Cevaplar.Org casino maxi

NİYAZİ BEKİ HOCAMIZLA RİSALE-İ NURLA ALAKALI BAZI SORULAR ETRAFINDA-1

Kıymetli ziyaretçilerimiz! Üstad Bediüzzaman ve eserleri etrafında bir büyük âlimimizle daha yaptığımız mülakatla huzurunuzdayız. İlminin derinliği ölçüsünde büyük bir tevazu ehli olan muhterem Niyazi Beki Hocaefendi’yi evlerinde ziyaret


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2010-11-01 05:36:42

Kıymetli ziyaretçilerimiz! Üstad Bediüzzaman ve eserleri etrafında bir büyük âlimimizle daha yaptığımız mülakatla huzurunuzdayız. İlminin derinliği ölçüsünde büyük bir tevazu ehli olan muhterem Niyazi Beki Hocaefendi’yi evlerinde ziyaret edip bir mülakat yapmayı Mevla(C.C) lütfetti.

Hocamız ilim ehli bir sülaleden geliyor. Babası merhum Molla Muhammed Efendi Doğu Anadolu’nun bilinen bir hocası olduğu gibi(aynı zamanda çok ehl-i salahatmış. Onu ilk defa gören merhum Hulusi Yahyagil “babanızdan çok haz duydum” demiş.) büyük ağabeyi Molla Mücahit Efendi, halen Bingöl’de medrese tedrisatını devam ettiren, Bingöl’ün en başta gelen âlimi.(*) Diğer bir ağabeyi Prof. Dr. Abdülaziz Beki Hocaefendi de ülkemizin fıkıh alanında değerli hocalarından.

Niyazi Beki Hocaefendi gerek İslami ilimlere vukufu, gerek Risale-i Nur’a nüfuzu, gerekse akıcı üslubuyla sohbette bizi çok etkiledi ve “bin barekallah” dedirtti. İnşallah kendilerinden daha çok istifade ve istifaza etme imkânı nasip olur.

Mülakatımızın ilk bölümünü hizmetinize sunarken, muhterem hocamıza bir kere daha teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Saygılarımla. Salih Okur/cevaplar.org

 Hocamızın öz geçmişi:

Niyazi Beki, 1953 tarihinde Bingöl'ün Gözer köyünde doğdu. Başta babası Molla Muhammed’den ders alarak başladığı Medrese eğitim hayatını, değişik hocalardan Arapça/Bedi, Beyan, Maânî, Akaid/Kelam, Fıkıh, Tefsir, Hadis, Mantık vb. İslâmî ilimleri okuyarak sürdürdü. Bingöl Lisesi ve Muş İmam-Hatip Lisesini bitirdikten sonra Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden 1984'te mezun oldu. Yüksek lisansını Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tefsir ve Hadis bölümü, Hadis Anabilim dalında; Doktora çalışmasını da Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Bölümü Tefsir Anabilim Dalında yaptı. 1993'te girdiği Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde, Arap Dili ve Belagatı Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi ve anabilim dalı başkanı olarak görev yaptı. Bu arada yaklaşık bir yıl(2003-2004) Amerika Birleşik devletlerinde bir fakültede misafir öğretim üyesi olarak bulundu. 17 Ekim 2005’te emekli oldu.

 Eserleri:

 “Fi Zilali'l-Kur'an” tefsirinin tercümesi (heyetle), İstanbul, 1989-92.

"Namazın Sayısal Mucizesi", İstanbul, 1996.

“Kur’an İlimleri ve Tefsir Açısından Bediüzzaman Said Nursi’nin Eserleri”, İstanbul, 1999.

 “Abdulkadir Geylânî ve Esmâü’l-Hüsnâ Kasidesi”, İstanbul, 2000.

“Cevşenü’l-Kebir” Tercümesi, İstanbul, 2000.

“Kur’an-ı Kerim Meâli” (heyetle), İstanbul, 2001.

“Celal ve Cemal Sıfatları Işığında Rahman Suresi”, İstanbul, 2003(2. Baskı).

“40 Hadis’te İbret Verici Kıssalar”, İstanbul, 2006.

“ Hukuki ve Sosyolojik Tahlillerle İlk İslam Devleti”, İstanbul, 2006.

“Rum Suresi’nin Işığında, Bedir Zaferi, Kudüs ve İstanbul’un Fethi”, İstanbul, 2007.

“Cevşenü’l-Kebir”(Büyük Cevşen) tercümesi, İstanbul, 2007.

“Kur’an Güneşinden Çağımız İnsanına İrşat Rehberi”, İstanbul, 2008.

Beki’nin, 1989’dan bu yana değişik dergilerde İslâmi ilimler konusunda yazı ve makaleleri yayınlanmıştır. Ve halen çalışmaları sürmektedir.

Dört çocuk babası olan Niyazi Beki, Arapça, İngilizce ve Farsça bilmektedir.

-Muhterem hocam, İlham ne demektir? Risale-i Nur ilham mıdır? Üstadın bilgisi karışmamış mıdır?

İlham sözlük anlamı itibarıyla “iltiham” kelimesi ile aynıdır. İltiham bir şeyi adeta çiğnemeden yutmak, bir lokmanın çiğnenmeden yutulması demektir. Akıl ve kalb midesine de adeta kesbi bir çiğneme olmaksızın bazı bilgilerin girmesine “ilham” denilmektedir. Istılah mânâsı ise, Allah tarafından hayırlı olan bir şeyin kalb, zihin ve akla telkin edilmesidir.

İlham kelimesi Kur’an’da kelime olarak bizzat geçtiği gibi aynı manayı ifade eden başka şekillerde de geçiyor. Mesela Şems Suresinde

فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا

“(Allah) Ona/insana hem kötülük, hem de ondan sakınma yolunu ilham etmiştir” (Şems; 91: 8) buyruluyor.

Biz Türkçe’de genelde ilhamı iyi şeyler için kullanırız. Kötü şeyler için vesvese tabirini kullanıyoruz. Ama bu ayette kalbe gelen kötü düşüncenin kendisine de ilham denilmiş ve “kötülüğün de ne olduğu ilham edilmiştir” denmiştir. Dolayısıyla da bu bir uyarıdır, bu da güzeldir aynı zamanda.

Hani bir Arap şairi diyor ya;

“A’reftü’ş- şerre la li’ş- şerri lakin li tevakkihi

Femen lem ya’rifi’l-hayra mine’ş- şerri yeka’ fihi”

“Ben kötülüğü de öğrendim ki, hayırla kötülüğü birbirinden ayırayım diye.

İyilikle kötülüğü birbirinden ayırt edemeyen kimse bir gün kötülüğün tuzağına düşebilir.”

Ama, prensip olarak Abdullah bin Mesud(r.a)’dan gelen bir hadis rivayetinde Hz. Peygamber (a.s): إن للشيطان لمة بابن آدم وللملك لمة فأما لمة الشيطان فإيعاد بالشر وتكذيب بالحق وأما لمة الملك فإيعاد بالخير وتصديق بالحق فمن وجد ذلك فليعلم أنه من الله فليحمد الله ومن وجد الأخرى فليتعوذ بالله من الشيطان الرجيم ثم قرأ { الشيطان يعدكم الفقر ويأمركم بالفحشاء } قال أبو عيسى هذا حديث حسن غريب وهو حديث أبي الأحوص لا نعلمه مرفوعا إلا من حديث أبي الأحوص

"İnsanoğlunda bir lümme-i şeytâniyye bir de lümme-i melekiyye vardır. Lümme-i şeytâniyyeden hakkın yalanlanması ve kötülüklerin yapılması; lümme-i melekiyyeden de hak ve hakikatin tasdik edilmesi ve güzel işlerin yapılması yolunda telkinler yapılır. Buna göre içinden hayır işlerine dair telkinler alan kimse, bunun Allah tarafından olduğunu bilsin ve O'na hamd etsin. Kötülük telkinini alan kimse de kovulmuş şeytandan Allah'a sığınsın." buyurmuş ve ardından "Şeytan size fakirliği vadeder ve hayâsızlığı emreder"( el-Bakara, 2/268.) mealindeki âyeti okumuştur." (et-Tirmîzî, Tefsir, 3)

Bediüzzaman ilham ile vahiy arasındaki ilişkiyi şöyle değerlendirmektedir: Bütün meleklere, insanlara, hatta hayvanlara gelen ilhamlar bir nevi kelâm-ı İlâhîdir.

قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً

"De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir" (el-Kehf, 18/109) mealindeki âyet, aynı zamanda ilhamlara da işaret etmektedir. Âyet, bütün kâinata mutlak hükümran olan Allah'ın saltanatında sonsuz askerlerinin bulunduğuna ve sürekli ilham aldıklarına delalet etmekte ve onların aldıkları ilhâmî emirlerin ihtiva ettiği sözlerin çokluğunu ve hatta sonsuzluğunu haber vermektedir.

Sâdık ilhamlar da bir cihette vahye benzerler. Onlar da bir çeşit Allah'ın kelâmı sayılır. Bununla beraber vahiy ile ilham iki noktada birbirinden tamamen ayrılıp, büyük bir farklılık gösterirler.

Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin büyük çoğunluğu, melek vasıtasıyla; ilhamların çoğu ise, vasıtasız gelir. Nasıl ki, bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var;

Birisi: Saltanatının haşmetine uygun ve bütün halkın bir reisi olarak, özel temsilcisini bir valiye göndermek suretiyle umum herkesi ilgilendiren emirler ihtiva eden bir hitap gibidir.

Diğeri ise; Sultanlık unvanıyla ve padişahlık ismiyle veya bir devlet başkanı sıfatıyla değil de; kendi şahsına ait özel ilişkisinden dolayı bir yakını veya halktan herhangi bir kimseyle hususî telefonuyla hususî olarak yapılan konuşmadır. Tıpkı bunun gibi; ezelî Sultan yüce Allah'ın da iki çeşit konuşması vardır.

Birisi: bütün kâinatın Rabbi ismiyle ve onun bir yaratıcısı olarak, vahiy veya vahyin hizmetini gören kapsamlı ilhamlar ile peygamberlerle yaptığı konuşma; diğeri ise her bir ferdin, her bir canlının Rabbi ve yaratıcısı olmak haysiyetiyle, hususî bir surette ve, aynı zamanda perdeler arkasında onların kabiliyetlerine göre kendileriyle yaptığı konuşmadır.

Vahiy ile ilham arasındaki ikinci fark şudur: Vahiy gölgesizdir, saftır, durudur. Peygamberler gibi yüksek makamlarda bulunan insanlara mahsustur. Havassa hastır. İlham ise, gölgelidir, renkler karışır ve umumidir. Meleklerin, insanların ve hayvanların ilhamı gibi pek çok çeşitleri vardır. Denizlerin –âdeta sonsuzlukta nyüzen-su damlaları gibi sonsuzluğu ifade eden bu sayısız ilhamlar, Allah'a ait kelimelerin teksirine bir zemin teşkil etmekte ve bir anlamda,

قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً

"De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir." âyetinin bir vechini tefsir etmektedir.

Bediüzzaman'a göre, ilhamın mâhiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan meydana gelmektedir:

Birincisi, Allah'ın kendini sevdirmesi: Allah, bin bir çeşit nimetleriyle fiilen kendisini kullarına sevdirdiği gibi, söz ve sohbetiyle her an kullarının yanında hazır olduğunu göstermekle de kendisini sevdirmesi "Vedûd" ve "Rahman" isimlerinin gereğidir.

İkincisi: İsteklere cevap vermesi: Allah, kullarının dualarına fiilen cevap verdiği gibi, sözlü olarak da cevap vermesi, "Rahîm" isminin gereğidir.

Üçüncüsü: Muhtaçların yardımına koşması: Allah, ağır belalar ve şiddetli sıkıntılara giren mahlûklarının feryâd-u figanlarına fiilen koştuğu gibi, bir nevi konuşması hükmünde olan ilhâmî sözlerle de imdatlarına koşması "Rab" isminin bir gereğidir.

Dördüncüsü: Yaratıkları ile konuşması: Allah, çok âciz, zayıf, fakir; kendi sahibini, yardımcısını ve hamisini bulmaya pek çok muhtaç ve müştak olan şuurlu mahlûklarına, varlığını, huzurunu ve himayesini fiilen ihsas ettirdiği gibi, bir çeşit konuşması olan sâdık ilhamlar perdesinde, hususî bir şekilde o fertlerin her birisine özel kalb telefonu ile iletişim kurması, kendi varlığını onlara hissettirmesi, şefkat ve merhametinin bir gereğidir.

Yukarıda da arz edildiği gibi, ilhamlar çeşitlidir. Kıymet-i ilmiyeleri de farklıdır. Öyle ki, bu farklılık, ilham sahibinin durumu ile ilgili olduğu kadar, ilhamın veriliş gayesini teşkil eden işin özelliği ile de yakından ilişkilidir. Buna göre manevî mertebeler, Allah'a yakınlık gibi hususlar, ilhamın ulvîleşmesinde rol oynadığı gibi, hata kabul etmez işlerin düzgün yürümesini sağlamak için verilen tekvinî ilhamların mertebesi de hata kabul etmeyecek kadar ulvîdir.

وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاء أَمْرَهَا

“Ve her göğe görevini vahyetti”, (Fussilet, 41/12.)

وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ

 “Rabbin bal arısına vahyetti”( en-Nahl, 16/68.) şeklindeki âyetler, göklere, arıya verilen ve tekvinî işlerle alakalı olan hususlarda, bu çeşit tekvînî ilhamların yanılmaz bir keyfiyet kazandıklarını göstermektedir. Çünkü bu çeşit ilhamlar, Allah'ın sonsuz ilminin ve kudretinin birer tecellisi olarak ortaya çıkmakta ve ilham sahiplerinin kendi düşünce ürünü olacak hiç bir şeye yer verilmemektedir.

Bu sebepledir ki, cansız güneşe, gök cisimlerine ve şuursuz arıya olan ilhamlar, canlı ve şuurlu olan insanlara yapılan ilhamlardan daha sağlamdır. İnsanlar imtihan gereği hür olduklarından, gelen ilhamlara kendi düşünce ürünlerini de katabilir ve yanılabilirler. Şüphesiz bu husus özel bir mâhiyet arz etmektedir. Yoksa onların insanlardan daha üstün olduklarını göstermez.

Buharî ve Müslim'in tahriç ettikleri bir hadiste ise, Hz. Peygamber (a.s) şöyle

buyurmuştur:

 

"Şüphesiz sizden önceki ümmetlerde muhaddesûn (ilhama mazhar) denilen kimseler vardı. Eğer benim ümmetimde de ilhama mazhar bir tek kişi varsa, şüphesiz o Ömer'dir."(Buhârî, Fedâilus-sahâbe, 6; Enbiya, 54; Müslim, Fedâilü's-sahâbe, 23.)

 

Görüldüğü gibi bu hadiste ilhama mazhariyetin varlığı ile beraber, onun yüksek bir değere sahip olduğu hususu da vurgulanmaktadır.

Ebû Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadiste de Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Rûhu'l-Kudus benim kalbime şunu üfledi: Hiç bir nefis rızkını tamamlamadan ölmez. O halde dikkat edin, Allah'tan korkun ve rızık arama hususunda güzel davranın."( bk. er-Râğıb, 748. İlgili hadis için bk. Suyûtî, el-İtkan, I/59; el-Camiu's-Sağîr, 1/155; Aclûni, 1/231.) Bu hadis, peygamberlerin vahiy olgusu dışında ayrıca ilhama mazhar olduklarını da göstermektedir.

İslâm âlimlerinin konuyla ilgili görüşleri şöyledir.

Suyûtî, müfessirlerde bulunması gereken şartları sayarken, bunlardan birinin de "mevhibe ilim" olduğunu söylemiştir. Ayrıca bunun insanlar için mümkün olmayacağını söyleyenlere de "Bu pekâlâ mümkündür. Her şeyin bir usûlü olduğu gibi, bu mevhibe ilmini kazanmanın da yollarının bulunduğunu, bunların da sâlih amel, züht ve takva olduğunu" ifade etmiştir.

Suyûtî'ye göre, "İlmiyle amel eden bir kimseye Allah bilmediği şeyleri de öğretir."( Aclûnî, 11/265.) şeklindeki hadis-i şerif, bu mevhibe ilmine işaret etmektedir.

Sa'deddin Teftazânî, Kur'an'ın zahiri naslarını kabul etmekle beraber, Kur'an'da gizli işaretler ve ince mânâları istinbat eden bir kısım muhakkik âlimlerin, batıl bir görüşü temsil eden "Bâtınî" lerle hiç bir ilişkilerinin olmadığını, aksine bunların bu bilgileri, onların îmanlarının kemalini ve irfanlarının hârikalığını gösterdiğini ifade etmektedir.

Şüphesiz "vehbî ilm" in varlığının en büyük delillerinden birisi de Hz. Hızır (a.s)'a verilen ve Kur'an'la sabit olan ilimdir.

فَوَجَدَا عَبْداً مِّنْ عِبَادِنَا آتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِندِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْماً

"Derken, (Musa ve arkadaşı) kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik."( el-Kehf, 18/65.) mealindeki âyeti tefsir eden âlimler şunları söylemektedirler:" Bu ilim, Allah'ın lütfü dışında kazanılması imkânsız olan özel bir ilimdir ki, takva ve ihlâsın bir neticesi olarak verilir.

Bir İlâhî mevhibe olan bu "Ledünni ilm"in, insanın gayret ve çalışması ile elde edilmesi söz konusu değildir. Bu sadece ve sadece Allah'ın rızasını kazanan, kulluk görevlerini bihakkın yerine getiren ve İlâhî kurbiyeti kazanan kimselere bir ikram olarak verilir."

Konuyu özetlersek: İlhamın kendi sahibi için bir bilgilenme yolu olduğunda ihtilaf söz konusu değildir. Genel olarak herkes için bağlayıcı ve kesin bilgi edinme yolu olup olmaması hususunda ise, âlimler arasında ihtilaf vardır. Kelâmcıların değerlendirmesine göre ilham bu konuda kesin bilgi edinme yolu değildir. Hem kelâmcı hem de mutasavvıf olan Gazzalî, Râzî ve Âmidî gibi Kelâm bilginlerine göre, keşif ve ilham yolu ile gelen bilgi de kesin ilim ifade edebilir. Yeter ki ilham sahibi kitap ve sünnetin ölçülerine göre meseleleri tartabilecek bir kudrete sahip olsun.

Bediüzzaman'ın ilmin bir yolu olarak kabul ettiği ilham, sırf kalbe gelen bir murakabe ilhamı değildir. Aksine fikir ve feyzin, akıl ve kalbin imtizacından, diğer bir ifâdeyle kesbî ve vehbî ilimlerin birleşmesinden meydana gelen bir irfanın adıdır. Yukarıda zikredildiği gibi, bu çeşit ilhama mazhariyyet, çaplı bir müfessirde bulunması gereken bir özellik olarak değerlendirilmiştir.

Müellifin aşağıdaki sözleri bu konuya ışık tutacak mâhiyettedir: "Kırk elli sene evvel, eski Said, ziyâde ulûm-u akliyye ve felsefiyyede hareket ettiği için, hakîkatü'l-hakâika karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. İmam-ı Rabbânî de ona gaybî bir tarzda "Tevhid-i kıble et" demiş; yani "bir üstadın arkasından git." O çok yaralı Said'in kalbine geldi ki, "Üstad-ı hakiki Kur'an'dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur" diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatiyle onu mânevi ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil, belki İmam-ı Gazzalî (r.a), Mevlâna Celâleddîn (r.a) ve İmam-ı Rabbânî (r.a) gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, Kur'an'ın dersiyle, irşadıyla hakikate bir yol bulmuş, girmiş. Hatta; "Her şeyde Allah'ın birliğini gösteren bir delil vardır" şeklindeki hakikate mazhar olduğunu, yeni Said'in Risale-i Nuruyla göstermiştir."

Sekerat vaktinde imanı koruyan ve insanın imanla kabre girmesini sağlayan iki önemli yolun varlığını anlatan ve bunlardan birici yolun sâlih amel ile meydana gelen kâmil velayet olduğunu belirten müellifin şu sözleri de bu konuda önemli bir detay sayılabilir: " İkinci yol: İmân-ı bilğayb cihetinde sırr-ı vahyin feyziyle, burhanî ve Kur'anî bir tarzda akıl ve kalbin imtizacıyla hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile zaruret ve bedahet derecesine gelen bir ilmelyakîn ile hakâık-ı imaniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol, Risale-i Nur'un esası, mayası, ruhu, hakikati olduğunu has talebeleri görüyorlar."

Görüldüğü gibi, bu ifadede hem bir mevhibe ilmi sayılan vahyin feyzinden, hem de ilmin kesin yollarından biri olan istidlal yolunun temel unsuru sayılan burhandan söz edilmektedir. Bu da müellifin ilhamdan neyi kasdettiğini açıkça göstermektedir.

-Devam Edecek-

* Muhterem Hakan Albayrak beyefendi, bir yazısında “Mele Mücahid Beki” hocadan da bahsediyor; “Bir kere de Hayrettin Karaman Hoca konuşsun, Mustafa İslamoğlu Hoca konuşsun, Urfa/Suruçlu Mele Mahmud Yakut konuşsun, Bingöllü Mele Mücahid Beki konuşsun... Bir kere değil her zaman konuşsun. Onlar konuşsun, kanaat önderleri onlar olsun ki, Türklerin ve Kürtlerin kanaatleri doğru dürüst önderliklere kavuşsun.” Yeni Şafak-31.10.2009

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Sinan Baba, 2011-01-06 16:27:15

İmi ile amil hocaları sitenize taşımanız ve tanıtmanız bize gelecek için ümid vermiştir. Hele Doğu'dan çıkan alimler. Cemil Meriç'in mehur sözünü teyid etmiştir."Işık Doğudan gelir." Aklımızı aydınlanmasına kalbimizin ısınması için Nur'lara ihtiyacımız var. Emeğe teşekkür.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-2

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-2

-İzninizle başka bir soruya geçmek istiyorum. Bir yerde üstad şöyle diyor; “ey uykuda iken k

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-1

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-1

O Bediüzzaman'dır Bu köşede, çeşitli vesilelerle dediklerimize ek olarak söyleyecek olursak:

ABDULLAH TAYLAN HOCAEFENDİ İLE SOHBETİMİZ

ABDULLAH TAYLAN HOCAEFENDİ İLE SOHBETİMİZ

Kıymetli ziyaretçilerimiz, yeni bir söyleşimizi daha hizmetinize sunuyoruz. Aslen Muş’lu olup

SEYDA FETHULLAH AYTE EFENDİ İLE GÖRÜŞTÜK

SEYDA FETHULLAH AYTE EFENDİ İLE GÖRÜŞTÜK

Doğunun ilim ve irfan merkezlerinden bir amud-u nurani olan Nurşin medreselerinin Üstad Bediüzza

BÜNYAMİN DURAN HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ

BÜNYAMİN DURAN HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Nur Söyleşilerimizden birisini daha hizmetinize sunuyoruz. Prof. Dr.

MEHMET RAGIP ÖNCEL HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ-2

MEHMET RAGIP ÖNCEL HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ-2

-Hocam, sizin risaleyi risaleyle izahınız çok dikkat çekiyor. Bu tarza nasıl başladınız? -

MEHMET RAGIP ÖNCEL HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ-1

MEHMET RAGIP ÖNCEL HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ-1

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Nur Söyleşileri bölümümüzde yeni bir mülakatımızı hizmetiniz

BABNİRLİ MELE ABDULLAH HOCAEFENDİ İLE ÜSTAD ETRAFINDA BİR SÖYLEŞİ

BABNİRLİ MELE ABDULLAH HOCAEFENDİ İLE ÜSTAD ETRAFINDA BİR SÖYLEŞİ

Kıymetli ziyaretçilerimiz, cevaplar.org adına gerçekleştirdiğimiz yeni bir söyleşiyi takdim

NUSRET KOCABAY HOCAEFENDİ İLE R.NURLARIN İRŞADİ YÖNÜ ÜZERİNE

NUSRET KOCABAY HOCAEFENDİ İLE R.NURLARIN İRŞADİ YÖNÜ ÜZERİNE

Kıymetli ziyaretçilerimiz, değerli bir âlim ve ehl-i kalb bir büyüğümüzle yaptığımız k

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ İLE BÜYÜK MÜCEDDİD'İN ETRAFINDA

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ İLE BÜYÜK MÜCEDDİD'İN ETRAFINDA

-Hocam, ilk sorum şöyle; Bediüzzaman’ın medrese sistemine getirdiği yenilikler nelerdir?

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ HOCAMIZIN DİLİNDEN İKİ ATEŞİN DİMAĞ

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ HOCAMIZIN DİLİNDEN İKİ ATEŞİN DİMAĞ

Değerli ziyaretçilerimiz, Prof. Dr. Ahmed Akgündüz Hocamızla yaptığımız yeni bir söyleşiy

Ey Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen Vârislerin en hayırlısısın.

Enbiya,89

GÜNÜN HADİSİ

Allah'ın en sevdiği isimler

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah'ın en ziyade sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman'dır." Müslim-Edeb:2 Ebu Davud-Edeb:59

TARİHTE BU HAFTA

*Eğriboz Adası'nin fethi(12 Ağustos 1470) *Kanuni Sultan Süleyman Han'in Tebriz'i fethi(13 Ağustos 1534) *Haçlı Ordusu'nun Kudüs katliami (15 Ağustoz 1099) *Gölcük Depremi(17 Ağustos 1999) *Misak-i Milli'nin TBMM'de de kabûlü(19 Ağustos 1920)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI