Cevaplar.Org

KADİM EDEBİYATIMIZDA MEŞHUR ÇAĞRIŞIMLAR-4

Letâyif-Hâce Nasreddîn: Letâyif (letâîf), latifeler, güldürecek sözler, fıkralar gibi manalara gelir. Nasreddîn Hoca, 13-14. yüzyılda yaşadığı düşünülen, Türk kültüründe fıkra, mizah ve hazırcevaplığıyla meşhur olan zattır. Güldürürken düşündüren sözler söyleyen, hikmetli bir insandır. Latife yoluyla hakikatleri anlatır.


Adem Köpür

ademkopur@hotmail.com

2012-02-01 04:16:44

Letâyif-Hâce Nasreddîn:

Letâyif (letâîf), latifeler, güldürecek sözler, fıkralar gibi manalara gelir. Nasreddîn Hoca, 13-14. yüzyılda yaşadığı düşünülen, Türk kültüründe fıkra, mizah ve hazırcevaplığıyla meşhur olan zattır. Güldürürken düşündüren sözler söyleyen, hikmetli bir insandır. Latife yoluyla hakikatleri anlatır. Fıkralarının derlendiği "Letâyif-nâme" adlı eser de mevcuttur. Yazar bundan dolayı "Letâyif (latifeler, güldürecek sözler)" kelimesinin çağrışımına "Hâce Nasreddîn" yazmıştır.

Reftâre-Tatar:

Yukarıda Tatar maddesinde Tatarlar hakkında bilgi verdik. Burada sadece şunu belirtelim: Tatar, Türk milleti olmakla beraber, eskiden Türklerin geneline de denirdi. Türkler tarih boyunca, uzun yıllar konar-göçer bir hayat tarzı benimsemişlerdir. Yani sürekli yürüyüş halindeydiler. Bu yüzden yazar "reftâre (gidiş, yürüyüş) kelimesinin çağrışımına konar-göçer, sürekli yolculuk yapan millet olarak bilinen Tatar (Türk) kelimesini yazmıştır.

Pençe-İsfendiyâr:

İsfendiyâr, İranlılara göre büyük kahraman, Yunanlılara göre büyük hükümdardır. Rüstem ile yaptığı savaşta öldürülmüştür. Lakabı Rûyîn-tendir. Tunç bedenli, güçlü kuvvetli demektir. Giydiği zırh Hz. Davûd'un zırhı olduğu için ok veya kılıç işlemezdi. (Tökel 2000, s. 182) Bundan dolayı yazar, "pençe (güçlü, zorlu el)" nin çağrışımına tunç bedenli "İsfendiyâr"ı yazmıştır.

İvec-Kâmet:

Kâmet, boy demektir. Daha çok sevgilinin boyu için kullanılır. Sevgilinin kâmeti, uzun ve düzgündür. İvec ise eğrilik, çarpıklık demek. Yazar burada birbirine zıt olan kelimeleri yazmış. Belki de o dönemde ivecin başka manası da vardır. Ya da eğri, büğrü denilince, her şeyin zıttı ile bilinmesi hasebiyle doğru, düzgün manasına gelen boyu kastederek kullanmıştır.

Kûteh-Ye'cüc:

Ye'cüc, Kur'ân'da ismi geçen kavimdir. Genellikle Ye'cüc ve Me'cüc ikilisiyle kullanılır. Nûh'un oğlundan Yafes'in çocuklarından iki kabilenin ismidir. Zülkarneyn kıssasına göre bu kavimler etrafındaki kavimlere zulm ettiler. Zülkarneyn bunların zulmünü önlemek için iki dağın arasını demir eriterek kapatmış ve bu iki kavmi hapsetmiştir. Bu kavimler kıyamete kadar orada hapis kalacaklar. İslâm inancına göre kıyamete yakın saklandıkları yerden yeryüzüne çıkacaklar ve yeryüzünü fesada verip, her tarafı yakıp yıkacaklardır. Bunlar kısa boylu (bir karış), uzun kulaklı çirkin yaratıklardır. (Tökel 2000, s. 397-98-99) Bundan dolayı "Kûteh (kısa)" ile "Ye'cüc" birlikte verilmiş.

Seyf-Zülfekâr:

Zülfekâr (Zülfikar), Hz. Muhammed'in Hz. Alî'ye hediye ettiği ucu çatallı kılıçtır. Çok sağlam ve uzunluğu değiştirilebilen bir kılıçtır. Hz. Alî savaşlardaki kahramanlıklarını bu kılıçla yapmış ve onunla birlikte kılıç da destanlaşmıştır. Kılıçların en keskini ve en meşhuru olmuştur. Seyf (kılıç) denilince ilk Hz. Alî'nin Zülfekâr'ı hatıra gelir.

Tefârîk-Hind:

Hind'in birkaç manası var. Fakat burada Hindli, Hindistan'ı karşılar. Hindistan'ın tarihi ve kültürü çok eski ve zengindir. Havası, bağları, baharatı, papağanı, tavusu, köle ticaretinin yanı sıra alışveriş ve kendine has eşyalarıyla ön plana çıkar. Yani tüccarların sık sık uğradı bir memleket. Bundan dolayı yazar, "tefârik (ufak tefek eşya, hediyeler)" ile "Hind"i birlikte vermiş.

Kıdem-Ka'be-i Mükerreme:

Ka'be-i Mükerreme (büyük, yüce, ulu Ka'be), Hicaz'da Mekke şehrinde Harem-i Şerîf'in ortasında bulunan, yeryüzünde yapılan ilk binadır. Müslümânlar'ın namaz kılarken yöneldiği yerdir. Ayrıca hac vazifesinin yapıldığı kutsal mekândır. Kıdem, eski, kadim, rütbece en yüksek, başlangıcı olmayacak kadar eski manalarına gelir. Burada yazar kadîm yani en eski olma özelliğini göz önünde bulundurmuş olmalıdır. Bunun yanında rütbe ve değer olarak da Müslümanlar için ilk sırada yer alır. Bu özelliklerinden dolayı yazar "kıdem" ile "Ka'be"yi birlikte kullanmıştır.

Şeref-Medîne-i Münevvere:

Medîne-i Münevvere (nurlu şehir), Arap yarım adasında bulunan bir şehirdir. İslâmiyet'ten önceki ismi Yesrîb'dir. İslâmiyet'ten önce insanların öldürüldüğü, adaletsizliklerin yapıldığı bir şehirdi. İslâmiyet'ten sonra adeta nurlu ve huzurlu bir şehir olmuştur. Ayrıca Hz. Muhammed'in kabri buradadır. Bu sebeplerden dolayı Medîne-i Münevvere denir. Hz. Muhammed'in kabri burada olduğu için Müslümânlarca şerefli yer olarak kabul edilir.

Binâ-Ayasofya:

Eski ismi Hagia Sophia olan Ayasofya, Bizans İmparatoru tarafından, 532-537 yıllarında yaptırılmıştır. 1453 yılında Fâtih Sultan Mehmed İstanbul'u feth edince Ayasofya'yı camiye çevirmiştir. Günümüzde müze olarak kullanılmaktadır. Binanın yapımında on bin işçi çalışmış ve kullanılan bazı sütun, kapı ve taşlar çok eski tapınaklardan getirtilip yapılmıştır. Dünyanın en eski katedralidir. Devasa bir kubbesi var. Mimari yapısı bakımından yapılışı bir devrim niteliğindedir. Yapımında tonlarca altının yanı sıra gümüş, cam ve mozaik kullanılmıştır. Bunların yanında daha birçok hayranlık uyandıran özelliğiyle asırlardır ayakta durmaktadır. Onun için yazar "binâ (yapı)" kelimesinin çağrışımına "Ayasofya"yı yazmıştır.

Meymenet-Câmi-i Ümeyye:

Ümeyye, Emevî hanedanındandır. Hz. Muhammed'in(a.s.m) büyük dedesi Hâşim Ümeyye'nin amcasıdır.

Meymenet, bereket, saadet, mutluluk, uğurluluk, huzur manalarına gelir. Kanaatimizce yazar Ümeyye Câmii'nin manevi ve huzur, saadet veren yönüyle meymenet arasındaki ilşkiden dolayı bu kelimeleri birlikte yazmıştır.

Kelimât-Tûtî:

Tûtî, papağan, dudu kuşuna denir. Papağana konuşma öğretmek için önüne bir ayna konulur ve aynanın arkasından konuşulur. Papağan da aynadaki suretini başka kuş sanıp konuşmayı öğrenir. Şeker ile beslenmesinden dolayı tatlı dilli diye de bilinir. Bundan dolayı yazar "kelimât (kelimeler, sözler)" sözcüğünün çağrışımı olarak "tûtî"yi yazmıştır.

Letâfet-Mûsiki:

Mûsiki, müzik demek. Genelde seslerin yapısıyla ilgilenen sanatlara denir. Mûsikiyi Fisagor adlı birisinin bulduğuna inanılır. Fisagor yıldızların ve göğün döndüğünü görünce bunda bir ahenk ve ulviyet olduğunu anlamış. Ancak ruhu yüksek mertebelere erişenlerin bu ahenge ve huzura erebileceğini söylemiş. Latif, hoş, ulvi duyguların ortaya çıkması ile müzik arasında ilişki kurulmuştur. İslâmiyet'te ise mûsikiyi Hz. Dâvud, Nuh veya İdris'in oğullarından birisinin icad ettiğine inanılır. (Pala 2004, s. 336-37)

Mûsikinin ruha ve bedene bri rahatlık ve hoşluk verdiği eski tarihlerden beri dile getirilmiştir. Hatta bazı hastalar mûsiki ile tedavi edilir. Bundan dolayı yazar "letâfet (hoş, güzel)" ile "mûsiki"yi birlikte yazmıştır.

Hatt-İbn Mukle:

İbn Mukle onuncu yüzyılda yaşamış meşhur hattat ve Abbasi devletinin veziridir. Aklam-ı sittenin ( altı türlü yazı) temellerini oluşturacak ölçüler hat sanatına kazandırmıştır. Eskiden altı tür yazı kabul edilirdi. Bunlar, sülüs, nesih, rik'a, muhakkak, reyhanî, tevkîdir. İbn Mukle bu hat yazılarının şekillenmesinde önemli katkı sağlamıştır. Bundan dolayı yazar hat ile birlikte yazmıştır.

Hükemâ-Yunan:

Yunan, şimdiki Yunanistan'dır. Balkan yarım adası üzerinde kurulmuş ve Türkiye'nin batısında bulunan bir ülkedir. Yunanlılara Rum da denilir. Eski çağlarda dünyaya mal olmuş, büyük filozof, âlim, bilginler yetişmiştir. Klasik felsefenin kurucusu ve ilk bilimsel çalışmaların yapıldığı "Akademiâ"yı kuran Eflâtûn, matematikte daha çok bulduğu denklemle meşhur olan Pisagor gibi birçok hükemâ (âlimler, bilginler) burada yetişmiştir. Bu özelliğinden dolayı yazar iki kelimeyi birlikte yazmıştır.

Hikmet-Lugmân:

Lugmân (Lokman), Kur'ân'da ismiyle sure mevcud olan, peygamber mi, veli mi olduğu bilinmeyen ve hikmetle meşhur olan bir zattır. Hz. Dâvud'la aynı dönemde yaşamıştır. Bazı görüşlere göre iki ayrı Lokman var ve karıştırılmaktadır. Oğluna öğüt vermesi, her derdin devasını bulan kişi olması, uzun ömür sürmesi gibi özellikleriyle anılır. Özellikle otların ona hangi derde ilaç olduklarını söylemesi, dertlere deva dağıtması sebebiyle ve söylediklerinin akli ve mantıki olması gibi yönlerinden dolayı hikmetle anılmaktadır.

La'l-Bedahşân:

Bedahşân, Horasan bölgesinde bulunan bir şehirdir. Eski çağlardan beri Bedahş ismiyle anılan yakut madeni burada çıkartılır.

La'l, kırmızı, kırmızı ve değerli süs taşı gibi manalara gelir. Eskiden beri Bedahşân'da yakut madeni çıkartılmasından dolayı yazar, "la'l" ve "Bedahşân" ı birlikte yazmıştır.

Elfâz-Hâce Hâfız:

Hâce Hâfız, on dördüncü yüzyılda yaşamış İranlı meşhur şairdir. Adı Şemseddîn bin Kemâleddîn'dir. Şirazlı olduğu için Hâfız-ı Şirazî de denilir. Tefsir, gramer, kelâm gibi alanlarda da söz sahibi bir şairdir. Fars şiirinin en iyi şairi kabul edilir. Özellikle Fars şiirine tasavvufi öğeleri işleyen ilk şairlerdendir. Türk edebiyatında da elfâz (söz) ustası olarak bilinir. Bu yüzden divanı Türk şairlerince şerh edilip, Türkçe'ye çevrilmiştir.

 'Akl-Aristo:

Aristo, Yunan filozoflarının en meşhurlarındandır. İsmi bazen Aristotalis, Aristalis, Risto şeklinde de kullanılır. Eflâtun'un öğrencisidir. Eflâtun'un derslerini ve zamanın bütün ilimlerini takip etmiştir. Akıl ve tedbîr (yol, çare)'de sembol olmuştur. Bu yüzden Melikü'l-Hükemâ (âlimlerin, bilginlerin meliki) lakabını almıştır. Mantık (aklî) ilmini kuran kişidir. Bu özelliklerinden dolayı yazar "akl"ın çağrışımı olarak "Aristo"yu yazmıştır.

Sihr-Bâbil:

Bâbil, Mezopotamya'da, Bağdat yakınlarında bulunan, tarihte yaşamış Keldanî devletinin merkez şehridir. O zaman dünyanın en gelişmiş, süslü ve büyük şehriydi. Geniş yolları olan ve kapıları gümüşten yapılmış muazzam sur Bâbil'i farklı kılmıştır. Özellikle surun üstündeki asma bahçeleri dünyanın yedi harikasından biridir. Ayrıca Bâbil'in içinde Çâh-i Bâbil (Bâbil Kuyusu) adlı bir kuyu var. Hârût ve Mârût adlı meleklerin burada mahpus olduklarına inanılır. Bâbil Kulesi de dünyaca meşhurdur. Tevrat'a göre, insanlar Tanrı'ya ulaşmak için bu kuleyi yapmışlardır. Fakat Tanrı insanlara kızar ve dillerini farklı kılarak yeryüzüne dağıtır.

Bâbil'in en önemli özelliği sihir ile anılmasıdır. Hârût ve Mârût insanları imtihan etmek için Bâbil'e gönderilir. Burada insanlara sihir öğretirler. Bu melekler sihrin küfür olduğunu söyledikleri halde insanlar onu öğrenmek isterler. Öğrendikleri sihirleri özellikle karı-kocayı ayırmak için kullanırlar. Neticede bu melekler de bir kadına âşık olur. Kadın onlara göğe nasıl inip çıktıklarını sorar. Bunlar da kadına ism-i a'zam duasını öğretirler. Kadın duayı okuyup göğe yükseldi. Allah onu yere indirmeyip Zühre yıldızına çevirdi. Bu melekler de cezalandırılıp Bâbil Kuyusu'na atıldılar. (Tökel 2000, s. 354-55) Bu yüzden "sihr" ile "Bâbil" özdeşleştirilmiştir.

Seng-Ebâbil:

Ebâbil, dağ kırlangıcı, keçisağan kuşu, sürü sürü, bölük bölük, ardı sıra manalarına gelir. Kur'ân'da Fîl suresinde de bu isim geçer. Yemen valisi Ebrehe Ka'be'yi yıkmak için ordusu ve fîllleriyle Beytullah'ı kuşattı. Bu sırada gökyüzünden küçük kuşlar peyda oldular. Ayaklarındaki ve ağızlarındaki küçük taşları Ebrehe'nin ordusunun üzerine attılar. Ebrehe ve ordusu yenildi ve dağıldı. Bu olay, orduda fîllerin bulunmasından dolayı "Fîl Vak'ası" olarak tarihe geçti.

Ordunun kuşlar tarafından taşlarla helak edilmesi Ebâbil kelimesinin seng (taş) ile hatırlanmasına sebep olmuştu. Bu yüzden yazar "seng (taş)" kelimesinin karşılığına "Ebâbil" kelimesini yazmıştır.

Sûz-Husrev:

Hüsrev, cömertliğiyle meşhur İran hükümdarı Nûşirevân'ın torunu ve Hürmüz'ün oğlu olup "Pervîz" lakabıyla bilinen padişahtır. Hüsrev ü Şirin hikâyesindeki Hüsrev de budur. Hikâye Hüsrev Pervîz ile Ermen melikesinin yeğeni Şirin arasında geçer. Husrev ve Şirin birbirlerine âşık olurlar. Birçok defa kavuşmak için mücadele ettiyseler de kavuşamazlar. Husrev başka biriyle evlenir, Şirin'e Ferhat adlı başka biri de âşık olur. Hüsrev Ferhat'ı öldürtür. Hüsrev'in hanımı da ölür ve sonunda Hüsrev Şirin'e kavuşur. Fakat mutlulukları uzun sürmez. Hüsrev'in önceki karısından olan oğlu Şirin'e göz koyduğundan dolayı Hüsrev'i öldürtür. Şirin de Hüsrev'in tabutu başında intihar eder. Bu olay yüreklere ateş düşürür. Duyanların yürekleri burkulur. Yazar bundan dolayı "sûz (yanma, tutuşma, ızdırab) " kelimesinin karşılığını "Hüsrev" diye yazmış.

Kizb-Müseylimetü'l-Kezzâb:

Müseylimetü'l-Kezzâb, Hz. Muhammed'in peygamberliği geldiği dönemde, kendisinin de peygamber olduğunu iddia eden kişidir. "Allah'ın elçisi Müseylime'den, Allah'ın elçisi Muhammed'e…" diye başlayan mektubu Hz. Muhammed'e göndermiş. Hz. Muhammed de O'na, "Allah'ın elçisi Muhammed'den yalancı Müseyleme'ye…" diye cevap yazmıştır. O dönemde kendisinin de peygamber olduğunu söylemiş ve mucizeler göstermeye çalışmıştır. Fakat halk arasında rezil olup yalancı unvanını almıştır. Bu yüzden yazar "kizb (yalan)" in karşılığına "Müseylime"'yi yazmıştır.

Nakş-Mânî:

Mânî Çinli nakkaş ve ressamın adıdır. Peygamberlik iddiasında bulunup, Maniheizm dinini kuran kişidir. Yaptığı resimlerdeki harikuladeliğini mucize olarak göstermiş. Peygamberlik davasından vazgeçmeyince derisi yüzülüp öldürülmüştür. (Mütercim Asım Efendi 2009, s. 500) Nigaristan, Erteng adlı ünlü resim mecmuası vardır. Edebiyatta bu mecmua ile beraber anılır. Sevgilinin güzelliği konusunda bahsedilen imajdır. (Pala 2004, s. 297) Bu özelliklerinden dolayı yazar "nakş (resim, süsleme)" kelimesinin karşılığını "Mânî" olarak yazmıştır.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

SORULARLA DAVET YOLU-3

SORULARLA DAVET YOLU-3

Soru 18: Peki nasıl yeniden dirilişe geçip güçlenebiliriz? Cevap: Yeniden dirilişe geçmenin

SORULARLA DAVET YOLU-2

SORULARLA DAVET YOLU-2

Soru 11: Günümüzde Allah’a davet metodu nasıl olmalıdır? Cevap: 1. Davet metodlarında Hz

SORULARLA DAVET YOLU-1

SORULARLA DAVET YOLU-1

Kurtuluşun Reçetesi, Bizden Öncekilerin İzinden Gitmektir. Soru 1: Buradaki “öncekiler”den

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-7

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-7

Valilerin Cevri Müellif bu unvan altında Emeviyye valilerinden sadır olmuş türlü türlü cevr

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-6

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-6

Emevîlerin Mezalimi Buhtu’n-Nasr’ın zulümlerini işittik, Cengiz Han’ın şenaatlerine yak

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-5

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-5

Emevilerin Seyyiatı Müellifin gözettiği yegâne maksat, zihinlere şunu yerleştirmektir ki: Ü

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-4

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-4

Emeviler zamanında en büyük, en mühim memleketler, Mekke, Medine, Basra, Kûfe, Yemen, Mısır,

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-3

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-3

Müellif diyor ki: “Muaviye, mevalinin çoğalması yüzünden Devlet-i Arabiyye’ye gelecek tehl

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-2

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-2

Şeyh Şiblî en-Numanî makale-i intikadiyesinin başına on beş satırlık bir dibace geçirdikte

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-1

ŞİBLİ NUMANİ'NİN CORCİ ZEYDAN'IN TARİHİNE REDDİYESİ-1

Kıymetli okuyucularımız, Hind alt kıtasında 19. asırda yetişen büyük muhakkik ve tarihçi,

EHL-İ SÜNNET AKÎDESİ

EHL-İ SÜNNET AKÎDESİ

1. Allah Teâlâ vardır, birdir, yani şeriki (ortağı) yoktur. 2. Hiç bir şey (ne zatında ne

SİTE HARİTASI