Cevaplar.Org implant

MUSTAFA SABRİ EFENDİ (1869-1954) -2. BÖLÜM-

Mustafa Sabri Efendi, Mısır’daki Muhammed Abduh gibi bazı âlimlerden şikâyetçi idi. Avrupa’lılara sevimli görünmek, onları dinden soğutmamak için çok çabalar gösteren, fakat sonunda kendisi de Avrupa’lılara benzeyen ve dinimiz


Nurgül Dere

nurguldere@gmail.com

2010-07-22 12:06:42

 

MÂNEVİYATI ÇÖKMÜŞ ÂLİMLERLE (!) MÜCÂDELESİ

 Mustafa Sabri Efendi, Mısır'daki Muhammed Abduh gibi bazı âlimlerden şikâyetçi idi. Avrupa'lılara sevimli görünmek, onları dinden soğutmamak için çok çabalar gösteren, fakat sonunda kendisi de Avrupa'lılara benzeyen ve dinimizin aslını bozmaya çalışan Muhammed Abduh'u tenkid ederdi. Ali Ulvi Kurucu Hatıralarında şu şekilde anlatır:

"Mustafa Sabri Efendi, Mısır'daki âlimlerden şikâyetçi idi: "Avrupa karşısında maddî meselelerde duyulan zaaf, manevî, fikrî sahalara da bulaşmış, ruhî bir çöküntü olmuş. Bu çöküntü Mısır ulemasını o hâle getirmiş ki: Aman şu münevverleri dinden soğutmayalım, madem onlar mucizelere inanmıyorlar; biz de mucizelere birer kulp takıp, tevil edelim. Peygamberi de bir dâhi gibi gösterelim… derken, kendileri yoldan çıkmışlar…" derdi.

Muhammed Abduh'u tenkid ederdi. Fakir bir gün kendisine dedim ki:

"Efendim, öyle anlaşılıyor ki, Muhammed Abduh, şu münevverleri, entelektüel zümreyi, İslâm safına, kendi safına çekeyim derken, onların cazibesi daha kuvvetli gelmiş, onlar hocayı çekmişler…"

Bu sözüm çok hoşuna gitmişti.

"Aferin yahu, aferin Küçük Ali! O babanızın, dedenizin, Islah-ı Medaris'in bir feyzi var sizin üzerinizde. Aferin oğlum! Hakikaten öyle olmuş. Abduh onları çekeyim derken; onlar bunu çekmişler… Mübarek şurada gözünün önünde duran Mekke'ye, ömründe bir kere gidememiş de, senede iki kere Paris'e gidermiş."

Mustafa Sabri Efendi böyleleri için: "Bunlar, anlattıkları şeylerde, başkalarına verdikleri cevaplarda, yazdıkları kitaplarda samimi değiller. Eğer samimi olsalardı, dediklerini yaşar ve hayatlarında zikzak çizmezlerdi." demektedir.

Mustafa Sabri Efendi, Muhammed Abduh gibilere karşı kalemiyle mücadeleden geri durmamış, yazdığı makalelerle dine zarar vermeye çalışanları susturmuştur. Mısır'ın meşhur yazarlarından olan Ferid Vecdi bir yazısında Mustafa Sabri Efendi'yi kastederek: "…Ezher hocalarını korkuttu; beni de korkutacağını zannetti…" diyerek Mustafa Sabri Efendi gibi bir âlime karşı haddini aşmıştır.

Yine Mısır gazetelerinde, felâkete uğrayan, yardıma muhtaç Müslüman ülkelere, Türkiye'nin yardım etmesi gerekirken, alâkasız kaldığına dair haberler çıkmıştı. Mısır'lı tarih mütehassısı Muhammed Abdullah Hannan'ın, günlük yayınlanan el-Ehram gazetesinde bir makalesi yayınlanmış, makalenin bir yerinde: "İslâm dünyası, Devlet-i Aliye denilen Osmanlı Devleti zamanında bile Türklerden bir fayda görmemişti. Bugünün laikliğini ilân etmiş, Müslüman dünyası ile alâkasını kesmiş olan Türk hükümetinden, neden ilgi bekliyorsunuz?" diye yazınca, Mustafa Sabri Efendi o makaleye cevap mahiyetinde yazılar kaleme almış. O şekilde yazdığı makalelerin sayısı artınca "Mevkıfu'l-Akl ve'l-İlm ve'l-Âlim min Rabbi'l-Âlemîn ve İbâdihi'l-Mürselîn" isimli dört ciltlik eseri meydana gelmiştir. Bu eserin giriş bölümünde ise Mustafa Sabri Efendi şunları yazmıştır:

"Bu kitap, siyasi mücadeleyi bir kenara bırakıp dini ilimler yolunda mücadeleyi düşündüğüm, hayatımın son senelerinin bir semeresidir. Bu kitap, Müslüman bir talebenin müstağni kalamayacağı, akidesini muhafaza için mutlaka gerekli olan ilmi, felsefi birçok meseleyi, asrın yanlış yönelişlerini, Doğu'nun ve Batı'nın ilim ve edebiyat sahasındaki temsilcilerini -bir kısmı kitabı yazmaya başladığımda hayatta idi, sonra vefat ettiler- kalemimin bütün acemiliğine rağmen ele almaktadır."

TUHFETÜ'R-REDDİYE MESELESİ

1960 ihtilâlinden sonra gizli zındıka komiteleri Risale-i Nur'u tehdit olarak görüp bu iman hizmetini engelleyebilmek için birtakım gizli ve sinsi planlar yaparak sahte broşürler neşretmişlerdir. Broşürün adı "Tuhfetü'r-Reddiye alâ Mezhebi'l-Said-i Kürdiye"dir. Bu broşürde yazılanlara insanların inanması için de broşürü Mustafa Sabri Efendi'ye izafe etmişlerdir. Amaç ise; halkın çok sevip saydığı son Osmanlı Şeyhülislâm'ının adını kullanarak halkı Risalelerden uzaklaştırmak! İddialarına göre ise; Mustafa Sabri Efendi bu broşürün vefatından sonra yayınlanmasını vasiyet etmiştir. Broşürün içeriğinde Nur hizmeti, yeni bir mezhep ve ırkçılık gibi gösterilmeye çalışılmıştır. İnce bir ayrıntı daha var ki şöyledir; broşürde en çok tenkit edilen kısımlar, Nur talebelerinin Üstad Bediüzzaman'a yazdıkları şiirlerdir. Nitekim bu şiirlerin yer aldığı Tarihçe-i Hayat 1957 yılında basılmış, Mustafa Sabri Efendi ise 1954 yılında vefat etmiştir. Aslında broşürü hazırlayanlar farkında olmadan kendi kendilerini tekzip ediyorlardı.

2008 yılında Aksiyon Dergisi'nde olayın kahramanlarından (!) olan Neda Armaner'in bir röportajı yayınlanmıştır. Röportajı yapan Cemal A. Kalyoncu'nun cesur ve ısrarcı sorularına karşılık Neda hanım net bir cevap verememiştir. Kalyoncu, madem böyle bir kitap yazılıyor, bunu yazan her kimse neden kendi ismini koymuyor da Mustafa Sabri Efendi'nin ismi kullanılıyor, diye sormasına karşılık Armaner açık ve tatmin edici bir cevap verememiş. Yine Kalyoncu, Mustafa Sabri Efendi'nin oğlu İbrahim Sabri Bey'in de bu kitap için zamanında: "Babamın böyle bir kitabı yok" diye yaptığı açıklamayı hatırlatıyor, Armaner ise gerekçe olarak Diyanet İşleri'nin içinde olmadığını gösteriyor.

Röportajın tamamı için Aksiyon Dergisi'nin 699. sayısına veyahut aşağıdaki linke müracaat edebilirsiniz.

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-15487-34-benim-fikirlerim-kemiklesmis-degismez-artik.html

Mehmed Kırkıncı Hocaefendi ise bu konu hakkında: "Zübeyir Gündüzalp Ağabey bu bröşüre karşı bir cevap hazırlanmasını zaruri görmüştü. Bu maksatla benden de bir yazı yazmamı istedi. İstenen yazıyı kaleme aldım. Ve Zübeyir Ağabey'e gönderdim. Broşürün masraflarını Nur Talebeleri karşıladılar ve cevabî broşürümüz memleketin en ücra köşelerine kadar ulaştırıldı. Hamd olsun bu broşür, bütün iftiraları çürüttüğü gibi Nur düşmanlarının gayeleri hilafına Nur'un daha çok inkişafına vesile oldu." demiştir.

Mustafa Sabri Efendi'nin 'er-Reddiyyetü ale'l-mezhebi Saidi'l-Kürdiyyeti' isimli bir eser yazıp yazmadığı hakkında sorulan bir soruya, Fethullah Gülen Hocaefendi şu cevabı vermiştir:

"Hayır, doğru değildir. Mustafa Sabri Efendi'ye Bediüzzaman Hazretlerinden bahsettiklerinde, onu takdirle karşılamıştır.

Ayrıca Mustafa Sabri Efendi Arapça bilen bir insandır. Böyle birinin Bediüzzaman için 'Kürdiyyeti' tabirini kullanması mümkün değildir. Zira bu tabir müennes (dişi) için kullanılır.

Kaldı ki, bu hezeyan dolu, sözüm ona reddiye çıktığında M. Sabri Efendi'nin oğluyla görüşüldü.. bu düzme eserin kat'iyen babasına ait olmadığını, olamayacağını söyledi."

MUSTAFA SABRİ EFENDİ'DEN HATIRALAR

Üstad Ali Ulvi Kurucu anlatıyor: "Kendisini, hayalimde, cüsseli, heybetli, celâlli bir zat olarak düşünürdüm. İlmî ve siyasî mücadeleleri, gerek Türkiye'de, gerek Mısır'da yaptığı fikir ve kalem mübarezeleri ve münakaşaları, bende bu hissi uyandırmıştı. Hak bildiği yolda, hiç kimseden çekinmez, herkese çatar, cevap verir, mücadele ederdi.

Mustafa Sabri Efendi, benim tahayyülümün aksine, orta boylu, beyaz nurlu simalı, mütebessim çehreli, lâtif bir zat, narin bir insan idi. Öyle hayalimdeki gibi, pehlivan yapılı filân değildi. Kendi kendime: "Yahu, hoca bu bünyesi, bu nazik hâliyle, nasıl olup da bütün âleme çatmış, döğüşmüş?" diye hayret etmiştim.

Bu ilk tanışmamızda, Mustafa Sabri Efendi'nin, tevazuunu, baba adam olduğunu, sonra yumuşak bir insan olduğunu, o gün gördüm."

Ali Ulvi Kurucu O'nun için: "Mustafa Sabri Efendi merhumun ziyaretine ilk defa 1940 yılında gitmiştim. 1945 sonuna kadar, kendisine sık sık gittim. Bu beş altı sene boyunca, hep aynı hasır iskemlelere oturduk. Ortada küçük bir seccade vardı. Hiçbir şey değişmedi. Bütün derdi, mevzuu, konuşması, devamlı surete, ilim, irfan, dava ve dertlerimiz idi. Bir kere olsun kendi şahsî sıkıntısından, derdinden bahsettiğini görmedim. Sabri Efendi, ekseri hocalar gibi, yalnız dinî ilimlerden değil, her şeyden bahsederdi."

Yine Ali Ulvi Kurucu: "Mustafa Sabri Efendi, yaradılışından mücadeleci, gördüğü bir haksızlığa razı olmayan, hak bildiği şeyi müdafaadan, fikrini beyan etmekten çekinmeyen bir zat idi." demektedir.

Ali Ulvi Kurucu, Kahire'de okuduğu yıllarda en çok etkilendiği ve en çok görüştüğü insanlar arasında Mustafa Sabri Efendi'yi zikreder: "Sabri Efendi'nin sohbetlerini çok severdik. Hoca, kendini bize sevdirmişti."

Mustafa Sabri Efendi'nin, Ali Ulvi Bey ve arkadaşlarına nasıl manevî destek olduğunu, onlara azim ve gayret telkin ettiğini Ali Ulvi Kurucu hatıralarında şu şekilde anlatır:

"Bizler orada, memleketimizdeki din aleyhindeki hareketlerin artıp durduğu bir zamanda, dinî tahsil yapan, garip, kimsesiz gençlerdik.

Hayatında pek çok sıkıntılar çekmiş, davasının ne hâllere düştüğünü görmüş, yurdunu terk etmiş olan bu muhterem zat, bizlere ümid ve mücadele azmi aşılar, o hâliyle en güzel bir nümune-i imtisal olurdu.

Bize daima bu ruhu telkin eder, teşvik eder, gönüllerimizi alır, bizi sever, bizlere de kendisini sevdirirdi."

Yine Ali Ulvi Kurucu, kendisinin ve arkadaşlarının Mustafa Sabri Efendi'ye olan hayranlıklarını, onunla görüşecekleri zamanı sabırsızlıkla beklediklerini hatıralarında şöyle anlatıyor:

"Mustafa Sabri Efendi'nin biz talebelere karşı çok mültefit davranması; nezaketler, iltifatlar göstermesi; tekrar tekrar davet edip: "Beklerim, ziyaretlerinizin arasını uzatmayın" demesi, bizleri kendisine âşık etmişti.

Cuma günleri mektebimiz tatildi. Perşembe akşamlarını iple çeker, hasretle beklerdik. Diğer arkadaşlar:

"Nil kenarına gideceğiz, bahçelere gideceğiz" diye hazırlık yaparlarken, bizler de:

"Sabri Efendi'yi ziyaret edeceğiz, sohbetinde bulunacağız" diye heyecanlanırdık.

Yaşına, ilmine ve kemaline rağmen, bizimle samimi konuşması, şiirden, edebiyattan, hatıralarından bahsetmesi, tevazuu, kendisini ziyarete kolayca, çekinmeden gitmemizi temin etmiş, bizi ona doğru cezp etmişti."

GURBET GÜNLERİ…

Mustafa Sabri Hocaefendi, ailesiyle birlikte Türkiye'den ayrıldıktan sonra gurbette büyük sıkıntılar yaşamışlar, fakat yaşadıklarını mümkün mertebe dostlarına anlatmamaya ihtimam göstermiş, anlatması gerektiği zamanlarda da bunu dostlarına şikâyet etmeden, üzülmeden anlatırmış.

Mustafa Sabri Efendi'nin hanımı, yukarıda da bahsettiğimiz gibi Şeyhülislâm Vekili Âsım Efendi'nin kızı Ulviye Hanım imiş. Ulviye Hanım oldukça zengin bir aileden geldiği için zinet eşyaları varmış. Bunlardan bir kısmını satıp Romanya'da bir ev almışlar. Mustafa Sabri Efendi, Merhum Ali Ulvi Kurucu'ya Kahire'de iken Romanya ve Yunanistan hatıralarını şu şekilde anlatmıştır:

"Romanya'da kalamadık. Tanıdık kimse, fazla Müslüman yok. Daha müsait bir muhit olarak, Yunanistan'a geçtik. Talebe okuturuz, gazete çıkarırız, bir işler görebiliriz. Yazdıklarımız, belki Türkiye'ye girebilir, diye düşündük.

Evi kiraya verdik. Buradan hiç olmazsa ekmek paramız çıkar, diye seviniyoruz. Fakat Romanya'da tanıdık kimse yok. Doktor İbrahim Temo da oradaydı. Eski İttihatçı, sonra muhalif olmuş, kaçmış…

Adam sırrımıza girdi. Kendisine vekâlet verdim.

"Kiraları toplayın, yüzde onunu siz alın, kalanın bize gönderin" dedim.

Bir müddet para gönderdi. Gelen para çok işimize yarıyordu. Yarım bir de gazete çıkarıyorduk. Çok yardımı oluyordu.

Fakat bir zaman sonra para kesildi, gelmez oldu. Romanya'ya giden birisine tenbih ettik, gitti evi sordu. "Ev satıldı" demişler.

Nasıl satılır? Meğer İbrahim Temo sahtekâr, benim imzamı taklit etmiş. Oradaki Türkiye konsolosuyla anlaşmış. O da imzayı tasdik edince, ev satılmış. Koskoca bina gitti. Rızkımızın sebebi olan o ev de öylece elimizden çıktı…"

TORUNUNUN DİLİNDEN MUSTAFA SABRİ EFENDİ

Aksiyon Dergisi'nden Ülkü Özel Akagündüz'ün, Mustafa Sabri Efendi'nin torunu Şeyma Sabri ile yaptığı mülâkattan şu bilgilere ulaştık; Mustafa Sabri Efendi'nin torunu, oğlu İbrahim Bey'in de kızı olan Şeyma Sabri, dedesini yalnızca on iki yaşına kadar görebilmiş. Şeyma Sabri dedesi için: "Büyükbabam çok nazik, hassas, kerim bir zattı. Onunla beraber yaşarken evimiz sürekli açıktı. Ezher talebeleri, aydınlar, yazarlar gelir, siyasetten, dinden konuşurlardı. Dedemi hep yazarken görürdük." diye bahsediyor.

"Geçen gün Türklerden biri arayıp büyükbabamın 'Sükut-ul Hilafe' adlı kitabını sordu. Kitap bende yok. Ne vakit, nerede yazıldı? Basıldı mı basılmadı mı bilmiyorum." diyor.

Mustafa Sabri'nin el yazması kitaplarının bir kısmı, torunu Şeyma Hanım'da bulunuyormuş, fakat hepsi değil, bazılarının nerede olduğunu o da bilmiyor.

Mustafa Sabri Efendi'nin en önemli eserlerinden olan ve maalesef Türkiye'de yasak sayılan "Mevkıf-ül Akl ve İlm" adlı eserin aslı Şeyma Hanım'ın evinde bulunuyor. Mustafa Sabri Efendi, bu eseri ilk olarak Arapça yazmıştı, daha sonra oğlu İbrahim Bey Osmanlıca'ya çevirisini yapmıştır. Osmanlıca çevirinin bir nüshası Londra'daki British Museum'da bulunmaktadır.

MUSTAFA SABRİ EFENDİ VE MEHMED ÂKİF

Mustafa Sabri Efendi, Şeyhülislâm olmadan evvel, Mehmed Âkif'in azası ve başkâtibi olduğu Dârülhikmetil İslâmiyye'nin azası idi. Yine Âkif'in başyazarı olduğu Sebîlürreşâd dergisinde Mustafa Sabri Efendi'nin yazıları yayınlanmıştır.

Mustafa Sabri Efendi ve Mehmed Âkif aynı yıllarda Kahire'de bulunmuşlardır. Ara sıra bir araya gelmişler fakat çok sık görüşmezlermiş. Ertuğrul Düzdağ bunun sebebinin ise birbirlerine çok uzak yerlerde ikamet etmeleri olabileceğini yazar. Çünkü Mustafa Sabri Efendi şehrin Kuzey tarafında, Mehmed Âkif ise güney tarafında ikamet ediyorlardı. Günümüzün ulaşım şartlarının o yıllarda olmadığı düşünülecek olursa durum daha iyi anlaşılabilir.

Mustafa Sabri Efendi Mısır'a gittiği zaman, Mehmed Âkif kendisini ziyaret etmiş. Sohbet ederlerken bir ara Mustafa Sabri Efendi: "Âkif, orada ayrıldıksa da burada birleştik. Bizi bıraktın Ankara'ya gittin. Ama işte şimdi beraber olduk" diyerek latife etmiş.

"Mustafa Sabri Efendi, 1351 (1932) yılında Kahire'de basılmış olan "Mes'eletu Tercemeti'l-Kur'ân" (Kur'ân Tercümesi Meselesi) adlı eserinde, Mehmed Âkif'in, hazırladığı Kur'ân Meâli'ni, namazda okutulacağı endişesi ile Türk hükümetine vermediğini takdirle belirtmekte ve bunu Türklerin Kur'ân-ı Kerim'e olan büyük sevgi ve saygısına bir misâl olarak zikretmektedir."

Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ve özellikle oğlu İbrahim Sabri Bey, baba-oğul her ikisi de edebiyat ve şiir ile yakından alâkadar idiler. Özellikle merhum Mehmed Âkif, İbrahim Sabri Bey'in yazdığı kuvvetli şiirler için iltifat etmiştir.

Mustafa Sabri Efendi'nin henüz kırkına gelmeden saçlarının beyazladığını anlattığı bir şiiri:

Vazgeçme ihtiyar diye benden, günahtır.

Gel, saçlarım beyazsa da bahtım siyahtır.

 

Devam edecek…

Fotoğraflar:

 1- Mustafa Sabri Efendi

2- Ali Ulvi Kurucu ve arkadaşları

3- Mustafa Sabri Efendi'nin torunu Şeyma Sabri

4- Mehmed Âkif Ersoy

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

mustafagülgönül, 2013-02-03 02:21:20

mustafa sabri efendi sizi çok seviyorum. inşallah kazanacağım bu kompozisyon yarışmasını.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-11.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-11.BÖLÜM

ISPARTA HAYATI “Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki: Isparta vilâyetini, eskiden beri bi

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-10.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-10.BÖLÜM

EMİRDAĞ HAYATI [Ağustos 1944-Ocak 1948 ] Denizli hapsinden tahliye olan Said Nursî,Denizli’de

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-9.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-9.BÖLÜM

KASTAMONU HAYATI [Mart 1936 - 20 Eylül 1943] Eskişehir hapsinden çıktıktan [27 Mart 1936] sonr

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-8.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-8.BÖLÜM

BARLA HAYATI [1927 - 1934] Evvela Erzurum’a, oradan Trabzon’a, Trabzon’dan deniz yoluyla İst

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-7.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-7.BÖLÜM

ANKARA’YA ÇAĞRILMASI [1922] Bediüzzaman’ın Millî Mücadele sırasında İstanbul’daki m

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-6.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-6.BÖLÜM

DÂRÜ’L-HİKMETİ’L-İSLÂMİYE’DE [13 Ağustos 1918] Esaret dönüşü İstanbul’da büy

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-5.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-5.BÖLÜM

I. DÜNYA HARBİ’NDE GÖNÜLLÜ ALAY KUMANDANI Bediüzzaman, I. Dünya Harbi’nin başlamasıyla

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-4.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-4.BÖLÜM

HÜRRİYET’İN İLANI VE BEDİÜZZAMAN İstanbul’da, Hürriyet’in ilanından [23 Temmuz 1908]

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-3.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-3.BÖLÜM

YENİ BİR EĞİTİM - ÖĞRETİM METODU Bediüzzaman, o zamana kadar edindiği; düşünce, araşt

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-2. BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-2. BÖLÜM

MÂŞÂALLAH, OĞLUM YİNE BİR KAHRAMANLIK GÖSTERMİŞ” Said Nursî’nin, anne ve babasıyla i

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-1. BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-1. BÖLÜM

Kıymetli Ziyaretçilerimiz! Muhterem hocamız İsmail Aksaraylı beyin hazırlayıp sitemize gönde

Çünkü Allah, haktır. O'ndan başka taptıkları ise hiç şüphesiz batıldır. Gerçekten Allah çok yüce, çok büyüktür.

Lokman, 30

GÜNÜN HADİSİ

"Kim, müslüman kardeşinin namusunu ve şahsiyetini korursa, Allah onun yüzünü kıyamet gününde cehennem ateşinden uzak tutar."

Tirmizî.

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI