak Eyüp'e baktık. Gün son ışıklarını Haliç'e gönderirken Sungur Abi'nin Mezarı'na da son topraklar atılıyordu. Haliç biraz sonra karanlıklara gömüldüğünde üzülecek, ancak Eyüp Mezarlığı'ndan gelen nurlarla gecesi aydınlanarak sevinecekti.

Bir de Bediüzzaman'ın daha önce bu mezarlığa defnedilen Zübeyr Gündüzalp, Bekir Berk, Sadullah Nutku..ağabeyler bu en son gelen kardeşlerine kavuşmanın sevincini yaşayacaklardı. Kim bilir belki de Hazreti Eyyüb El Ensari bu ağabeylerin ellerinden tutarak bir gece ansızın onları Medine'ye götürüp o Rasulullah"ın evine misafir geldiği, "Hane-i Saadet"te misafir ederek onları son asrın son kahramanları olarak Rasululullah'a takdim edecekti.

Ey Rasulullah'ı hanesine misafir alarak onu sevindiren ve kendi de sevinen büyük sahabe, şimdi kim bilir belki de sana bunun mükâfatı olarak verilmiş olan İstanbul'da yatarken bu defa da kendini Rasulullah'ın bu aynı davasına adamış olan ve ahir zamanın bütün bir küfrüyle mücadele ederek ömrünü geçirmiş olan bu güzide Nur Talebelerini mi Eyyüp'teki evine misafir alıyorsun? Ya Hazreti Eyyüb El Ensari, ey güzel sahabe, sen ne kadar misafirpervermişsin! Vallahi bu dünya olmasa da ahirette olsun zatınızın evine misafir gelerek bizden önce gelenlerle müşerref olmak isteriz.

Ne bileyim işte, insan böyle ağabeylerin ölümlerini görünce onların hizmetlerinin makbul olacağını ve Allah'ın onlardan razı olacağını düşünüp hayal kuruyor. Vallahi bu hayaller de insanı mutlu ediyor.

Yeni Camii'de akşam namazını kıldıktan sonra Eminönü İskelesi'nden bir vapura binerek tekrar geldiğimiz istikamette geri dönmeye başladık. Artık gece olmuş, karanlık çökmüştü. Geri dönüp Eyüp'e baktık, Eyüp görünmüyordu. Haliç karanlıklar içindeydi. Sungur Abi de artık bu dünyada yoktu, o da görünmüyordu. Bu defa sol tarafımızda kalan Dolmabahçe Sarayı da pek görünmüyordu. Sadece solgun ışıklarının sönük parıltıları denize yansıyordu. Sağ tarafımızda ise Ayasofya ve Sultanahmet zar zor fark ediliyordu. Denizin mavi rengi de siyah görünüyordu. Biraz ileride solda yer alan askeri kışlalar da seçilmiyordu. İşte şimdi önüne geldiğimiz Haydarpaşa Tren Garı da hiç yoktu sanki. Sadece bir iki sönük ampulle varlığı fark ediliyordu. Anlaşılan artık Bediüzzaman da bu gara geri dönmeyecekti ve burada trene binmeyecekti. O artık bu gece yeni kavuştuğu Sungur talebesiyle kim bilir Van'a, belki de Barla'ya gidecekti.

Gece karanlıktı. Deniz siyahtı. Martılar bile siyah gece yarasaları gibi uçuyorlardı. Vapur ağır ağır Kadıköy İskelesi'ne yanaşırken gözlerimiz kapalı Sungur Abi'yi dinliyorduk. O, derste diyordu ki: "Kardeşlerim, Allah'ın Nur isminin bir tecellisi olan güneş olmazsa kim aydınlatır dünyamızı. Kur'an olmazsa kim ışıklandırır ruhumuzu?"

Artık İstanbul toprakları tükenmiş biz iki Abdullah'ın kullandığı iki arabayla Körfez İstikametinden geri dönüyorduk. Hayret doğrusu bu defa hava rüzgârlı, deniz dalgalıydı. Adeta misafirlerini sabırla bekleyen hava şimdi onları yollarına uğurladıktan sonra sinirlenip kızmaya başlamıştı. Kim bilir belki de büyük bir deniz fırtınasının başlangıcıydı bu hiddet. Çünkü insan küçük bir şeyini kaybederse üzülür. İstanbul da küçük bir şeyini değil beş vakit namazda ellerini Allah'a açarak bütün İstanbul'un zerreleri adedince Rabbine şükreden ve dua eden bir Kur'an hizmetçisini kaybetmişti. O üzülmesin de kim üzülsündü. O ağlamasın da kim ağlasındı.

Vakit geceydi. Hava karanlıktı. Rüzgâr uğultulu, deniz dalgalıydı. Tam o esnada yol kenarındaki büyük bir çınardan kopan iri bir yaprak arabamızın camına değerek yere düştü. Sonra rüzgâr onu sürükleyip çok uzaklara götürdü. Yaprak bu kış işte o sürüklenip götürüldüğü yerde toprak olacaktı. Fakat bu yaprak bu ağaçta boşuna yaşamamış ona verilen görevi yaparak binlerce yüz binlerce yaprak kardeşiyle ittifak ederek o koca çınarın fotosentezinde bulunmuş, ağacın hayatını sürdürmesine vesile olmuş ve onun gövdesini biraz daha kalınlaştırmıştı. Şimdi ise zamanı gelmiş ve vazifesin bitirmenin huzuruyla bir sonbahar rüzgârının da savurmasıyla dalından kopmuş ve bu dünyadaki en son menziline ulaşmıştı.

Rahmetli Sungur Abi de o çınar yaprağı gibiydi. Doğmuş, büyümüş, o koca İslam çınar ağacının gövdesinin hem muhafazası için hem biraz daha irileşmesi için çalışıp durmuştu. İşte şimdi de kış gelince ölüm rüzgârıyla ağacından kopup kendine uygun bir yerde toprağa verilmenin mutluluğunu yaşıyordu. Bu fani dünyadan vazifesini ifa ederek göçüp gitmenin mutluluğu ne kadar güzeldi.

Allah, vazifesini ifa ederek ölüp giden bütün fanilere rahmet eylesin. Âmin.

Not: 2 Aralık 2012 Pazar günü Sungur Abi'yi İstanbul'da adeta yaz günlerinden kalma güneşli sıcak bir günde defnedip kaldırdıktan sonra o gece başlayan deniz fırtınası, ertesi gün de artarak devam edip gemilerin batmasına onları kurtarmaya giden botların kayalara çarparak parçalanmasına ve birkaç kişinin boğularak ölmesine sebep oldu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

MERHUM KIRKINCI HOCAMIZIN TALİM VE TEDRİS YÖNÜ

MERHUM KIRKINCI HOCAMIZIN TALİM VE TEDRİS YÖNÜ

Mehmed Kırkıncı Hocamız âlet ilimleri tabir edilen sarf, nahiv, belâğat ve benzeri ilimleri E

ŞAHİN YILMAZ HOCAEFENDİ(1936-2007)

ŞAHİN YILMAZ HOCAEFENDİ(1936-2007)

Şahin Yılmaz Hocaefendi, 1936 senesinde Erzurum’un İspir İlçesi Elmalı Köyünde dünyaya ge

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR “UMMAN”

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR  “UMMAN”

Kitaplar, insanların ufuklarını açmada ve terakki hususunda hayatın temel unsurlarındandır. F

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

İsmi gibi cismi de kâmildi, güzel ahlakın kemalinde bulunuyordu. Mütebessim bir çehreye sahipt

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Şubat ayında Rahmet-i Rahmana uğurladığımız Mehmed Kırkıncı H

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

Doksan sene bereketli bir ömür yaşayan, Ümmet-i Muhammed’in dirayetli bir allamesi, nur cemaat

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

Yıl 1982. Mayıs'ın sonları. Erzurum İmam-Hatip Lisesinde öğretmenim. 6 yaşlarında ciğerpar

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

Rasulullah Efendimiz buyurmuş: “Ahir zamanda ilim kalkacak, cehalet hâkim olacaktır.”(Bkz.

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

Nam-ı diğer Kırkıncı Hoca… Kırkıncı Hoca, ilmî cesaret, münazara, cihat, Risale-i Nur ve

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

Tam kırk altı sene evvel haftalık “İttihad” gazetesinde neşredilen bu yazı, merhum Mustafa

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

Geçtiğimiz Çarşamba günü büyük bir âlimimizin vefatıyla sarsıldık. “Şarkın bilgesi

O halde sabret. Sonunda kazanacak olanlar, elbette Allah'tan korkup sakınanlardır.

Hûd, 49

GÜNÜN HADİSİ

Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.

Müslim, 2318

TARİHTE BU HAFTA

*I.Dünya Savaşı Sona Erdi(11 Kasım 1918) *Bolu-Düzce-Kaynaşlı Depremi(12 Kasım 1999) *Mehmed Zahid Kotku Hz.lerinin Vefatı(13 Kasım 1980) *K.K.T.C Kuruldu(15 Kasım 1983) *Muhyiddin-i Arabi Hz.lerinin Vefatı(16 Kasım 1240)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI