Cevaplar.Org

GENETİK KOPYALAMA (KLONLAMA)


Hüdaverdi Can

hudaverdi60@hotmail.com

2003-01-27 12:32:41

Burada konuya girmeden önce klonlama yada daha bilinen şekliyle kopyalamanın ne olduğunu kısaca hatırlamamız gerekir: Bir canlının bütün özellikleri o canlının her hücresinin çekirdeğindeki genlerinde bulunur. Genlerde canlının ozellikleri DNA denilen maddeler ile temsil edilirler.Her canlının DNA yapısı farklı dolayısıyla özellikleri de farklıdır. Genetik kopyalama bir canlı ile aynı genetik bilgiye yani aynı DNA yapısına dolayısı ile aynı özelliklere sahip başka bir canlı üretmektir. Genetik kopyalamanın normal bir üreme ile farklarına gelince: Normal üremede vücut hücreleri mayoz bölünme ile üreme hücrelerine dönüşürler. Üreme hücreleri vücut hücrelerinden farklıdır. Erkek üreme hücresi ile dişi üreme hücresi birleşince erkek ve dişi canlının hücrelerinden farklı bir hücre meydana gelir. Bu hücre (ZIGOT) bölünerek çoğalır.Hücreler çoğalıp yeni bir canlı oluşmaya başlarken, çoğalan hücreler özelleşerek içlerindeki genetik bilginin aktifleştirdikleri miktarlarına göre vücudun bir yerinin (kas, sinir, kan vb.) hücresi haline gelir.Genetik kopyalamada zigot kopyalanacak canlı ile aynı genetik bilgiye sahiptir. (Her şeyi) hakkıyla bilen hikmet sahibi yaratıcı hiçbir şeyi boş yere yaratmamıştır. Yaratılan her şeyde bir hikmet vardır O, hangimizin amelinin daha güzel olacağı hususunda imtihan etmek için bizi yaratmış, şekil vermiş,faydalanmamız için kainatı hizmetimize amade kılmıştır.Huzuruna çıkarıldığımız zaman da zalimlerin cezasını verecektir. Mühim bir gaye ve derin bir hikmet için yaratılan insan bir an bile Allah Tealanın kontrolünden çıkamaz ve denetimi dışında kalamaz.İnsan, yapısı gereği sürekli bir merak içerisindedir. Bu duygu, onu araştırmalar yapmaya, yeni şeyler öğrenmeye doğru motive etmektedir. İnsan, tabiatında var olan bu dürtü ile varlık aleminde cereyan eden pek çok şeyi araştırmış, bunlardan birçoğunun sebebini, hikmetini ve sonucunu öğrenmiştir. Kur’an da bu konuda sürekli olarak insanı teşvik etmektedir. Ancak yine aynı aleme mahsus bulunan bazı bilgiler vardır ki, bunları öğrenmek ve esrarına vakıf olmak için yoğun bir şekilde çalışmak, tüm bilgi vasıtalarını devreye sokmak gerekecektir. Bilgi kaynaklarını devreye soktuğu takdirde insanın bunların sırrını keşfetmesi imkan dahilinde olacaktır. Kur’an da, insandan, Allah’ın yaratılışta kendisine bahşettiği akıl ve duyularını kullanmak suretiyle varlıkların üzerinde bulunan bu esrar perdesini kaldırıp onlara vakıf olmasını istemekte,insanı bakmaya,araştırmaya, düşünmeye, gözlem ve deney yapmaya teşvik etmektedir. Yine Kur’an, zaman zaman müşahede alemiyle ilgili verdiği bazı çarpıcı örneklerle, insana bu alanda yol göstermektedir.Kur’an, bu örnekleri vererek insanı bu konular üzerinde düşünmeye, araştırma yapmaya teşvik etmekle, insanın, hem yapacağı araştırmalar sonucu elde edeceği netice ile ilim aleminde bir ufuk açmasını,hem de kendi aczini ve Allah’ın da yüceliğini idrak ederek,huşu ile O’nun huzurunda eğilmesini sağlamayı hedeflemektedir. Kur’an’ın bu örnekleri vermekteki gayesi, insanlara hayatın, ölümün ve dirilişin sırrını, formülünü vermek değildir. Yaratılış ve dirilişi denklemler halinde sunmak, münhasıran bu ve benzeri konulara eğilmek bu ilahi kitabın ne gayesi, ne de hedefidir. Kur’an’ın sözünü ettiği bu ve benzeri örnekler, kıssalar tamamen ibret ve öğüttür; muhatapları bunlar üzerinde düşündürerek Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya sevk etmeyi amaçlamaktadır. Kur’an insanoğluna Yüce Allah’ın varlığını göstermeyi hedeflemektedir;tek gayesi insanoğlunu Allah’a iman etme noktasında tatmin ve ikna etmektir. Verdiği bütün bilgiler bu hedefi gerçekleştirmek gayesine matuftur. Bu gayeyi gerçekleştirmek üzere verdiği dağınık bilgileri sistemli hale getirmek, onları bilimsel bir disiplin içerisinde şekillendirmek, ve onlardan ders ve ibret almak ise insanın görevidir. İnsanoğlu bunları yapınca, aynı zamanda farklı ilim alanlarında yeni anlayışlar elde eder, yeni ufuklara açılma imkanı bulur. Bu özellik de Kur’an’ın i’caz yönlerinden biridir. Ölüm Kur’an’ın da ifade ettiği gibi Allah tarafından takdir edilmiştir. Ve“her nefis mutlaka ölümü tadacaktır." Ölümden kaçmak,kurtulmak da mümkün değildir. Zira hiçbir insana ebedi bir hayat verilmemiştir. Ancak Kur’an’da yüzlerce yıl yaşadığından bahsedilen peygamberler vardır. Nuh peygamber bunlardandır ve kavmi arasında Kur’an’ın ifadesiyle Tufandan önce “bin seneden elli yıl eksik” yani 950 yıl, peygamberlik öncesi ve Tufan sonrası ile birlikte toplam 1050 yıl kadar yaşamıştır. Çocuk sahibi oldukları esnada kendisinin 100, eşi Sare’nin ise 90 küsür yaşında olduğu kaydedilen Hz.İbrahim, 70 küsür yaşında olduğu bildirilen Hz. Zekeriya geç yaşlarında evlenip çocuk sahibi olmuş peygamberlerdendir. Eğer bilim bir gün, canlı varlığın ömrünü uzatmayı başarır, mesela iki-üç yüz yıl yaşanabilmeyi imkan dahiline sokarsa bu, Kur’an mantığı açısından çok garip ve olağanüstü olmayacaktır. Çünkü Kur’an zaten bize bunların örneğini vermektedir. Ayrıca Kur’an uzun süre yaşayan bu peygamberlerin bu durumlarının büyük bir mucize olduğundan ve bu yönleri itibariyle halklarını, onlara imana davet ettiğinden söz etmez. Bütün bunları olağan hadiseler şeklinde sunar. Her ne kadar ileri yaşında çocuk sahibi olmayı bizatihi bu peygamberlerin imkansız gördüklerine işaret ediliyor ise de, yine de bu, kavimlerini ikna için bir sebep olarak değerlendirilmemiştir. Bu açıdan bakıldığında uzun süre yaşayabilme, başka bir ifadeyle ömrü uzatma bugün için de mümkün olabilir. Esasen, bugün bilhassa gelişmiş ve kalkınmış ülkelerde yüksek gelir düzeyine sahip insanların ortalama yaşam süresinin, insanların yaşam standartlarının oldukça düşük olduğu geçen yüzyıllardaki ortalama yaşam süresinden uzun olması, bize kısmen de olsa sosyo-ekonomik yapı ile yaşam süresi arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Ne var ki modern dünya, insanına ekonomik refah sunmakla birlikte, aynı zamanda bilhassa eko-sistem ve biyo-sistem üzerinde tedavisi zor tahribatlar da açmaktadır. Öte yandan tıp dünyası da bu konu üzerindeki çalışmalarını devam ettirmektedir. Zaman zaman basına yansıdığı gibi, yaşlanan hücrelere yapılacak müdahelelerle bunların gençleşmesi sağlanmaya; dolayısıyla yaşlılık bir süre daha ertelenmeye çalışılmaktadır. İnsanın içinde uzun süre yaşama arzusu vardır: “Onları insanların hayata en düşkünü, puta tapanlardan daha tutkunu bulacaksın; her biri ister ki, bin yıl yaşatılsın. Oysa yaşatılması, onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah ne yaptıklarını görüyor.” Fıtratta mevcut olan bu isteğin muhal olduğundan bahsedilmez. Muhal olan şey insanın bin yıl yaşayabilmesi değil, azabı hak etmişse, bundan kurtulamayacağı hususudur. Bütün bunlara bakarak, insanın yeryüzünde ebedi olarak yaşamasının mümkün olmadığını, ancak daha uzun süre yaşamasının gerçekleştirilebileceğini söyleyebiliriz. Kur’an-ı Kerim bu tavrıyla insana ömrünü uzatma noktasında bir ufuk açmıştır. Hiç şüphesiz yaratmak ve diriltmek Allah’ın emri ve takdiriyle olan bir husustur. Burada sözü edilen bütün ölüm ve diriltme olayları da tamamen O’nun izni ve emriyle olmuştur.[38] Bunlar aynı zamanda O’nun kullarına gösterdiği ve onlarla varlığını ve kudretini kanıtladığı mucizelerdir. “Onun için, (ineğin) bir parçasıyla o (öldürüle)ne vurun, demiştik. İşte Allah böylece ölüleri diriltir. Size ayetlerini gösteriyor ki, düşünesiniz.” Kur’an-ı Kerim’de yaratmayı ve öldükten sonra diriltmeyi ifade etmek üzere pek çok fiil kullanılmıştır: b>1 - Halaka fiili: Bir şeyi yoktan ölçülü ve düzgün olarak herhangi bir aslı ve örneği olmadan yoktan yaratmak, bir şeyden bir şeyi yaratmak, manasına gelen bu fiil, yaratmayı ifade etmek üzere Kur’an’da en çok kullanılan fiildir. Türevleriyle birlikte Kur’an’da yaklaşık 260 defa geçen bu kelime, bunların 251’inde doğrudan yaratma ile ilgili olarak istimal edilmiştir. Bu fiil mazi olarak hemen hemen tamamen Allah’a atfen kullanılmış iken, muzari kullanımlarda başka varlıklara da atfedilmiştir. Bunların başında “Ben çamurdan kuş şeklinde bir şey yaratırım (ahluku), ona üflerim, Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir…” şeklinde İsa peygambere yapılan atıf gelmektedir. 2 - Ahyâ fiili : Yaratmak, canlı kılmak, ama daha çok diriltmek manasına gelen bu fiil de Kur’an-ı Kerim’de sık kullanılmıştır. Türevleriyle birlikte takriben 191 defa tekrar edilmektedir. Tıpkı yerin diriltilmesi gibi, ölü bir beldenin yeniden canlandırılıp diriltilmesi de bu fiil ile anlatılmıştır: “Allah’tır ki, gönderdiği rüzgarlar bir bulut kaldırırlar, derken biz onu ölü bir ülkeye süreriz, onunla ölümünden sonra yeri diriltiriz (fe ahyeynâ). İşte nüşûr (dirilip kalkma) da böyledir.” “Gökten bereketli bir su indirdik, onula bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. Birbirine girmiş kat kat tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları yetiştirdik, kullara rızk olması için. Ve o su ile, ölü bir memlekete can verdik (ve ahyaynâ). İşte çıkış da böyledir.” 3 - Ba’asa fiili: Ba’asa fiili ölüleri diriltmek, icad etmek anlamlarına gelirve Allah’ın ölüye hayat vermesi bu fiil ile anlatılır. Bu fiil, öldükten sonra bir kimseyi, daha önceki hey’eti üzere diri, akıllı, anlayışlı, ilahi bilgiler hususunda istidlalde bulunmaya müsait ve kabiliyetli olarak iade etmek üzere kullanılır. İhyada ise bu özellikler yoktur. Bu kelime isim ve fiil olarak Kur’an’da yaklaşık 66 defa geçmektedir. Diriltme manasına gelen kullanışlar 38 tanedir. Öldükten sonra dirilme anlamında kullanılan ba’asa fiilinin öznesi daima Allah’tır. 4 - Ahrace fiili: Öldükten sonra yeniden yaratılıp topraktan çıkarmak manasında kullanılan fiillerden biri de “ahrace”dir. Çok sayıda kullanımı olan bu kelime ile bazen sözünü ettiğimiz mana kasd edilmiştir. Yaratma-diriltme manasında kullanılan tüm (ahrace) fiillerinin özneleri -bir tanesi hariç- Allah’tır. (Ahraca) fiili ile bitkiler, hayvanlar ve daha başka pek çok şeyin “yaratılması” söz konusu edilmiştir.[127]* 5-6-7 - İhtezze, Rabâ ve Enbete fiilleri: Kurumuş olan yerin dirilip canlanmandan bahsedilen yerlerde (ihtezze), (rabâ) ve (enbete) fiilleri kullanılmıştır. 8 - Enşe’e fiili: Bu fiil de ağırlıklı olarak yaratmak manasında kullanılmıştır. Bu fiil ile bazen insanın yaratılması, bazen ona verilen organların var edilmesi, bazen de bağ-bahçelerin inşa edilmesi söz konusu edilmiştir. Enşee fiili ile ilk yaratma murat edilmiştir. İlk yaratma Kur’an’da “neş’etu’l-űla” diye geçer ve bilhassa insanın buna dikkati çekilir. İlk yaratma bu fiil ile ifade edildiği gibi, yeniden yaratmak da bu fiil ile ifadesini bulmuştur. Kur’an bir de son yaratmadan (neş’etu’l-âhire) bahsetmektedir. Kur’an bu fiili insana atfen de kullanmıştır. Ancak burada olumlu değil, olumsuz bir mana söz konusudur. 9 - Enşere fiili: Bu fiil de diğer manaları yanında ölülerin diriltilmesi manasında kullanılmıştır Ayrıca insanın öldükten sonra diriltilmesi de bu fiil ile ifade edilmiştir. Diğer bazı fiiller gibi bu fiilin de Allah dışındaki varlıklara atfen kullanıldığı da vakidir. Ancak burada negatif bir atıf söz konusudur. Yani onların böyle bir şey yapamayacağı ifade edilmiştir. Kur’an’da -yukarıdakilerden yola çıkarak baktığımızda- ilk yaratma, ikinci kez yaratma, yeniden yaratma, son yaratma, diriltme, yeniden diriltme, canlandırma vb. manalara gelen pek çok kelime vardır. Kur’an-ı Kerim’de yaratma ve diriltmeden bahseden ayetlere baktığımız zaman, bu ayetlerde geçen fiillerin sadece ve yalnız Allah’a atfen değil, O’nun dışındaki varlıklara atıflar yapılarak da kullanıldığını görmekteyiz. Ayetlerde Allah’ın varlıkları yarattığı ve onları yeniden dirilteceği pekiştirilerek, gerektiğinde birkaç tekid ile verilmektedir. Buralarda bilhassa faile dikkat çekilir. Yani yaratanın veya diriltenin Allah olduğu ortaya konulur. Allah isterse insan, bir erkeğin spermi ve bir kadının yumurtası olmadan da olur, nitekim Hz. Adem’i Allah böyle yaratmıştır. O isterse bir kadının yumurtası olmadan bir kadın yaratabilir; nitekim Hz. Havva annemizi böyle yaratmıştır. O isterse bir erkeğin spermi olmadan bir erkek yaratabilir; nitekim Hz. İsa’yı böyle yaratmıştır. O isterse yaşlandıkları için sperm ve yumurtadan mahrum bulunan yaslı bir çifte bir çocuk verebilir; nitekim Hz. Yahya’yı böyle vermiştir... Hatta o isterse kullarının ellerinde de harikalar yaratabilir. Ama O isterse böyle yaratır ve O yarattığında da hiçbir problem çıkmaz. Kur’an-ı Kerim’de insan eliyle herhangi bir insanı yoktan yaratma olayı görülmez. Onda yer alan yaratma olayları Hz.İsa’nın eliyle yaratılan kuşlar ve Hz.Musa’nın elinde canlanan asanın yılana dönüşmesi hadiseleridir. Ayrıca Samiri’nin yaptığı bir buzağı vardır ki, onun canlı olup olmadığı hususu Kur’an’da sarahaten belirtilmediği gibi, müfessirler arasında da ihtilaflıdır. 1 - Hz.Musa’nın Asası Hz.Musa’ya peygamber olurken Allah, en belirgin mucize olarak kendisine elindeki asanın canlanıp yılan haline gelmesi mucizesini vermiştir. O, Firavunla olan mücadelesinde veya çevresindekileri ikna etmede hep bu mucizeye baş vuracak, hatta ellerindeki çubukları el çabukluğu ile sihir yapıp göz boyayarak yılan gibi yerde kımıldatan sihirbazların bu sopaları, bir ejderha haline gelen bu asa tarafından yutulacaktır. Yine bu asa Firavun’un ordusundan kaçan İsrail oğullarını, onun Allah’ın emriyle vurduğu denizi ikiye yararak kurtulmalarını sağlayacak, daha sonra da Tih çölünde susuzluktan kırılan İsrail oğullarının imdadına yetişerek; Musa tarafından kayaya vurulduğunda kayadan oniki göz su fışkıracak ve İsrail oğulları bu sayede susuzluktan kurtulacaklardır... Burada cansız bir varlık olan asa’nın Hz. Musa’nın elinde canlanması söz konusudur. Bu canlanma gerçekten asaya can verilerek canlı bir varlık haline gelmesi şeklinde mi, yoksa ona bakanlara öyle görünmesi şeklinde mi olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Bu asanın canlı, gerçek bir yılana dönüşmüş olması kanaati müfessirlerimizin ekseriyet tarafından dile getirilmiştir. Ayette Hz. Musa’nın karşısına çıkan sihirbazların iplerinin canlanmasının bir sihir, bir göz hilesi olduğu belirtilirken,Musa’nın asası için böyle bir şey söylenmemiştir. Daha da ötesi böyle bir iddiada bulunan Firavun ve kavmine, Musa’nın bu yaptığının sihir olmadığı, bunun gerçek olduğu belirtilmiştir. Esasen bunu sihir olarak, bir göz boyama olarak değerlendirirsek, o takdirde Musa’yı da bir sihirbaz olarak düşünmemiz gerekir ki, peygambere sihirbaz demek asla doğru değildir. 2 - Samiri’nin Buzağısı Kur’an-ı Kerim’de Samiri tarafından yapılan ve İsrail oğullarının bir ara tanrı edindikleri ve taptıkları bir buzağıdan bahsedilir. Samiri, Hz. Musa’nın, yerine kardeşi Harun’u vekil bırakıp Rabbi ile buluşmak üzere Tur dağına çıktığı sırada İsrail oğullarının, boğulan Firavun ve ordusundan tevarüs edip bir yerde topladıkları ziynet ve süs eşyalarını bir araya getirip buzağı şekli verir. 3 - Hz.İsa’nın Kuş Yaratması Kur’an’da bildirildiğine göre Hz.İsa, çamurdan yaptığı kuş heykeline can vermiş ve onu uçar hale getirmiştir: Burada İsa’nın dilinden verilen kuşu canlandırma işi, başka bir yerde Allah’ın bir sözü olarak geçmektedir. Bütün bunlardan şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Yoktan var etme tamamen Allah’ın tasarrufunda bulunmaktadır. Allah, herhangi bir numune olmadan, hiç kimse veya hiçbir şeyden yardım almadan yaratır. Onun yaratmasında O’ndan kaynaklanan bir eksiklik, bir kusur yoktur. O bir şeyi yaratmak için ona sadece “ol!” der, o şey de hemen oluverir... O’nun diriltmesi de böyledir. O ölen her varlığı, kopyası değil aynısı olarak ve öldüğü hal üzere diriltecektir... Bu manada yaratma ve diriltme sadece ve yalnız Allah’a aitti, kimse bu konuda O’na ortak ve denk olamaz. Burada belirtilen hususların aynen insanoğlu tarafından gerçekleştirilmesi muhaldir. Günümüzde gen mühendisliği ve genetik ilmi sayesinde insan vücudundaki genlere müdahale edilebilme çalışmaları hızla devam etmektedir. Bugün bilim adamları insan vücudunda yaşlanmış bulunan hücrelere müdahalede bulunmak, onların yerine vücuda genç hücreler enjekte edebilmek, yahut bu yaşlı hücreleri verilen ilaçlar sayesinde gençleştirebilmek yönünde büyük gayret sarf etmektedirler. Bir takım gelişmeler söz konusu olsa ve bu yönde umut verici çalışmalar devam etse bile henüz bu konuda çok büyük başarılar elde edilebilmiş değildir, Öte yandan yine gen mühendisliği sayesinde canlı varlıklarda kopyalama, özgün adı ile klonlama yöntemi geliştirilmiş; bilim adamları bazı bitki ve hayvanları bu yöntemle kopyalamış bulunmaktadırlar. İnsanın da kopyalanabileceği yüksek sesle dile getirilmekte; hatta bu konuda laboratuar çalışmaları yapılmakta, bazı başarılar da elde edilmiş bulunmaktadır Henüz yasal yönden izin verilmeyen bu işlemin önümüzdeki yıllarda yasağın kalkmasıyla yaygınlaşacağı söylenmektedir. Nitekim İngiliz hükümetinin bu yönde izin vereceğine dair haberler daha şimdiden basına yansımış bulunmaktadır[560]. Başta Amerika olmak üzere bazı ülkelerde çeşitli düşüncelerle bilhassa nesli tükenen veya nadir olan bazı hayvanlar dondurularak yıllar, hatta yüzyıllar sonra uyandırılmak üzere uyutulmaktadırlar. Nitekim bu gelişme, basın organlarında “Çağdaş Nuh’un Gemisi” başlığı ile yer almıştır. Amerika’da San Diego Hayvanat Bahçesinde 360 memeli kuş türüne ait 3200 adet deri parçası, sıvı nitrojen içinde korunmaktadır. Bu örnekler aynı zamanda klonlamada da kullanılacaktır. Aynı işlem -az da olsa- bazı insanlar üzerinde de yapılmakta; özellikle şu an tedavisi bulunmayan bazı hastalıklara yakalananlar, ileride o hastalığa çarenin bulunduğu dönemlerde uyandırılmak üzere kendilerini dondurmaktadırlar. Bütün bunların ilerisinde bir adım daha atılmış bulunmakta, bilim adamları artık yaratılışın sırrını çözmenin peşine düşmüş bulunmaktadırlar. Zaman zaman basına yansıyan bazı haberlerden öğrendiğimiz kadarıyla bu yönde de hayli mesafe kat’edilmiş bulunmaktadır. Bilim adamları önümüzdeki birkaç yıl içerisinde bu yönde ilginç gelişmelerin olacağından, yaratılışın sırrının çözüleceğinden emin görünmektedirler. Bütün bunlar ve benzeri hususlar doğal olarak hem hukuki, hem ahlaki, hem de tabii denge gibi çeşitli yönleri itibariyle problem oluşturmaktadır. Bütün insanlık için sorun olan bu hususlar, diğer ilahi din mensupları gibi biz Müslümanlar için ayrıca iman ve itikat yönünden de üzerinde düşünülmesi gereken hususlardır. Biz inanıyor ve iman ediyoruz ki, her türlü yaratma Allah’ın elindedir ve O’nun izni olmadan, diğer konularda olduğu gibi bu alanda da hiçbir gelişme mümkün olamaz. Bu alandaki bütün gelişmeler Allah’ın izni ile olmaktadır. Bu konuda tam bir iman içerisindeyiz. Şayet insanlık bu konularda bir gün tam bir başarı elde ederse bir mü’min olarak bizim durumumuz ne olacaktır? Acaba Allah’a iman noktasında inançlarda bir sarsılma, bir yıkılma söz konusu olabilir mi? Zira daha şimdiden şimdiden bu tür gelişmelerin, yaratıcının yalnız Allah olduğu anlayışını sarsabileceği akla gelmekte Allah ile yarışma, hatta onu geçip O’ndan daha iyisini yapma şeklinde değerlendirilebilmekte, artık Tanrı’yı bu hususlarda devre dışına itmeye çalışmak yönünde düşünceler üretilmektedir.. Batıda bazı kesimlerde gündeme getirilen bu anlayış, gelişmelere paralel olarak bütün dünyada, bu arada ülkemiz de dahil İslam aleminde de yayılabilecek ve aynı söylem bütün buralarda yüksek sesle dile getirilebilecektir. Nitekim bu gelişmeler bilhassa XVIII. yüzyılda olduğu gibi yeniden bilimi tanrılaştırmaya doğru yol almaktadır. Bireyin bu sayede din, Allah, ahiret gibi inançlarından soyutlanması tehlikesini doğurmaktadır... Allah Teala: 1 - Yüzlerce ayette yaratmadan bahsedip insanların dikkatini buna çekmekte, Bu ayetlerde insanlara ölüm ve diriltme üzerinde düşünmelerini emretmekte, Defalarca yeniden yaratma, yaratmayı yenileme, iki ölüm ve iki dirilmeden bahsetmekte, Daha önceki toplumlarda pek çok kez ölen insanların yeniden diriltildiğinden söz etmekte, İnek etini vurmak suretiyle bir ölünün Hz.Musa’nın eliyle diriltilmesi, Hz. İbrahim’in eliyle kuşların diriltilmeleri ve Hz.İsa’nın eliyle ölülerin diriltilmesi örneklerinde olduğu gibi bizzat insan eliyle diriltilmeye dair örnekler vermekte, Yine Hz.İsa’nın eliyle balçıktan canlı kuşların yaratıldığını, Hz.Musa’nın elindeki asanın canlı bir varlık haline geldiğini anlatmakta, Çok uzun süre uyutulduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden uyandırılan ve yaşatılan kimselerden haber vermekte, çok uzun süre yaşayan peygamberleri bize anlatmakta; Yine çok ilerlemiş yaşına rağmen evlenip çocuk sahibi olan peygamberlerin varlığından bahsederek bilim adamlarının belki de ileride gerçekleştirilmeleri muhtemel olan bu hususların numunelerinin Kur’an’da mevcut olduğuna dikkatlerimizi çekmektedir. Bunlar hiçbir zaman Allah’ın yarattığı veya dirilttiği manada bir yaratma veya diriltme değildir. Bilim adamlarının bugün yapmakta oldukları veya yarın yapacakları bütün buluşlar ve gelişmeler, tamamen belli bazı ilmi ve tabii kurallar, kaideler çerçevesinde olmaktadır. Bunlar hep bir kişinin değil öteden beri süregelen kollektif çalışmaların ürünüdürler, hepsi mevcut bazı örneklerden esinlenerek gerçekleştirilmektedir, olan bir varlığın kopyası yaratılmakta veya diriltilmektedir. Bütün bunlar için yine bazı malzemelere ihtiyaç vardır; hiçbiri tamamıyla yoktan var edilmiş değillerdir... Oysa Allah’ın yaratması veya diriltmesi bütün bunlardan farklı ve bunların ötesinde bir yaratış- diriltiştir. O istediği her şeyi tamamıyla yoktan var edebilir, olmayan bir şeyi yaratmak için başka malzemelere veya bilgi birikimine, başkalarının desteğine vs. ihtiyaç duymaz... O yüzden biz hiçbir zaman bunları ilahi yaratış ve diriltiş ile mukayese edemeyiz. Bunların mucize olmadığı da açıktır. Her şeyden evvel peygamberlerin gösterdiği mucizeler, gaye ve hedef bakımından bu ilmi buluş ve inkişaflardan tamamen farklıdır ve ayrıdır. Mucizelerin gayesi muhatapları peygamberin sadakatine inandırmak, Allah tarafından görevlendirildiğine onları ikna etmektir. Hedef kitle çevrede bulunan kişilerdir. Onların gözleri önünde gerçekleşir, bağlı olduğu belli şartlar yoktur, onun dışında hiç kimse o mucizeyi gerçekleştiremez. Mucizenin gerçekleşmesi için daha önce bir alt yapının, bir arka planın hazırlanmasına gerek yoktur, o anidir, bir anda gerçekleşir ve biter. Oysa ilmi keşif ve buluşlar böyle değildir. Bunların gayesi insanları dini bir konuda inanca sevk ve ikna etmek değildir. Hedef kitleleri de bütün insanlıktır. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, hiçbir ilmi buluş aniden ortaya çıkmış değildir, hepsinin daha önceden süre gelen bir alt yapısı, bir arka planı vardır. Bunların çoğu yıllar, hatta yüzyıllar süren çalışmaların sonucudur. Her ilmi buluşta ona son noktayı koyan gibi ondan önce bu buluşun arka planını hazırlayanların da etkisi vardır. Bu açıdan hiçbir ilmi buluş esas itibariyle tek bir kişinin eseri değildir, öteden beri süre gelen kollektif bir çalışmanın nihai sonucudur. Yine mucizelerin gerçekleşmesinde herhangi bir yan desteğe ihtiyaç yokken, her mucize teknik ve deneysel alet ve araçlardan beri salt bir şekilde cereyan ederken, ilmi buluşlar pek çok teknik ve deneysel araç-gereçler sayesinde gerçekleşmektedir. Bugün birer mucize gibi değerlendirilebilen radyo, kasetçalar, televizyon, video, cep telefonları, faks makineleri, bilgisayarlar, internet ve daha pek çok ilmi buluş, ancak belli şartlarda ve pek çok araç gereç sayesinde gerçekleşebilmektedir. İlmi buluşlar sadece teknik donanıma ihtiyaç duymazlar, daha pek çok yan desteğe de gereksinim duyarlar. Mesela yukarıda sözünü ettiğimiz tüm buluşlar elektriğe muhtaçtırlar; şayet cereyan veya akü olmazsa bunların hiçbiri çalışmaz, hiçbir işe yaramazlar. Yine bütün ilmi buluşlar belli kaide ve kurallar çerçevesinde gerçekleşir, bunların hepsi ilmi kurallara bağlıdırlar. Bu kaide ve kurallara uyulduğu, ihtiyaç duyulan ortam sağlandığı takdirde her yerde ve işin erbabı olan her alim tarafından tekrarlanabilirler. Bu açıdan ilmi buluşlar ne kadar mükemmel ve olağan üstü olursa olsun, o bir ilmi buluştur, peygamberlerin gösterdiği anlamda bir mucize değillerdir, velev ki büyüklüğü ve önemi itibariyle peygamberin gösterdiği mucizeden önde olsun. Mucizenin alanı, kulvarı, gayesi, hedefi ayrıdır, ilmi buluşlarınki ayrıdır, bunları birbirine karıştırmamak lazımdır. Bilim adamlarının onların benzerlerini gerçekleştirmek üzere gayret göstermeleri doğaldır, hatta bize göre gereklidir. Biz bunları insanlığın önüne konmuş birer ışık, ilim alemine yol gösteren birer rehber olarak görüyoruz. Peygamberlerin gerçekleştirdiği bazı mucizelerin benzeri bir takım olağanüstü hadiselerin veliler tarafından gerçekleştirildiği ilgili kaynaklarda belirtilmektedir. Keramet adı verilen bu doğaüstü davranışlar, kelam alimlerince hak ve gerçek olarak değerlendirilmiştir. Esasen Kelam ilminde muhal ve mümkün tartışılırken, bugün birer ilmi buluş olarak ortaya konan bu olağanüstü hadiselerin gerçekleşmesinin imkan sınırları içinde olduğu belirtilir. Nitekim, Endülüs’te bulunan bir amanın, gecenin karanlığında Doğunun en uç noktasındaki bir tepeyi görebilmesinin muhal değil, imkan dairesinde olduğu belirtilmiştir. Genler üzerinde yapılan çalışmanın aslı şudur: Gen mühendisleri ZATEN VAR OLAN BİR HÜCRENİN, ZATEN VAR OLAN GENLERİNİ alacak ve bu genlerin bir kısmını eleyeceklerdir. Daha sonra bu genleri, ZATEN VAR OLAN, ama genlerini boşalttıkları bir başka hücreye ekleyeceklerdir. Sonra da, tahminlerine göre, bu hücre bu yeni genetik bilgiyle yaşamaya devam edecektir. Dikkat edilirse bu işlemlerde gerçekte bir "yaratma" fiili yoktur. Çünkü bir hücrenin yaratılması demek, bu hücrenin, cansız maddelerin bir araya getirilmesi ile hiç yoktan oluşturulması demektir. Oysa burada, zaten var olan hücreler arasında bir gen transferi yapılmaktadır. Hücrenin yoktan yaratılması bir yana, genlerin yoktan yaratılması bile söz konusu değildir. İnsanlar genetik teknolojisinden elbette yararlanabilir hatta yararlanmalı da. Ancak klonlamanın insanın geleceği açısından dini ve ahlaki bir takım sakıncaları vardır. İslamiyet, bilimsel çalışmalara prensip olarak karşı çıkan bir din değildir. Zira “Bilimsel çalışmalar, yüce Allah’ın kudretinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. Bu bakımdan teşvik edilmiştir. Ancak, bilimin dinin ve ahlak ile işbirliği halinde çalışmalarını sürdürmesi, insanlığın geleceği bakımından zaruridir. Klonlama, Bitki ve hayvanların klonlanması ile insanların klonlanması” olmak üzere 2 boyutta ele alınmalıdır. Bitki ve hayvanların klonlanması genel olarak bir eko-sistem problemidir. Bu bakımdan doğal dengeye zarar vermemek koşuluyla bitki ve hayvanların klonlanması insanın geleceği bakımından olumlu sonuçlar doğuracaktır. “Nesli tükenmekte olan hayvanların neslinin devamına fayda sağlayacağı, açlık sorununun çözümüne katkıda bulunacağı için buna olumsuz yaklaşılamaz” İNSAN KLONLAMASI İnsan klonlanması meselesi hukuk alanından ahlaka, din alanından tabiata kadar pek çok problemi beraberinde getirir. “İnsan klonlanması İslam’ın genel ilkeleri bakımından sakıncalar ortaya çıkaracaktır. Zira, İslam’ın kutsal saydığı aile kurumuna zarar verecek, özel hayatın gizliliği ilkesini ihlal edecek, Allah’ın yarattığı biyolojik çeşitliliğe ve tabiattaki dengeye müdahale olacak, İslam’ın üzerinde hassasiyetle durduğu nesep meselesine zarar verecektir.” Kuran-ı Kerim’de doğrudan yer almayan “Genetik klonlama” Klonlama birtakım genetik hastalıkların tedavisinde kullanılabilir. “Kalp, şeker, kas hastalıkları gibi bazı hastalıkların tedavisinde klonlama yapılabilir. Kök hücreler, klonlanarak bozuk olan organların iyileştirilmesinde kullanılabilir. Hücrelerin klonlanarak tedavi amaçlı kullanılması, tedavi olmayı dini bir görev sayan İslam’ın genel ilkelerine de aykırı değildir.” Allah’a, dine, madde ötesine inanmayan veya inancı gevşek olan kişiler devamlı Auguste Comte’un yıllarca önce ileri sürdüğü dinin yerini bilimin alacağı günün gelmesini beklerler. Aslında bu, Haman’a kule yapmayı emrederek, oradan Hz.Musa’nın ilahına ulaşıp onunla konuşmayı teklif eden Fir’avun’dan bu güne bir kısım kafaların hiçbir zaman gerçekleşmeyecek beklentisi veya kehanetidir. İlim adamları bir buluş yaptıklarında veya bilim ile teknoloji el ele vererek bir olayı gerçekleştirdiklerinde bu beklentinin gerçekleşmiş olabileceğini düşünüyorlar. Genetik kopyalamada da buna benzer bir psikolojinin yaşandığı görülmektedir. Allah’ın yaratması ile boy ölçüşmek cür’et ve cehaletini gösteren insanın bilmesi gerekir ki: a-Hem varlığı, hem de bütün özelliklerinin kendinden, kendine has, ezeli ve ebedi olması, b-Yarattığını var olanlardan değil, yoktan yaratması, c-Yarattıklarında bir hikmet ve düzenin bulunması gerekir. Bunlar yoksa yapılan hırsızlıktır ve kopyadır. Bilim adamları genlere müdahale ederek değişikliklere neden olabilmelerinin sonucunda insanın "yaratan" olduğunu zannederek Allah'ı inkara yeltenmektedirler. Halbuki, mevcut olan genler üzerinde oynamalar yapmak ve o canlıda değişimlere neden olmak o canlıyı yaratmak değildir. Veya klonlama örneğinde olduğu gibi, bir canlının kök hücrelerini alarak, o kök hücreyi bir canlının rahmine yerleştirip o canlının aynısından üretmek de yaratmak değildir. Yaratmak, yoktan var etmektir. Ve evrimciler gayet iyi bilmektedirler ki, tek bir canlı hücresini dahi yoktan var etmekten acizdirler. Bu konuda yaptıkları çalışmaların tamamı başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Genetik kopyalama yoluyla bir hayvanın, aynı özelliklerini taşıyan bir eşini, bir kopyasını elde etmekte sakınca olmayabilir ancak bu insana uygulanırsa bunun insan ruhunu, beynini ve zekasını nasıl etkileyeceğini şimdiden kestirebilmek mümkün değildir. Bunun sonuçlarını görmenin bir tek yolu insan üzerinde deneyler yapmaktır; böyle bir deneye ise ne ahlak, ne din, ne de hukuk izin verir. Allah, insanı en güzel bir biçimde yaratmış, en büyük saygınlığı vermiş "insanı en şerefli kılmış, onların karada ve denizde gezmelerini sağlamış, temiz şeylerle onları rızıklandırmış ve onları yarattıklarının bir çoğundan üstün kılmıştır." Onu akılla süslemiş, yükümlülüğüne muhatap kabul etmekle onurlandırmış, yeryüzünde O'na kendi adına yönetme ve imar yetkisi (hilafet) vermiştir. İslâm; din, can, akıl, nesil ve mal şeklindeki beş külli maksadı koruma altına alarak, insan fıtratını muhafaza konusunda ister sebep ister netice açısından olsun, onu bozabilecek her türlü değişiklikten uzak tutma hususunda son derece hassas davranmıştır. Allah, insana bilmediğini öğretmiş, bir çok ayette: "Görmüyorlar mı?","Düşünmüyorlar mı?","Akletmiyorlar mı?", "Yaratan Rabb'inin adıyla oku!","Bunda düşünen, akleden kimseler için işaretler vardır" gibi vurgularla ona hitap ederek araştırma ve inceleme yapıp düşüncesini ve kavrayışını harekete geçirmesini emretmiştir. İslâm, Allah'ın yaratılıştaki sünnetini ortaya çıkaracağı için bilimsel araştırma hürriyetini ne engellemiş ne de kısıtlamıştır. Bir şeyin, sadece uygulanabilir olması sebebiyle uygulanmasına izin verilmez, aksine onun faydalı, insanların menfaatlarını sağlayıp zararlarını gideren bir bilim olması; insanın saygınlığını, Allah'ın onu yaratış hedefini koruması, kobay haline indirgememesi, bireyin şahsiyet ve özelliklerine müdahale etmemesi, sosyal bünyeyi, akrabalık ile nesep ve aile bağlarını tahrip etmemesi gerekir. "Kopyalama" diye etrafında gürültü koparılan şey de yeni bilimsel gelişmelerden birisidir. Yaratılış konusundaki Sünnetullah, insanın her biri normal bir hücrenin yarısı oranında kromozom taşıyan iki nutfenin (üreme hücresinin) birleşmesinden oluşması yönündedir. Babanın spermi ile annenin yumurtası birleşince, bunlar emşâc, nutfe yani zigot olurlar. Zigot, tam bir genetik donanıma ve çoğalma kabiliyetine sahiptir. Anne rahmine ekildiğinde büyür, gelişir ve Allah'ın izniyle mükemmel bir yaratık olarak doğar. Zigot bu süreçte ikişer, dörder, sekizer bölünerek birbirinin aynısı hücreler biçiminde çoğalır. Bölünme sürekli devam eder ve birbirlerinden ayrılıp özelleşecekleri döneme gelirler. Özelleşme döneminden önce zigot hücreleri ikiye ayrılacak olursa tek yumurta ikizi oluşur. Hayvanlar üzerinde, özelleşmeden önce zigotun dışarıdan müdahale ile yapay olarak bu şekilde bölünmesi gerçekleştirilmiş ve tek yumurta ikizleri elde edilmiştir. Bu uygulama henüz insan üzerinde denenmemiştir. Birbirinin aynı yavrular elde edildiği ve teknik olarak "bölme yoluyla klonlama" dendiği için böyle bir uygulama bir tür kopyalama olarak algılanmıştır. Tam teşekküllü bir yaratığın kopyalanması için bir ikinci yol daha var. Bu yol, beden hücrelerinden birisinin çekirdeğindeki gen bütününün alınıp DNA'dan temizlenmiş yumurta hücresine nakledilmesiyle olur ki, böylece tüm genetik özelliklere sahip ve bölünebilen bir zigot oluşur. Daha sonra anne rahmine yerleştirilen bu zigot da gelişir, büyür ve neticede yine Allah'ın izniyle mükemmel bir varlık olarak doğar. Dolly isimli koyunda uygulanan kopyalama türü, çekirdek nakli de denen işte bu kopyalamadır. Fakat burada kopyalanan yaratık, hücresi alınan asıl yaratıkla tıpatıp benzerlik göstermez. Çünkü DNA'dan temizlenmiş anne yumurtası, yine de bazı çekirdek özelliklerine sahiptir ki, bu özellikler vücuttan alınan hücre üzerinde etkili olurlar . Kopyalamanın bu türü de henüz insan üzerinde gerçekleşmemiştir. Bu bilgilerden anlaşılıyor ki, kopyalama ya DNA'dan arınmış yumurta hücresine herhangi bir vücut hücresinin çekirdeğinin nakli ile ya da zigot hücrelerinin özelleşmesinden önce yumurtanın bölünmesiyle bir veya daha çok canlı varlık elde edilmesi işlemidir. Açıktır ki, bu ve benzeri uygulamalar, kısmî veya küllî bir yaratma değildir. Allah Teala bunu hatırlatmak için: "De ki! Göklerin ve yerin Rabbi kim? De ki, Allah'tır!...yoksa Allah'a , O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da yaratmaları birbirine mi benzettiler? De ki, her şeyi yaratan Allah'tır. O her şeye üstün gelen tek Tanrıdır." "Sizi yaratan Biziz, hâlâ tasdik etmez misiniz? Söyleyin, akıttığınız meniden insan yaratan siz misiniz, yoksa Biz mi yaratmaktayız? Ölümü aranızda biz tayin ettik, sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi bilmediğiniz şekilde var etmeyi dilesek kimse önümüze geçemez! Andolsun ki, ilk yaratmayı bilirsiniz, yine de düşünmez misiniz?" "İnsan, Bizim kendisini nasıl bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi? Kendi yaratılışını unuttu da şu çürümüş kemikleri kim diriltecek? Diyerek bize bir misal verdi. De ki, onları ilk defa yaratan diriltecek. O. her yaratmayı bilir." "Andolsun Biz, insanı çamurdan meydana gelen bir süzmeden yarattık. Sonra onu bir nutfe olarak sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi alakaya (embriyoya), onu da bir çiğnemlik ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik, sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir!" buyurur. Bu açıdan bakıldığında her iki yöntemle veya insan çoğalmasını sonuç veren başka herhangi bir yöntemle insan kopyalanması doğru değildir. İster ana rahminin kiralanması, ister yumurta ya da erkek sperminin veya kopyalama için vücut hücresinin alınması yoluyla olsun, karı-koca arasına üçüncü kişilerin girdiği her durum meşru değildir. Maslahatı sağlayıp mefsedeti giderecek biçimde şer'i ilkeler dairesinde, bakteriler ve sair mikroskobik canlılarla bitkiler ve hayvanlar üzerinde kopyalama teknikleri kullanılmasında ve genetik mühendislik uygulamaları yapılmasında her hangi bir mani yoktur. Sonuç olarak belirtmek gerekirse, bilimsel yeniliklere yaklaşımın, dini bir bakış açısıyla temellendirilmesi gerekir. Bu tür konulara yaklaşılırken imanî bir bakışa sahip olunmalı, bu konular din ve ilkeleri ile çelişecek biçimde sunulmamalı ve herhangi bir yargıda bulunmadan önce kamuoyu bilinçlendirmelidir. Bütün bunlar Yüce Allah'ın "Onlara, güven ve korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar. Halbuki onu Peygambere ve aralarındaki yetkili kişilere götürselerdi, içlerinden işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Eğer size Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız." mealindeki sözüne uymanın da bir gereğidir. Hâlâ hayvanlar üzerinde bilimsel çalışmaları devam eden bir tekniğin insana uygulanması durumunda ortaya çıkabilecek sonuçları düşünmek bile ürpertici. Hayvanlar üzerinde devam eden çalışmalarda aşırı büyüme, kalpte birtakım bozukluklar gibi problemler ile karşılaşılmıştır. Yarın anomalili insanlar meydana gelince onların sorumluluğunu kim üstlenecektir? Genetik bozuklukların meydana gelmeyeceğini kim garanti edebilir? Kopyalamayla ortaya çıkacak en büyük tartışma babanın kim olduğunun tespiti meselesi olacaktır. Benim klonumun babası kimdir, annesi kimdir? Babası ben miyim? Babası ben değilim çünkü kopyalama için alınan benle ilgili genetik materyal, benim anne ve babamdan geliyor. Benim çocuğum ile benim klonum arasında kimin olduklarına dair büyük tartışma var. Benim çocuğumda, eşimle benden gelen genetik materyal yüzde 50. Benim klonumun genetik metaryeli ise anne babamdan geçecek. O zaman ben nasıl kopyamın babası olabilirim? Adli bir vakada klonumun benim çocuğum olduğunu nasıl ispat edeceğim?" Dinin bu girişime onay vermesi mümkün değildir. Zira din, neslin korunmasını, karışmamasını emretmektedir. Halbuki kopya bebeklerin ne annesi ne de babası bellidir.Bu uygulama, nereden bakılırsa bakılsın karmaşa doğuracaktır. Halbuki insan, yaratıkların en değerlisidir. Onun değerli oluşunun altında neslindeki güzellik, aslının ve asaletinin belirli olması yatmaktadır. Onu bu değer ve kıymetlerden mahrum ettiğimizde, ortalığa hilkat garibesi bir varlık çıkar. Şeklen insan olsa da, dinin emrettiği insanı insan yapan vasıflardan onu soymuş oluruz." Din, keşfi, icadı, bilinmeyeni yapmayı reddetmez, bilakis emreder. Dolayısıyla hayvanların klonlanması bilimin gelişmesi açısından caiz olsa bile klonlama ya da kopyalama işinin insanlarda tatbik edilmesi doğru değildir., insanın klonlanmasının insanlık için hayırlar değil, felaketler getireceği göz ardı edilmemelidir. Ancak insanı sosyal bir varlık olduğu için, meseleyi sosyal ilimlerden ve etik değerlerden soyutlamak mümkün değildir. Çünkü insan eylemlerinin oluşturduğu, bireylerin eylemlerini etkileyen toplumsal etkenlerin, düşüncelerin, tavırların alanı ahlâkın alanıdır. Bunu göz ardı eden insanlar gelişen bilim ve teknolojinin oluşumunda ahlâkî değerlere yeterince yer vermemekte, her şeyi soyut bilim ve teknolojiden beklemekte ve bu düşüncenin yanlışlığını fark etmemektedir. Bu anlayış “bilmek egemen olmaktır.” fikrini savunan Bacon’a kadar uzanmaktadır. Burada yanlış, teknoloji ve bilimin değil teknolojiyi ve bilimi kullanan, yönlendiren insanlarındır. Bu yanlış düşünceyi ortadan kaldırmak ya da asgariye indirmek, ancak etik değerlerin işlerliği ile mümkün olacaktır. Zira etik değerler ile yönlendirilmeyen bilim tüm insanlığı, kendini yönlendirenlerin etkisi doğrultusunda yönlendirecektir. İdeal olan, bilim ve teknolojinin üretiminde epistemoloji ile ahlâkın çatışabileceği durumlarda, hangisi tercih edilmeli, ya da bilimsel ve teknolojik açıdan mümkün olup, ahlâkî açıdan mümkün olmayan bir şey olursa durum ne olur gibi bir tercihle karşı karşıya kalmamaktır. Bunun olabilmesi için bilim ile ahlâkî değerler birbirini destekleyen bir tavır içinde olmalıdırlar. Bu nedenle doğru olan; “Mümkün olan her şey yapılmalıdır.” yerine,“İnsanlığa faydalı, ahlâken iyi olan her şey yapılmalıdır.” anlayışı hakim kılınmalıdır. Genetik kopyalama sonucunda aile müessesesi çok sıkıntıları ve zarar görecektir. Bu yöntemle dünyaya gözlerini açacak olan çocuğun anne-babası kim olacaktır? Bu durum nesillerin devamını engelleyecek, neseplerin karışmasına ve yok olmasına yol açacaktır. Buna bağlı olarak da hukuken birçok problemlerle karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olacaktır. Öbür taraftan kopyalama yoluyla üremenin, toplumun temel taşı olan ailenin tamamen dağılmasına yol açabileceği de gözden ırak edilmemelidir. Halbuki aile insana iyinin ve kötüsüyle her türlü değerin kazandırıldığı bir kurumdur. Bu sebeple ailenin yıkılması insanlığın yıkılması anlamına gelir. Bu tür bir üremenin kontrol altına alınması da mümkün olamayacaktır. Çünkü kopyalama işi insanların bilgisi olmadan da gerçekleştirilebilir. Böylece insanların bilgisi olmadan alınan hücre çok farklı amaçlarla kullanılabilir. Hatta hücrelerin dondurularak gelecekte kopyalama eyleminde bile kullanılabilir. Bu da hukuki ve ahlaki bir çok problemi yanında getirecektir.Konu bütün bu hususlar göz önünde bulundurularak yeniden gözden geçirilmeli ve sosyal hayatın korunması için daha titiz davranılmalıdır.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Sakın israf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez.

En'âm, 141

GÜNÜN HADİSİ

SABAH İLE YATSI NAMAZLARINI CEMÂATLE KILMANIN FAZÎLETİNE DÂİR EBÛ HÜREYRE HADÎSİ

Münâfıklara sabah ile yatsı (cemâat) namazlarından daha ağır hiç bir namaz yoktur. (Halbuki) bu iki namaz(ın cemâatin)de olan (ecir ve fazîlet)i bilseler emekliye, emekliye (sürtüne, sürtüne) de olsa onlara gel(ip hâzır ol)urlardı. (Ebû Hüreyre)

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI