Cevaplar.Org casino maxi

BİR FOTOĞRAFLA GELEN

“Bütün kuvvetini ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır… Kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir… Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hiz


2010-10-22 04:04:50

Risale-i Nur’daki imanî ölçülerin hayata nasıl aktarılacağının usulünü ve örneğini gösteren lâhikaları okurken, beni özellikle mütehassis eden mektuplardan biri, Hâfız Ali’nin yazdığı, “Gücendin mi?” kaydı düşülmüş mektuptur. Müthiş bir duygu ve tefekkür yoğunluğu taşıyan, nefis terbiyesi ve terk-i enaniyet itibarıyla bu güzide insanın ne noktaya geldiğini gösteren kısa ama büyük bir mektuptur bu. Mektubu okurken, tevazu gibi, mahviyet gibi, tezkiye-i nefs etmemek gibi, ihlâsı kıracak esbabdan yılandan ve akrepten çekinir derecede çekinmek gibi bir dizi mü’minâne hasletin inci taneleri gibi birbiri ardınca dizilişini görür insan.

Gün gelecek, kader-i ilâhî, Hâfız Ali’nin Bediüzzaman’ın Barla hayatında yazdığı o cümlelerdeki sadakat ve ihlâsın derecesini bilfiil göstermeyi ona nasip edecektir. “Hayat ismine lâyık bir hayat bahşına vesilesiniz. O hayatı ihsan edene ve vesile olan uğruna, o hayatı ifna etmemem kâr-ı akıl değildir” diyebilen bu insan, on küsur sene sonra hayatını ‘hayat ismine lâyık bir hayat bahşına vesile’ olan Risale-i Nur’un müellifi üstadının hayatına bedel feda edecektir. Denizli hapsinde, üstadına bedel, üstadına ihanet etmeyişine bedel, şehid olacaktır. “Gücendin mi?” endişesi ile üstadına yazdığı o mektuba mukabil, üstadının ‘tam yerinde bir taziyenamesi’ ile şeref kazanacaktır.

Bu taziyename, “Meyve Risalesi’nin hakikatını ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakîn ve hakkalyakîn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda, âlem-i ervahta seyahata gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahata çekildi” gibi ifadeler yüklüdür. Yine bu taziyenamede Bediüzzaman, Hafız Ali için “Cenab-ı Erhamü’r-râhimîn, Risale-i Nur’un bütün yazılan ve okunan harfleri adedince a’mâline hasenat yazdırsın. Âmin! Ve onların sayısında onun ruhuna rahmetler yağdırsın. Âmin! Ve kabrinde Kur’ân’ı, Risale-i Nur’u ona şirin ve enis arkadaş eylesin. Âmin!” gibi hâlâ daha “Âmin”lerle okunan dualar etmektedir.

Beni bu taziyename kadar duygulandıran bir mektup ise, Bediüzzaman’ın “Aziz, sıddık kardeşlerim! Ben merhum Hafız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor” diye başlayan mektubudur.

Bediüzzaman Said Nursî gibi bir insanın ‘unutamadığı’, ‘acısının kendisini çok sarstığı’ bu güzide simayı bilfiil tanımak mümkün olmadığı gibi, bir fotoğrafını görmek de yakın zamana kadar nasip olmamıştır bana.

Gerçi gerek Hâfız Ali’yi, gerek o günkü sair Nur talebelerini hayalimde canlandırmaya çalışmışımdır. Yüzlerini tam çizemesem de, Ege şivesiyle konuşan, kendilerini ilk gören kişilerin ‘sıradan bir Ege köylüsü’ deyip geçeceği, zira kıyafetleri ve konuşma tarzlarıyla hiçbir ‘seçkin’lik arzetmeyen; ‘seçilmişlik’lerinin ancak bu görüntüyü aşıp bilfiil iç dünyalarına nüfuz ile kavranabileceği insanlar çiziyordum hayalimde. Öyle görünüş itibarıyla bir heybet uyandıran cüsseli ve karizmatik kişiler tasavvur ediyor da değildim.

Ve bu kişilerin hayalimde giydikleri bu suretleri bir tarafa, yazdıkları muazzam derinlikler taşıyan mektupları ve yaptıkları hizmeti diğer tarafa koyduğumda; ortaya benim akıl terazimin tartmadığı bir vaziyet çıkıyordu. Benim akıl terazime göre, onların yaptıkları şey, onların yapacakları cinsten şeyler değildi. Böylesi mektuplar, bırakın ortalama bir Ege köylüsünü, ortalama bir Ege şehirlisinin bile yazacağı türden mektuplar değildi. Ancak ciddi bir mektep-medrese tahsilinden geçen yahut çok ciddi bir tasavvuf terbiyesi gören bir insan yazabilirdi bunları. Akıl terazim, köylü kıyafeti taşıyan, görünüş ve kıyafet itibarıyla hiçbir seçkinlik ve zenginlik ima etmeyen bu insanların eliyle o hizmetlerin olmasını da tartabiliyor değildi.

Bu bakımdan, hayalimdeki Hâfız Ali –ve sair saff-ı evvellerin– resmi ile onların yaptıkları arasında akıl terazimin gördüğü muvazenesizlik, terazimi tamir gereğini düşündürmüştü bana. Güzel ve büyük hizmetleri en seçkin fakültelerde okumuş, hatta master ve doktora yapıp isminin önüne birtakım ünvanlar almış, iki dil bilen, eh kıyafeti de derli-toplu, ayrıca boylu-poslu insanlara yakıştıran bir akıldı benimkisi. Üstelik bu durumdaki tek akıl benimki de değildi. Lâkin ortada bu terazinin tartısına sığışmayan, dolayısıyla bu teraziyi tamir lüzumu gösteren bir durum vardı.

Bu teraziyi tamir gereğini kesinkes hissettiren bir nokta ise, İhlâs Risalesi’nde varolan bir paragraftı:

“Bütün kuvvetini ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır… Kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir… Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada yedi-sekiz senede yüz derece fazla edildi. Hâlbuki kendi memleketimde ve İstanbul’da burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî, insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında yedi-sekiz sene sizinle ettiğim hizmet; yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyet gösteren manevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat’iyyen şüphem kalmadı.”

Bu paragrafın eşliğinde hayalimdeki manzaraya ve de edilen hizmete baktığımda; bir de bunu Bediüzzaman’ın kendi memleketinde talebesi olan on küsur sene medrese tahsili görmüş, İslâmî ilimlere nüfuzu kuvvetli insanlarla veya İstanbul’da hemhal olduğu Mehmed Âkif, Mustafa Sabri Efendi, Zahid Kevserî, Emcedü’Zehavî.. gibi seçkin simalarla kıyasladığımda, iman hizmeti dairesinde ‘seçkin’lik ve ‘elitizm’ üreten; hizmeti birtakım isim, tahsil derecesi, elbise markası, bilinen dil sayısı, makam veya ünvana endeksleyen anlayışın sıhhatsizliği apaçık ortaya çıkmaktaydı.

Lâkin durum bu olduğu halde, nefsimin, ‘hayalimdeki manzaranın belki gerçeği yansıtmadığı’ suretinde bir itirazı hep olagelmişti.

Yakınlarda bir sevgili dostum vesilesiyle karşıma çıkan bir resim, bu itirazı da hepten siliverdi. Solda Bediüzzaman’ın ‘unutamadığı’ şehid Hâfız Ali, sağda Bediüzzaman’ın yeğeni Abdurrahman’ın vefatının getirdiği hüzün hengâmında tanıştığı, “…Ruhumdaki ihlâs ve ileride Risale-i Nur’a edeceği kıymetdar hizmeti, güya hiss-i kable’l-vuku ile ruhum o gencin ruhunda okudu” dediği Kuleönülü Mustafa, ortada takvâsı ve ihlâsı ile Risale-i Nur dairesinde tam bir velî makamında olagelmiş Tâhirî ile yanılmıyorsam Denizli hapsinde çektirmişti bu fotoğrafı.

Günler boyu tekrar tekrar bu fotoğrafa bakıyor, bu fotoğrafın eşliğinde “Hizmet kimlerin elinde yükselir?” sorusuna nefisle karışık vaziyette aklımın verdiği evvelki cevapları bir temizlemeye çalışıyorum.

Hizmet, fotoğrafta gördüğümüz o ellerde yükselmişti çünkü…

METİN KARABAŞOĞLU

RİSALE OKUMALARI-2 BÜYÜK BULUŞMALAR

NESİL YAYINLARI

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Metin Sun, 2010-10-26 19:50:50

güzel bir istifade teşekkür ederim, fakat fotoğrafla ilişkilendirilince -belki gereksiz fakat- söylemek istedim, o fotoğraftaki hafız ali ağabey değil. yağcıların kambur hafız ali si. ve yine aynı hapiste.hem hafız ali ağabeyin diğer fotoğraflarına benzemiyor.uzun boylu, uzun yüzlü, sakalsız...

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah'ın ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mi? Evet O, herşeye kadirdir.

Ahkaf, 33

GÜNÜN HADİSİ

"iman bakımından müminlerin en mükemmeli, ahlâkça en güzel olanlar ve ailesine en güzel davrananlardır."

Tirmizi

TARİHTE BU HAFTA

*Eğriboz Adası'nin fethi(12 Ağustos 1470) *Kanuni Sultan Süleyman Han'in Tebriz'i fethi(13 Ağustos 1534) *Haçlı Ordusu'nun Kudüs katliami (15 Ağustoz 1099) *Gölcük Depremi(17 Ağustos 1999) *Misak-i Milli'nin TBMM'de de kabûlü(19 Ağustos 1920)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI