Cevaplar.Org

NUR RİSALELERİNİN DİLİ VE ÜSLUBU ÜZERİNE-II

Türk dili tarihiyle meşgul ilim adamlarınca bilindiği gibi, Türkçeye Türklerin İslâm’ı kabulünden sonra çok sayıda Arapça kelime girmiş; sadece Arapça’dan değil; Farslar gibi siyasî, iktisadî ve kültürel münasebetlerde bulunduğumuz başka milletlerin dillerinden de kelimeler geçmiştir. Ancak bu münasebetin tek yönlü olduğu sanılmamalıdır: Türkçe de başka milletlerin, bilhassa asırlar boyunca hâkimiyeti altında bulunan ulusların dillerine kelimeler vermiştir.


Ali Seyhan

aliseyhan62@gmail.com

2011-10-15 07:34:07

Nursî'nin dil değişikliği, başka bir ifadeyle Türkçeden -Arapça ve Farsça kelimeler başta olmak üzere- yabancı unsurların "temizlenmesi" konusundaki tavrı

Türk dili tarihiyle meşgul ilim adamlarınca bilindiği gibi, Türkçeye Türklerin İslâm'ı kabulünden sonra çok sayıda Arapça kelime girmiş; sadece Arapça'dan değil; Farslar gibi siyasî, iktisadî ve kültürel münasebetlerde bulunduğumuz başka milletlerin dillerinden de kelimeler geçmiştir. Ancak bu münasebetin tek yönlü olduğu sanılmamalıdır: Türkçe de başka milletlerin, bilhassa asırlar boyunca hâkimiyeti altında bulunan ulusların dillerine kelimeler vermiştir.

Nasıl diğerleriyle münasebet hâlinde olan ırklar saflığını koruyamıyor ve karışıyorsa, başka lisanlarla teması olan diller de saf hâlde kal(a)mıyor. Said Nursî, yeryüzünde ve bilhassa ülkemizde göçler ve mübadeleler dolayısıyla ırkların saf hâlde kalmadığını, İslâm hükümetinin merkezi bu vatanda kurulduktan sonra, diğer kavimlerin birçok mensuplarının Anadolu'yu yurt edindiğini anlatır ki, aynı karışmanın Türkçe ve diğer dillerde de vuku bulduğu rahatlıkla söylenebilir. Çünkü ırkların birbirine karışması, dillerin de karışması sonucunu doğurmaktadır:

"Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki: Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber; Merkez-i Hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvam-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî unsuriyet fikrine, hareketi ve cemiyeti bina etmek, manasız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki: Menfî milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: 'Dil, din bir ise; millet birdir.' Madem öyledir. Hakikî unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münasebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zâten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dâhildir."(1)

Görüldüğü gibi, Nursî, millet fertlerini birbirine bağlayacak üç önemli unsur sayıyor: "Dil, din, vatan." Sonra bu unsurların üçünün ortak olması hâlinde kuvvetli bir millet meydana geleceğini, onlardan biri eksik olduğu takdirde, bahis konusu unsur bakımından ortaklığı bulunmayan fertleri yine milliyet dairesi içinde saydığını ifade ediyor. İslâm'ın "Müminler ancak kardeştir"(Kur'an, Hucurat, 49/10) hükmü gereğince, aslında bütün müminleri kardeş kabul eden, onların tamamını –aynı yurtta yaşamasalar ve siyasî bakımdan birlik hâlinde olmasalar dahi- manen bir millet sayan Nursî'nin, burada Anadolu gibi bir vatanda yaşayan insanlar arasındaki bazı maddî ve manevî bağları bahis konusu ettiği görülmektedir. Nitekim inananlar arasında ayrılık, kin ve düşmanlığın ne kadar zararlı sonuçlar doğuracağını anlatırken, onları birbirine yaklaştıran çeşitli ortak dinî değerler yanında, aynı köyde, ülkede, devlette yaşamak gibi birlik yönlerini de sayar:

"Evet inkâr edemezsin ki: Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telakki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Halbuki imanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esma-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ: Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir, bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adavete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adavet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın!"(2)

İslâm dini konusunda menfî düşüncelere sahip olan bazı okur- yazarlarımız, Türk dilinin geçirdiği safhalar konusunda şöyle bir resim çizerler: Türklerin İslâm dinini kabulünden önceki dilleri "arı"ydı. Fakat "ulus"umuzun İslâm dinini benimsemesinden sonra, dilimize çok sayıda Arapça kökenli "sözcük" girdi. Halkın konuştuğu dille medreselerde okuyan zümrenin konuşup yazdığı dil arasında büyük fark meydana geldi. Halk çoğunluğu, bu yüksek tabakanın söylediklerini, yazdıklarını anlayamazdı. 19. yüzyılda batı uygarlığını tanıyan Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal gibi aydınlarımızın şiir ve nesir dilimize, edebiyatımıza yönelik tenkitleri sonucunda yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark kapanmaya başladı... vs.

Maksadımız elbet, Türk dilinde sadeleşmenin bütün safhalarını anlatmak değildir burada. Fakat bahsimizle alâkası dolayısıyla şunu belirtmek isteriz ki, gerek başka Müslüman devletler zamanında, gerekse Osmanlı devleti asırlarında Arapça, Kur'ân'ın ve Hz. Muhammed'in dili olmak dolayısıyla yabancı sayılmayan, " 'âlî"(yüksek) ve "âlî" (aletle ilgili) adı verilmiş ilimlerin tahsili için gerekli görülen bir lisandır. Bu sebeple ana dili Arapça olmayan Müslümanlar da bu lisanı öğrenmeyi, diğer ilimleri tahsil edebilmek için pek lüzumlu buluyorlardı.

Arap asıllı olmayan nice ilim adamının da sayılamayacak kadar çok eser telif ettiği Arapça, Müslüman milletlerin ortak ilim diliydi. Yine aynı inanca mensup olduğumuz Farsların konuştuğu lisan da ilim, irfan sahibi bir insan için gerekli sayılan, uzun bir mazisi ve zengin edebiyatı olan, kardeş bir dildi. Türk asıllı bazı âlim, hükümdar, şair ve yazarların da Farsça eser telif etmeyi bir maharet yahut dinî, tasavvufî, siyasî kanaatlerini ifade için gerekli âlet saydığı malûmdur. Kısacası, "elsine-i selâse" adı verilen Arapça, Farsça ve Türkçe, İslâm medeniyetinin üç büyük dilidir. Bundan dolayı bir Müslüman'ın Arapça ve Farsçaya karşı antipati duyması, düşmanca duygular beslemesi için bir sebep yoktu(r)...

Bir İslâm âlimi olan Said Nursî'nin anılan dillere bakışı da bu istikamettedir. O, bilhassa 1908-23 yılları arasında telif ettiği eserlerinden bir kısmını bütünüyle Arapça, bir kısmını da Türkçe yazmıştır. Hayatının "Risale-i Nur Külliyatı" umumî adı altında eserler telif etmeye başladığı ve "Yeni Said" diye adlandırdığı 1926 sonrası devrinde ise, kitaplarında münasebet düştükçe Celâleddîn-i Rûmî, Sa'dî, Hâfız-ı Şîrâzî benzeri şairlerin Farsça şiirlerine yer verdiği gibi, bizatihi kendisi de zaman zaman "Fârisî" manzumeler yazmıştır.

Nursî'nin kanaatince, Arapça dünyanın en zengin dillerinden biridir. Onu bu hükme sevk eden en mühim delil, Kur'ân'ın Arapça indirilmiş olmasıdır. Ancak müellif, bir tefsir başlangıcı olarak yazdığı Muhâkemât'ta mananın elbisesi olan Arapça ibarenin çözülmesinin zihinleri tutup kaplamasını ve asıl istenilen ilmin ikinci plânda kalmasını da tenkid eder. Yani o alet ilimleriyle uzun zaman meşgul olup sadede, asıl konuya geç gelinmesini doğru bulmaz...

Şimdi gelelim dilimize girmiş olan Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçeden mümkün olduğu kadar "temizlenmesi" vakıasına… Bu faaliyet, resmen ne zaman ve niçin başladı? Mustafa Kemal, 1932 yılında Türk Dilini Tetkik Cemiyeti'ni kurdurmuş ve bu kuruluşun faaliyetleriyle şahsen alâkadar olarak bir müddet Arapça, Farsça unsurları Türkçeden tamamen temizlemeyi denemiştir. Hatta onun yalnız Türkçe kelimelerden meydana gelen bir nutuk söylediği de bilinmektedir. Ancak daha sonra insanların birbiriyle anlaşamaz hâle geldiğini ve "öztürkçe" konuşma tecrübesinin çıkmaz bir yol olduğunu görmüş; Güneş- Dil Teorisi adı verilen, ilmî görünüşlü bir izahla meseleyi halletme yoluna gitmiştir: Buna göre, yeryüzünde konuşulan bütün diller Türkçeden doğmuştur. Başka dillerden aldığımız kelimeler de aslında Türkçe olduğu için, onları kullanmakta bir mahzur yoktur!..

M. Kemal, eski metinlerden veya halk ağızlarından derlenen yahut yeni türetilen kelimelerle konuşma ve yazma denemesini bırakmış; fakat daha sonra gelen, fikren sosyalist, materyalist olan bir okur-yazar grubu, bu konuda katı davranmış; bilhassa Arapça, Farsça asıllı kelimelere karşılıklar türetmiş yahut eski, terk edilmiş kelimeleri tarihî eserlerden bulup onların yerine geçirmeye çalışmıştır. O yılların gazete ve dergilerini gözden geçirenler, sistemli bir şekilde Arapça ve Farsça asıllı kelimelere karşılıklar teklif edilerek yeni, yapma bir dil meydana getirilmeye çalışıldığını göreceklerdir.

Burada bizce mühim olan, söz konusu kelimelerin Türkçe asıllı olup olmadığı veya Türkçenin gramerine uygun olarak türetilip türetilmediği meselesi değil, Arapça- Farsça asıllı kelimelere duyulan nefretin sebebi ve onları dilden "temizlemek"le ulaşılmak istenen hedefti(r): Evet, asırlardır kullanıla kullanıla dilimize mâl olmuş Arapça ve Farsça kelimeler, neden sevilmiyor; unutturulmak, yok edilmek isteniyordu? Bunun sebebini öz olarak söyleyelim: Bir kısmı tutan, bir kısmı unutulan bu yeni kelimeler, maziden kaçışın işaretleri, İslâm dinini, kültürünü ve tarihini hatırlatabilecek her şeyden uzaklaşarak yeni bir ulus inşa etme, medenî sayılmayan bir milletler topluluğundan "medenî" kabul edilen milletler dairesine geçme gayretinin yapı taşlarıydı. Böylece bin yıllık İslâmî Türk ilim ve kültür mirası, yeni nesillerce okun(a)maz, anlaşıl(a)maz hâle getirilecekti. Hâkim mevkide bulunan "aydın"lar, bu yeni "sözcük"leri her türlü vasıtayı kullanarak yaymaya uğraştı: Ders kitaplarında, radyo programlarında, gazete ve dergilerinde, tiyatro oyunlarında, sinema filmlerinde kullana kullana onları yaygınlaştırmaya muvaffak da oldular.

Bu yeni, sun'î bir dil meydana getirme hareketi, itiraz, muhalefet ve direnişle karşılaşmadı mı hiç? O zamandan beri mezkûr hareket, Halil Nihat Boztepe, İsmail Habib Sevük, Ali Fuad Başgil, Nihad Sami Banarlı gibi bazı şair ve yazarların tenkitlerine uğramışsa da anılan itirazlar, gidişi önlemeye yetmemiştir. Bilgisi kıt kimseler de bu gibi "yeni" kelimeleri kullanmayı bir modernlik, ilerilik, aydınlık alâmeti saymış; söz konusu özenti de onların yaygınlaşmasında rol oynamıştır. Neticede 70- 80 sene önce yazılmış Türkçe edebî ve ilmî eserler, yeni dilin öğretildiği nesiller tarafından okunmaz ve anlaşılmaz hâle geldi...

Türkçedeki Arapça, Farsça kelimeleri mümkün olduğu kadar kullanmamaya gayret eden ve unutturmaya çalışan kimselerin dünya görüşüne ve yaşama tarzına dikkat edilirse, bunların umumiyetle şüpheci, inkârcı, İslâm'a yabancı yahut düşman oldukları görülecektir. Türk milliyetçileri ilk zamanlarda bahis konusu uydurma veya yeniden diriltilen eski kelimeleri kullanmamaya çalıştılarsa da son yıllarda o hususta farklı düşünceler serd etmeye başladılar.

Yukarıda temas ettiğimiz gibi, bütün dikkat nazarını, kuvvetini kendi telif ve neşir çalışmalarına veren Said Nursî, esasen Türkçenin maruz kaldığı bu değiştirme, dönüştürme teşebbüslerinin dışındaydı. O, bahis konusu Arapça, Farsça unsurlardan mümkün olduğu kadar "arındırılmış" yeni Türkçeyi iradî veya gayr-ı iradî olarak takip etmemekle -denebilir ki- dilimize mâl olmuş yüzlerce eski kelimeyi eserlerinde yaşatmıştır.

Bilindiği gibi, dil, sadece bugün birbirimizle anlaşmamızı sağlayan bir vasıta değil, aynı zamanda tarihimizle bağımızı kuran bir köprüdür. İnsan için hafıza ne kadar önemli bir nimetse, milletler için de tarih o kadar mühim bir ilimdir. Canlı bir varlık olan dili, dışarıdan, siyasî müdahalelerle değiştirmek, lisandaki yüzlerce, binlerce kelimeyi yok etmeye çalışmak, onların manalarını başkalaştırmak, ne demektir? Geçmişle şimdiki ve gelecek zamanı birbirine bağlayan bir köprüyü yıkmak, mefhum kargaşasına sebep olmak demektir. Bu, körü körüne bir mazi hayranlığı değil; geçmişin yaşatılması gereken dinî ve ahlâkî değerlerini koruma, çağımıza taşıma gayreti olarak anlaşılmalıdır.

"Eski hâl muhâl; ya yeni hâl, ya izmihlâl..."(3) diyen Nursî, siyasî ve sosyal şartların değiştiğinin farkındadır. Ancak başka pek çok ifadesinden anlaşıldığına göre, bu söz, çağımızın dünyasında milletçe yaşayabilmek ve var olabilmek için, millî hüviyetini redd ve inkâr ederek yenileşmek, modernleşmek, Batılılaşmak gerektiğini belirtmez elbette; bilakis yeni şartları kavrayarak ve kendi dinî, ahlâkî ve millî değerlerimize bağlı kalarak hayatımızı sürdürmemiz lâzım geldiğini ifade eder.

Dipnotlar

1-Bediüzzaman Said Nursi, Mektûbat, a.g.e., s. 311-12.

2-Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, a.g.e., s. 251-52.

3- Bediüzzaman Said Nursi, Münâzarât, s. 27-28.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLİŞİN İSBATI

ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLİŞİN İSBATI

Geçtiğimiz cumartesi akşam davet edildiğim yerde önüme bir metin koydular: -Hocam, bu akşam

EKONOMİK KRİZ VE BEDİÜZZAMAN

EKONOMİK KRİZ VE BEDİÜZZAMAN

EKONOMİK KRİZ VE BEDİÜZZAMAN Ünlü sosyal antropolog Gellner’in Sovyetler Birliği’nin yı

MEDENİYET VE BEDİÜZZAMAN

MEDENİYET VE BEDİÜZZAMAN

Külliyatında Bediüzzaman, bize somut bir medeniyet projesi vermez. Zaten ondan böyle bir proje b

FELSEFE VE BEDİÜZZAMAN

FELSEFE VE BEDİÜZZAMAN

Felsefe deyince insanın aklına çok sayıda soru takılmaktadır. İlk olarak felsefe nedir? sorus

NURSİ’DE DEVLET ALGISI-2

NURSİ’DE DEVLET ALGISI-2

Siyaset-Şeriat Özdeşliği Burada ilk olarak Bediüzzaman’ın tek parti dönemindeki “siyaset

NURSİ’DE DEVLET ALGISI

NURSİ’DE DEVLET ALGISI

Geniş anlamda şeriat; genel olarak İslam’ı ifade eder ve genellikle de bu anlamda kullanılır

ALLAH BEREKET VERSİN

ALLAH BEREKET VERSİN

Bir derste, “Mucize-i Ahmediye Risalesi” olan On Dokuzuncu Mektub’un Yedinci Nükteli İşaret

İNSAN BAŞIBOŞ BIRAKILMAMIŞTIR

İNSAN BAŞIBOŞ BIRAKILMAMIŞTIR

Onuncu Söz’ün, Altıncı Hakikat’inin Altıncı Esas’ında: “Hem anlarsın ki insan, ipi b

ÂLİM KOYUN OLUR KUŞ OLMAZ

ÂLİM KOYUN OLUR KUŞ OLMAZ

Bediüzzaman’ın Sözler Kitabı’nın sonundaki Lemaat bölümünde şöyle bir vecize var; “H

CERBEZE VE “GÜZEL GÖREN GÜZEL DÜŞÜNÜR” VECİZEZİNİN ANLAMI

CERBEZE VE “GÜZEL GÖREN GÜZEL DÜŞÜNÜR” VECİZEZİNİN ANLAMI

Üstad, “Tuluat” eserinin başında “cerbeze” konusunu işliyor. Bu konuda cerbeze için:

NURDAN SÜZÜLEN NOTLAR- HASAN HAYRİ SARIKAMIŞ-BİON MATBAACILIK-İSTANBUL-2010- 4. BÖLÜM

NURDAN SÜZÜLEN NOTLAR- HASAN HAYRİ SARIKAMIŞ-BİON MATBAACILIK-İSTANBUL-2010- 4. BÖLÜM

...Kul kendini, kendine ve İslâmiyetine ve âhiretine kâfi görmemeli.

Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.

Ankebut:45

GÜNÜN HADİSİ

Her insan hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir."

Tirmizi

TARİHTE BU HAFTA

*Köprülü Fazıl Mustafa Paşa'nın Şehit düşmesi (19 Ağustos 1691) *Mescid-i Aksa'nın Yahudilerce Yakılması(21 Ağustos 1969) *Sakarya Savaşı (22 Ağustos 1921) *Hz. Ebu Bekir (634) ve Ebussuud Efendi'nin (1574)[23 Ağustos]

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI