Cevaplar.Org implant

TÂHİR'UL MEVLEVÎ (1877-1951) -1. BÖLÜM-

Tâhir’ul Mevlevî, son devrin büyük âlim, müderris, Mesnevîhan, Mevlevî Dedesi, şâir, yazar ve mutasavvıflarındandır. Büyük bir şâir olmasına rağmen mütevazılığinden şâirliğini bile kabul edemiyordu… Kendinden: “…genç idi


Nurgül Dere

nurguldere@gmail.com

2010-10-01 02:52:12

Tâhir'ul Mevlevî, son devrin büyük âlim, müderris, Mesnevîhan, Mevlevî Dedesi, şâir, yazar ve mutasavvıflarındandır. Büyük bir şâir olmasına rağmen mütevazılığından şâirliğini bile kabul edemiyordu… Kendinden: "…genç idim ve şâir olduğumu zannediyordum…" diye bahseder. Süleymaniye ve Laleli Camiinde verdiği Mesnevî derslerini oldukça akıcı ve tatlı bir üslûpla anlatan Tâhir'ul Mevlevî ayrıca tasavvufun en derin bahislerini herkesin anlayabileceği bir tarzda anlatır, dinleyenleri sıkmazdı. "Öğretmek ilmin zekâtıdır" diyen Tâhir'ul Mevlevî'nin ders meclisine devam edenler, yalnızca tasavvuf değil İslâm tarihi ve edebiyat hakkında da bilgi sahibi oluyorlardı. Yazdığı ilmî eserlerin yanında yaptığı tercümelerle de ilim dünyasına katkıda bulunmuş: "Tercüme edilmiş bir eserde, tercüme kokusu bulunmamalıdır" diyerek bu konudaki hassasiyetini göstermiştir. Arapça, Farsça ve Fransızcayı mükemmel tercüme yapabilecek derecede öğrenmiştir. Kendisini bu denli ilime adayan Tâhir'ul Mevlevî hiçbir zaman evlenmemiş, bundan ötürü çocuğu da olmamıştı. Evet, bu büyük şahsiyet tüm ömrünü ilim öğrenmeye ve öğretmeye adamıştı…

HAYATI

13 Eylül 1877 (5 Ramazan 1294) yılında İstanbul Aksaray'da bulunan Molla Güranî mahallesinin Mehter sokağındaki 3 numaralı evde dünyaya gelmiştir. Babası saraya mensup hademe-i hassa(1) başçavuşu Hacı Safvet Bey, annesi Sultan Abdülaziz'in cariyelerinden Çerkez asıllı Emine Emsal Hanımefendidir.

Asıl adı Mehmed Tâhir'dir. Divânçe-i Tâhir, Amuzgâri Fârisî, Dest-Âviz-i Fârisî-Hanan isimli kitapları ve ilk şiirlerinde Mehmed Tâhir ismini kullanmış, daha sonra Mevlevî tarikatına intisab etmesi ile birlikte yazı ve şiirlerinde Tâhir'ul Mevlevî ismini kullanmaya başlamış ve bundan sonra adı bu şekilde anılmıştır.

Mir'ât-ı Hz. Mevlânâ, Cengiz ve Hülâgû Mezâlimi, Şeyh Celâleddin Efendi Merhum vb. matbu eserlerinde ve yazma kitaplarının tamamında, ayrıca Sırat-ı Müstakim, Sebîlürreşad, Beyanü'l-Hak ve Mahfil mecmualarında yayınlanan şiir ve makalelerinde hep Tâhir'ul Mevlevî imzasını kullanmıştır. Daha sonra tarikatlara nisbet edilen ünvanların kaldırılması ile birlikte soyadı kanunu çıkıncaya kadar yazdığı yazılarda ve bu arada basılan eseri "Edebiyat Tarihimize Dâir Manzum Bir Muhtıra" adlı eserinde "Tâhir" imzasını kullanmıştır.

Kendisi bu konu hakkında: "Yine 64. sayıya kadar [Mahfil mecmuası] âcizane imzam Tâhir'ul-Mevlevî, diye atılırken Turûk-ı Âliye nisbet ve ünvanlarının lağvı hakkındaki kanun dolayısıyla Rebiü'levvel 1344/Eylül 1341'de çıkan 65. sayıdan itibaren yalnız "Tâhir" imzası kullanılmıştı." diye hâtırâtında yazar. 1934 yılında soyadı kanunu çıkınca soyad olarak "Olgun" adını almıştır.

TAHSİLİ VE ALDIĞI VAZİFELER

Sırasıyla; İstanbul Taşkasap'ta Molla Gürânî mahallesinde bulunan Hekimbaşı Ömer Efendi Mekteb-i İbtidâîsinde, Gülhane Askerî Rüştiyesinde ve Menşe-i Küttab-ı Askeriye'de(2) okumuştur. 1308/1892 yılının Haziran ayında henüz onbeş yaşında iken Bâb-ı Ser Askerî piyâde dâiresine (savunma bakanlığı) tâyin edilmiştir.

Bütün hayatı ilimle geçen Tâhir'ul Mevlevî almış olduğu tahsili yeterli bulmamış, kendisini daha iyi yetiştirebilmek için birçok âlimden özel dersler almıştır. Fâtih Camii başimamı Filibeli Mehmed Râsim Efendi ve Galata Mevlevîhânesi Şeyhi Mehmed Es'ad Dede'nin derslerine devam etmiş ve Esad Dede'den Mesnevî icâzetnâmesi almıştır. Hz. Mevlânâ'ya ve Mevlevîliğe büyük alâka duyması sonucunda Şeyh Mehmed Celâleddin Efendi'den sikke giymiş ve 1894 tarihinde Mevlevî tarikatı sâlikleri arasında yerini almıştır. Yenikapı Mevlevîhânesinde Muhaddis ve Şâzelî Şeyhi olan Şeyh Mustafa Tunusî'nin Şeyh odasında okuttuğu Fütuhât-ı Mekki'ye derslerine devam ederek tasavvuf ilminde ilerlemiştir. Ayrıca Mehmed Âkif Ersoy'dan Muallekât-ı Seb'a ve Şerh-i Zevzeni adlı eserleri okuyan Tâhiru'l-Mevlevî ilim tahsilinde zirveye çıkmış ve bir yandan da Farsça, Arapça ve Fransızcasını da mükemmel tercüme yapacak kadar ilerletmiştir.

HAC FÂRİZASI

1312 senesinde henüz 18 yaşında iken, Üstadı Es'ad Dede ile birlikte sonu Hac ibâdetine varacak uzun bir seyahate çıkmıştır. Sırasıyla; İskenderiye, Kâhire, Süveyş, Yanbu ve Medîne-i Münevvere'ye gidip Ravza-i Mutahhara ve Hücre-i Muattara'yı ziyaret ile müşerref olmuş, oradan da Yanbu, Cidde ve sonunda Mekke-i Mükerreme'ye giderek Ramazân-ı Şerif'i orada geçirip Hac fârizasını da yaptıktan sonra, Süveyş-İskenderiye üzerinden geri dönmüşlerdir.

Tasavvufî açıdan çok verimli geçen bu seyahatte, Kaside-i Bür'e nâzımı İmam Busirî, Seyyid Ahmed el-Bedevî, Seyyid Abdu'l-Âl gibi tasavvuf büyüklerini ve Mevlevî tekkelerini ziyaret etmişlerdir.

ÇİLEKEŞLİĞE TERFÎ VE DEDE OLUŞU

Önceleri kendi kendine semâ eden Tâhir'ul Mevlevî, Hicazdan döndükten sonra Yenikapı Mevlevîhânesi semâzen başısı Karamanlı Halil Dede'den semâ öğrenmiş ve Semâzenler arasında da şöhret kazanmıştır. Bundan sonra Muhiblikle iktifa etmeyen Tâhir'ul Mevlevî, çile çıkarmaya karar verir.

Bilindiği üzere Mevlevîlik, "Muhiblik" ve "Çilekeşlik" olmak üzere iki kısımdır. Muhibler, vazife sahibi kimseler olup, mukabele günlerinde tekkeye gelip âyine katılırlardı. Çilekeşler ise dergâhta 1001 gün hizmet ederek hücrenişin olurlardı. Tâhir'ul Mevlevî Çilekeş olması ile alakalı olarak:

"Ben, Muhiblikle iktifa edemeyerek çile çıkarmak arzusuna düştüm. Makam-ı Seraskerî'nin müdavimi bulunduğum piyade dairesi üçüncü şubesindeki vazifemden 1313 Receb'i sonlarında istifa ettim ve 1 Şaban 1313'te çilekeşliğe karar verdim.

Düşdü dâl ikrârıma târîh-i cevher Tâhirâ

Matbah-ı Molla'da oldum çillekeş dervîş ben

1313

Beyti çileye girişimin,

Şevke geldi nüh felek ettikde Hak

Bu güher tarih ile gûyâ beni

Matbahında çillekeş bir cân iken,

Kıldı sâhib-hücre Mevlânâ beni

1316

Beyti de çileyi ikmal edişimin tarihidir."

Çilekeşliği tamamlayarak usul gereği Dede olan Tâhir'ul Mevlevî artık tekkede hücre sahibi olmuştur.

MEVLÂNÂ'YI ZİYARET

Çilekeşliği nihayet bulan Tâhir'ul Mevlevî bu defa Hz. Mevlânâ'yı ziyaret etme arzusuyla şu beyiti söylemiştir:

Ederken Mevlevînin çillesin itmâm bin bir gün

Bizim bak çille-î aşkiçre bir mîâdımız yoktur…

Şeyhinden izin alarak, Eskişehir, Karahisar yoluyla Konya'ya ulaşır. 

Nihayetinde Mevlânâ'nın türbesini ziyaret ettiğinde ise dilinden şu mısralar dökülmüştür:

Yüzüm mâlide-i hâk-i derindir

Gözüm müştâk-ı vech-i enverindir

Ayâyâ-yı füyûzâtınla şâd et

Der-i lütfunda Tâhir çâkerindir.

Tâhir'ul Mevlevî ziyaretini nihayetlendirince Uşak, Manisa ve İzmir üzerinden İstanbul'a dönmüştür.

VAKIF LOKMASINA GÖZ DİKMEMEK

Konya'dan dönen Tâhir'ul Mevlevî bir müddet dergâhta hücresine çekilir. Fakat içi rahat değildir. Kendisi bu konuda:

"…Nüzurat ve zuhurata intizar etmekten, imâret kapısı bekler gibi vakıf lokmaya göz dikmektense, ekmeğimi kendi sa'yımla kazanmak fikrine düştüm…" diyor. Tâhir'ul Mevlevî elbette ki çalışmayıp dergâhında kalabilirdi, çünkü O hiç evlenmemiş, bekâr biri idi. Fakat O bu şekilde yapmayıp faziletli bir davranış sergilemiştir.

KİTAPÇILIĞA VE GAZETECİLİĞE BAŞLAMASI

Eskiden bu yana tedarik ettiği ve Hicaz'dan getirdiği kitaplardan müteşekkil bir sahhaf dükkânı açmaya karar verir. Aslında niyeti bir kütüphane açmak ve yeni eserler basmaktır. Beyazıt'ta tramvay yolunda bir dükkân tutar. Adını "Tâhir Dede Kütüphanesi" koyar ve ilk olarak da "Mir'at-ı Hazret-i Mevlânâ"yı bastırır. İkinci olarak da Galata Mevlevîhânesi şeyhlerinden Nâyî Osman Dede-zâde Sırrî Abdülbâkî Dede'nin Mîrâciye'sini "Manzûme-i Mir'ac" adı ile bastırır. Fakat satışları iyi gitmez ve kütüphaneyi Bâb-ı Âli civarında bir dükkâna taşır.

Aynı tarihlerde haftalık bir gazete çıkarmaya karar verir. Gazetenin neşri için müracaatta bulunur fakat o yıllarda gazete vs.. çıkarabilmek için imtiyaz almak oldukça müşkil olduğundan red cevabı alır. Fakat vazgeçmez ve kitapçı Karabet Efendi'nin "Resimli Gazete"sini kiralayarak ilk nüshasını çıkarır. Mecmuaya, önceden neşretmiş olduğu ve Mevlevî muhiblerinden Vâsıf Efendi tarafından bir araya getirilen Hazret-i Mevlânâ hakkında sitâyişkârâne birçok manzumeyi içinde barındıran "Mecmua-i Medâyih-i Mevlânâ" ile birlikte, Mevlevî sikkesi resmi bastırır. Veliahd Mehmed Reşad Efendi'nin de (V. Mehmed) Mevlevî muhibbi olmasından ötürü, Veliahd nâmına propaganda yapıldığı ileri sürülerek zamanın jurnalcileri tarafından (Mâlûmat gazetesi sahibi Baba Tâhir ile Nazif Sürûri adında birisi) fırsat bilinip "Resimli Gazete"nin kapatılmasına ilişkin karar alınır.

Zabtiye Nazırının Tâhir'ul Mevlevî ve şeyhi Celaleddin Efendi'ye yaptığı soruşturma neticesinde bu isnadların aslı olmadığı meydana çıkmıştır. Buna rağmen belki bir ipucu elde edilir maksadı ile olacak ki, Bâb-ı Âli'nin meşhur muhafızı başkomiser Mektebli Ahmed Efendi, Tâhir Dede Kütüphanesi'ni tarassud altına almıştır. Tâhir'ul Mevlevî bu konuyu ve kütüphanesini kapatmasını hatıralarında hoş bir üslupla anlatır:

"…Mektebli Ahmed Efendi(3) bizim kütüphanenin gözetlenmesine memur edilmiş, ulâ evveli(4) ricalinden olup sayısız nişanların hamili bulunan mir-i müşarun ileyh hazretleri (!) kendisini tanımış olanların hatırlayacağı üzere beyaz iki sırma şerit arasında üç tane yıldız bulunan apoletli kaput omuzlarına atılmış olduğu halde mütekait bir tulumba reisi tavrıyla kütüphanenin önünde aşağı yukarı dolaşıyor, gelip gidenleri ve içeride oturanları yan gözle teftiş ediyordu.

Bir defa garip bir tesadüf benim vehmime göre komiser beyi fena halde bozdu:

Dükkânın çimento döşemesi üstüne bir kibrit düşmüş. Ben de nasılsa görmemiş, üstüne basmışım. Ayakkabının ökçesi ile çimentonun baskısı arasında kalan kibrit patladı. Onun patlaması ile komiser bey de:

"Silah mı atıldı?" diye içeriye damladı. Kendimde olmadan bir kahkaha salıverdim:

"Evet, hala dumanı çıkıyor!" diyerek tütmekte olan kibriti gösterdim.

Birkaç gün devam eden gözetlemenin sonunda kuyruklu yıldız keşf edilemeyeceği zabıtaca anlaşılmış olacak ki kütüphanenin önünde gezinenlerin sayısı azaldı. Fakat başlangıçta eğlenceli bulduğum bu halden sıkılmaya başladım. Zaten alış veriş de olmuyordu. Çünkü dükkânın önünde dolaşanların verdiği dehşetten kütüphaneye ancak meleklerle sinekler girebiliyordu. Binaenaleyh dükkânı kapatmaya karar verdim."

Tâhir'ul Mevlevî altı ay kadar matbuat âleminde bulunduğunu ve maddî açıdan bunun kendisine 80-90 liraya –ki sattığı bir evin bedelidir– mâl olduğunu hâtırâlarında anlatır.

SARAYDA VAZİFE

Tâhir'ul Mevlevî, annesi Emine Emsal Hanımefendinin, Sultan Abdülaziz'in kızı Nazime Sultan'ın dadısı olması hasebiyle çocukluğundan beri Sultanın lütufdîdesi(5) olarak himaye ediliyordu. Bu sebeple Nazime Sultan'ın dâveti üzerine 1315/1899 tarihinde vekilharç(6) olarak sarayda çalışmaya başlamıştır. Burada çalışırken başında Mevlevî külahı bulunan Tâhir'ul Mevlevî bir müddet sonra fes ve sivil elbise giymiş fakat kendisine "Dede Efendi" denilmeye devam edilmiştir. Buradaki vazifesi çok rahat olmasına mukabil, konfor ve protokolden sıkılan Tâhir'ul Mevlevî şunları söylemiştir: "Şimdiki hâlde bulunduğum dairede rahatım yerinde. Herkes riâyette kusur etmiyor, ihtirâmda bulunuyorlar. Amma bizim gibi kalenderân-ı ümmetin bu gibi makâmât-ı resmiye ve devâir-i ihtişâmdan zevk alamayacağı tabii olmakla benim de cânım sıkılıyor."

Tâhir'ul Mevlevî'nin memuriyet hayatında 2.1.1311 (14.1.1896) – 18.11.1319 (1.12.1903) tarihleri arasında bir boşluk bulunuyor. Tâhir'ul Mevlevî bu sekiz senelik zaman zarfının daha önce de belirttiğimiz gibi üç yılını çile ile geçirmiş, bir müddet kitapçılık ile gazetecilik yapmış ve sarayda vekilharçlık vazifesinde bulunmuştur.

DİĞER VAZİFELERİ

1319 (1903) yılında Orman-Mâden ve Zirâat Nezâreti muhâsebesinde açılan bir imtihanı kazanır ve saraydaki vekilharçlık görevinden istifa ederek yeni görevine yani Defter-i kebîr kaleminde kâtip olarak çalışmaya başlar. Derece derece yükselerek sırasıyla; ruhsatnameli Maâdin Başkâtibi, Tevhid-i Mübayeât Komisyonu Tahrirat Mümeyyiz-i Evveli oldu. Bu komisyonun kaldırılmasına kadar orada görev yaptı. Ticâret ve Ziraat Nezareti İktisad Hey'eti ve Kalem-i Mahsus Başkâtibi olur. Fakat Kuvây-ı Millîye taraftarı olmasından ötürü azledilir. Kendisinin bu konu hakkındaki açıklaması ise şöyledir: "Şeyh-ül-İslâm Sabri Efendi ve arkadaşları tarafından "Teâli-i İslâm Cemiyeti" namına ve Anadolu'daki Hareket-i Milliyye aleyhine yazılmış bir risalenin cemiyet tarafından kabul edilip mühürlenmesine mâni oluşum idi."

Daha sonra Âli Satış Komisyonuna Başkâtip olur. Ondan sonra Ticaret ve Ziraat Nezaretinin Sicil Kalemine Mümeyyiz olur, oradan Maâdin Kalemi Fermanlı Maâdin Mümeyyizliğine nakledilir. İstanbul'daki dairelerin kaldırılması üzerine faal memur olarak vazifesinde üç ay kalır. Bundan sonra kendisine Isparta Maâdin memurluğu ile Keçiborlu'daki Fabrika Müdürlüğü teklif edilir, fakat bu vazifeleri reddeden Tâhir'ul Mevlevî'nin emekli maaşı da kesilir.

ÇEŞİTLİ MECMUALARDA YAZARLIĞI

1324 (1908) tarihinde II. Meşrutiyetin ilanından sonra matbuat âlemine ani bir hareketlilik gelir. Üstad sekiz-on kişiden oluşan arkadaş grubu ile Rehber-i Vatan gazetesinin ilk nüshasını çıkarır. Fakat bir talihsizlik olur… Bağdatlıyan Matbaası'ndaki Ermeni mürettiplerin müsveddeleri okuyamaması ve tashihleri anlayamaması yüzünden ilk nüsha okunamayacak durumda basılır. "Bu sayı böyle oldu, ikinciye dikkat edelim" derler fakat ikinci sayının sekiz sayfası ilk baskıdan daha kötü durumdadır. "Mamafih böyle olmasının çok hayırlı olduğunu bugün anlıyorum" diyen Tâhiru'l Mevlevî Rehber-i Vatan gazetesini de kapatmak zorunda kalır.

Rehber-i Vatan gazetesi kapandıktan sonra gazetenin ortaklarından ve "Rehnuma-yı Füyûzât" mektebi muallimlerinden Midhat Rebii Bey Nekre-gû adı ile mizahî bir gazetenin imtiyazını alır ve Tâhir'ul Mevlevî'de gazetenin başyazarı olur. Fakat gazetenin ortaklarından Yalovalı Arif Bey ile aralarında bir anlaşmazlık çıkar. Sebebine gelince; Arif Bey'in getirdiği bir hezeyannamenin mecmuaya konmasına Tâhir'ul Mevlevî engel olur.

Âkif'in Sırat-ı Müstakim'de yazdığı sıralarda, Tâhir'ul Mevlevî'nin de edebî yazıları dergide yayınlanıyordu. Ayrıca Tâhir'ul Mevlevî'nin tercümelerini de beğenen Mehmed Âkif, kendisini Farsça kitapları tercüme etmesi konusunda teşvik ediyordu.

Sırat-ı Müstakim'in sahipleri bulunan Ebu'l-Ulâ ve Eşref Edip Bey'lerin arası açıldığı için Ebu'l-Ulâ Bey derginin idaresinden çekilmiş ve Kelime-i Tayyibe adında bir mecmua neşr etmeye başlamış fakat beş-altı sayı sonra kapanmıştı. Sırat-ı Müstakim'in ise idaresi bozulmuş, yazarlar ayrılmış ve Tâhir'ul Mevlevî'nin tâbiriyle o da sallanmaya başlamıştı. Sırat-ı Müstakim'de yalnız Âkif Bey sebat ediyor, Darü'l-Fünûn'da edebiyata dair verdiği derslerin bazı konularını dergide yayınlıyor ve aynı zamanda da tercümelere devam ediyordu. Tâhir'ul Mevlevî'de derginin sallantıda olduğu bu dönemde yaptığı tercümelerle destek olmaya çalışıyordu. Sonra Mehmed Âkif ile birlikte Sırat-ı Müstakim'in tazelenmesi gerektiğine karar verirler. Tâhir'ul Mevlevî önceden Sebîlürreşad adlı bir mecmuanın imtiyazını almış fakat neşretmek hiç nasip olmamıştır. Mehmed Âkif, bunu bildiği için Tâhir'ul Mevlevî'ye Sebîlürreşad'ın imtiyazının Eşref Edip Bey'e hediye edilmesi teklifinde bulunur ve Tâhir'ul Mevlevî'de Sebîlürreşad ünvanlı mecmuanın neşri imtiyazını Sırat-ı Müstakim mecmuasının sahibi Eşref Bey'e devrettiğine dair bir kâğıt yazıp imzalar ve Âkif Bey eliyle Eşref Bey'e verilir. Hemen o hafta Sebîlürreşad mecmuasının ilk sayısı çıkar.

Sebîlürreşad mecmuasında da yazıları yayınlanan Tâhir'ul Mevlevî'nin bunlardan başka Beyânü'l-Hak,(7) Peyâm-ı Sabah, İ'tisam, Ceride-i Sufiye, Geveze adlı çeşitli dergi ve gazetelerde de yazıları yayınlanmıştır.

KISAS-I ENBİYA MUSAHHİHLİĞİ

Ahmed Cevdet Paşa'nın bu büyük eserinin üç cüz'ü Matbaa-i Amire'de basılmış, 4. ve 5. cüz'leri acemler tarafından yanlış bir surette tab olunmuş ve sonraki baskılarda ise bu önemli eser okunamaz bir hale gelmişti. Kanaat Kütüphanesi sahibi İlyas Efendi, Kısas-ı Enbiya'nın tamamını Ahmed Cevdet Paşa'nın kızı Fatma Aliyye Hanım'dan satın alır ve düzeltilmiş bir şekilde basmaya karar verir. Ve tashih yapması için de Tâhir'ul Mevlevî'ye teklif götürür. Bu suretle Tâhir'ul Mevlevî gerekli tashihi yapar. Sonrasında yaşanan bazı talihsizlikleri Tâhir'ul Mevlevî şu şekilde anlatır: "İlyas Efendi bunu okumak, belki de okutmak için aldı ve epeyice zaman yanında kaldı. Sonra müracaat ve talep ettimse de o, başmürettibe verdiğinden; baş mürettib ise, almadığından bahs etti. Nihayet bizim risale kaynadı, gitti. Yeniden yazmaya ise üşendim."

MAHFİL MECMUASI

Tâhir'ul Mevlevî, 1335 (1919) senesi sonlarında, "şimdilik ayda bir, ileride haftada iki defa" yayınlanmak üzere kültür dünyamızın en önemli yayınlarından biri olacak "Mahfil" adında bir mecmuayı, arkadaşları Karahisarlı Ahmet Efendi ile Darü'l-fünûn müderrislerinden Ferid Kam Bey ile birlikte bir gece sohbet ederlerken neşr etmeye karar verirler. Ferid Bey tarafından derginin adı "Mahfil" olarak verilir. Fakat Tâhir'ul Mevlevî maddî imkânsızlıklar nedeniyle mecmuanın neşrini bir müddet ertelemek zorunda kalır. Çünkü ruhsatnameyi çıkardıktan sonra Ahmet Efendi ile Ferid Bey maddî destekte bulunmamışlardır. Ruhsatnamenin çıkışından üç ay gibi bir zaman geçer. O sıralarda İstanbul, Müttefik Devletler ordusunun işgali altında olduğundan, mecmuayı üç ay üzerine basmak isteyen Tâhir'ul Mevlevî'ye müsaade edilmemiş ve Üstad yeni bir ruhsatname çıkarmak zorunda kalmıştır. Ve nihayet 1338 (1920) Zilkade'nin başlarında Mahfil mecmuasının birinci sayısı yayınlanır. 1344 (1926) senesine kadar altı yıl yayın yapan Mahfil mecmuası toplam 68 sayı basılmıştır. Üstad'ın İstiklâl Mahkemeleri'nde yargılanması ve tevkifinden ötürü 67. sayıdan sonra mecmua polisler tarafından arandıktan sonra mühürlenir ve üç ay yayın yapmaz. Tâhir'ul Mevlevî 17 Şubat 1926 tarihinde şapka meselesinden beraat etmesinin akabinde, Mart ayında mecmuayı son kez neşr eder. Dinî, ilmî, edebî, siyasî ve tarihî pek çok makale ve şiiri yayınlanan Tâhir'ul Mevlevî'nin Mahfil mecmuası 68. sayısı ile yayın hayatına veda etmiştir.  

MUALLİMLİK VE MÜDDERRİSLİK

1319/1903 senesinde muallimliğe intisâb eden Tâhir'ul Mevlevî ilk önce Bürhân-ı Terakki, sonra da Rehnümây-i Füyûzât namındaki hususî mekteplerde Fârisî (Farsça) okutur. Sonra İslâm Târihi tedrîsine başlar. Bu derse başlaması ise, kendisinden önce İslâm Târihini okutan mektep müdürünün "Amr İbni As" ismini "Amiru" diye okutması üzerine gerçekleşmiştir.

1325/1909 senesinde Dârüşşafaka'ya muallim tâyin edilir. Burada Tarih-i İslâm, Usûl-i Tahrîr ve Edebiyat dersleri vererek 36 sene hizmet eder. Yaşı ilerleyip kulakları da ağır işitmeye başlayınca mecburen emekli edilir. Dârüşşafaka'da uzun yıllar hizmet ettiğinden ötürü kendisine ikrâmiye kâbilinden dört yüz lira verilir fakat Tâhir'ul Mevlevî bu parayı kabul etmez.

Medreset-ül-Kuzât'ta(8) Resmî Kitâbet, Medreset-ül-Vâizîn'de Siyer-i Nebî, Dârülhilâfe Medreselerinde Tarih ve Edebiyat okutur.

1929'da Askerî Liseler Müfettişliğine müracaatta bulunur ve Maltepe Askerî Lisesi Edebiyat muallimliğine getirilir. Burada iki sene ders okutur ve buradaki başarısından ötürü 1931 senesinde Kuleli Askerî Lisesine terfi eder. On sene de burada görevini ifâ eden Tâhir'ul Mevlevî, mektebin Konya'ya nakli sırasında görevinden ayrılır. Bunun üzerine Beşiktaş'taki Musiki Yatı Mektebine Türkçe Hocası olur. Mehmed Ali Aynî'nin teklifi üzerine İstanbul Kütüphaneleri Tasnîf Komisyonuna ilk önce Kâtip, sonra da Âzâ olur. Âzâlık görevi münasebetiyle yatı mektebi muallimliğinden istifa eder.

Uzun yıllar muallimlik yapan Tâhir'ul Mevlevî'nin talebelerinin sayısı binleri aşar ve birçoğu da yüksek mevkilere gelir.

MESNEVÎ DERSLERİ

20 Ağustos 1339/1923'den 7 Aralık 1341/1925 tarihine kadar Fâtih Câmiinde haftada bir gün olmak üzere Mesnevî derslerine başlamıştı. Derste söyleyeceklerini hatırlamak için notlar hazırlıyordu. Bu notlardan Mesnevî şerhini meydana getirmiş ve Mesnevî'nin birinci cildini tamamlamıştır. 29 Mayıs 1948 yılından itibaren Mesnevîhanlık ciheti kendisine verilmesi üzerine Süleymaniye Camiinde başladığı dersleri müteâkiben Râgıp Paşa kütüphânesindeki tasnîf-i kütüp komisyonundaki vazifesine yakın olması hasebiyle Cumartesi günleri de Lâleli Câmiinde Mesnevî okutmaya devam etmiştir. Bu vazifelerine devam ederken, 70 yaşını geçmiş ve mide ülseri rahatsızlığı da had safhaya ulaşmıştı. Tâhir'ul Mevlevî bu halde iken bir yandan da Türkçe yazma dîvan kataloğunu hazırlıyor ve Mesnevînin tercüme ve şerhini tamamlamaya çalışıyordu.

MEVLEVÎLİĞE DAİR GÖRÜŞLERİ

Hayatının sonuna kadar Mevlevî tarikatına bağlılığı ile bilinen Tâhir'ul Mevlevî, Pîr'i Mevlânâ'nın, "Men bende-i Kur'ânem, eger cân dârem" mısraı ile başlayan manzumesini delil göstererek: "Hazret-i Pîr'in mesleği, Peygamber Efendimizin sünnetine kemâliyle uymaktır. Şu hâlde Mevlevîlik sünnet yolu demektir." diyerek Mevlevîlik tarikatının Kur'ân ve Sünnet'e uygun bir yol olduğunu belirtmiş ve hayatının sonuna kadar da Mevlevîliğin önde gelen isimlerinden biri olmuştur.

Üstad Tâhir'ul Mevlevî, Mevlevîliğin esasının edep olduğunu söylemiş ve şu izahatı vermiştir:

"Âyet âyet heme-i ma'nâ-i Kur'ân edebest." Yani Kur'ân'ın bütün âyetlerindeki mâna edepten ibarettir. Mevlânâ tarikatı için edebi esas tutmuştur. Bu itibarla Mevlevîlikte gâye hem sûrî, hem manevî edeptir. Onun için bir Mevlevî dervişi sûrî edebi de muhafazaya çalışır, kâl ve hâlinde edepten ayrılmamaya gayret eder. Bunun tesiriyledir ki Mevlevîlerde yetişen edipler ve şairler hiçbir tarikatta, hatta hiçbir meslekte yetişmemiştir. Mevlânâ, 'derviş günah eder mi?' sualine karşı 'Acıkmadan yerse günah olur' cevabını verdi. Bu, bir edeptir. Sultan Veled'in ayna karşısında sarık sardığını görünce men etti. Bu da bir edeptir. 'Ölüyü mezara kefenle mi tabutla mı koymalı' diye sormuşlar. Çelebi Hüsameddin cevap versin demiş. Çelebi de 'İnsan ile ağaç topraktan mahlûk olduğu için kardeş sayılır. Şu hâlde meyyiti (ölüyü) tabutsuz mezara koymak, evlâdı anasının kucağına vermek kabilinden olur' deyince Mevlânâ 'Bu cevap hiçbir kitapta yazılı değildir' diyerek Çelebi'nin zekâ ve zerâfetini takdir etti. Bu, liyakatın takdirini takdim eden bir edeptir. Sonra Çelebi Hüsameddin, kendisinden feyz aldığı hâlde Mesnevî'nin müteaddit yerinde ona karşı fevkalâde tazim ve ihtiram gösterir. Bu da büyük bir zatın madûnuna karşı yapması lazım gelen hareketi öğretir bir edeptir. Hülasa Mevlevîliğin esası her manasıyla edeptir."

DİPNOTLAR

(1) Hademe-i hassa: Pâdişah sarayında vazifeli bulunanlar.

(2) Seraskerlik teşkilâtı 1876'da Menşe-i Küttâb-ı Askerî adını almıştır.

(3) Buna "Mektebli" denmesi yüksek bir tahsil görmesinden değil, eskiden tıbbiye mektebinde hademelik etmiş olmasından imiş. (Tâhir'ul Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım ve İstiklâl Mahkemeleri, s. 25.)

(4) Ulâ evveli: Osmanlı İmparatorluğu zamanında mülkiyede bir rütbe.

(5) Lütufdîde: Lütuf görmüş.

(6) Vekilharç: Bir konağın alışverişini yapmakla görevli kimse, kesedar.

(7) Dönemin Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi'nin katkısıyla "Cemiyet-i İlmiyye-i İslâmiyye" tarafından 1908-1910 arasında yayımlanan "Beyânü'l-Hak" dönemin bir diğer İslamcı dergisidir. 182 sayı yayımlanan dergide, dinî konuların yanında, günlük siyasî ve toplumsal mevzulara da yer verilmiştir.

(8) Medreset-ül-Kuzât: Kadılar Medresesi.

Devam edecek…

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Nurgül Dere, 2013-11-11 08:31:22

Bilâl bey öncelikle teşekkür ederim.. Rehber-i Vatan gazetesini sahaflarda aradım -üstelik bazı dostlarımın da yardım etmesine rağmen- ama maalesef bulamadım..

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Bilâl Tunç, 2013-11-09 06:24:34

Tebrîke şâyân bir çalışma.. Rehber-i Vatan'ın nüsha asıllarının resimleri eklenemez mi?

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

mehmet inaltekin, 2011-06-07 06:16:50

mevlasına kavuşmuş bu mübarek.Allah ondan razı bizleride diri kılsın manasıyla mübarek. bu yazıyı hazırlıyanlarda iki cihanda mesut olsun.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Abdulkadir Kemal, 2010-11-04 13:06:28

Muhterem Şefik Can Dede Burç Fm'de Seyir Defteri programında 6 bölüm olarak hatıralarını anlatmış. Tahirü'l-Mevlevi hazretleri onndan dinlenilmeli. Çalışma için ellerinize sağlık. http://www.burcfm.com.tr/ShowGallery.aspx?param=3

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-11.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-11.BÖLÜM

ISPARTA HAYATI “Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki: Isparta vilâyetini, eskiden beri bi

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-10.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-10.BÖLÜM

EMİRDAĞ HAYATI [Ağustos 1944-Ocak 1948 ] Denizli hapsinden tahliye olan Said Nursî,Denizli’de

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-9.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-9.BÖLÜM

KASTAMONU HAYATI [Mart 1936 - 20 Eylül 1943] Eskişehir hapsinden çıktıktan [27 Mart 1936] sonr

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-8.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-8.BÖLÜM

BARLA HAYATI [1927 - 1934] Evvela Erzurum’a, oradan Trabzon’a, Trabzon’dan deniz yoluyla İst

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-7.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-7.BÖLÜM

ANKARA’YA ÇAĞRILMASI [1922] Bediüzzaman’ın Millî Mücadele sırasında İstanbul’daki m

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-6.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-6.BÖLÜM

DÂRÜ’L-HİKMETİ’L-İSLÂMİYE’DE [13 Ağustos 1918] Esaret dönüşü İstanbul’da büy

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-5.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-5.BÖLÜM

I. DÜNYA HARBİ’NDE GÖNÜLLÜ ALAY KUMANDANI Bediüzzaman, I. Dünya Harbi’nin başlamasıyla

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-4.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-4.BÖLÜM

HÜRRİYET’İN İLANI VE BEDİÜZZAMAN İstanbul’da, Hürriyet’in ilanından [23 Temmuz 1908]

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-3.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-3.BÖLÜM

YENİ BİR EĞİTİM - ÖĞRETİM METODU Bediüzzaman, o zamana kadar edindiği; düşünce, araşt

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-2. BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-2. BÖLÜM

MÂŞÂALLAH, OĞLUM YİNE BİR KAHRAMANLIK GÖSTERMİŞ” Said Nursî’nin, anne ve babasıyla i

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-1. BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-1. BÖLÜM

Kıymetli Ziyaretçilerimiz! Muhterem hocamız İsmail Aksaraylı beyin hazırlayıp sitemize gönde

SİTE HARİTASI